31 Temmuz 2010 Cumartesi

Son +2'ye makul çözüm


Geçen sezon uygulanmaya başlanan A2 Ligi adı altındaki "Rezerv Lig" sistemi bu sezon daha da bir önem arz edecek. Futbolumuza yeni gelen 6+2+"2" sistemindeki son "2" halkası için daha da bir önem kazandı bu sistem. Özellikle İngiltere'de uygulanan sistemin en büyük avantajı tüm futbolcuları hazır tutabilmek ve kondisyon açığının önüne geçmek. Türkiye'ye geçen sezon gelmiş olması ve bunun altına belirli sınırlar koyulması bu ligin önemini biraz düşürmüştü. Fakat yabancı oynatma avantajı da düşünülürse bizim de bir Barcelona, bir Arsenal gibi genç yabancı yetenekleri Dünya futboluna armağan etme şansını yaratmış olacak bu lig. Yeni Messi'leri, Fabregas'ları çıkarabilmemiz için büyük bir şans.

Bu uygulamanın geldiğini düşününce yeni statünün saçma gelen son "2" halkası artık daha mantıklı gözüktü ve bunu düşününce aklıma bir de o kontenjanın arttırılma ihtimali geldi. Bu düzeni daha iyi kurabilirsek alt ligde belli bir yaş altında yabancı futbolcu oynatma kaidesiyle kontenjanı arttırabilir federasyon. Örneğin; statüyü 6+2+"2"den 6+2+"5" yapabilir. Örneğin yaş sınırını da 23 yaş altı yapar ve kadrosuna zilyon tane yabancı almak isteyen kulüpler bu konuda en az 5 tanesini gençlerden tercih eder en azından. Tabii buna başka düzenlemeler de getirilebilir, 5+2+5 gibi mesela. İşin özünde madem ki biz rezerv liginde yabancı oyuncuları da oynatabileceğiz bu kontenjanda yaş sınırını düşürüp, futbolcu sayısını arttırmanın zararı olmaz fazla. Böylece İngiltere'nin o meşhur sistemine bir adım daha yaklaşmış oluruz kanaatindeyim.

Bakalım, rezerv lig düzeni her geçen gün oturmaya başladı ve Ersun Yanal'ın yıllardır yırtındığı konu daha da iyi bir hal aldı. Umarım bunun geliştirilmesi için de belli çalışmalar yapılır.

ve Rafael Marquez Barcelona'dan ayrılıyor



9 Temmuz 2003 yılında Marquez Frank Rijkaard'ın mutlu bakışlarıyla Barcelona'ya imza atarken 4 lig şampiyonluğu, 2 şampiyonlar ligi, 1 kıtalararası şampiyonluk, 1 Avrupa Süper Kupası, 1 İspanya Kupası ve 3 İspanya Süper Kupası kazanabileceğini kim tahmin ederdi? Rafael Marquez Barcelona resmi sitesinden yapılan açıklamayla birlikte 2012 yılına kadar uzattığı sözleşmesini karşılıklı olarak fesh etti. Cumartesi günü saat 6'da Camp Nou'ya veda edecek. Büyük ihtimalle Henry'nin takımı Red Bulls'a transfer olacak. Marquez yazımız şimdilik bir paragraflık olsun, devamı gelecek...

The Uninvited


Bir arkadaşımın önerisiyle izlemeye karar verdiğim The Uninvited filminden biraz bahsetmek isterim. Öncelikle filmin kurgusu ve gelişiminin harika olduğunu söylemem gerek. Olaylarda hiç bir karışıklık yok, filmi izlediğinizde devamının nasıl geleciğini tahmin edemiyorsunuz. Emily Browning'in oyunculuğunu çok beğendim. İzlerken filme kendinizi kaptırıyorsunuz. Bilgisayarda film izlerken ara sıra çift tıklar ve play tuşunun nerede olduğuna bakarım. İşte bu filmde ona hiç bakmadım. Bir an tırstığım iki sahne vardı, birincisi küçük kızın fırının altından çıkarak "order nights" demesiydi. Diğer ise Emily'nin Wright kardeşlerin mezar taşlarına bakmadan önce birden çukura düşmesi. Birde filmin sonu vardı. Olayların o şekilde gelişeceğini hiç tahmin edemezdim.

Puanlama yapma şansım olsaydı korku, kurgu ve gelişim açısından değerlendirdiğimizde 10 üzerinden 7,5 verirdim. Ama imdb üyeleri haksızlık yapıp 6.3 vermişler! Hazmedemedim. Charles ve Thomas kardeşlere bu güzel film için teşekkürler...

30 Temmuz 2010 Cuma

Kaptan

Barcelona dün Valerenga'yı 4-2 mağlup ederken takım kaptanı Bojan'dı. Sarı kırmızı Katalan renklerini taşıdı. Yakıştı da! Maçın golleri: Victor Sanchez, Maxwell, Benja ve Keita'dan geldi.

Bugün bir de El Mundo'da bir haber var. Fabregas'ın transferi için bugün Wenger ile görüşeceği yazıyor. Sanırım son aşama olacak bu görüşme. Olsun ya da olmasın diye bir durum olacağını sanmıyorum. Cesc en fazla 1 sene daha kalabilirim der ve Wenger o bir sene içerisinde yeni Fabregas'ını bulur!

29 Temmuz 2010 Perşembe

Galatasaray'ın kalecileri her zaman efsane olur!





Galatasaray'ın kalecileri her zaman efsane olur. Ama Aykut her zaman 2-2'lerle anılır! Futbolda şüphe duyduğun an o iş bitmiştir. Sen çoktan bitmiştin Aykut. 7 yıldır formasını giydiğin Galatasaray'da birinci kalecilik için hiç bir çaba sarfetmedin. Şimdi Galatasaray'ın birinci kalecisi mi olacaksın? Umarım koca sezonu seninle geçirmek gibi bir hata yapmazlar. Madrid için Asenjo neyse benim için de osun Aykut. Rijkaard içinse içi boş su kabının golden sonra yere fırlatılmasısın...

Ibra kalıyor! Barcelona hücum hattı & Ibrahimovic üzerine



Barcelona ilk hazırlık maçı için Norveç'e inerken Ibrahimovic kariyeri ile ilgili sorulan soruya "Barca'da kalıyorum, Pep bana güveniyor" dedi. Ibrahimovic'in bir şansı daha oldu böylece. Yeni sezonda sadece 2 transfer yapan Barcelona'nın biraz hücum hattına değinelim...

Geçen sezon Barcelona'nın hücum hattını Henry, Ibrahimovic, Pedro, Bojan ve Messi oluşturuyordu. Özellikle yaşlanan Henry ve zaman zaman formsuz dönemler geçiren Ibrahimovic'ten boşalan kısmı Pedro ve Bojan çok iyi doldurdu. Aldıkları süreleri iyi değerlendirdiler. Henry'in ayrılmasından sonra o bölgeyi David Villa ile dolduran Barcelona aslında yılın transferini yaptı. Daha önce yazmıştım bunu, Barcelona'da B takımdan bir oyuncuyu A takıma koyduğunzda hiç sırıtmıyor. Ve en önemlisi altyapıdan yetişen oyuncular 3'lü forvetin her noktasında oynayabiliyor. Bana göre en önemli özellik bu. En iyi örnek geçen sezon zaman zaman forma şansı bulan Jeffren'in sağ bek ve sağ forvet oynadığı maçlar. Atletico Madrid deplasmanında sağ bek başlarken Xerez karşısında kendisini sağ forvette bulan Jeff'in akıllara zarar bir de golü vardı. Rotasyon konusunda hiç sıkıntı yaşamadı Barcelona. David Villa işte bu değişken pozisyonlarda oynayabilecek en iyi forvetlerden biriydi. Çünkü kanatlarda da oynayabilen, dripling, oyun zekası ve gezgin forvet özelliği olan David Villa'nın Barcelona'ya transferi hücum zenginliği ve değişimi açısından Barcelona'yı daha da rahatlatacak. Pep geçen sezon Ibrahimovic'in formsuz dönemlerinde Bojan'ı en uçta kullandı ve Krkic çok önemli goller attı. Bu sene Ibra'nın formsuz dönemlerinde Pep kanattaki Villa'yı en uç noktaya alarak Bojan ve Pedro ikilisinden birine yer açabilir. Yine Messi'yi dinlendirmek adına bu ikili kanatları götürebilir. Her ikiside çok iyi oyun zekasına sahip. Barcelona böylece geçen sezon dönem dönem yaşadığı hücum sorununa en iyi çareyi David Villa'yı alarak gerçekleştirmiş oldu.



Ibrahimovic'in formsuz dönemini çok iyi kullanan Bojan'ın geçen sene olduğu kadar forma şansı bulacağını sanmıyorum. Ama kesinlikle müthiş bir yedek olacaktır. Her an kendini ve kafasını hazır tutuyor. Ibrahimovic'in geçen sene en büyük sorunu gezgin forvet olamamasıydı. Sürekli kopuk oynuyordu. Bojan'ın Ibra'ya göre artısıda buydu. Nerede ne yapacağını biliyordu. Hazır Ibrahimovic demişken bu sene daha akıllı bir Ibra izleyeceğiz gibi görünüyor. Ama akıllı olmazsa yol verirler ve işte bu harika çocuk alır yerini...

Söyleşi: Fırat Topal



Açıkcası bu ay Fanzin bizi çok yordu ama değdiğini düşünüyorum. Özellikle Flying Dutchman ile yapılan röportaj çok keyifli geçti. Kendisine bir kez daha teşekkür ederiz. Fanzin için daha fazlasını burada bulabilirsiniz.

Dünya Kupası’na gruplarla giriş yapalım. Son finalist Fransa ve İtalya gruplardan çıkmayı başaramadı. Sorun sadece Fransa’nın yaşadığı soyunma odası skandalı ya da İtalya’nın kadro zafiyetleri miydi?
Fransa aslında bu noktaya bağıra bağıra geldi. Kupa öncesinde Raymond Domenech zaten kendini ülkede kabul ettirememiş, üstüne üstlük eleştirileri çekmek için özel bir çaba gösteren teknik adam modundaydı. Spor bakanından, kabinenin diğer üyelerine, Cantona’dan Dugarry’e eleştiri almadığı adam yoktu.Tabii bu çöküş için tam 4 yıl bekleyen Fransız yetkililerin de önemli bir payı var. Teknik direktör tarafından bağımsız hem İtalyan hem Fransızların problemi şuydu. 2006 finalinden beri evrimleşememenin ve yaşlanan oyuncuların yerine yenilerini koyamamanın sıkıntısını yaşadılar. Bu 2 takımın 4 yıl öncesinden tek bir farkı vardı, hepsi daha yaşlanmıştı. Ama bu ileriye adım atamama sıkıntısı İtalyanlarda çok net ortadaydı, bu yüzden Yunanistan’la aynı yolu paylaştılar. Kendilerini geliştiremeyenlerin yolu. Fransa’nın sorunları derinlerden ziyade su yüzündeydi ama dediğimiz gibi bu gidişi görüp de aksiyon almayanları hesaba katmak lazım.

2006 Dünya Kupası’nda gruplardan çıkarken özellikle Avrupa ülkeleri kupaya damgasını vurmuştu. Bu Dünya Kupası’nda gruplardan çıkarken Güney Amerikalı ülkelerinin çokluğunu gördük. Fakat daha sonra bu ülkeler birer birer kayboldu. Sence bu noktada belirli bir çizgiden sonra Avrupa Futbolunun önemi daha mı ön plana çıkıyor?
Güney Amerikalılar artık çok genç yaşlarda Avrupa sahnesinde yer alıyorlar. Bu da onların artık klasik göze hoş gelen yetenekli adamlardan başka futbolculara dönüşmesine yol açıyor. Yani doğuştan getirdikleri özellikleri, Avrupa’nın sağlamcı yapısıyla çok genç yaşta birleştirmeye başlıyorlar ki artık bu genç yaş sınırı 16’ya kadar indi. Bence Güney Amerika’nın gruplardan sonra teklemesinin sebebi oyuncuların yukarıda söylediğimiz değişimlerine rağmen, hocaların bu değişimi bir takım olma yoluna sokamamalarıydı. Hem Arjantin’in hem Brezilya’nın başka teknik adamlarla daha iyi yerlere gelebileceğini düşünüyorum. Uruguay’ın durumu biraz farklıydı zira bana göre turnuvanın en iyi oyuncusunu barındırıyorlardı.

Afrika ülkelerini fizik gücü olarak çok üst düzey gördük fakat görülüyor ki bu yeterli olmadı. Başarılı olarak görülen tek takım kupadan dramatik bir şekilde elenen Gana’ydı. Afrika Futbolunun geri planda kalmasının sebebi nedir?
Eğer Avustralya-Sırbistan maçının son dakikasında Sırbistan’ın verilmeyen penaltısına düdük çalınsaydı, Afrika ülkeleri 1982’den beri ilk kez gruplarda tüm takımlarını eve göndereceklerdi. Kabul edelim ki Afrika’nın şahlanacağı vaadi 1990 Kamerun ve 2002 Senegal sansasyonunun yanına bile yaklaşamadı. Bunda tabii özellikle Blatter’in Afrika’ya ekstra bir misyon yüklemesinin de sebebi var. Bugüne kadar en yüksek derecesi çeyrek finalist çıkarmak olan bir ülke için “şampiyon adayları” diye bahsederseniz bu geri tepebilir. Takımlar özelinde ise söyleyeceğim şudur. Afrika takımlarının maalesef oyunu yönlendirecek bir kafa adamına ihtiyaçları var. Afrika’dan bu şekilde çıkan son adam Jay Jay Okocha’ydı. Nijerya o nesilden beri adım atamıyor örneğin. Afrikalıların kenara Fransızca bilen her Avrupalıyı oturtma isteğinden çok buraya eğilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Arjantin gruplardaki performansından sonra Almanlara karşı çeyrek finalde bozguna uğramıştı. Arjantin’in aynı çizgide devam edememesinin sebebi neydi? Maradona Arjantin için yetersiz mi kaldı?

Aslında birçok neden var ama Maradona’nın teknik direktörlük kabiliyetlerini zaten elemelerde sınamıştık hep beraber. Komplike durumlarda müdahale etme gücünün sınırlı olduğunu biliyorduk. Almanya maçında, kenarda, babasından hayvanat bahçesine gitmek için söz almış ama kapıya gidip “bugün kapalıyız” yazısını görünce ortada kalakalan çocuk gibiydi. Tabii ufak ayrıntılar da var. En önemlisi Messi’nin Barcelona’daki krema rolünü alıp onu kek hamuruna dönüştürmeye çalışması. Arjantin, Galatasaray’ın Arda’yla yaşadığı problemi yaşıyor. Topu ayağına alanın, yaratıcılık kabiliyetleri tıkanınca Messi’yi arama ve onun da aşırı yük alma sendromu. Disiplinli bir takımın onları yıkacağı belliydi, öyle de oldu. Bir de ben sürekli oyuncu-hoca ilişkisinin belli bir disiplin seviyesinde olması gerektiğine inanırım. Futbolcu ile saha kenarında yerde gol sevincinde tepinmek işler kötü gittiğinde “iç isyan” olarak dönebilir.

Biraz oyuncu performanslarına değinelim. Özellikle Almanlarda Mesut Özil ve Thomas Müller’in etkileyici ve skorer performansları Almanları Dünya Kupası’nda taşıyan niteliklerden biriydi. Bu Alman patlamasının nedenlerinden biri de Ballack’ın sakatlığı diyebilir miyiz?
Ben bu görüşlere pek katılmıyorum. Löw ve ekibi çok iyi kurguladılar takımı ve muhtemelen Ballack sahada olsa da ona uygun bir formül bulacaklardı. Şansları Ballack’ın yokluğununun Klose’nin arkasındaki tüm adamları potansiyel gol tehditi haline getirmesi oldu. Öyle ki Podolski, Mesut gibi aslında statik oynayan adamlar bile oldukça iyi maçlar çıkardılar. Bunu aslında Friedrich-Mertesacker ikilisinden başlatmak laızm. İkisi de beklenenden iyi oynadı ve önündeki Schweinsteiger-Khedira ikilisini rahatlattılar, bu rahatlık onların öndeki üçlüyü desteklemesini sağladı. Ancak İspanya maçında oyuncuların bu statik profilinin problem yarattığını gördük. En az onlar kadar rakibi yoran bir orta saha karşısında 4-2-3-1’in ilerideki 4 adamı tamamen teslim oldular.

Modern Brezilya bu Dünya Kupası’nda tutmadı. Johan Cruijff “Benim izlediğim en kötü Brezilya bu” dedi. Sizce tüm başarısızlık Dunga’ya mı ait?
Açıkçası Brezilya’nın genel anlamda bir teknik adam problemi olduğunu biliyoruz. Dunga, 1994’ü kazanan takımın kaptanı iken Parreira’dan ne gördüyse onu uyguladı aslında. 1982’de Socrates, Zico gibi adamların o rüya takımı, İtalyanlara teslim olurken de maçları evinden izliyordu. O parıltılı futbol yerine haneye 3 puanı yazmayı seçti. Belki de şanssızlığı aynı şekilde, ülke futbolunun temellerine sırtını dönerek başarıya gitmeyi seçen bir hocanın takımıyla karşılaşmaları oldu. Büyük ihtimal o maçta Hollanda veda etse aşağı yukarı aynı “köklere ihanet” sözlerini kullanacaktık. Brezilyalılar genelde takımın yıldızlarına taktik verecek değil, onları bir arada tutacak bir “baba” figürü arıyor. Zagallo’nun 1994’teki varlığının sebebi de budur.

Uruguay’ın 4 yarı finalistten biri olacağını bekliyor muydunuz? Uruguay’ın bu noktaya gelmesindeki başarı kime ait?
Uruguay’ın mutlaka son 16’yı göreceğini tahmin ediyordum ama, son kalan Güney Amerika takımı olacağını ve bu derece etkili olacaklarını beklemiyordum. Cavani-Suarez-Forlan’ndan oluşan hücum gücünü müthiş kullandılar. Bu oyuncular hem aralarında çok iyi anlaştı hem de Forlan bu kurgunun dışına çıkıp inanılmaz işler yaptı. O hep özlenen klasik yıldız karakterinin tüm özelliklerini sergiledi neredeyse. Altın Top ödülünü sonuna kadar hakettiğini düşünüyorum. Bu turnuvanın bana göre en büyük yıldızıdır.

Alman futbolu denildiğinde akıllara hep taktik gelir. Biri topla beraber koşan, diğeri ise topu koşturan takımdı. Almanya’nın yine bir yarı finalde kaybetmesinin sebebi İspanyolların yakaladığı müthiş jenerasyon diyebilir miyiz?
Aslında yukarıda değindim biraz. 4-2-3-1 dizilişinin doğasında olan bir risk vardır. Eğer rakip sizin 2 ve 3’ünüzün arasına girerse o diziliş 6-0-4’e dönüşür. Bu da sizin için felaket demektir. İspanyol orta sahası o bölümü çok iyi parselledi, zaten doğalarında var olan alan daraltma kurgularından aldıkları topları çok hızlı biçimde ileri uca taşıdılar. Tabii ki bir jenerasyondan bahsedeceğiz. Buna İspanyol değil La Masia jenerasyonu demek lazım. Xavi 30 yaşında. Onun yerini Fabregas ve Pedro alacak muhtemelen. İspanyolları daha bu kurgu ve karakterle 5-6 yıl daha izleriz büyük ihtimalle.

Sence kupa hakemleri bizim Türk hakemlere bakışımızı mı değiştirdi? Yoksa Dünya Kupası maçlarının sonuçlarını direk olarak mı etkiledi?
Ben içerdeki hakemlere bakışımızı değiştireceğini hiç düşünmüyorum. Son Dostluk Derbisi’nde bana göre maç içi disiplini sağlamnın yolunun kartlardan geçtiğini düşünen Alman hakemi hakkında dahi “Avrupa’da böyle şeylere müsamaha göstermiyorlar” şeklinde yorumlar gördüm. Dünya Kupası, Avrupa hakemleri de dahil maç yönetiminin en kötü olduğu kupaydı benim gördüğüm. Sonuçları direk etkiledi mi? Şunu söylemek lazım, neredeyse her maçta 1-2 büyük hata yapıldığı için, terazi yine dengeye geldi belki de. Ama şu an 1 dakika içinde, maç sonucunu doğrudan değiştirecek 10 tane hatalı karar sayabiliriz.


Gelelim Hollanda futboluna. Hollanda’yı çok iyi bilen birisi olarak bu soruyu biraz uzun tutacağım. Aslında gruplardaki müthiş performansına rağmen bu Dünya Kupası’nda sonuç odaklı ve sert bir Hollanda izledik. Bu onları 32 yıl sonra Marwijk yönetiminde finale götürdü. Marwijk’in öğrencilerine aşıladığı da aslında “Total Futbol’u unutun, artık kazanacağız” değil miydi? Hollanda başarı için yanlış yolu mu seçti? Hollanda’nın bu sert ve sonuç odaklı futbolunu beğendiniz mi?
Ben de uzun cevap vereyim. Baştan söyleyeyim, bu futbolu beğendim elbet, zira beğenmek zorundayız. Artık Total Futbol diye bir şey yok. Olmayacak da. Unutalım bunu, o gün sahada olan 2 takım da bu futbolu oynamıyorlardı, oynamak zorunda değillerdi ve daha da önemlisi oynamamaları gerekiyordu. Hemen hemen her yerde "Cruijff'un evlatları mirasa ihanet etti", "bu mu Total Futbol", "Gerçek Total Futbol kazandı" türünde saçmalıklar okuyoruz. Ortada miras falan yok. Üstelik de, o mirası üzerine yıktığınız takımın hocası "artık Total Futbol'u unutun, dünya değişti, ben kazanmaya oynuyorum" demişken. Takımın yöneticisinin reddettiği bir mirası hala niye illa vasiyete sokmaya çalışıyoruz anlamış değilim. Futbolun evrimleşmesini, değişmesini, hem bireysel bazda hem takım bazında, "iyi olmanın" kriterlerinin bundan 30 sene öncesiyle karşılaştırılamayacak kadar farklı olmasını hesaba katıp, hala 1974'te sahaya sürülmüş ve Yanni'nin piyano tınıları eşliğinde izlediğimiz oyuna atıf yapmak pek dürüst olmuyor. O zaman "Messi futbolcu değil" dediği için güldüğümüz Hıncal Uluç'tan farkımız kalmıyor. Çünkü o 1982'nin Socrates'li Zico'lu Brezilyasında kalmış, o takımı ve o adamları arıyor, biz de 1974'ün Hollandasını. Yok artık o adamlar da o takım da. Olmamalı da zaten. O, defansın orta saha çizgisine kadar geldiği, pres çizgisini rakip sahanın ortasına kadar çeken Hollanda o akşam sahada olsaydı, İspanyollardan ilk yarım saatte yiyeceği golleri çıkarmak 3 günü alabilirdi. Futbol sahasındaki romantizm, 21. yüzyılda en fazla Xavi ve Iniesta'nınki kadar oluyor. Xavi'nin çeyrek final zaferi sonrası "biz romantik bir futbol oynuyoruz" lafı tesadüf değildir belki de?

Finalin İspanyası ve Hollandası, Cruijff için aslında çok farklı bir maç oldu. Çünkü 88 yılında Barcelona’ya aşıladığı Total Futbol, bugünün jenerasyonuyla İspanya’yı bulacaktı. Aslında Hollanda’yı iyi futbol ile kazanmasını beklerken yukarıdaki sorduğumuz sorudan dolayı bunu İspanya’dan bekliyorduk. Final beklentilerinizi karşıladı mı? Tam performansını göremediğimiz İspanya’nın buna rağmen kupayı kazanması ne kadar iyi olduklarını mı gösterir?
İspanya tartışmasız son 2 yılın en iyi takımı. Ama tabii hep aynı yere gelmek lazım. Bu şampiyonluğun temeli Barcelona kentindeki La Masia adındaki futbol okulunda yatıyor. Her fırsatta İspanya’nın bir parçası olmadıklarını iddia eden Katalanların, o İspanya tarihinin en büyük başarılarının kaynağını oluşturması da ironik tabi ki. Xavi ve Iniesta denen 2 adamın heykellerinin dikilmesi lazım. İşlerine bağlılıkları, sabırları, disiplini hiç elden bırakmamaları, işçilikleri ve özverileri için. Bana göre onları ortada geçen bir maçta zorlayacak tek takım Gana ve Uruguay’dı, zira onlar bambaşka bir profildeydiler. Daha muhafazakar takımlara karşı oynadıkları her maçı, alternatif araya araya sonunda bularak kazandılar.

Şimdi kupaya yönelik kısa sorulara kısa cevaplar isteyeceğim.

- En beğendiğiniz savunmacı? Pique ama Friedrich’i de ayrıca anmak lazım.
- En beğendiğiniz orta saha? Kevin Prince Boateng
- En beğendiğiniz forvet? Diego Forlan
- En beğendiğiniz takım? Uruguay
- En beğendiğiniz teknik direktör? Bert van Marwijk
- En beğendiğiniz assolist? (Vuvuzela, Jabulani, Ahtapot Paul): Kesinlikle Paul

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Zirvede olabilmek ve efsane anılmak

Futbolun her zaman insanlar için ilgi çekici adamları vardır. Futbolu sevdirmeyi başarabilen insanlar. O futbolcu insanın gözünde bir efsane, bir yıldızdır. Benim de hep en büyük efsanem Zizou olmuştur. Futbolun baş köşesindedir benim için. Onun futbolculuk anlayışı, kariyeri, olgunluğu, sakinliği, futbol oynama arzusu yeteneği, hırsı, liderliği ve oyun zekası bir çok futbolcuya öncü olabilecek düzeyde. Futbolun en çekici gelen yanlarından birisi de şüphesiz maddiyattır. Kazanılan büyük bütçeler, transferlerden alınan ekstra primler, reklam ücretleri vs. altın bir maden gibidir. Dünya futbol tarihinin en pahalı futbolcusu olan CR7'yi düşününce Zidane'ının ne kadar büyük bir haksızlığa uğradığı göz ardı edilemez oluyor.

Zidane, Dünya Kupası'nda Fransa formasıyla
Futbolcular oynadıkları dönemden çok arkada bıraktıklarıyla anılırlar. Başarıları, attıkları goller ve futbolu bitirdikleri nokta. Benim için en önemli kriter de 3.'sü şüphesiz. Futbolu nerde bitirdiğin ve nasıl bitirdiğin efsane olabilme kavramı için çok değerlidir.Zidane'ının kariyeri, Real Madrid'e transferi, kazandığı kupalar ve herşeyden önemlisi futbolculuğuyla unutulmaz bir isim. Dünya futbolunda Pele, Maradona, Cruijff gibi isimler konuşulurken benim jenerasyonum için idoldür Zidane. Ben onu izlemenin, onu ileride anlatmanın keyfini yaşayacağım için efsanemdir benim.Kariyerine nokta koyduğu yıl herkes erken olduğunu düşünürken o doğru olanı yaptı. Futbolunun zirvesinde, kariyerinin en uç noktasındayken bıraktı. Fransa Milli Takımı'na ikinci kez Dünya Kupası zaferi yaşatmaya o kadar yaklaşmıştı ki belki de "kafasına" hakim olamaması onu bundan uzaklaştırdı. Kimse onu hiç bu kadar sinirli, gözü dönmüş görmemişti muhtemelen o finale kadar. Maç sonrasındaki açıklamalarında da onun çok haklı olduğuna inancım yüksekti. 3 kez Fifa yılın futbolcusu ödülünü alabilen 2 oyuncudan birisi fubol tarihinde.

Bugün Raul'ün transferinden sonra aklıma ilk gelen isim oldu Zizou. Raul, Real Madrid için efsanevi bir ünvana sahipken, takımdan ayrılıp Schalke'ye, yıllık 9 milyon Euro'luk bir ücretle transfer olmuş olması benim gözümde büyük değer kaybı oldu. Raul'ün kariyerine, futboluna, Real Madrid tarihindeki değerine ve yerine hayran birisi olarak bu transfer beni şaşırttı. Futbolculuk kariyerinin bundan sonraki döneminde oynayacağı futbol onu genç jenerasyonun gözünde önümüzdeki yıllarda kötü hatırlatabilir. Schalke'ye gitmesindense, Real Madrid'de bir jübileyle futbol hayatına nokta koymasını beklerdim Raul'ün. Bu tarz örneklerle çok fazla karşılaştığımız düşünülürse, Raul'ün de onlardan bir parça olması üzücü.

Umarım Schalke'de inanılmaz bir performans gösterir ama onu Schalke mavisi altında izlemek hiçbir Real'liyi memnun etmeyecek muhtemelen.

Uefa'ya Fair Play Çağrısı



Önce 3000 Mallorca taraftarının yürüyüşü, ardından Vitesse karşısına çıkan futbolcuların t-shirtler ile Uefa'ya Fair Play çağrısı. Tüm bunların üstüne De Guzman transferi işin güzel tarafıydı...

27 Temmuz 2010 Salı

Gelişim Problemi; Özgürcan Özcan



Galatasaray alt yapıda her zaman Türkiye'nin en önemli kulüplerinden birisi olmuştur, hatta en iyisi bile diyebiliriz. Birçok kez çok önemli isimler gündeme gelmiş ve Galatasaray'ın geleceği için hep umut vaadetmiştir. Bunların birçoğu da kaybolmuştur. Bunlardan birisi de Özgürcan Özcan'dı. Benim her zaman çok güvendiğim ve çok şey beklediğim bir isimdi Özgürcan. Fiziki yapısı, o yapıya rağmen sürati falan gayet yerindeydi. Ailton'u andırmıyor değildi doğrusu.

Türk futbolundaki en büyük sorunlarımızdan birisi de gelişim problemi. Alt yapıdan bir anda parlayan yıldızlar kendilerini geliştirmekte büyük sıkıntılar çekiyorlar. Bunun en güzel örneğini Aydın'la yaşadık ve bir nevi ızdırabını çektik. Özgürcan biraz daha arkada kaldığına ve Galatasaray'da yeterli şansı bulamadığına inanıyorum. Buna rağmen bunun kendisinden kaynaklandığı da bir gerçek. 22 yaşında henüz ve hala Türkiye'de adını söz ettirme şansı var. Her ne kadar büyük takımların kıskacına girme şansı oldukça düşse de.


2004-2005 sezonunda Galatasaray'a adımını attı. 2006-2007 sezonunun devre arasında Kayserispor'a kiralandı. Henüz 19 yaşında olmasına rağmen 15 maçta şans buldu ve 8 gole imza attı. O dönem güvenim biraz daha artmıştı Özgürcan'a. Galatasaray döndüğünde şans bulabileceğini ve iyi bir yerli forvet kazanacağımızı düşünmüştüm. O sezon bir yapılanmaya giden Galatasaray Kalli'yle beraber genç ve Türkiye'deki yetenekleri oyuncuları da kadrosuna katmıştı. Hazırlık maçlarında kendisine şans verildi ve o da bu şansı iyi değerlendirmişti. Fakat sezon içinde fazla şans bulamadı ve 2008-2009 sezonunda Sakaryaspor'a tekrar kiralandı. Sakaryaspor o sezon küme düşmesine rağmen çok iyi bir performans göstermişti. Attığı 17 golle takımını ligde tutmaya çalışmıştı fakat onun bu çabası yeterli olmamıştı. Bu performans sonrasındaki dönüşü benim için yeni bir umut daha olmuştu. Onun iyi bir forvet olduğunu düşünmem ve gittiği her takımd bunu kanıtlarcasına gittiği her takımda performanslar göstermesi mutlu ediyordu beni. Fakat Galatasaray'a dönüşü yine onun için bir hüsran oldu. 2009-2010 sezonuna başlarken bu seferd Çaykur Rizespor'a kiralandı. Bir türlü tutunamamasının sebebi onun büyük takım oyuncusu olmayı bir türlü başaramamış olması diye düşünüyorum. Kalitesinin ve yeteneğinin üzerine biraz daha koyabilmiş olsaydı eminim Galatasaray'ın en iyi alternatifi olabilirdi. Şu an Mehmet Batdal yerine belki de onu konuşabilirdik.



Bu sezon ise Adanaspor'a bonservisiyle verildi ve artık Galatasaray'dan tamamen uzaklaştı. Yeni bir kariyer var önünde ve bu kariyerinde ona başarılar dilemek düşer bize. Umarım daha iyi noktalara gelir.

25 Temmuz 2010 Pazar

Guti'nin Vefalı Vedası



1995 yılında Real Madrid teknik direktörü Jorge Valdano "Onun oyun tarzını sevdim" derken Guti'nin Madrid'in kapısından gireceğinin sinyalini vermişti. Guti o sene kalitesiyle Real Madrid kalitesinde olduğunu göstermişti. Tam 14 yılını geçirdi Madrid'de. O 14 yıl yine başka bir simge "Raul" ile beraber geçmişti. Real Madrid Guti döneminde 3 kez Şampiyonlar Ligi finali oynarken Guti tek bir dakika bile forma şansı bulamadı. Vicente del Bosque yönetiminde Real Madrid'de performansı tavan yapan Guti, o sezon Avrupa kupaları da dahil 44 maçta 18 gol atacaktı rakip filelere. Vanderlei'nin Real Madrid'in başına geçmesiyle karmaşık bir sezon geçiren Guti, 2 sezon daha iyi performansına devam etmişti.

Ardından yapılan orta saha transferleriyle yedek kulübesinde boy göstermişti Guti. Ama o her zaman oyuna girdiğinde takımına dinamizm kazandıran bir oyuncuydu. Saha içi kadar saha dışında da konuşuldu. Real Madrid denildiğinde akla gelen ilk 3 futbolcudan biri olmayı başardı. Raul yokken takımının lideriydi. Geçen sezon Barnebau'da kaybedilen 2-0'lık maçta Guti yokken tek bir organize atak geliştiremeyen Madrid, Guti'nin oyuna girmesinden sonra Higuain'i Valdez ile karşı karşıya bırakmıştı bile. Guti her zaman Barcelona maçlarına çok iyi konsantre olmuştur.

Bundan sonraki durağı muhtemelen Beşiktaş gibi görünüyor. Fakat bugün yaptığı basın toplantısında "Geleceğim ile ilgili henüz karar vermedim" dedi. Beşiktaş cephesinden "transferin tamamlanması için küçük bir aşama kaldı" açıklaması gelmişti. Beşiktaş bu transferi gerçekleştirirse yeni bir çağa girecektir. Guti bana Quaresma'dan daha çok haz verir. Futbolda 30'lu yaşlardan sonra özellikle Türkiye'de yaşlı sıfatı yapıştırılıyor. Tugay bu ülkeden gitmeseydi, kim bilir belki ona 32 yaşında futbolu bıraktırırdık. Ama ben futbolda yaşın değil sağlığın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Futbolcu kendine bakıyorsa sorun yoktur. Beşiktaş'a transferi gerçekleşirse onları takip etme sebebim olacak Guti.

Guti'nin Zidane'la oynadığı 5 yılın onun gelişiminde büyük pay sahibi olduğunu düşünüyorum. Zidane'dan sonra Guti, Madrid'in sol ayaklı Zidane'ı oldu. Aşağıdaki büyülü resim ise Guti'nin 14 yıl içinde bize bıraktığı en güzel anlardan biriydi...


Not: Guti transferi borsaya bildirildi. Tebrikler Beşiktaş.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

"Finansal Fair Play"


Adnan Polat'ın -yakın zamanda yaptığı basın toplantısında da söylediği gibi- son zamanlarda söylediği en önemli şey 2012 kriterleri. O kadar çok dillendiriyor ki sanki sadece Galatasaray için değil diğer kulüpler için de çabalıyor. Adeta Türk insanın kafasına kakıyor. Bugün biraz inceledim bu kriterleri, detayları neler vs. Uzunca bir yazı okudum, her detaya dikkat etmeye çalıştım.

Aslında bu kriterler zaten hali hazırda uygulanan kurallar. Şöyle ki; Mallorca'nın kupadan men edilmesi de bunun bir göstergesi. Fakat Platini'nin anlatmak istediği bunun daha ötesi. Şu günlerde bu kriterlerin denetimi çok üst düzey değil. Federasyonlara belli yetkiler verilmiş durumda, "kulüp lisansı" adında bir lisans çıkarması için gerekli bir yetki diyelim. Federasyon her kulüpten bazı belgeler vs. istiyor, bazı gereklilikleri yerine getirmesini istiyor. Buna göre lisans veriliyor. Bu lisans 18 kulübün sadece 8'inde mevcut ligimizde. Yani gelir-gider dengesi (mali tablo), alt yapı detayları, personele ilişkin idari kriterler ve sportif kriterler. Birçok detayı var fakat 2012'de uygulanacak olan ana kriter mali kriterler. Sebebi de bedelsizce ve har vurup harman savururmuşcasına bonservis bedelleri vermenin önüne geçmek. Endüstriyelleşme olarak bahsedilen petrol zengini şahısların kulüp satın alması kulübü ileriye taşımayacak diyebiliriz bir yerde. Transfer yapmak zorlaşacak.

Bu yapılanmanın asıl adı da "Finansal Fair Play". Bazı noktalar dikkatimi çekti bu konuda da.

Yeni düzenlemeler ile kulüpler bundan sonra gelirlerinin üzerinde harcamaya yaparak, bütçe açığı veremeyecekleri gibi; kulüp sahipleri ve yöneticileri de artık ellerini ceplerine atamayacaklar. Çünkü "Finansal Fair Play"in esas amaçlarından birisi: Futbol dışı fonların futbola aktarılmasına engel olmak. Bu şekilde kulüpler arasında dengesiz ve haksız bir rekabete izin verilmemiş olacak. Bu kapsamda, kulüplerin daha önceden kulüp sahibi ortaklar ile yöneticilerinden aldıkları borç paraların da 2012-13 sezonuna kadar kaynağına iadesi sağlanacak.

Not: Alıntıdır.

En önemli noktası da burası. Kulüpler 2012-2013 sezonuna kadar bütün borçlarını, daha derin bir ifadeyle kulübün yöneticisi ve ortaklarından aldıkları parayı, o şahıslara ve kurumlara ödemek zorundalar. Bu konuda belki de en çok canı yanacak kulüpler İngiliz kulüpleri arasından olacak.

Ülkemize dönmek gerekirse, bu Avrupa Kupaları'ndan men olma ihtimali ve buna benzer daha birçok cezayı da göz önüne alırsak bir yapılanma içine girmesi gerekiyor kulüplerimizin. Galatasaray bunu başlattı, kaynak yaratmadan transfer yapılmadığı beyanatını veren Başkan Adnan Polat'ın bu hamlesinde ne kadar haklı olduğunu bu araştırmamdan sonra iyice anladım. Amaç cepten yememek, önce satıp sonra almak. Bir yandan da diğer gelirlerle borçları temizlemek. Yani mali hesapları sürekli pozitife yöneltmek. 2012'den itibaren kulüplerin transfer bütçesinden fazla para harcayamayacak olması göz önüne alınırsa bütçe dengesini kurma yolunda iyi adımlar atıyoruz. İşin gerçeği şu ki; bizim transferlerimizin geç sonuçlanmasının başlıca sebebi de bu gibi gözüküyor. "Finansal Fair Play"e hazırlanma aşamasında çekilen bir sıkıntı bu durum. Geleceğimiz için razı olmaktan başka çare yok gibi.

Futbolun gerektirdiği: Pozisyon Bilgisi ve Değişimi



Futbol filozofu Johan Cruijff Total Futbol'dan bahsederken şöyle diyor: "Top her zaman bacaklardan hızlı yol kat eder" Peki bu söz neyi anlatmaya çalışıyor bizlere? Bu sözü duymamış olsanız bile mutlaka izlemişsinizdir. Gol filminin birinci serisinde Santiago Munez topu sürekli ayağında tutarken hocası çağırıyor ve eline bir top alıp koşmasını istiyor. Koş dediğinde o koşmaya başlıyor fakat hocası topu hızlı atınca o koşan topa Munez yetişemiyor. Ne anladın? diye sorduğunda Munez hiç birşey diyor. Hocası: "Bu top senden daha hızlı gidebilir" diyor. İşte tam olarak bu noktayı ele almak istiyorum.

Futbolu tam olarak kavramaya başladığımda aslında Cruijff gibi düşünmeye başlamıştım. Top varken neden sen koşuyorsun ki? Onun yerine sen topu koştur? Olmaz mı? Evet olur. İşte Total Futbol'un en basit tanımı bu belkide. Topu koşturmak. Peki nasıl koşacak bu top? Cruyff onun da cevabını veriyor: "Pozisyon değişimi". Eğer saha içine iyi yayılmak istiyorsanız ve pas futbolunu benimsemişseniz bunu Mustafa Sarp'ın ayağından çıkan toptan sonra 5 dakika beklemesi ile gerçekleştiremezsiniz. Günümüzde bu pozisyon değişiminin en iyi örneğini veren futbolcular kuşkusuz Xavi - İniesta ikilisi. Basit düşün, ardından boş bir noktaya kaç. Pas attığın topu tekrar geri al. Fakat bunu ileriye doğru yap ki, kaleye daha yakın olabilesin. Çünkü yapmak istediğin şey 'Hücum' dur. Johan Cruyff sisteminde neden takımın kalecisinin de yer almasını istiyor? Çünkü kaleci oyuna dahil olduğunda forvet ile olan bağlantı daha kısa olur ve bu daha iyi pas yapmalarını sağlar. Johan Cruyff bunları söylerken sakın Servet'in menajerinin söylediği gibi "Stoper dediğin topu durdurur, adı üstünde o stoper" sözlerine kulak asmayın. Adam kaleci diyor arkadaş.

Aslında bu yazıyı yazmama vesile olan Arda Turan röportajı. İşte o kısımı buraya alıntılıyorum:

4-4-2’yi ben Milli Takım’da öğrendim demişsin. Rijkaard’ın sistemini ve çalıştırması sizi tek tek, faydasını görüyorsundur mutlaka değil mi?
Bize Rijkaard pozisyon almayı gösteriyor. Bence gerçek antrenman bu. Bu açıkçası bir futbolcu için çok önemli. Bazen 30 metre koşacağınız yerde 10 metre koşuyorsunuz ama doğru pozisyonu alıyorsunuz. O zaman oyun çok farklı oluyor. Bende birşeyler öğrenmeye çalışıyorum her zaman. Hocamın her sölediğini her zaman en iyi şekilde almaya çalışıyorum. Başımızdaki insanlar çok büyük kariyere sahip insanlar. Her söyledikleri benim için altın değerinde.

Rijkaard'ın aslında bu hamleyi geçen sezon yapmasını bekliyordum fakat transferler ve ligi tanıma ortamı elverişsiz olunca Rijkaard bunu bu yaza bırakmış olmalı. Bu pozisyon bilgisini özellikle Neeskens'in öğretmeye hevesli olduğunu biliyorum. Çünkü geçen sene bir röportajında bu pozisyon değişiminden bahsetmişti. "Pası attıktan sonra oyuncu boş alana kaçmalı" demişti. Fenerbahçe maçında gözlemlediğim hücumda çoğalma becerisini yanlış gözlemlemedim demek ki. Teknik ekip şuan futbolculara Gerçek Futbol'u öğretiyor. Bu özellikle Türk futbolcular için büyük şans. Geçen sezon yapamayacağımızı düşündüğüm pas futbolunu bu sefer yapacağımıza inanıyorum. Ama şu orta sahamıza yapılacak güzel bir transferden sonra.

Size güveniyoruz beyler. Yolumuz selamet!...

23 Temmuz 2010 Cuma

Aramıza hoşgeldin Nuri!

Nedense hep dünya futbolunun iyileriyle yarışma psikolojisi vardır. Bu kıyaslama merakının nedense özellikle futbol bazında bizde çok yaygın olduğu görüşü bende hakim. Nuri'nin bugünkü açıklamasından sonra anladım ki onun hedefi kendi kariyer tarihini yazmaktan ziyade birilerinin kariyer tarihlerine sahip olmak. Messi'yi işte bu yüzden takdir eder insanlar, "Maradona bir efsaneydi ama ben kendi tarihimi yazmak istiyorum" dediği için. Nuri'nin yetenekleriyle, kapasitesiyle en iyi Türk orta sahalarından birisi olduğuna hep inanmışımdır. Dortmund onun için çok büyük fedakarlıklar yapabilecek bir takım, çünkü ellerindeki en büyük yıldız Nuri. Kendini Schweinsteiger'e benzetmesindense, ya da onun tam söylemiyle; "Neredeyse onun kadar iyiyim" demesindense, ondan daha iyi olabileceğini görmeyi yeğlerim.

Bir arkadaşım anlatır durur. Almanya'da akrabaları vardır, onlar söylemiş ona da, ne kadar doğrudur bilemem tabii. Hatırlarsınız, Berkant Göktan'ı. Berkant ve Schweinsteiger aynı dönemde Bayern'deyken, Berkant için "geleceğin yıldızı", Schwein'i için ise "bundan futbolcu olmaz" yorumları yapılırmış. Şimdi ikisinin de geldiği nokta ortada, Nuri de mi yoksa? Umarım olmaz ama söylemeden geçemeyeceğim;
Aramıza hoşgeldin Nuri ! Kıyaslama hastalığımız sana da bulaşmış, kendini kıyaslayacak kadar hem de.

Gerçeği yakalamak, gerçekten de bir gol uzakta mı?

Fenerbahçe ve Galatasaray arasındaki asırlık rekabet bu ülkenin en önemli meselelerinden birisidir. İki takım arasında oynanılan maçlar, atılan goller, yaşanan olaylar kolay kolay akıllardan çıkmaz. Daha 2 gün öncesine kadar oynandı bir yenisi daha. Aslında üstüne çok konuşuldu, benim yazmak istediğim de dolaylı yoldan derbilerin hayatımızdaki önemi diyebilirim.

Andre Santos'un bugün medyada çıkan açıklamasında "Şimdi gerçek Fenerli'yim" ifadesi yer alıyor. Bunun üzerinden yola çıkarak birkaç şey söylemek gerek elbette. Özellikle son yıllarda bu iki takıma gelen yabancılara işin ciddiyetini anlatmak için, farkettirmek için izlenen bir yol bu. Galatasaray'a/Fenerbahçe'ye gol atarsan gerçek Galatasaray'lı/Fenerbahçe'li olursun hikayesi. İşin özünde bakarsak Galatasaray için tarihindeki oyuncular arasında en önemlisi elbette ki Hagi'ydi. O herkes için gerçek bir Galatasaray'lı, gerçek bir kahraman, gerçek bir efsaneydi. Yeri çok başkaydı, bu kesinlikle yadsınamaz bir şey. Fakat onu bu denli mühim ve değerli kılan Fenerbahçe'ye attığı gol/goller olmadı elbette, Galatasaray için verdiği mücadele ve yaşattığı sevinçler onu değerli kılan oldu. Bizim için gerçek bir Galatasaray'lıydı o. Son yıllarda ise bu gerçeklik boyutunu her iki kulüp de değiştirdi. Güiza'nın bile Galatasaray'a gol atmış olması Fenerbahçe taraftarının gözünde farklı bir hava yaratıyor. Biz de taraftar olarak böyle şeyler isteyebiliyoruz, gelen her oyuncunun Fenerbahçe'ye ya da Galatasaray'a gol atması taraftar için paha biçilemez oluyor.

Açıkçası Hagi'nin verdikleriyle kıyasladığımda, onun gerçek bir Galatasaray'lı olduğuna inandığımı da göz önüne alırsam -ki buna benzer bir şey Fenerbahçeliler için de Alex bazında böyle- kendi kendime soruyorum; "Gerçeği yakalamak, gerçekten de bir gol uzakta mı?"

Adriano'nun oyun mevkileri



Adriano'nun oyun pozisyonları...

Adriano'nun oyun mevkileri

Mesut Özil ve Barcelona



El Mundo'nun anketinde Cesc'in alternatifi olarak kimi seçersiniz? diye sorulmuş. Özil dağıtmış ortalığı. Barcelona'nın Mesut ile ilgilenmesi kafamı karıştırdı. Nedeni oyun dizilişi. Mesut'u alıp iki yönlü bir orta saha yapmasını mı planlıyorlar?

22 Temmuz 2010 Perşembe

Türkiye transfer gündemi

Ülkemizde son dönemde en çok konuşulan konulardan birisi de şüphesiz ki transfer borsası. Futbolun en keyifli dönemidir belki de, ilgilenilen oyuncuların uyandırdığı heyecan herkese keyif verir. Şu günlerde konuşulan transfer söylentilerine biraz göz atmak istedim.  Sonuçlananı veya sonuçlanmak üzere olanları ele almak gerekir.

1- Issiar Dia; Fenerbahçe'nin yeni transferi 23 yaşındaki hücum oyuncusu.  Sol kanat için 21 yaşındaki Stoch transferinden sonra diğer kanada da genç ve hızlı bir isim tercih etti Fenerbahçe. Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'de bir şeyler değiştireceği kesin. Türkiye'de genellikle hızlı ve güçlü isimler her zaman iş yapabilecek isimler.  Aykut hoca da ligi iyi tanıyan bir isim olduğundan bu tarz transferlere ağırlık verdi. Bunu söylememin nedeni ise bu oyuncuların onun talepleriyle alındığı kanaatinde olmam. Takımın eksikleri iyi bilindiği için tercihler de bu yönde oldu, oyuncu hakkında çok bir fikrim yok, en az Pino kadar muamma benim için ama süratli ve genç bir oyuncu olması transferde biraz haklılık payı bırakıyor Fenerbahçe için.

2- Guti Hernandez; Beşiktaş'ın kısa süre önce "görüşmelere başlandı" diye açıklamasını sevgili medyamız "anlaşıldı" diye duyurmuş olsa da ben kulüpten bu kelimeyi duymadan kesin konuşmak istemiyorum. Ama bir transfer değerlendirmesi yapmak da istiyorum. Kalitesi ve yeteneğiyle çok beğendiğim orta saha oyuncularından birisi Guti. Geçen sezonun sonunda Galatasaray'la adı anıldığı zaman gelmesini oldukça istiyordum, çok iyi bir sol ayağı var. Tecrübeli olması da çok büyük avantaj Türk kulüpleri için. Bu kulüp biz olamayınca BJK'nin alması/alma aşamasında olması da benim için aynı fikirlerden ibaret. BJK'nin eksik olan yönü hücumdu geçtiğimiz yıl. Defansı en iyi yapan takımdı diyebilirim ligde. Bu göz önüne alınınca Quaresma ve Guti transferlerinin de hücum yönünü geliştireceği kesin Beşiktaş'ın.

3- Son olarak Asamoah Gyan; Dia'dan sonra Fenerbahçe'nin gündemini en çok meşgul eden isim. Dünya Kupası'ndaki çıkışı piyasasını arttırdığı için Fenerbahçe'nin alma şansı da oldukça zora giriyor. Şanstan öte maliyet kulüp için sıkıntı oluşturuyor. Benim düşüncem Fenerbahçe'nin Gyan'la anlaştığı yönünde ama bonservis ücreti çok dert oluyordur kulübe. Güçlü fiziğe ve hızlı bir yapıya sahip olan Gyan Fenerbahçe'nin aradığı forvet olabilir. Güiza'dan iyice vazgeçildiği düşünülürse, yabancı hakkındaki düzenlemeden sonra bu ismin gelme ihtimali artıyor. 15 milyon euro'nun konuşulduğu şu günlerde bu fiyatın aşağıya çekilme çabası zamanı aşındırıyor. Ama benim bir öngörümde rakamın bu noktalarda değil de 10 milyon euro civarlarında olduğu ve Fenerbahçe'nin bunun 7-8 civarına çekme çabasında olduğudur. Bakalım, önümüzdeki günler neler gösterecek, göreceğiz.

Biri Rijkaard'a anlatmalı...


Dünkü maçtan önce çok ümitliydim, sezon öncesi hazırlık maçında Fenerbahçe'yle oynayacağız ve kazanmak sevindirici olurdu. Fakat Rijkaard'ın çıkardığı kadroyu görünce çok ciddiye aldığımı düşündüm önce. Sonra mı, sonra da Rijkaard'ın Neeskens'le diyalogunu kurdum kafamda.

Rijkaard: Hey, Johan, yarın kimleri oynatalım?

Neeskens: Hazırlık maçı sonuçta, şu şu isimler iyi.

Rijkaard: Evet, ben de öyle düşünmüştüm.

Buraya kadar böyle olması normal, adam mantıklı olarak bir dostluk maçına da derbi havasında hazırlanacak değil. Ama bizim ülkemizde böyle mi? Asla, maçı taraftarın ve oyuncuların nasıl ciddiye aldığını sahada gördük. Sonrasında;

Rijkaard: Hey, Johan, galiba biz yanlış yaptık, baksana nasıl bir kadro var karşımızda. Taraftara , oyunculara bak.

Neeskens: Lanet olsun, haklısın dostum.

Bu konuşmaların olması garip değil, garip olan işin bu denli ciddi olması. Dün yazmıştım 14 yılda bir bile dostça oynayamıyoruz diye. Öyle tabii, Rijkaard soyunma odasına girince durumun ciddiyetini ilk devrede kavramış olacak ki Neeskens ile bir diyalog daha yaşamış.

Rijkaard: Bütün asları sahaya sürmeliyiz.

Neeskens: Haklısın.

Rijkaard: Büyük hata yaptık.

Neeskens: Büyütme gözünde, bize anlatan olmadı ki.

Bunları da doğal karşılarım ben, adam ne yapsın. Anlatan olmamış ki adama. Neeskens haklı, birisi onlara anlatmalıydı. Sonra ikinci yarı başlar, oyuncular değişir ve maçın ortasında yapılan bir değişiklikten sonra Rijkaard tekrar şaşırır.

Rijkaard: Hey, Johan, baksana tabela yok, biz çok mu ciddiye aldık bir an, çözemedim.

Neeskens: Olabilir, diğer hazırlık maçları bile daha ciddiydi.

Adamlar yine haklı, kariyerleri boyunca sanırım bunu bir tek futbola başladıkları kulübün alt yapısında görmüşlerdir. Çünkü geçenlerde izlediğim 74 finalinde en kötü ihtimalle adamın elinde bir tabela vardı. Işıklısını da geçtim. Bu dakikadan sonra yapılan değişiklikler öncesi replikleri de yazmayayım. Klasik şeyler, yani maç öncesindeki konuşmalara dönülür. Rıdvan maçtan sonra bu durumu eleştiriyor, önce böyle kadro, sonra bir anda as kadro falan diye. Hadi ordan dedim içimden, adama gidip sen anlattın sanki bunların arasında "Dostluk Maçı" oynanamaz diye.

Biri Rijkaard'a anlatmalı, ama kim? Adnan Sezgin mi, Haldun Üstünel mi? Adam iki yıldır burada ve garibimi suçlayamıyorum bile. Dostluğu en iyi bilecek adamlardan biri olduğuna eminim, çünkü onun (onların) profesyonelliği, saygın duruşu kolay kolay kazanılabilecek bir şey değil. Bunu başarmış bir adama da amatörlüğü anlatmak gerek. İşte bu yüzden Rijkaard bizim ülkemize 3 beden büyük, biz amatör ruhla oynamayı seviyoruz. Sisteme bağlı değil, yüreğe bağlı oynuyoruz. Bütün bir sezonu da böyle geçirdik biz, belki böyle geçireceğimiz koca bir sezon daha bizi bekliyor.

Galatasaray 0-1 Fenerbahçe; Dost olmayı 14 yılda bir bile becerememek


Başlık uzun, mazur görün. Fakat başka ne yazabilirdim ki? Maçın oynanacağını duyduğum ilk gün sevinmiştim. Böyle bir organizasyonun olacak olması iki kulüp açısından da önemliydi. Maçı izlerken taraftar gözüyle değil, taraf(tar)sız gözle izledim. Yapmam gerekendi bu, çünkü adı "Dostluk (!) Maçı". Sahaya çıkan kadrolara bakıyorum ve Fenerbahçe'nin ne kadar önem verdiğini görüyorum. Haklılar çünkü hazırlık maçlarındaki kötü performansı affettirmek yine Sarı-Kırmızı'yı devirmeye bakıyor. Başarabildiler, yeri geldi sert oynadılar, yeri geldi kapandılar, yeri geldi vs. vs. Klasik bir lig maçı gibi futbol sergilediler ve affetirdiler.

Maç o kadar dostluk havasından uzaktı ki; hakem bir ara maçı tatil edecek sandım. Türkiye'deki şampiyonluk maçlarında dahi yapılmayan anonslar, görülmeyen hakem kararları oldu nerdeyse. Futbol ülkemizde gelişmeye çalışıyor ama biz onun kafasına inatla bastırıyoruz, büyümeyeceksin diyoruz. Türk her yerde Türk'tür, Türk taraftar da öyle. Hakem demiş ya; "Ben Almanya'daki maçlarda böyle birşey görmedim" diye. Görmez tabi, adamlar medeni. Holiganı bile medeni, nasıl maç izleneceğini biliyor, en azından dostluk maçı nasıl izlenir onu biliyor.

Bu maçın bir öncekisi 14 yıl önce oynanmış. Siz insanlara bu dostluk maçı havasını 14 yılda bir yaşatırsanız insanlar da 14 yılda bir idrak aşaması geçirir. Yani kısa dönemde tamamlanacak şeyi biz 14 yılda bir yapa yapa kim bilir daha kaç yüzyıl bekleriz. Demek istediğim şu ki; taraftarı bile doğru düzgün suçlayasım gelmiyor ama hata varsa herkesin vardır.

Çok fazla şey söylemek istiyorum ama bir yazıya sıkıştırıp boğmayayım okuyanı. Son bir not da Galatasaray'a düşeyim; herkes beğenmiş de niyeyse benim içime bir türlü sinmiyor bugünkü futbol.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

2010-2011 Fikstürü; Aslantepe'deki ilk derbi heyecanı


2010-2011 sezonu fikstürü bugün 2 sularında çekildi ve merak edilen derbi tarihleri de belli oldu. Türk futbolunda en çok tartışılan fikstür "sorunu" bu sefer baş göstermedi diyebilirim. Klişeleşmiş şekilde belli maçlar belli haftalarda oynanıp dururdu -ki buna en güzel örnek 3 yıldır Trabzonspor ile Fenerbahçe arasındaki maçların son haftalara denk gelmesi ve buna benzer detaylar. Bu yıl da en çok konuşulacak şeyin fikstür -sözde- avantajı konusunu olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar böyle bir şeye inanmasam da bazı isimlere göre derbileri ligin ilk yarısında deplasmanda oynamak ve erken haftalarda oynamak avantaj sayılıyor. Sanki diğer takımlar aynı sayıda, aynı takımlarla, bir içeride bir de dışarıda maç yapmayacakmış gibi.

Ben buna inanmıyorum ama Fenerbahçe'nin elindeki öyle bir fikstür var ki Türkiye'de kendileri hariç şampiyonluk görmüş 4 takımla ilk 10 haftada oynayacaklar. Bu şampiyonluk yolunda çok zarar verir mi bilmem ama Aykut Kocaman'ın işinin zor olacağı kesin. Özellikle üstündeki baskı da göz önüne alındığında bu kadar zorlu bir virajın bu kadar erken gelmiş olması onun için oldukça büyük bir şanssızlık. Fikstürün ilk haftasına baktığımda öyle göze batacak bir karşılaşma yok gibi ama 2. haftadaki Trabzonspor-Fenerbahçe maçını iple çekmeye başladığımı söyleyebilirim.

Tabii bir Galatasaray taraftarı olarak da ilk baktığım şey ezeli rakip Fenerbahçe'yle yapacağımız maçın zamanı ve mekanı. Özellikle de bu sene benim ve eminim tüm Galatasaraylı ve Fenerbahçeliler için daha büyük merak konusu oldu. Ligin ikinci yarısında Aslantepe'ye geçecek olmamız derbinin yerini daha da önemli kılıyordu. 9. haftada Kadıköy'de oynanacak maç ve biz ASY'deki son Fenerbahçe derbimizi geride bırakmış olduk böylece. Hem de yenilgiyle geride kalması üzücü. Aslantepe'deki ilk derbi mi yoksa ASY'deki son derbi mi diye sorulsa muhtemelen ikinci şıkkı seçerdim. Aslantepe'de daha çok Fenerbahçe maçı -galibiyeti- göreceğiz fakat ASY için son şansımızdı. O staddan ayrıldığımız yılda bir Fenerbahçe galibiyetinin tarihte yer almasını çok isterdim. Elden gelen pek birşey yok artık, 52000'in önüne çıkacaksak çıkalım, artık bizde onları 52000'in önüne çıkaracağız nasılsa. Bu muhteşem stadımıza derbi galibiyetiyle yapılmış bir açılış yakışır.


19 Temmuz 2010 Pazartesi

Joe Cole Liverpool'da


Rafa Benitez'in gidişiyle farklı bir yapılanmaya giren Liverpool'un ilk hamlesi Cole oldu. Yıllardır Benitez'in yaptığı İspanyol transferler yüzünden bir adım dahi ileriye gidemeyen L'pool'da bu yeni dönemde birşeyler değişeceği ümidini besliyorum. Benitez'in köylülerini transfer etmesinin yanı sıra almak istediği oyuncuya gereğinden fazla verilen bonservis ücretleri kulübü de mali açıdan zora soktu. Bu mali sıkıntının içinde bonservisi elinde olan bir ismi hem de son derece kaliteli bir ismi kadrolarına katmaları Liverpool için çok önemli bir iş oldu.

Jovanovic'le hatırladığım kadarıyla geçen sezonun ortasında anlaşılmıştı, klasik bir Rafa transferiydi o da şüphesiz ki. Fakat Roy Hodgson'ın gelişinin Liverpool adına birşeyleri değiştireceği kesin ve transfer hamleleri bu değişimin başlangıcı oldu. Joe Cole her iki kanatta da oynayabilen, sağ ve sol ayağını kullanabilen İngiltere'nin en önemli isimlerinden birisi. Chelsea'de çok önemli işler yaptı bugüne kadar ve Liverpool için de doğru bir transfer oldu. Aranılan adamlardan birisinin Cole olduğuna inancım tam. Kuyt dışında kanatlardaki etkinliği fazla olmayan bir takım Liverpool. Joe'nun çok şey katacağı kesin bu etkinliğe.

Cole'un Liverpool'a hayırlı olmasını diliyorum, umarım özlenen Liverpool'u bu ve buna benzer transferlerin katkısıyla tekrar görebiliriz.

Cehennem'den Cennet'e


Stadın bu denli büyüdüğünü görünce ASY'nin eski anılarını tazelemek geldi içimden. Onca başarı, şampiyonluklar, zaferler her şey kutlandı, yaşandı orada. Türkiye'ye getirilen ilk Avrupa Kupaları'na giden yolda zaferler kazanıldı. Efsaneler geldi geçti oradan, Hagi, Popescu, Hakan Şükür, Prekazi, Taffarel, Bülent Korkmaz ve daha niceleri. ASY'de bir maç izleme keyfini yaşayamadım hiç, içimde kalan en büyük uktedir bu. Bakalım belki bu sezon gitme fırsatım olur -ki çok istiyorum. Oranın atmosferini, havasını soluma keyfi başka olsa gerek.

Her neyse; bu kadar duygusallık yeter. Biraz da yeni mabede bakmak lazım, yeni efsanelerin doğacağı, boy göstereceği mabede. Neredeyse bitti artık, ne kaldı geriye.O dev arenanın çimlerine basmamıza topu topu 5 ay kaldı. Oradaki ilk şampiyonluğumuzu kutlayacağız belki de bu sezon, belki de -zor ama dilek işte- ilk sezonunda oraya 3 kupa birden indireceğiz. Zaman kısaldıkça, heyecanım da artıyor. Stadın şu halini bile görünce bir an önce o stadda futbol topunun hareketini görmeyi diliyorum.

Demiştim ya; ASY'de maç izleme zevkine henüz erişemedim diye. Önümde de topu topu 10-15 maç bir şey kaldı. Bu maçlardan birinde fırsatı bulmayı umuyorum ama benim asıl hayalim Arena'nın müdavimi olmak. O 50 binlik devasa kutuda yer alabilmek, bir şampiyonluğu orada kutlayabilmek. Zaman daralıyor ya, ASY'ye veda etmenin burukluğu ayrı, TT Arena'nın sevinci ayrı yaşanıyor insanın içinde. ASY'ye cehennem derdik, ona veda zamanı yaklaşıyor. Yeni stadımız da bitince cennet gibi olacak, cehennemden cennete geçişi iple çekiyorum desem yeridir.

Alternatiflerin en iyisi; Mehmet Batdal


İlk gündemimize geldiğinde -pek tanımadığımdan- ne gerek var demiştim. Alındığı zaman çok da sorun olacağını düşünmemiştim takımda. Bu fikir değişikliklerini yaşarken son halini de paylaşmak istedim. Hazırlık maçlarında gösterdiği performans benim izlediğim ilk performansları oldu. Takıma uyumu çabuk sağlamış gözüküyor. Geldiği günlerde "Yeni Hakan Şükür" benzetmesi biraz fikir sahibi yapmıştı Mehmet hakkında beni. Fakat şimdi görüyorum ki Hakan Şükür'e tek benzer yanı boyunun uzun olması. Ayaklarına hakimiyeti ilk gözüme çarpan özelliği oldu. Uzun boyuna rağmen hızlı olması da ona artı sağlıyor. Baros'suz geçecek günlerimizde Baros'un gözünü arkada bırakmayacaktır, buna eminim. Fakat aklıma şöyle bir soru da gelmiyor değil; "Acaba ikisi yan yana oynasa nasıl olur?" Sistemimizin 4-3-3'ten ibaret olması, o sistemden taviz verilmeyecek olması bu sorunun realize edilme ihtimalini düşürüyor. Oyunun sıkıştığı ve hücuma ihtiyaç duyulan maçlarda çok yarar sağlayacaktır bize. Skor dezavantajının olduğu zamanlarda ise Baros'un yanına oyuna girerse eminim oyunu açan adam da olabilir.

Farklı bir yeteneğe sahip olduğu kesin, henüz 24 yaşında ve birazcık da geç farkedilmiş bir isim olarak görüyorum onu. Yeni gelen isimlerimizin hazırlık performanslar göz doldurdu fakat içlerinden iki ismi ayırıyorum. Birisi Bucaspor'dan transferimiz Mehmet Batdal, öteki de A2 takımından transferimiz Caner Öztel. Hazırlık maçlarının benim açımdan kahramanlarıydılar.

Barcelona Gündemi


Cesc Fabregas müzakereleri yeniden alevleniyor. Rossell son teklif için Salı günü Arsenal ile temaslarda bulunacak. Rossell çılgın bir adam değil, çünkü çok yüksek bedeller ödemek istemiyor. Nakit sıkıntısı birazda gözünü korkutuyor. Wenger ise Barcelona'nın bu yıldırma politikasından vazgeçmesini istiyor. Fabregas'ı kim bırakmak ister ki? Henry son açıklamasında bir Arsenal efsanesi olarak Fabregas'ın her ne kadar o formayı giymesini istesede kalması gerektiğini söylemiş. Futbol duyguları içerisinde barındıran bir oyun. Gitmek isteyeni zorla tutamazsınız. Mutlaka sorunlar olabilir. Burada mutlak olan şu: Fabregas bir gün mutlaka o formayı tekrar sırtına geçirecek. Sorun ise ne zaman giyeceği? Barcelona biraz daha risk alırsa bu sene onu İspanya'da izleyebiliriz. Wenger o boşluğu dolduracak potansiyele sahip bir teknik adam. Fakat yine de büyük eksiklik hissettireceği kesin. Fabregas çok iyi bir sezon geçirdi ve toplanan bunca puanda büyük katkısı oldu. Artık gerisini Wenger düşünsün.

Benim aslında tam olarak düşündüğüm transfer Mascherano. İspanya basınında bir kaç haber çıkmasına rağmen resmi bir girişim olmadığı görünüyor. Yaya Toure'nin satılmasının ardından o bölgede alternatif sayısı azaldı. Koca bir sezonu Keita & Busquets'e bırakamazsınız. Marquez Meksika'da o bölgenin adamı olabilir ama Barcelona'da o iş olmaz. Mas gibi tecrübeli, hırslı bir adam Barcelona'nın dolabı tekrar montaj etmek için ihtiyacı olduğu dübeldir.


Yukarıdaki fotoğraf ise Messi ve Deco'nun takımının sokak çocukları için düzenlediği yardım maçından. Maç Brezilya'da oynanmış. Sylvinho, Vampeta, Roberto Rivelino, Amaral, Amoroso ve Kolombiyalı Freddy Rincon gibi isimlerde yer aldı. Ronaldo Nazaria'yı da çağırmışlar fakat sakatlığından ötürü oynayamamış. Fakat Messi pes etmemiş ve çaresini bulmuş, Ronaldo ile görüşmüş. Onu yenmeyi başarmış fakat futbol değil, Masa Tenisi'nde! :)

Yeni Model Ramos


18 Temmuz 2010 Pazar

Daddy Cool, Stayed with us !

Aylardır soru işareti olan konu net bir sonuca kavuştu. Harry Kewell ile 1 yıllık yeni bir anlaşma yapıldı. 1 sezon daha bizimle birlikte olacak ve o güzel gollerini seyredeceğiz inşallah. Bundan 2 yıl önce geldiği gün resmini internette gördüğüm an şok olmuştum. Harry, yıllardır hayranlık beslediğim isim, takımımıza katılmıştı. Kalitesi ve müthiş sol ayağıyla tam bir yetenek abidesi. Birçok tartışmaya, kronik sakatlık söylentilerine rağmen geçirdiği muhteşem sezon ve ardından gönülleri fethetmiş bir Harry Kewell oldu. 2. sezonunda sadece ilk yarıda takıma katkı sağlayabildi ve yine attığı güzel golleriyle Galatasaray'a birçok maç kazandırdı. Ligin ikinci yarısında oynayamayan Kewell için ipler kopma noktasındaydı ki bu teklif edilen yeni sözleşmeyi profesyonel bir davranışla kabul etti. Yabancı kontenjanındaki abuk durum göz önüne alındığında, en kötü ihtimalle, sakat bile olsa tribünde oturacak adam olacak. Maç başına ücret alacak olması da kulübe avanaj sağladı diyebilirim. Harry Kewell'a bir kez daha hoşgeldin diyorum. O müthiş sol ayağını bol bol izlemek dileğiyle...

Daddy Cool, Stayed with us !

Zorunlu Açıklama; Medya

Her transfer dönemi geldiğinde bunu ne kadar da çok duyuyoruz değil mi? Artık medyaya bu tarz şeylerle cevap vermek en çok da yönetimi bezdirmiştir. Artık cevap verecek taakat kalmaz da insanda. Genele vurduğunuzda günlük 1 "Zorunlu Açıklama; bla bla bla" ortalamasını tutturduğumuza da eminim. Yarısı transfer, yarısı kulübün iç işleriyle ilgili. Fakat ne hikmetse adamlara biz "zorunlu" açıkladıkça onlar sanki kısasa kısas yapar gibi "zorunlu" devam ediyorlar, "sorunlu" anlıyorlar.

Artık ben de bıktım, hele ki bugün HaberTürk için yapılan "zorunlu" açıklamadan sonra adamların aklında "zoru" olduğunu anladım. Bir insan yönetim içindeki, kapalı kapılar ardındaki, hatta daha da ileri gidip 2 kişi arasında geçen olay nasıl öğreniyor. Mantıklı düşününce kimse kendini medyada ele vermek istemeyeceğine göre herhalde ruhlar gelip söylüyor adamlara. Bunca "zorunlu" açıklamadan sonra da bir "zorunlu" açıklama ben yapayım dedim. Adnan Başkan yönetim kurulunu komple toplayıp basın toplantısı düzenliyor, onca açıklama yapıyor, konuşuğ görüşelim, karşılıklı diyalog iyi olsun diyor bunlar da iyi niyeti su istimal ediyor.

Artık ben bıktım. Yönetim ayrı bezdi, orası kesin. Taraftar bunlarla mutlu olmaya bile başladı, "ne kapak yaptık ama" diyoruz artık. Benim de "zorunlu" açıklamam var artık.

"Rahat bırakın lan." Aha da "zorunlu" açıkladım, akıllarından "zoru" yoksa bu adamların eğer, benim 3 kelimede söylediğimi kulüp yıllardır söylüyor, artık anlamalılar.

Yetti valla...

İki veda daha; Marcelo Carrusca ve Leo Franco

İki oyuncumuzla daha yolları ayırdık böylece. Carrusca zaten kiralık olarak her sene bir yerlere gönderiliyordu, pek sorun olmuyordu fakat Leo Franco olayı tam bir bilmece gibi olmuştu artık. Sezon sonuna doğru sözleşmesi feshedildi açıklamasına rağmen çıkan bazı sorunlar onu takımda tutmuş hatta kampa dahi katılmıştı. Şimdi ise temelli kurtulduk diyebiliriz. Verdikleri hizmetler için teşekkür etmekten öteye gitmez söyleyeceklerimiz.

Carrusca'nın geldiğinde gelecek vaadediyor olması beni çok ümitlendirmişti, tıpkı Leo'nun tecrübeli bir kaleci olmasının beni ümitlendirdiği gibi. Fakat Carrusca; güçsüzlüğü, zayıflığı, fiziksel yetersizliği her ne derseniz deyin bu tür sebeplerden oynatılmadı. Şans verilen maçlarda iyi görüntüler çizdiği de oldu ama Galatasaray'ın aradığı genç yetenek değildi, bu kesin. Futbol yeteneği olarak iyi bir kapasitesi var fakat kendini geliştirmekten aciz hali onu bu noktaya kadar getirdi. Her yıl bir yerlerde kiralık olarak futbol oynuyor olması onu bedeviden bahstsız kıldı. Şimdi ise kulübümüzle bağı tamamen kesildi. Artık yeni bir sözleşme ve yeni bir futbol kariyeri var önünde. Umarım başarılı olur.

Leo için ise söyleyecek çok fazla söze gerek yok, futbol kariyerinde hiçbir zaman bonservis ücreti ödenmemiş bir isim. Her gittiği takıma, hatta ayrılıp döndüğü A. Madrid'e bile, bonservis ücreti ödenmeden transfer oldu. Böyle bir kaleci yine aynı tarifeyle kulüpten ayrılıyor. Ona da başarılar dilemekten başka çaremiz yok.

16 Temmuz 2010 Cuma

Barcelona'nın yeni transferi Adriano Correia



Elinizde lezzetli bir yemek vardır, o yemeğin lezzetini daha da leziz yapmak için belli seçenekleriniz vardır. Tuz eklemek, biber eklemek vs. Aşırıya kaçarsanız yemeğin lezzeti de gider. Barcelona'nın seyircilere, taraftarlarına sunduğu menü mükemmel. O menüdeki yemekler şahane, sabit bir lezzeti tutturmuşlar. Artık farklılık aramak ve lezzeti arttırma amacına giriştiler. David Villa transferi böyle bir transferdi. Takımın gücüne güç, seyir zevkine zevk katacak bir transfer oldu. Ibra'da aradığını bulamadığı belli Guardiola'nın ve asıl doğru transferi bu sezon yaptı.

Buraya kadar herşey güzel, elinizdeki yemeğin lezzeti daha güzel oldu. Bu noktadan sonra tuza, bibere ihtiyaç var mıydı, bence hayır. Bu Adriano transferini ise ben aşırıya kaçırmak olarak görüyorum. Kalitesinden şüphem olmayan bir isim. Henüz 26 yaşında ve sol kulvarda hem bek olarak hem açık olarak oynayabiliyor. Sisteme uygun mu, acaba çok mu ihtiyaç vardı diye düşünmüyor değilim. Barcelano elindeki malzemeden çok memnun muhakkak fakat belli bir döngüyü kurmayı da amaçlıyor. Bu transferin ihtiyaçtan öte ben böyle bir amaçla yapıldığı düşüncesindeyim. Takıma her geçen gün güç katmak fakat bunu uzun vadede planlamak gibi birşey. Sol bekleriniz ve sol açıklarınız liginizin en kaliteli isimleriyse, (aynı şeyi Avrupa için de söyleyebilirim, en azından en iyileri arasında) bu yapılan transferin tek mantığını rotasyon olarak görmek lazım. Genelde çok fazla sakatlık sorunu yaşamayan bir takım Barcelona ve Adriano'ya şans gelme ihtimali de bu yüzden biraz düşüyor.
İşin özünde Barcelona'nın yaptığı bu transfer güce güç katmaktan öte, gücün dengesini ve sürekliliğini sağlamak olarak yorumlanabilir. Yemeğin lezzeti kaçmadığı sürece de benim için problem yok. Barcelona umarım kadroyu çok şişiren bir takıma dönüşmez bu yeni başkanlarıyla.

Galatasaray'ın rakibi OFK Belgrad


Takımların ikisi hakkında da çok fazla bilgi sahibi değilim fakat Galatasaray'ımız ayarında olmadıkları kesin. Bir kez daha Avrupa'da yukarıları hedefleyen bir takım olarak bu turnuvaya katılacak olmamız bizim bu tarz rakipler karşısında zorlanmamız gerektiğini gösteriyor.
Çok tanımadığım için de biraz araştırma yaptım. OFK Beograd, ülkesinin en köklü kulüplerinden birisiymiş. Yıllardır dönem dönem Avrupa Kupaları'na katılmışlığı varmış. Zhodino ise şu anda Belarus Ligi'nin son sırasında yer alıyor. İki takım arasındaki ilk maçın Sırbistan'da 2-2 sonuçlanmış olması onlara biraz olsun avantaj sağlıyor. Belarus'taki maçta Zhodino avantajını kullanırsa turu rahat geçebilir. Açıkçası gönlümden Beograd geçmiyor değil, Belarus'a gitmektense Sırbistan'a gitmeyi tercih ederim. OFK'nın Zhodino'dan daha kaliteli bir takım olduğunu okudum, bu doğrultuda bu skora rağmen tur hala OFK'dan yana gözüküyor gibi. Hayırlısı olması dileğiyle, önümüzdeki turları görmek için en basit adımı rahat geçmeyi ümit ediyorum.

Galatasaray alt yapısının yeni armağanı; Caner Öztel

Dün Homberg maçını izlerken çok dikkatimi çekti. Her yıl çeşitli futbolcuları alt yapıdan alıp piyasaya süren bir takım olmamız henüz Arda'nın dışında (son yıllarda) çok büyük bir verim alamadığımız gerçeğini değiştirmiyor. Geçen sezon bir anda parlayan Serdar Eyilik'ten sonra bu sezon da Caner takıma katıldı ve dünkü performansıyla beni oldukça etkiledi. Bir hazırlık maçından öte, onu değerlendirirken bir resmi maçmış gibi düşündüm. Ayaklarına hakim yapısı, hızlı ve mücadeleci oyunu, takım arkadaşlarıyla uyum içerisindeki görüntüsü dikkatimi çeken unsurlar oldu. Zor da olsa, ara paslarını, duvar paslarını deniyor, dikine rakip kaleye gidebiliyor.

Geçen sezon hem Berkin'i hem de Serdar'ı izlerken onlarda bir umut ışığı sezmiştik fakat eksik olan yanları olduğunu düşünmüştüm. Caner'in dünkü oynadığı rahatlığı, kendine güvenen halini görememiştim onlarda. Belki de benim gözümden kaçmıştı ama izlenimim böyle. Caner'in bu noktada kendine bir avantaj sağladığı kesin. Korkum ise bu avantajını kaybedip, sonunun en kötü haliyle Serdar gibi olması. Alt yapımızın her sene çıkardığı kaliteli gençlerden, gelecek vaadeden yeteneklerden hepsinin birer birer kayboluyor olması bizi üzerken, sürekli birilerinin yeniden doğması sevindirici. Emre Çolak geçen sezon takımın içine özellikle ikinci yarıda iyice girmişti. Bazı maçlarda kurtarıcı hamleyi -başarılı/başarısız- yapmış olması, attığı frikik golünde sorumluluk alması, hazırlık maçlarında bütün duran topların başına geçerek sorumluluk alması onun kendine sağladığı bir avantajdı. Caner'de buna benzer bir ışığı gördüğümü söyleyebilirim.

Dilerim ki Caner, geçen sezon çıkış yapan Serdar gibi bir sona sahip olmasın, Uğur gibi bir şanssızlıkla karşılaşmasın ve Emre Çolak kadar bir adım önde olsun.