30 Ekim 2010 Cumartesi

Ayağı Top Yapan Adam: Ronald Koeman


Futbolda bir klişe haline gelmiştir bu laf: Ayağı top yapan stoper. Eğer bu sözleri duyduğunuzda aklınıza Ronald Koeman gelmiyorsa futbol bilginizi sorgulamanız için doğru zamandır. Futbolda her zaman bir takımın onun gibi liderlere ve onun gibi tekniğe sahip futbolculara sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Koeman Barcelona rüya takımın figürlerinden biriydi. O ayağa attığı ince sert dikine toplar vardı ya, hani Stoichkov'un kenardan çıkıp alkışladığı hareketler. İşte o Ronald Koeman'ın ta kendisiydi. Bir savunma oyuncusunda görebileceğiniz ender tekniklerden birine sahipti o. Attığı frikiklerde topa öyle bir şekil verirdi ki herkes topun dönüp o kaleyi bulacağından emin olurdu. Eğer bir frikik için barajdaysanız ve onu Koeman kullanıyorsa emin olun orada olmanızın hiçbir anlamı yoktur. Çünkü Koeman topa istediği şeyi yaptıran adamdı. Koeman'ın Dünya'nın en golcü savunma oyuncularından biri olduğunu da hatırlatalım... Filozof Cruijff'ün 3 yabancı hakkından birini Koeman için kullanması, onun en doğru seçimlerinden biriydi. Groningen altyapısında başladığı futbol kariyerine Ajax ile devam etmiş, PSV'de 3 yıl geçirdikten sonra Barcelona'ya kadar yükselmişti sarı ırk Koeman. Onun Ajax altyapısında 3 yıl boyunca aldığı eğitim ve sahip olduğu potansiyel, Cruijff'ün istediklerini kolayca başarmasında ayrı bir etken olacaktı. Cruijff öyle ki gol atma potansiyelini ona dengesizce kullandırmamıştı, Barcelona'ya dönemin futbol standartlarına göz önüne alarak oturttuğu sistemin bel kemiği yapmıştı. Cruijff'ün sahip olabileceği en iyi oyuncu Koeman'dı, Koeman'ın da sahip olabileceği en iyi antrenör Cruijff'tü. İki sarı ırk ve ikiside Hollandalı. Attığın müthiş golleri ve frikikleri unutmayacağız sarı adam...

29 Ekim 2010 Cuma

Schuster, Beşiktaş ve altyapı


Hepimizin bildiği gibi Türkiye altyapısında yetenekli gençlerimiz var. Fakat onları bir türlü doğru bir şekilde A takım düzeyine çıkaramıyoruz. Türkiye'de bu biraz şansa, biraz da güçlü bir karaktere endeksli olarak ilerliyor. Altyapılarda ve A takımlarda sürekli bir dengesizlik var ve kimse bunu düzeltmek için çaba göstermiyor. Sürekli değişen ve köşe kapmaca oynar gibi oradan oraya giden teknik direktörler! Günü kurtaran yönetici hamleleri ve ülkeye büyük umutlarla gelindiğinde kimya tutmadı diye gönderilenler... Abdullah Avcı'dan başka bir örnek görülmüyor Türk Futbolunda. Kısa vadede yapılan anlaşmalar uzun planlı projeler çıkaramıyor ortaya. Ayrıca bu kısa sürede takıma ayıracak vakti kimse altyapıya harcamıyor. Aslında Rijkaard, Neeskens ve Derks iyi bir hamle görünüyordu ancak zaman verilseydi neler olabileceğini görecektik...

Beşiktaşlı Necip'e bir konferansta kendisine yöneltilen "Altyapılar hakkında ne gibi bir eksiklik görüyorsunuz" sorusuna "A takım ile farklı sistemlerde oynaması" şeklinde yanıtlaması ince bir detay yine...

Geçtiğimiz sezon Rijkaard'ın Emre Çolak'a bir kaç maçta şans vermesi ve daha sonra piyasada görünememesi forumlarda ve yorumlarda takip ettiğim kadarıyla tepki çekiyordu. Yani tepki Rijkaard'a, sen bu çocuğu niye oynatmıyorsun? diye sorgulamalara gidiyordu. Bir genç oyuncunun A takıma yavaş yavaş monte edilmesindeki en büyük etkenin doğru zamanı beklemek olduğunu düşünürüm. Rijkaard bu konuda yanlış tercihler yaptı. Örneğin Sivasspor maçı. Fizik düzeyi yüksek bir maçta Emre'yi o halde sağ açığa koymak yanlış bir tercihti. Zaten daha sonra Fenerbahçe maçına kadar forma göremedi Emre! Bir örnekte İspanya'dan, Xavi'nin bu dönemlerde ki sakatlığı sırasında geçtiğimiz 1-2 haftalık dönemde İspanya basını ve otoriteler Guardiola'nın Thiago'ya şans vermesi gerektiğini düşünüyordu. Ama Guardiola Thiago'yu maç kadrosuna bile almamıştı. Maçtan bir gün önce de sormuşlardı "Neden Thiago'yu getirmediniz" diye. Guardiola "Çok genç, daha zamanı var" yanıtını verdi. Maç önemli bir maçtı ve Guardiola böyle bir maçta Thiago'ya yüklenmek istemedi. Doğru zamanda oyuncuyu piyasaya sürmek bu yüzden çok önemli, yoksa Emre Çolak'ta olduğu gibi başka örneklerde yaşayabiliriz.


Bu dönemlerde Schuster'in bir kaç genç oyuncu üzerindeki etkisini görebiliyoruz. Mersin İdman Yurdu maçında oyuna giren Necip - Onur ikilisi takımın hücum yönüne ciddi katkılarda bulundu, Guti ise bu işin tuzu, biberiydi! Beşiktaş Necip'i hep doğru yerlerde kullandı ve o şimdi diğerlerinden bir adım önde. Umarım devamı gelir bunların. Bir taraftarın veya bir yöneticinin sahada kendi öz çocuğunu görmesi ve onu hayran olarak izlemesi kadar keyif veren birşey olacağını sanmıyorum. Düşünün, bunu başardığında "Bu sabrın ve istikrarın ürünü" diyebilirsiniz. İşte bu cümle size keyif verir. Benim güzelim medyam devam etsin Rijkaard'dan sonra Schuster'ı paralamaya. Umarım Beşiktaş yönetimi teknik direktör konusunda hatalar yapmaz da, bu işin sabır ve istikrar olduğunu görebilelim. Her ne kadar sahip olduğunuz jenerasyon önemli olsa da işin temeli sabır ve istikrardır. "Ortada kötü oyun var" da diyemezsiniz üstelik. Gözünü seveyim Schuster, ben sendeki ışığı gördüm!...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Artizliğin kime?!!!!


Ertem Şener'in, Hiddink'in Chelsea macerasından bir kareye karşı verdiği poz. Tahminimce stadın duvarlarından bir yere koyulan resme yaptığı hareketle maç anlatımından önce böyle renkli bir kare çıkarıyor ortaya.

26 Ekim 2010 Salı

Total Üçgen

Laporta & Casusluk Suçlamaları

Bir iki gün önce İspanyol basınında geniş yer verildi bu haberlere. Laporta'nın Deco, Eto, Ronaldinho gibi futbolcuların özel yaşamı için casus tuttuğu dedikoduları dolanıyordu. Hatta bunun için Laporta'ya suç duyurusunda bile bulunabilirler. Şimdiki adres ise Frank Rijkaard ve Sandro Rosell'in eşi. Resimdeki hatunun yer aldığı dergi, bu iddiayı ortaya attı. Sadece bu 3 oyuncu değil, Rijkaard ve Rosell'in eşininde casus edildiği iddia ediliyor. Anlaşılan o ki gelenler ve gidenlerin son dönemi epey bir araştırılıyor!

24 Ekim 2010 Pazar

Deja Vu


İkinci Kalli döneminde Galatasaray ligde Fenerbahçe'ye deplasmanda 2-0 mağlup olmuş ve daha sonrasında Kupa'da tekrar Fenerbahçe ile eşleşmişti. Bir çok kesim geçmişi zorladığında hatırlar o maçı: takım bir çok pozisyona girmiş ve Kadıköy'de galibiyeti kaçırmıştı. Kalli ilk maçtan derslerini çıkarmış ve takımın nasıl oynatmasını gerektiğini bilmişti. Bugün izlediğimiz maçta yine bir Deja Vu yaşadık. Galibiyeti kaçıran ve beraberliğe asla sevinmemesi gereken taraf Galatasaray. Hagi, Elano maç sonu açıklamalarıyla bunu dile getirdi...

Galatasaray'ın Kalli döneminde sonra çalıştığı hocalar kimdi? Cevat Güler, Michael Skibbe, Bülent Korkmaz ve Frank Rijkaard. Cevat Güler ve Bülent Korkmaz döneminde takım Fenerbahçe ile sadece evinde oynadı. Birini kazandı, diğerinde ise berabere kaldı. Peki Skibbe ve Rijkaard döneminde neden kaybedildi? Her iki hocanın da ortak bir noktası var. Hücum futbolu oynatan teknik direktörler. Skibbe'nin Fenerbahçe'ye karşı çıkardığı hücum dörtlüsü Lincoln, Baros, Kewell ve Arda'dan oluşuyordu. O maçta o dörtlünün takımın defansif yönlüyle olan kopukluğu farklı mağlubiyeti getirmişti. Rijkaard döneminde ise hücum hattı, Keita, Baros(Nonda), Arda ve Elano'dan oluşuyordu. Yine bu oyuncular topun arkasında duramaması Fenerbahçe'den 3 gol yenilmesine sebep olmuştu. Peki Hagi ne yaptı?...

İlk yarı bittiğinde yaptığım ilk yorum "Takım tüm sorunlarını Florya'da bırakmış" oldu. Fenerbahçe'nin doğru şutunu hatırlamıyorum. Galatasaray'ın ise bir çok pozisyonu vardı. Futbol ile ilgisi olan her adam teknik direktör değişikliğinin genellikle hep olumlu yönde yansıdığını bilir. Hagi, takıma hücum yaparken 4-3-3 oynattı, top rakipteyken ise diziliş önemli değildi, sadece boş alan bırakmadı. Takım savunmasını üst düzeydi ve orta alanı kalabalıktı...

Rijkaard için bir kaç yorum yapıldı maçtan sonra. Okuma ve dinleme fırsatı buldum. Rijkaard'ın bugün takımın başında olup kaybetmesi benim için hiçbir şeyi değiştirmezdi. Siz Rijkaard'ı günlük başarılar için mi destekliğimizi mi sanıyordunuz? Bugün top oynama hevesi gelen Galatasaray takımının profesyonelliğini sorgulamamız gerek. Baros Skibbe ile aynıydı, Rijkaard ile yine aynıydı. Kewell Skibbe ile aynıydı, Rijkaard ile yine aynıydı. Burada incelenmesi gereken performansı sürekli değişen ve uzun süre düşük tempoda oynayan oyuncular. Rijkaard gelecekti ve biz bu yüzden ona sabretmemiz gerektiğini biliyorduk. Sorun buydu ve doğru işler yapılmayınca Rijkaard başarısız oldu. Rijkaard'ın yanlışları olmadı mı? Elbette oldu, Dünya'da her teknik adamda olduğu gibi oldu...

Hagi'nin geleceği neye mi bakıyor? Bence o yeniçeri tayfasıyla arasını iyi tutsun yeter. Gerisi önemli değil...

Pele ''70


"Şimdiye kadar attığım en büyük gol, Celeste'yle beraberdi. Onlardan birine Edson Arantes do Nascimento ismini verdik."
Dondinho, Pele'nin babası

"Maçtan önce kendime şöyle söyledim: O, sadece herkes gibi deri ve kemiklerden yapıldı. Ama ben yanılmıştım."
Tarcisio Burgnich, 1970 Meksika finallerinde Brezilya'ya karşı oynayan İtalyan savunmacı

"Benim adım Ronald Reagan. Ben Amerika Birleşik Devletleri başkanıyım. Ama sen kendini tanıştırmaya ihtiyaç duymazsın. Çünkü herkes Pele'nin kim olduğunu bilir."
Ronald Reagan

"Zorluk, olağanüstü, Pele gibi 1,000 gol atmak değildir. Pele gibi bir golü kaydetmektir".
Carlos Drummond de Andrade, Brezilyalı Şair

"Tarihin en harika futbolcusu Di Stefano'ydu. Ben bir oyuncu olarak Pele'yi sınırlandırmayı reddediyorum çünkü o onun üstüydü."
Ferenc Puskas

Bazı ülkelerde ona dokunmak istediler, bazılarında öpmeyi istediler. Diğerlerinde Pele'nin üzerinde yürüdüğü yeri öptü. Ben ise güzel, sadece güzel olduğunu düşündüm.
Clodoaldo

Beşinci golden sonra, ben bile onu alkışlamak istedim.
Sigge Parling, İsveç'in 1958 Dünya Kupası finalinde Brezilya'ya 5-2 kaybettiği maçta

"Ben büyük bir adamı durdurma umuduyla geldim ama bizim kalanımız aynı gezegende doğmuş olmayan birisinden geri alındığı için uzaklara gittim"
Costa Pereira, Uluslararası kupada 1962 yılında Santos ile karşılan Benficalı futbolcu


"Pele en büyüktü. O basitçe kusursuzdu. Ve sahada o her zaman gülümsüyor. Vurgusuz bir tempodaydı. Asla onu kötü-mizaçlı göremezsiniz. O Pele olmayı sever."
Tostao

Pele'nin oyununu gördüğümde, bana kramponlarımı asmam gerektirdiğini hissettirdi.
Just Fontaine

Pele ödül kazanmaya çok odaklıydı. O onun kaderi olduğunu biliyor gibiydi. Noel Babayı bekleyen bir çocuk gibiydi...
Mario Americo, 1970 Brezilya masörü

"Pele, benim teorimi yalanlayan az kısımdan biriydi: Ünün 15 dakikası yerine o, 15 yüzyıl sahip olmayı tercih etti."
Andy Warhol

Doğru olabilirsin. Ama Pele'nin oyununu görmediysen hiç birşey bilmiyorsun demektir.
Vicente Feola

"Pele futbolun mantık sınırlarını aşan tek futbolcu oldu."
Johan Cruijff

"Bazen bu büyülü oyuncu için sanki futbolun icat edildiğini hissediyorum."
Sir Bobby Charlton

Malcolm Allison: Sen Pele'yi nasıl hecelersin?
Pat Crerand: Kolay: T-A-N-R-I
British televizyon yorumcusu, 1970 Meksika finalleri sırasında

Cantona ve Rooney


Manchester United benim için ilginç bir kulüp. Ne kadar nefret ettiğim oyuncular bu kulüpte oynasa da, o kadar sevdiğim oyuncularda bu kulüpte oynamıştır. Kulüpte bir çok efsane vardır, Cantona, Best, Giggs, Scholes, Neville diye gider. Bazen futbol hakkında kendi içimde düşünürken kıyaslamalar yaparım eski efsaneler ve şimdiki sevilen oyuncularla. Laudrup-Xavi, Solskjaer-Hernandez, Pep Guardiola-Pique gibi. Bu kıyaslamaların son kurbanı Wayne Rooney-Cantona oldu. Manchester'ın efsane forveti Cantona ve şimdilerin sorunlu çocuğu Wayne Rooney'i kıyaslayan yalnızca ben değilim ama! Hayranı olduğumuz "Being Ryan Giggs" dediğimiz adamın bir kaç yıl önce ki röportajına rastladım. Kendisine soruluyor bu iki futbolcu ve şöyle yanıt veriyor...
"Eğer herhangi birisini bir futbol alanında daha kararlı görebilseydim bu Wayne olurdu. Çok güçlü ve hızı var, tıpkı Cantona gibi. Zor olan şeyleri gerçekten kolayca halledebiliyor. Wayne hakkında fark ettiğim ilk şey kontrolü ve hareketi oldu. Onun yeteneği topu kontrol ettiği gibi dönmesiydi. Büyük bir gücü ve harika şutları var. Everton'dan bize imza attığında soyunma odasında giyinen tüm takım arkadaşlarım heyecanlandı. Bizler birer futbolcuyuz ama bizim de tutkularımız var. United'da en iyi oyuncuları görmek isteriz."

23 Ekim 2010 Cumartesi

Guardiola'dan Ne Öğrenilir?


"Sezon başlarken A takımda bu kadar çok şans alabileceğimi beklemiyordum. Kenardan takım iyi görünüyor, sadece geçen sezona göre bitiricilikte biraz daha zorlanıyoruz. Guardiola'dan neyi öğreniyorum? Guardiola oyunun tüm yönleriyle kendinizi geliştirmeniz için size yardım eder. diğer kötü sahalar buna ek olarak... Ne zaman A takıma terfi edeceğim? Bilmiyorum, göreceğiz. Benim alçakgönüllük ile çalışkan olarak devam etmem gerekiyor."
Thiago Alcantara

Çarşamba Notu
Thiago Alcantara

Xavi Hernandez Sanatı

22 Ekim 2010 Cuma

Johan Cruijff'ü Anlamak

"Mourinho takımıyla herşeyi elde edebilir, onun gibi hocalara büyük saygı duyuyorum ama futbol ile ilgisi olan bir anlaşmazlığı olduğunu düşünüyorum. Mourinho asla benim takımımı çalıştırmayacaktı.(Van Gaal'in yardımcısı olduğu dönemden bahsediyor) Bir teknisyenin iyi futbol izlettirmek için daha fazla şeye ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Kurum ve üyelere kulübü temsil etmek zorundasın. O histe Rijkaard ve Guardiola dünyaca-ünlü bir takımlar için en iyi temsilcilerdir."

Ibrahimovic ile ilgili olarak:
"Herkes gibi ben onun davranışlarını tahmin edebiliyorum. Daha önce de bunun gibi davrandı. Bugün kostümler 10 insan değil, 40 veya 50'dir ve ilişkiler değiştirildi. Bu ilişkiler yürümüyordu ve bu kararlar alınmak zorunda kalındı."

Şimdi birkaç insan yine çıkıp "Cruijff'ün beyni eski devirde kaldı" diyecek. Yanılıyorsunuz, Cruijff'ün beyni eski devirde falan kalmadı. O sadece size güzel futbolun ne olduğunu anlatmaya çalışıyor. Büyüksün üstadım. Ellerinden öperim.

Gareth Bale ve Kas Gelişimi



2006 Cardiff / 2010 Tottenham

Messi için imkansızlık


İmkansız ... benim ilk topum olmadan
İmkansız ... komşumun bahçesi olmadan
İmkansız ... kum futbolu sahası olmadan
İmkansız ... doktor ziyareti olmadan
İmkansız ... ailemin çabası olmadan
İmkansız ... Arjantin'i bırakmanın acısı olmadan
İmkansız ... beni fark eden büyük bir kulüp olmadan
İmkansız ... bir markanın bana desteği olmadan
İmkansız ... bütün hocaların bana inancı olmadan
İmkansız ... takım arkadaşlarım olmadan
Benim takımım
Sonuçta bu zor değildi
Sadece imkansızdı...


Rijkaard'ın Günlüğünden #Final

Rijkaard der ki;

"Futbolculuk kariyerim boyunca nice başarılar kazandım. Kariyerim boyunca hep en üstlerde yer alabildim, saygı ve değer gördüm. Nereye gittiysem bu saygıya da en güzel şekilde karşılık verdim. Kimsenin arkasından da konuşmamışımdır. Futbolculuk benim için tutkuydu, sonra bu tutkuyu teknik direktör olarak birilerine aktarmak da hedefti. Hedeflerime tutkumu katarak bugüne kadar başarılı oldum aslında. Şampiyonlar Ligi kupasını elime aldığımda hissettiklerim tarif edilemezdi. Futbolcuyken alınan başarı teknik direktörken alınandan daha az değere sahiptir. Birinde oynayan sizsiniz, kazandıran değil kazanansınızdır. Ötekinde ise kazandıran sizsinizdir. Yani aslında rotayı çizen ve yönlendiren tarafsınızdır. Bir savaşı kazanan asker ile kazandıran general, komutan arasındaki fark gibi birşey bu. İspanya kariyerimde değer görmüştüm, birşeyler kötü gitmeye başlayınca da değer görmüştüm. Çünkü yaptıklarım ve hala yapabilecek olduklarım(ız), beni(bizi), yani ekip olarak hepimizi el üstünde tutmaya değer görüyordu. Türkiye farklı bir maceraydı, hep söylemiştim. Kimisi için denenebilir birşey. Şöyle düşünün, dünya futbolunda birçok ülkede teknik direktöre saygının bittiği yerde başarısızlık kaçınılmazdır. Bu saygı futbolcudan gelen saygı değil, bütün camiadan gelen saygıdır. Bana saygı Türkiye'de bitti, bitirttiler mi demeliyim emin değilim. Türkiye neden mi farklı bir macera? Tribünler, binlerce insanla doluyken canlanır. Çünkü o kotluklara ve taşlara hayat veren insanlardır. Alın o binlerce taraftarı, koyun bir meydana o hissiyatı ve atmosferi oluşturmaz. Ben ilk defa tribünlerin benden nefret ettiğini gördüm. Bugüne kadar tatmadığım bir duyguydu, bu yüzden farklı. İlk defa futbol bilgimin sorgulandığına şahit oldum, bu yüzden farklı. İlk defa binlerce insanın bana çekip gitmemi söylediğini duydum, bu yüzden farklı. Hiçbir ülke bu kadar iz bırakmadı bende."

Rijkaard'a bunu yaptık işte biz, söyleyemese de bunu yaptık. Onun adamlığından konuşmayacağını bile bile bunu yaptık. Ne demişti Adnan Polat?

"Bugüne kadarki çalışma sürecimizde iş disiplini, çalışkanlığı, insanlığı, kimlik ve kişiliği ile karşılıklı ilişkilerimizde hiçbir sıkıntı yaşamadığımız"

Kimlik ve kişilik değil mi? Kimliğini kaybedenin yaptığı açıklama işte bu. Bundan 1,5 ay öncesi dediğine dönelim mi?

"Ne olursa olsun Rijkaard'la sözleşme uzatacağız."

Ne oldu da uzatmadınız diye soruyor insan kendi kendine.

Rijkaard devam eder;

"İlk geldiğiniz gün binlerce taraftarın sizi karşılaması nasıl bir duygudur bilir misiniz? Güvenildiğin bir yere geldiğine emin olmaktır. Sevildiğini, değer gördüğünü bilmektir. Ama gördüm ki burada sabır denilen melet yokmuş, saygı geçiciymiş, geçmiş değersizmiş, gelecek umutsuzmuş, futbol basiretsizmiş, mücadele önemsizmiş, kazanmak değersizmiş, kaybetmek kolaymış, istemek yetersizmiş, çalışmak gereksizmiş, üzülmek anlamsızmış, sevinmek yersizmiş, söz vermek unutulurmuş, sözden dönmek basitmiş, yönetim korkakmış, futbolcu vazgeçilmezmiş, bilir kişi de taraftarmış. İşte 16 ayda öğrendiğim herşey bu. Futbol sadece basit oynamak değilmiş meğer. Sadece teknik taktik değilmiş, futbol acımasızmış. Benim çıkardığım bunca ders var bu ülkeden. Tanrı benim buraya gelmemi sağladı, hayata dair yeni şeyler görmemi istedi. Gördüm işte..."

Bunları öğrettik Rijkaard'a. 16 ayda ekibiyle anlata anlata bitiremedikleri herşeyi almaktan aciz davranıp, biz onlara öğrettik birşeyler. "Sizin ne işiniz var lan burada"yı gösterdik. Dedik ki onlara; "Biz sizi haketmiyoruz." Ne verdi Rijkaard koca 16 ayda bize, ne verebildi. Neyi katabildi? Rijkaard, en azından bana, Türkiye'nin sistemden, futbol kültüründen, ekolünden, teknikten, taktikten uzak olduğunu anlattı. Rijkaard saha kenarındaki duruşuyla futbolun burada yaşamadığını, öldüğünü gösterdi. Şimdi anlıyorum bir sorunun cevabını, hem de daha iyi. "Neden saçların beyazlamış arkadaş?"

Rijkaard devam eder;

"Herşeyin bittiği günü anlatmak lazım birazda. Sahaya çıkıyoruz, (sözde) 11 kişiyiz. Maç başlıyor bir gol yiyoruz (hakeme özel teşekkür var burada). Sonra bir tane daha yedikten sonra sahadaki futbolcuları sayıyorum. Önce rakibi ama, kendi takımıma güveniyorum ya, ondan. Fazla oynuyorlar da acaba hakem mi müsamaha gösteriyor diye. Rakip tam, kendi kadromu sayıyorum 3 adam eksik gibi duruyoruz. İkisi stoper, biri (sözde) ön libero olmak koşuluyla. Aslında sarı-kırmızı birşeyler görüyorum, insana da benziyorlar ama eksik gibiyiz yine de. Her neyse, maçı kaybediyoruz. Kaybetmek mesele değil ki, elbet kaybeden bir taraf olacak. Üzüldüğüm nokta kaybedilen 3 puan olsa zaten burada işim olmaz, sezon başı istifa ederdim. Benim verdiğim sözler var, kazandırmak istediklerim var. Ama bunlar puan değil, bunlar futbolun incelikleri. Şimdi düşünüyorum da, "incelik"i yanlış yerde aramışım ben. Çarşamba günü kovuyorlar beni, bildiğin kovmak bu. 3 gün boyunca birçok adama teklif yapılıyor yerime, kimse kabul etmiyor. Şimdi giderken arkamdan beyefendi diyene yakışıyor mu bu? Beyefendi dediğiniz adama bunu nasıl yapabilirsiniz sorusunu sormak gerek. 3. günün sonunda anlaşma, ardından fesih. Benim kaybettiğim hiçbir şey yok, buna eminim. Ekibimi de alır giderim ve futboldan uzak bir yerlere, hem de futboldan uzak bir yerden giderim. Bavulları hazırlama vakti geldi. Gitmeden önce son bir isteğim de var aslında. Yerime geleceklere tavsiye niteliğinde. Florya'nın girişine bir yazı yazılmalı, 'Tanrı sizi korusun.' Diyeceğim son söz de bu olur."

Rijkaard gitti, bunu yazarken birşey duydum, resmi kaynak olmasa da duyduğum için söylemek isterim. Fenerbahçe maçını izleyecekmiş Rijkaard, eğer bunu da yaparsan bu sefer harbiden ağlarım. O kocaman yüreğinde bunu yapacak bir yer var biliyorum ama Rijkaard'tan da son birşey isteme şansım olsa "YAPMA!" derdim.

Yolun açık olsun Kıvırcık Adam...


21 Ekim 2010 Perşembe

Franklin Edmundo Rijkaard: Büyüyen Karanlık Yutuyor Şafaklarımızı

Bazı insanlar sizi heyecanlandırır. Ağızlarından çıkan her söze adeta ilahi bir kelâmmış gibi dikkat kesilirsiniz. Çünkü onlar başka türlü adamlardır. Mesela ufkunuzu geliştiren tanımlamaları vardır. Ya da hiçbir şey söylemeseler, yaptıklarıyla sizi büyülerler. Franklin Edmundo Rijkaard... Futbola adanmış bir hayat. Ona şöyle alıcı bir gözle baktığınızda bir çok betimleme yapabilirsiniz. Kıvırcık saçları, siyah takım elbisesi ve kulübeye doğru yürüdüğünde size verdiği güven. Biraz uzun olacak, ama onu yazarken epeyce keyif alacağımdan eminim...

Teknik Direktörlüğe İlk Adım

Jübilesini yaptıktan sonra Fransa'ya yerleşen Frank Rijkaard sürekli maç davetleri almaya başlıyordu. Teknik direktörlük aklında yoktu çünkü Frank yatırımını çok iyi yaptıştı. (Milan yılları) Ama bu davetiyeler onu futbola itmişti. Televizyonun başında buluyordu kendisini. İzlediği maçlardan sonra beyninde oluşan fikirler, düşünceler ve futbolun nasıl gelişebileceği, onun kafasını kurcalıyordu. Fikri değişmişti. O yıllar sanki birşeyler Frank Rijkaard'ın teknik adam olmasını istiyordu. Çünkü Hollanda Futbol Federasyonu Elit Kursu açmıştı. Yanlız bir ayrıntı vardı, adından da anlaşılacağı gibi Elit, yani geçmişte Avrupa'da başarılar kazanmış futbol adamları girebiliyordu bu kursa. Rijkaard Koeman, Kroll, Gullit ve Neeskens'le birlikte bu kursa yazılmıştı. 1 yıllık eğitimin ardından teknik direktörlük belgesi almıştı. Daha sonra bir telefon, arayan Hollanda Milli Takımı teknik direktörü Hiddink. Koeman, Neesekens ve kendisiyle birlikte Milli Takım'da çalışmayı teklif etmişti. Rijkaard kabul etti ve herşey öyle başlamıştı. Daha sonra işler farklı gelişti ve Hiddink istifa etti. Federasyon Rijkaard'a baş antrenörlük teklifi yapmıştı. Rijkaard düşündü, Cruijff'ü aradı. Cruijff bunun iyi olabileceğini söyledi. Rijkaard kararını verdi ve teklifi kabul etti.

Frank Rijkaard 2 yıllık Hollanda Milli Futbol Takımı kariyerinde iyi izler bırakacaktı. Euro 2000'de oynattığı futbol ile turnuvanın en iyi takımı gözüyle bakılıyordu fakat çok şansız bir şekilde penaltılarla İtalya'ya elenmişti. Rijkaard burdan sonrasının iyi olmayacağını düşünüyordu. Çünkü elindeki jenerasyon kayboluyordu ve Rijkaard sözleşmesini uzatmak istememişti. Kontratı bittikten sonra Hollanda'dan ayrılan Rijkaard doğru karar vermişti. Çünkü bir sonraki sene aynı Hollanda gruplardan çıkamıyordu...

Sparta Rotterdam Macerası

1 sene sonra Hollanda'da Sparta Rotterdam'ın başına geçen Frank Rijkaard için işler iyi gitmeyecekti. Rotterdam kulübünün yöneticileri parasal sıkıntılar yüzünden kaliteli oyuncuları elinde tutamıyordu. Oysa Rijkaard'ın teknik adamlık kariyerine baktığınızda her zaman elindeki kaliteli üründen harika bir sistem yarattığına tanıklık ediyorduk. Rotterdam bunun için iyi bir seçim değildi ve sene sonunda takımdan ayrılıyordu.

"Johan Cruijff Hollanda futbolunun babasıdır. Ondan çok şey öğrendim. Ama onu taklit etmeyi düşünmedim. Çünkü hiçbir teknik adamın taklit edilemeyeceğini düşünüyorum"


Ve 2003 yazı geldiğinde Hollanda futbolunun babası Cruijff, Antic'den boşalan teknik adamlık görevine Rijkaard'ın getirilmesi için Laporta'ya öneride bulunuyordu. Laporta kulüpte en çok güvendiği adamın sözünü yerine getirecekti ve Frank Rijkaard 2003 yılında Barcelona'nın başına geçecekti. O dönem Rijkaard'ın Barcelona'ya transferi kendisini bile şaşırtacaktı, ama İspanyol medyası kadar değil. Herkes şaşkındı fakat ne yaptığını bilen bir tek adam vardı, Johan Cruijff...

Frank Rijkaard'ın ilk yılı ve Ten Cate ilişkileri

Barcelona'nın teknik direktörü Frank Rijkaard ve yardımcısı Ten Cate hep konuşulurdu. Rijkaard daha yavaş ve Ten Cate daha tutkuluydu. Ten Cate kulübün başarı düzeylerinde en yukarıya ulaşmasında yüksek tamamlayıcı ve otoriter bir adamdı. Bu yüzden herkes Ten Cate'nin Rijkaard açığını kapattığını söylüyordu. Sezonun ilk yarısı aksilik ile sonra ererken, takım ligi 17. sırada tamamlıyordu. Fakat sonra meydan okuma başlamıştı...



İşler kötü giderken tüm medya Barcelona'nın Rijkaard'ı göndereceğine kesin gözüyle bakıyordu. Ama yine kulübün başında işini yapmasını bilen adamlar vardı. Laporta Cruijff ile görüşme yapmıştı ve Cruijff Laporta'ya beklemesi gerektiğini söylemişti. Cruijff Barcelona döneminde sık sık Rijkaard ile birlikte görünüyordu. Sezonun ikinci yarısında herşeyi rayına oturtan Rijkaard, takımı toparlamaya başlamıştı. Üst üste seri galibiyetler ile yukarı tırmanmaya çalışıyordu ve sene sonu bittiğinde takım iyi yerlerde bitirmeyi başarmıştı. Ertesi sezon kopacak fırtınaların da başlangıcıydı bu...



Ardından 2 sene üst üste ligi kazanmayı başaran Frank Rijkaard herkesi susturmuştu. Azim ve profesyonellik ile çalışmalarını sürdürüyordu. Her zaman "ne kadar daha iyisini başarabilirim?" diye düşünüyordu. Rijkaard'a o dönem başarının sırrı sorulduğunda şu cümleleri kullanıyordu...

"Başarı Hollanda mentalitesinden geliyor diyebiliriz. O zamanlara baktığımızda atak futbolu seven, kollektif futbolu seven, takım içindeki organizasyonlara önem veren bir futbol anlayışı vardı. O yüzden dünya futbol camiası, bu farklı mentaliteyi dünya futboluna kazandırdığı için Hollanda takımlarına teşekkür eder. Atak futbol ve organizasyonlar buradan geliyor."

Frank Rijkaard ve Oyuncu İlişkileri

Rijkaard bir yandan yıldızlarla uğraşırken diğer yandan yeni jenerasyonun temellerini atıyordu. Messi'yi ilk kez 2004 yılında sahaya sürdüğünde yüzündeki o ifade aslında herşeyi anlatıyordu. Messi'yi takımına en iyi monte etme işini Rijkaard başarırken bunları yine blogda çevirdiğimiz Messi röportajında bir futbol tanrısının ağzından duyuyorduk...

Onunla tanışmak benim için son derece önemliydi. O bana inandı ve azar azar beni buralara nasıl getirmesi gerektiğini bildi. Benimle inanılmaz işler yaptı ve ben ona çok şey borçluyum. Ona her zaman minnettar olacağım. Futbol hakkında çok şey biliyor, işiyle ve zamanıyla hedeflerini her zaman gerçekleştirir.

Frank'in Valdes üzerindeki ısrarı da şuan efsane bir kaleci yaratmıştı. Valdes şuan Barcelona tarihinin en çok forma giyen kalecisi olmak için bir kaç maç daha oynaması gerekiyor. Dönemin kalecisi Rüştü'yü kötü performansından ötürü yedek kulübesine iten ve Valdes üzerinde ısrar eden Rijkaard, bunu yine bağlı olduğu sistemine sadık kalarak gerçekleştiriyordu. Rijkaard için bir kalecinin sadece elleri değil, ayaklarının da top yapması gerekiyordu. Topu eliyle oyuna sokan ve yeri geldiğinde pas organizasyonunun içinde olan Valdes bu işi hata yapa yapa öğrenmişti. Çünkü epeyce tartışıldığı dönemlerde olmuştu. Kalecinin topu oyuna sokuşu, takımın boyunun kısa tutulmasına da sebep oluyordu ve bu Rijkaard için önemli etkenlerden biriydi. Aşağıdaki resim ise Rijkaard'ın bir antrenörden çok nasıl iyi bir arkadaş olduğunun en iyi kanıtlarından biri olarak hafızalara kazındı...


Xavi, Deco gibi orta saha oyuncularının dilinden yine bir orta saha oyuncusu anlayacaktı elbette. Rijkaard onları topun arkasında durmayı bilen bir pasör haline getirmişti, bunda başka bir aslan payı Total beyin Neeskens'e aitti. Takımına İniesta'yı yine Messi'de yaptığı gibi azar azar yerleştirmişti kıvırcık adam...

Barcelona kazandığı iki La Liga kupasının ardından gözünü Şampiyonlar Ligi'ne dikmişti. Ten Cate yine onun yanındaydı. Türkiye'de futbolu bilmiyor denilen adam, Barcelona'ya Johan Cruijff'ün Rüya Takımı'ndan sonra ikinci Şampiyonlar Ligi kupasını kazandırıyordu. Ve bunu yapmak kolay değildi, taktik bilgi gerekiyordu. Blog geçmişinde ise Rijkaard'ın Şampiyonlar Ligi finalindeki taktik hamlelerini tek tek yazmıştık. Kupayı Barcelona'ya getirdiğinde kaptan Puyol hemen yanındaydı ve o yine takım elbisesinin içindeydi...


"Benim için herkes takımın bir parçası. Yıldız oyuncu ayrımı yok. Yıldız oyuncuların yedek kalmasının sıkıntı yaratacağını sanmıyorum. Formayı her zaman en çok çalışana veririm."

Ve ertesi sezon... Rijkaard'ın 3 yıllık başarısı ve kupaları tadından yenmiyordu. Fakat Ten Cate'nin ayrılmasından sonra Rijkaard soyunma odasına hakim olamıyordu. Barcelona soyunma odası kupa kazanamadığı için üzgündü ve sürekli sorunlar çıkıyordu. Rijkaard için artık ayrılık vakti gelmişti. Kulüpten geleceğin temellerini atarak ayrılıyordu ve ondan sonra iki yıl ara veriyordu futbol hayatına... Bu dönemde Barcelona takıma altyapı hocası Guardiola'yı getiriyor ve onun disiplini, duruşu ve istikrarı ile Barcelona yeni bir rüya takım kazanıyordu. Rijkaard yapması gerekeni yapmıştı ve anahtarları teslim ederek siyah takım elbisesiyle terketmişti Barcelona'yı...

Teknik adamlar arasında iki ekol vardır. Bazıları yalnız çalışmayı severler, farklı fikirlere pek açık değildirler ve kendi bilgileriyle yetinip dışa kapalı kalmayı tercih ederler. Ben öbür ekoldenim. Takım çalışmasına inanırım. Ne kadar çok bilgi ve farklı fikir gelirse o kadar zenginleştiğimi düşünürüm. Fikir ayrılıkları beni ürkütmez, tersine besler. Nitekim bugüne dek de hep böyle oldu. Ve bundan çok yararlandım. Öyle ki, bazen bir adım geriye çekilip takıma uzaktan bakmaya çalışırım. Eğer iyi bir ekiple çalışmıyorsanız, takımı emanet edeceğiniz güvenli isimler olmazsa bunu yapma lüksünüz yoktur. Arkadaşlarım o kadar iyi ki, benim böyle bir lüksüm var. Onlardan çok yararlanıyorum. Karşıt fikirlerini bile söylemekten çekinmiyorlar ve bu da beni zenginleştiriyor.

Vee 5 Haziran 2009 tarihinde inanılmaz birşey gerçekleşiyordu. Galatasaray.org'a girdiğimde onun resmini gördüğümde verdiğim tepkiyi hayatımın hiçbir alanında vermediğime emindim. Şaka gibiydi yahu, Rijkaard Galatasaray'da? Bir kez daha baktım bir kez daha baktım ve bir kez daha. Akşam üstü İstanbul'a geldiğinde inanılmaz bir kalabalık karşılıyordu kıvırcık saçlıyı... Basın toplantısında bu ilgi sorulduğunda, Niye şaşırayım? Burası futbol ülkesi cevabını veriyordu. Kurulan hayaller, gelecek ile ilgili vizyon yazıları dün gibi gözlerimin önündeydi...



Önce Türk Futbolunu tanımlayarak başladı işine. Antrenmanları dikkatli takip ediyordu. Ve kısa bir zaman sonra sormuşlardı o soruyu. "Türk Futbolu'nda herşeyden biraz var ama hiçbir şeyden tam yok" diye yapıştırdı cevabı Aslan Yeleli... Ve sezona harika başlangıç: İyi futbol ve başarılı sonuçlar bir anda beklentileri en üst düzeye çıkardı. Galatasaray önüne gelene 3-4 atıyordu ve takım zevk veriyordu. Başka ne istenirdi ki?...

Ben hücum futbolu ekolündenim. Ama günümüz futbolunda atak yapmayı seven her takımın ortaya önce iyi bir organizasyon şeması koyması gerekiyor. Artık sadece atak oynamak çok tehlikeli olabiliyor. Onun yerine organize bir takım olmak daha önemli. Futbolda tabii ki öncelikli olan kazanmak. Ama taraftarlar sadece kazanmak istemez, iyi futbol da görmek ister. Takımlarına bir kimlik atfetmek ister. Sahada gurur duyacakları bir yapı olsun ister. Bu da genelde iyi oynayan takımların başarabileceği bir şeydir. Burası bence çok önemli. Tabii ki körü körüne bir hücum takımından bahsetmiyorum. Organize bir oyun planından bahsediyorum. Teknik kapasitesi yüksek, uyumlu, organizasyonu sağlam bir takım yaratmak. Tıpkı Ajax, Milan ve Barcelona gibi. Futbol tarihine baktığınızda pek çok kupa kazanmış takım vardır. Ama aralarından sadece iyi futbol oynayanlar akılda kalır. Sıkıcı ve renksiz oyunla kazananlar tarihe yazılır ama hafızalara yazılmaz. Bu oyunun güzelliğini ortaya çıkarmak gerek. Bu da ancak iyi bir planlamayla olur.

Ve sonrası... Oyun yapısındaki değişiklik takımda rayların oynamasına sebep oldu. Fakat takım yine de kazanmaya devam ediyordu. Fenerbahçe maçında sakatlanan Baros'un uzayan sakatlığı hiç hesapta değildi. Alternatifi de iyiydi ama Rijkaard'ın oyun sisteminde yetersizdi. Devre arasında Neill, Jo ve Giovani katıldı takıma. Rijkaard aslında iyi bir kadroya sahipti fakat yapması gereken kadroya bir kaç rütüştü. Orta sahaya alacağı bir kaliteli futbolcu ile çok şey değişebilirdi fakat burada hata yapmıştı. Ardından havlu atmalar başladı kupalara... Antalyaspor'u evinde 3-2 yenmesi yeterli olmamıştı ve Türkiye Kupası'na veda etmişti Galatasaray. Ardından Atletico'ya evinde 1-2'lik mağlubiyet hesapta değildi ve lige havlu atılan maç Fenerbahçe maçı olmuştu. Fenerbahçe maçından sonra ligi boşlayan Galatasaray sezonu 3. olarak bitiriyordu.

"Futbolda oyuncular arasında eşitlik vardır. Birinin katkısını diğerinin çok üstüne çıkartmak doğru değildir. Eğer takımda herkes yapması gerekeni iyi yaparsa, yıldızlar da daha rahat öne çıkar. Eğer takım organize bir şekilde hücum ederse yıldızlar kendini daha rahat gösterir. Eğer takım oyunu aksarsa yıldızlar da tökezler. Yıldızı takım parlatır. İyi futbol göstermek için iyi takım olmanız şart. Herkesin kendine oynadığı bir takım başarısızlığa mahkûmdur.


Bir Yönetim Tramvası
Rijkaard'ın muhattap olduğu adam onun sonunu hazırlıyordu. Bunu herkes görebiliyordu ama Adnan Polat değil! Rijkaard geçen sene sonunda takımının yetersiz olduğundan bahsetmişti. Yönetim ise yeni bir kadro yapılanmasına gitti ve takımın yeniden ağzına sıçıldı. Jo, Giovani, Keita gibi adamlar yerlerini Serdar Özkan, Pino, Batdal, Ali Turan gibi oyunculara bıraktı. Kalite mi? Yorum: sen bizimle taşşak geçiyorsun diyebilirdi Rijkaard o kadroya... Lige kötü başlangıç ve 4 galibiyet, 3 mağlubiyet. Ne denilebilir ki? 2-4'lük son hezimet herşeyin sonu oldu... (Not: Barcelona ilk senesinde Rijkaard ilk yarının son maçında Valencia'ya da 2-4 mağlup olmuştu. Ekleme: Her takımda Cruijff-Laporta ilişkisi yok)

12 Ekim'de Rijkaard röportajı yer alıyordu Galatasaray.org'ta. Muhabir taraftar ile arasındaki güçlü bağın nedenini sorarken "Bize güvendikleri için destekliyorlar" cevabını veriyordu. Aynı taraftar 1 hafta sonra istifaya davet ediyordu Rijkaard'ı. 1 ay önce Ntv'nin yayınına katılan Adnan Polat ne olursa olsun sözleşmesini uzatacağını söylüyordu Rijkaard'ın. 1 ay sonra yiyordu tüm laflarını. İşte böyle gerizekalı bir ülkenin çocuklarıyız biz.

ve Frank Rijkaard'a mektuplar

Bir öğle saatinde duymuştuk gelişini, çocuklar gibiydik. Gidişini de öğle saatlerinde duyduk, boğazımız düğümlendi ve suratlarımız bem beyaz oldu. Ortam soğuk oldu. Üşüdük. Nereye Rijkaard usta? Gözlerim doldu yine ama biliyorum bizim sevdiğimiz yerlere gideceksin bir gün. Unutma, biz peşinde olacağız. Sana yapılanları unutmayacağız ve başımızdakilerin ne mal olduklarını bize gösterdiğin için de ayrıca teşekkürlerimizi ileteceğiz. İlk Trabzonspor maçında görmüştüm seni tribünde. Yine siyah takım elbisenin içindeydin. Sen geçerken önümüzden, biz seni alkışladık. Döndün sende havada iki ellerini birleştirdin bizim için. O ne karizmatik bir yürüyüş, o ne güven veren bir bakıştı Rijkaard usta. Off.. Sen benim hayatımın iki takımını çalıştırdın, birinde dünyaları kazandın. Diğerinde de kazandın! Her ne kadar somut şeyler elde edemesende kazandın işte kalbimde usta, uzatmayıver. Johan Cruijff'ün "Futbol basit bir oyun" sözünü asla unutmayacağız ve senin o kıvırcık saçlarını da...
Frank Rijkaard ile başlayacak yeni dönemde Camiamızdan ve taraftarlarımızdan en büyük dileğim sabırlı olmalarıdır. Yeni teknik direktörümüzün Barcelona'da görev yaptığı 5 yıllık dönemde altyapıdan almış olduğu oyuncular, bugün dünyanın en büyük kupalarını kazandılar. Bu, sabır isteyen bir sürecin sonunda gerçekleşti. Türkiye’de maalesef büyük kulüpler taraftar ve camiası ile bu sabrı göstermekte cömert olmamıştır.
Adnan Polat / (Galatasaray Dergisi, Haziran/Temmuz 2009, Sayı:80)


Şimdi hepiniz biliyorsunuz
Ozanlar ve onların şarkılarını
Saatler ilerlediğinde
Gözlerimi kapayacağım
Uzaklarda bir dünyada
Belki Tekrar buluşabiliriz

20 Ekim 2010 Çarşamba

Son kez hakettiğini verelim...

Gözlerimin dolduğu anlar olmuştur bu hayatta. Hiç ağlamadım, birisi için asla. Sevdiğim değer verdiğim biri dahi olsa. Onca teknik adam geldi, giderken ağlayanı da gördüm, kaçarak gideni de. Maçta gole öyle sevineni oldu ki, gözlerim doldu. Öyle sevineni de oldu ki, hakikaten adam dedim. Maçtan sonra bir el sallayış vardır ya, tünele doğru giderken el sallarlar. O her el sallayanla büyüdük biz, bakınca gözlerindeki gururu gördük biz.

Gözlerim dolduran tek adam oldu işte. Rijkaard, Frank... Eskişehirspor maçındaki gole verdiği tepkiyle, galibiyet sonrası yüzünün gülmesiyle. 1.5 sezondur burada kaç kere içinden gelerek güldü ki zaten. Dimdik duruşundan hiçbir zaman bir şey kaybetmedi, taraftarına hep dimdik gözüktü. Şimdi sıra bizde, dimdik durma sırası bizde. Ona karşı son görevimizi yapalım diyoruz. Sizler de katılın, son kez hakettiğini gösterelim ona. Bugüne kadar yüzünü güldüremediğimiz adamın yüzünü güldürelim, hakettiğini veremediğimize hakettiğini verelim. Gelin destek olun, ağlayanlardan sonra birisi için de biz ağlayalım.

Rijkaard'ı Uğurluyoruz...

Rijkaard'ımızı Uğurluyoruz... İmkanı, gitme şansı olan herkes lütfen gitsin. Geleni karşılamak kolaydır da gideni uğurlamak zordur. Zor olanı yapmak olsun görevimiz.


Tüm zamanların en iyi orta sahası?

Anketi İngiltere'nin saygın gazetelerinden Guardian yapıyor. Ankette kimler yokki... Hagi'den Maradona'ya, Laudrup'tan Schuster'e, Zidane'dan Xavi'ye, Cruijff'ten Neeskens'e. Oy vermek için buraya tıklayın. Şuanda Zidane önde gidiyor...

18 Ekim 2010 Pazartesi

Barcelona Amblemi

1899-1906:

1906-1920:

1920-1936:

1936-1939:

1939-1946:

1946-1960:

1960-1974:

1974-1975:

1975-2002:

2002-?:

17 Ekim 2010 Pazar

Tek başına dip savaşı verirken çektiğin acı, bizim acımızdır!

Dip nedir biliyor musunuz?

Dip vazgeçmek ve vazgeçmemek arasındaki ince çizgidir.
Dip orada olduğunu bilmektir.
Dip orada olmanızın sebebidir.
Dip cesurca var olan gücünüzle öbür tarafa ulaşmaktır!

Milan Baros verdiği dip savaşını kazandı. Öbür tarafa ulaştı! Attığı 2 gol siktir edin, bundan öncekileri de. Takımı da siktir edin, yönetimi de. Milan Baros dip savaşını kazandı beyler, işte buna sevinin sadece. Takımın başka oyuncuları parasının ne zaman yatacağını düşünürken Milan Baros takımın geride olduğunu farketti. O bitmek bilmeyen ciğerleriyle topa doğru koşarken arka adalesi çekti. O acı nedir biliyor musunuz? O acı bizim acımızdır. Buzu koyduktan sonra ayağa kalktı ve yürümeye başladı ya, gözlerim doldu anasını satayım. Maçı topluluk içinde izlerken gözlerimin dolduğunu görmesinler diye gözyaşımı silmeye çalıştım. Bir insan dip savaşını kazandığında neyi başarır biliyor musunuz? O an dünyanın en iyisi olmayı başarmıştır. Teşekkürler Milan Baros.

Frank Rijkaard: İstifa Etmiyorum !

Yazmıyorum millet, sıkıldım lan. Bu adam yalnız yahu, kenarda kulübede yalnız. Aynı böyle oturuyor, hatta yeri yok, ayakta bekliyor. Bu adam üzgün yahu, aynı böyle üzgün. Düşünceli bu adam, aynı böyle düşünceli. Gözleri dalmış, düşünüyor. Sıkıldı bu adam, aynı böyle sıkıldı. Yüzünü güldüremeyecek kadar sıkıldı.

Haftaya ne olur? Benden size öngörü, bu gece olmazsa haftaya Fenerbahçe 1-0 kazanır. Golü Rijkaard atar, asisti Neeskens yapar, kutlamayı Adnan Polat, taraftara koşan da tercüman Mustafa olur.

O An: Messi

Messi çivi pozisyonunda göğsüyle gol atarken...