8 Mayıs 2012 Salı

Taktik ve gerilim üzerine: Üç farklı Galatasaray

5 Nisan 1989. İstanbul'da ve yurdun dört bir yanında heyecanlı, stresli bir hava hakim. Galatasaray, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı finalde Steaua Bükreş'in rakibi. O zamanlar kulüpler arasında düzenlenen en büyük futbol organizasyonu olan bu kupada toplamda dokuz karşılaşma oynanıyor  ve Galatasaray halihazırda yarı finaldeki Bükreş maçlarıyla bunların sekizini oynamış oluyor. Yani dokuzuncu maç, bir final demek. İçten bile değildi!

Jupp Derwall, Galatasaray'ı 14 yıl aradan sonra şampiyon yapmış ve emekliye ayrılmıştı. Yerini ise hiç de yabancı olmadığımız birine, Mustafa Denizli'ye bırakmıştı. Denizli, Derwall'ın başında ustalık yaptığı takımı bir kez daha şampiyonluğa taşıdı ve ertesi yılın hedeflerini belirlemeye başladı. Kazanılan iki şampiyonluktan sonra artık çıta daha yükseğe çıkmalıydı. Denizli, Avrupa kupalarında ince detaylar peşinde koşmuş ve istediğine ulaşmıştı. Ona göre, Avrupa'da bir başarı için o yıl ligi feda etmek gerekiyordu. Öyle de yaptı. Ligde ve Avrupa'da oynadığı karşılaşmalarda beklenmedik kadrolar çıkardı ve amacını belli etti. Galatasaray, yarı finale gelmeden evvel destansı üç galibiyet, iki mağlubiyet ve bir beraberlik almıştı. Final için Hagi'nin liderlik yaptığı Bükreş takımını geçmek gerekiyordu. Romanya'da Çavuşesku diktatörlüğünün hüküm sürdüğü yıllardı. Maça gitmek isteyen taraftarlar sınırdan geri çevriliyordu. Baskının yüksek olduğu açıktı.

Mustafa Denizli, Galatasaray'ı çalıştırdığı yıllarda en ciddi taktik hatasını bu maça saklamıştı. Yarı final maçlarından önce "Büyük bir riskle oynayacağız" demeçleri verirken sahaya farklı taktik anlayışta bir takım çıkarmıştı. Yıl boyunca defansı orta sahada kuran Mustafa Denizli'nin Galatasaray'ı, bu maçta ceza sahası önünü terk edememişti. İlk yarıda Hagi, farkını ortaya koydu ve Bükreş 2-0'ı yakaladı. İkinci yarıda Denizli, gerekli hamleleri yaptı.ve Galatasaray hücum etmeye başladı. Hatta bir de gol buldu ancak ofsayt nedeniyle iptal edildi. Sonrası ise tam bir karmaşa altında geçti ve Galatasaray maçı büyük bir hezimetle tamamladı: 4-0

Bu maçın rövanşı Galatasaray'ın cezası nedeniyle İzmir'de oynandı ve 1-1'lik sonuçla tamamlandı. Finale yükselen Bükreş takımı, dönemin makinesi Milan'dan 46 dakikada dört gol yedi. Biraz sağlıklı düşündüğünüzde, insan, o zaman için, içinden dikkat ve konsantrasyonun biraz daha yüksek olmasını dilemiyor değil.

Neredeyse 12 yıl sonra, bu defa 3 Nisan 2001 gecesi, Şampiyonlar Ligi adıyla düzenlenmiş olan Avrupanın en büyük organizasyonunda, Galatasaray Real Madrid'i ağırlıyordu. Hagi, 12 yıl önce rakip olarak gördüğü takımın formasını giyiyordu ve futbolunun son demlerini yaşıyordu. Ama hala en iyisiydi! O gün hiçbir şey ona yabancı değildi. Real Madrid'de başarısız olduktan sonra Brescia'nın hocası Lucescu onu kollarına almıştı, onu tanıyordu. Ve şimdi ikisi yine Galatasaray'da buluşmuştu. Rakibi eski takımıydı. Karşısındaki oyuncular eski arkadaşlarıydı. Şampiyonlar Ligi'nde bolca maçlar yapılıyordu ve agresif olmak gerekiyordu. Tam da Galatasaray'ın o dönemki kadrosu gibi. Lucescu anlatıyor: "O takım süratliydi, Emre'si, Okan'ı ve Suat'ı vardı. Bireysel yetenek olarak Hagi, Popescu ve Taffarel forma giyiyordu. Jardel de bizdeydi. Yalnızca Avrupa'nın herhangi bir takımı için değil, büyük takımların da oraya gelip oradan galibiyetle çıkmasına imkan yoktu."

Sanıldığının aksine maç farklı gelişti. İlk yarıyı iki golle ve iki farklı üstünlükle önde kapattı Real Madrid. Lucescu oyunculara çok kızgındı. Hagi, eski takımına karşı oynamanın telaşı içindeydi. Kendisini göstermeye çalışıyor ancak istediğini elde edemiyordu. Lucescu, Terim'in ardından takımın agresifliğini artırmış ve takımın bireyselciliğini iyi kullanmaya başlamıştı. İkinci yarı iki oyuncu değişikliği yaptı, bunların içinde maçın kaderini değiştiren Fatih Akyel de bulunuyordu. Galatasaray, başlarda Hasan'ın kazanmış olduğu ve Ümit'in gole çevirdiği penaltıyla bir geri dönüş sinyali verdi. Devamı da geldi. Hasan bir kez daha sahneye çıktı. Ardından yine nefis bir bindirmeyle Jardel köşeye nefis bir kafa vuruşu yaptı ve takımı öne geçirdi. 0-2'den 3-2, dile kolay! Çeyrek finaldesiniz ve geçen yılın şampiyonu Real Madrid'e karşı 2-0 geriden gelerek oyunu kazanıyorsunuz. Ali Sami Yen'de nefis bir destan yazıldı o gece.

Rövanş karşılaşması yine tatlı değildi. Galatasaray neredeyse top dahi göremeden rakibinden 3-0'lık bir yenilgi aldı ve kupa dışı kaldı. Bayern Münih o sezon kupanın sahibi oldu.

Bunlar Avrupa'da Galatasaray'ın çıtayı en çok yükselttiği anlarda almış olduğu bazı yanlış kararların sonuçlarıydı. Farklı taktik stratejiler. Anlattığım her iki maç da farklı öneme sahip elbet. Bazı teknik direktörler maçın baskısına kapılarak alışılmadık kararlar alabiliyor. Günümüzde bu şekilde davranan teknik direktör sayısı az değil. Ancak bazıları da var ki, onlar yolunu hiç değiştirmiyor. Hep bildiklerini okuyorlar. Kazanmak için kaybetmeyi göze alıyorlar. Üstelik bunu daha önce pek çok kez yaşayarak, tecrübe edinerek... Böyle anlarda nedense hep bir savaş sahnesi aklıma gelir. Özellikle de Türk geleneğinde var olan bir savaş taktiği: Turan. Düşmanınıza geri çekiliyormuş, kaçıyormuş gibi yaparak farklı bir yol denersiniz. Sonra farklı bölgelerde sakladığınız askerlerle düşmanınızı sıkıştırır ve boğarsınız. Futbol, ne yazık ki buna benzer sahnelerin yaşandığı bir oyun. Barcelona-Chelsea ve Galatasaray-Fenerbahçe maçlarının son dakikaları buna o kadar benzer ki... Ama bu yolu tercih eden teknik adamlar da aldıkları riskin elbet farkındadırlar ve bunun için oynarlar. Buradan kalkıp o maçta kaybettiğin üç puanı arıyor olmak doğru değil. Üzülsen üzülsen ancak Trabzon ve Beşiktaş karşılaşmalarında evinde kötü oyunla kaybettiğin dört puana üzülürsün. Gerçi hangi düzende neye üzüldüğün bile belli değilken... Benim için önemli olan gurur verici bir oyun. Gurur verici ve zafer dolu bir oyun. Değişmesi gereken şey taktik değil, her dakika maçın baskısını farklı bir şekilde kaldırabilme sanatıdır. Velhasıl, savaşlarda öyle olmasa da, futbolda kazanmayı beklemek için harcadığımız birkaç dakikanın bile benim için o kadar büyük önemi var ki.

Hiç yorum yok: