5 Haziran 2014 Perşembe

2014 Dünya Kupası: Brezilya ve protestolar

Brezilya dinamik milliyetçilikten birincil ihracat ekonomisine dayanan modern tarihteki en çarpıcı sosyo-ekonomik dönüşümlerden birisine tanıklık etmişti. 1930'lardan 1980'lerin ortalarına kadar Brezilya, ulusal kamu ve özel işletmelerin büyüme ve gelişimini düzenleyen müdahaleci politikalar ile %10'luk bir büyüme kat etti. Ulusal ve yabancı sermaye arasındaki bu denge değişikliği 1964 askeri darbesinin ardından belirmeye başladı ve 1980'lerin ortasındaki seçmen siyasetinin dönmesiyle birlikte hızını artırdı. Brezilya 1996-2002 kriz yılına kadar büyük bir doğrudan yabancı sermaye çekti ve son yıllarda bu tarz politikalar takip eden ülkelere benzer şekilde büyüme başarısı gösterdi. Ülkedeki gelir dağılımı kısmen düzelse de hala büyük bir oranda halledilmemiş sorunlar var. Ülke nüfusu 190 milyonun üzerinde ve ülke ekonomisi 2,5 trilyon dolar değerinde bir büyüklüğe sahip.

Ülkedeki yaygın halk gösterileri son Konfederasyon Kupası'na ev sahipliği yapan ve turnuvayı kazanan Brezilya futbol takımına gölge düşürmüştü. Görülen sebep otobüs ve metro ücretlerine yapılan zam idi. Gerçek sebep ise Konfederasyon Kupası ile Dünya Kupası harcamaları ve kamu hizmetlerindeki şikâyetler idi. Brezilya'da bir milyon insan sokağa döküldü. Brezilya cumhurbaşkanı Dilma Rousseff Konfederasyon Kupası'nda başlayan bu barışçıl protestoları "Halkımızın göstermiş olduğu bu reaksiyon ne kadar sağlam bir demokrasiye sahip olduğumuzun göstergesidir." şeklinde yorumlasa da şubat ayında polis teşkilatına 70 bin kişilik takviye yapılması Brezilya'da endişelerin giderek arttığının göstergesidir. Protesto gösterilerini izleyen bir kameramanın göstericiler tarafından atıldığı sanılan havai fişek sonucu hayatını kaybetmesi Brezilya Adalet Bakanı Andrei Rodrigues'i epey endişelendirmişti. Yine yakın zamanda Brezilyalı yetkililer Dünya Kupası'nda güvenliği sağlamak için 150 bin polis ve askerin görev yapacağını doğruladı.

Brezilya lideri yuhalandığında FIFA başkanı Sepp Blatter ona destek olmuş fakat sonra kendisi yuhalamaların odak noktası haline gelmişti. Dünya Kupası'nda açılış konuşması yapılmamasının sebebi bu olsa gerek.

Bununla birlikte FIFA, protestolardaki hedefin kendileri olmadığını söylese de gösteriler sırasında açılan pek çok pankart ve afişlerden FIFA'nın da nasibi aldığını net bir şekilde görebilirsiniz.

Binlerce polisin, öğretmenin ve kamu personellerinin greve gitmesi, stadların Aralık ayına yetiştirilememesi, maç takviminin yaklaşmasıyla artan şiddet olayları kafalardaki sorulara yanıt getiremiyor.

2014 Dünya Kupası FIFA tarihinin en değerli, en kârlı ve en pahalı turnuvası olacak. Turnuvayı kazanan takımın federasyonu 35 milyon dolar ödülü kazanacak. Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği FIFA'nın ise, 4 milyar dolar ticari gelir elde etmesi bekleniyor. 12 Haziran-13 Temmuz arasında oynanacak 64 maçlık turnuvada 3 milyon bilet neredeyse tükendi. Fakat kendisine daha iyi okullar, hastaneler ve daha az yoksul ve yolsuzluklar isteyen Brezilya halkı ise bu rakamlardan hiç memnun değil.

Ev sahibi ülke 13 Temmuz'da kazanan takım olsa bile, FIFA'nın ödül fonunda kalan 323 milyon dolar diğer 31 ülkeye gidecek. Federasyonlar turnuvaya hazırlanmak için FIFA'nın 48 milyon dolarlık fonunu paylaşıyor. 70 milyon dolar da oyuncuları turnuvaya giden, çoğunlukla Avrupalı, kulüplere gidecek. FIFA'nın 4 milyar dolarlık gelirinin çoğunu yayıncılar ve sponsorlar ödeyecek.

Avrupa televizyon ağlarının bugüne kadar yaptığı ödeme yaklaşık 1.7 milyar dolar. FIFA maç biletleri ile kurumsal ağırlama, lisanslı mal satma ve koltuk satmak haklarını alan ajanslardan yüz milyonlar kazanıyor. FIFA'nın gelirleri Brezilya'da vergilendirilmiyor. Ancak FIFA Brezilya'da önemli ölçüde harcama da yaptı.¹

Güney Afrika Cumhuriyeti, 2010 Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmak için en az 4 milyar dolardan fazla harcama yapmıştı.

Brezilya futbolunun önde gelen isimlerinden Pele ve Ronaldo'nun gösterilerden hükümeti sorumlu tutup ülkede gerçekleşecek olan Dünya Kupası'na bir zarar gelmemesi için halkı itidâle davet eden demeçler vermeleri bu işin futbol ayağını temsil ediyor bir nevi. Fakat daha geçen günlerde Çatısız İşçiler Hareketi'nin çağrısıyla 10 bin kişi açılışın yapılacağı İtaquirao Stadı'na çıkan yolu trafiğe kapadı. Brezilya'da gösterilere katılan halkın organizasyon sahibi FIFA'yı ve ülke yöneticilerini ayrı bir kefeye koyduğunu söyleyemeyiz. Gerçekte futbola bu denli bağlı olan Brezilya halkının mücadelesi ülke yatırımları ve FIFA'nın organizasyon ile birlikte kazanacağı para ile alakalı olmalı. Günümüzde futbol, müzik, sinema vb sektörler tamamen kâr amaçlı kazanımlar elde etmeye yönelik çalışmalar takip ettiğinden ülke ve ülke insanlarının tepkileri onlar üzerinde pek payidar olmuyor.

Futbol ve kapitalizm

Spor ekonomisi ve yönetimi uzmanı olan Profesör Doktor Stefan Szymanski geçenlerde spor muhabiri Enver Hasanoğlu'na önemli demeçler verdi. Aşağıda oradan bir bölüm paylaşacağım.

UEFA'nın Finansal Fair Play düzenlemesi sizce ne kadar uygulanabilir?

Düzenlemedeki maddelere baktığımızda iyi niyetli ve bir şeyleri çözmeye yönelik bir düzenleme olduğunu görüyoruz. En çok rastladığımız kelime disiplin. Bence işin adil olmayan bir tarafı var. Özellikle büyük yatırımlar yaparak, diğer büyük takımlarla rekabet edebilecek hale gelmek isteyen daha küçük takımlar için. Bu duruma en güzel örnek, Paris Saint Germain ve Manchester City takımları. Geleneksel olarak büyük olan bu iki takım, onlarla aynı seviyede diğer takımlarla yarışabilmek için çok büyük paralar ödemek zorundalar. Bu uygulama, oturmuş yapısı olan büyük takımların işine yarar. Real Madrid, Bayern Münih ve Manchester United gibi.

Bence bu uygulama yıllardır gücü elinde tutan bu tip takımların güçlerini daha uzun yıllar sürdürmelerine yarayacak. Onlarla mücadele etmeye çalışan daha küçük Avrupa takımları bundan yarar görmeyecek. Kapitalizme dönecek olursak, bu sistem rekabetin olduğu yerde işler. Rekabetin olmadığı, bir tarafın gücü elinde bulundurduğu yerde kapitalizmden söz edilemez. Futbol için en iyisi rekabeti artırmaktır. Bu durum rekabeti artırmıyor. Seyirci sayısını artırmak amacındalar ama rekabetin olmadığı yerde seyirci ilgisi de olmaz. 50 yıl önceye baktığımızda, kulüpler arasında daha büyük uçurumlar vardı. Yine de daha küçük takımlar gelip Şampiyonlar Ligi'ni ve diğer kupaları kazanabiliyordu ve herkes bu dünyaya geri dönmek istiyor. Ama ne yazık ki artık böyle bir dünya yok ve her şey çok farklı. Kulüpler arasında böyle bir eşitliği sağlamak imkansız. Avrupa'daki bütün takımları aynı seviyeye getirme düşüncesi tamamen gerçek dışı ve hayal.

Kapitalizmin futbola olan özel ilgisinin kaynağı nedir?

Futbol dünyadaki küreselleşmeye en iyi örnek. Dünyanın her köşesine ulaşan ve etkileyen birkaç şeyden biri. Geleneksel olarak fazla ilginin olmadığı ABD'de bile. Günümüzde futbolda başarılı olabilmek için en iyi taktiklere ve en son teknolojiye sahip olmanız gerekiyor. Artık bağımsız bir ruhla ve ideolojilerle başarıya ulaşmak imkansız. Artık önemli olan tek şey banka hesapları. Futbol rekabet demektir. Rekabetçi sisteme dayalı kapitalizmle ilişkisi de böyle geliyor. Serbest piyasa ekonomisinin olmadığı, devletlerin katı kurallar koyduğu ülkelerde futbol gelişemiyor artık.

Kapitalizm ve küreselleşme beraberinde bazı olumsuzlukları da getiriyor mu sizce? Bunlardan en önemlisi hangisi?

Küresel kapitalizm insanlara bazı imkânlar sağladı. Paranız olduğu sürece, her türlü kolaylığa ulaşabilir ve hayat kalitenizi, sağlığınızı satın alabilirsiniz ve bu dünyanın her yerinde aynıdır. İstanbul'da da, Seattle'da da aynı kahveyi, aynı kalitede içebilirsiniz. Kapitalizm tüm bunları getirirken çeşitliliğimizi götürdü. Bence en büyük sorun bu. Futbol dünyasında da bu böyle. Geçmişte futbolda farklı tarzlar, ekoller vardı. İngiltere, İtalya, Brezilya, Almanya gibi. Ancak artık herkes bu rekabet ve standardizasyon doğrultusunda kazanmak için aynı tip futbolu oynuyor.

Dünya üzerindeki küreselleşmeden futbol da yeterine nasibini aldı. Bundan seneler evvel köylülerin özgürce oynadığı bir oyunun işçi sınıfına pazarlanıp bu hale geleceği kestirilemezdi. Artık futbolda standartları para belirliyor. Yukarıda Stefan Szymanski ise artık bağımsız bir ruhla ve ideolojilerle başarıya ulaşmanın imkânsız olduğuna değiniyor. Bundan kasıt öyle sanıyorum ki sosyalist, nasyonalist, kendi içinde hassasiyetleri olan kulüpler ya da daha somut bir örnekle Almanya'da maden işçilerinin kurduğu bir takım olan Schalke 04'ü senelerdir neden başarıya ulaşamadığı gibi sorular. Gerçekten de geçmişte önemli köklere sahip kulüpler dahi bu küreselleşmeyi takip edemediğinde kendi liglerinde rezil rüsva hale geliyorlar. Küreselleşme sürecindeki farklılıkları ise şirketleşerek ya da daha özgür bir ifadeyle kurumsallaşarak elde ediyorlar. Ülkemizde Galatasaray'ın son 5-6 sene içerisindeki durumu buna örnek olarak gösterilebilir.

Futbolda kazanmak temel bir prensiptir. Bu oyunun içerisinde kupalara ambargo koyarak kazanmazsınız sadece. Kurumsallaşmış modern takımlar Stefan Szymanski'nin söz ettiği üzere rekabeti koruyacak yapıya sahip olmalı, bununla birlikte sportif başarı için güç sağlamalıdır. Mesela geçmişinde önemli köklere sahip bir kulüp olan Real Madrid'in birkaç yıl Avrupa kupası kazanamadığında nasıl çabalara giriştiğine bir bakalım. 2000'li yıllarda Real Madrid eski başkanı Lorenzo Sanz'ın ve onun yönetim kurulunun yarattığı finansal problemler ve kötü idare şekli takımın kupalara ambargo koyduğu o yıllara gölge düşürmüş ve bu kriz ortamı günümüz Real Madrid başkanı olan Perez'i başkanlık seçimlerine girmeye kadar götürmüştü. O da bunu fırsat bilerek Figo'yu transfer edeceği sözünü verdi ve Madrid'in kazandığı başarılara rağmen görevi devralmasını başardı. 2004'te Perez'in aldığı %94.2'lik güven oyu verdiği sözleri tuttuğuna delil teşkil ediyor. Yine onun kısa sürede Zidane'lı, Ronaldo'lu, Figo'lu, Beckham'lı Galacticos denilen takımı kurması da cabası. Buna rağmen Real Madrid yıllarca Avrupa kupası kazanamadı ve Perez 2009'da tekrar başkanlığa adaylığını koyup görevi devraldı. Kısa sürede önemli futbolcuları ve hocaları takıma getiren bu başkan, 2014 yılında Şampiyonlar Ligi'ni kazandı. Bu sürece girerken Perez'in futbol piyasalarına verdiği zarar günümüzde oyuncuların kendilerine ve bonservisleri için kulüplerine ödenen meblağlar göz önünde bulundurulduğunda oldukça fazla. Inter, Manchester City, Chelsea gibi takımların yaptıkları da ortada. Yine pek çok kulübün eninde sonunda sportif başarıyı elde etmesi ve uzun yıllardır Avrupa kupalarında farklı bir takımı görmememiz bu oyunun ne kadar değiştiğini gözler önüne seriyor. Günümüzde spordaki güç kitle ile temsil ediliyor ve bu güç, bu kitleyi temsil eden destekçilerin (taraftarların) bağımsız ruhu ile değil, onların satın aldığı bilet, forma, atkı ya da diğer gereçlerle sağlanıyor.

Halkın temel ihtiyaçlarının yeterince karşılanamadığı bir dönemde, bir ülkede spor organizasyonu düzenlenmesi ve halktan alınan vergilerin bu turnuvayı düzenleyecek harcamalara ayrılması gayet samimiyetsiz bir harekettir. FIFA ve benzeri kuruluşların bu konularda 'benci' ve vurdum duymaz bir şekilde hareket etmesi, futbol ve futbol ekonomisini düzenleyici talepleri yürürlüğe koyamaması ve denetimde eksik kalması bu kuruluşların işlerinde ne kadar kötü yaptıklarının bir göstergesidir. Sivil savaşın yaşandığı bir ülkede seçim yapmak ile halkın temel ihtiyaçlarının karşılanamadığı bir ülkede spor organizasyonu düzenlemek arasında benim için bir fark yok.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Roberto Mancini ve Galatasaray’daki geleceği

Baba Aldo Mancini anlatıyor:

Roberto tıpkı diğer çocuklar gibiydi. Canlı, parlak ve zeki idi. Okuldan öğlen gelir, yemeğini yer ve hemen evi terkederdi. Saint Sebastian kilisesinin önünde hava kararıncaya kadar top oynardı. İşimi bitirirdim ve onu alarak akşam yemeğine götürürdüm. Sonra ne araba ne de diğer tehlikelerin bulunduğu, semtin o tüm çocuklarının toplandığı yere geri dönerdi.

Roberto'yu sık sık Seria A maçlarına götürürdüm. Ben Juventus'u desteliyordum ve doğal olarak Roberto da aynı takımı destekliyordu. İdolü Roberto Bettega idi. Bu yüzden eşim ne pahasına olursa olsun gidip ona siyah-beyazlıların en golcü oyuncusunun formasını satın almalıydı. Old Lady (Juventus'u bu şekilde de çağırırlar) Communal Stadı'na geldiğinde her maça gittik. Bir keresinde 1970 yılında Bologna ve Juventus İtalya Kupası çeyrek finali oynuyordu. Marino Perani'nin galibiyet golünü attığında ben Roberto'yu kaybettim. Ona ileriye gitmesi için izin vermiştim ama kalabalıkta ve kontrol bariyerlerinde sıkışıp kalmıştım. Kalabalığa tutuldum ve onu hiçbir yerde göremedim. Stad hıncahınç doluydu ve sonunda nihayet gitmeye niyetlenirken onu bir kadının elinden tutmuş vaziyette ağlarken gördüm. Zavallıcık! Henüz çok küçüktü, 6 yaşında bile değildi.¹

Bu sözlerden küçük Roberto'nun dünyanın diğer hemen hemen tüm çocuklarında bulunan benzer hikâyeleri yaşayıp idrak ettiğini söyleyebiliriz. Yine de ben bu yazıda Roberto Mancini'nin neden kalması gerektiği konusu üzerinde yoğunlaşacağım.

Futbol çalıştırıcılarının hünerlerinde muhtelif yönler bulunur. Kimisi oyuncuyu iyi seçer, kimisi takımı iyi yapar; kimisi ise taktiği iyi belirler. Bunların hepsinin tek bir adamda toplandığını görmek ne âlâ! Bu nedenle ben her çalıştırıcının eksik yönleri olduğu görüşünü savunurum. Fakat nasıl sahada oyuncular birbirlerinin açıklarını izale edebiliyorlarsa aynı zamanda hocalarının da açıklarını izale edebilirler. Sahada disiplinli bir takım gördüğünüzde bu övgü o takımın hocasına da yansır. Aksi bir görüntü ise zıt bir eleştiriyi beraberinde getirir.

Benim basit sezon tanımlamama göre Galatasaray Mancini yönetiminde bu yılı başarılı geçirdi ama futbol olarak 'eksik' kaldı. Terim kalsaydı Galatasaray'ın durumu ancak devre arası transferlerine bakardı. Buna mukabil, ben Terim ile Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi'nde bir üst turu görmeyeceğini fakat ligde daha iyi işler çıkarabileceği kehanetinde bulunmuştum. Bu arada devre arasında yapılan transferlerin kimin önerisi ve onayıyla yapıldığını da gerçekten merak etmiyor değilim. Bu başarısızlık baş gösterdiğinde Galatasaray bir de Bruma ve Aydın Yılmaz gibi kanat oyuncularından mahrum kaldı.

Mancini'nin deplasmanda kötü bir imaj çizmiş olması takımın oynadığı oyun ile ilişkilendirilmemeli. Türkiye'de deplasman maçları daha çok sonuç odaklı ele alınır. Bursa ve Eskişehir'e birer puan ile bakılır. Yani Terim'in dediği gibi, "yenilmiyorsan kaybetmeyeceksin." Terim ile Galatasaray şampiyon olduğu iki yılda deplasmanda oyun olarak çok kötü maçlar çıkarmasına rağmen üç puanı almasını bildi. Bu yüzden Galatasaray'ın bu yılki deplasman sorununa 'psikolojik' olarak yaklaşılmalı.

Takımın geçtiğimiz yıllara nazaran liderlik koltuğundan uzun haftalar mahrum kalışı bana göre önemli bir 'psikolojik' sebeptir. Son iki yılda Galatasaray şampiyonluğunu ligdeki liderlik konumunu koruyarak elde etti. Bu yıl ise Galatasaray ezeli rakibi Fenerbahçe'nin son dakikalarda kazandığı etkili maçlarla daha ilk haftalardan gerilere düşmüştü. Mancini ile her ne kadar takımı toparlamaya çalışsa da Fenerbahçe fırsat vermedi ve ligde haklı bir şampiyonluk elde etti.

Peki Galatasaray taraftarının gelecek sezondaki beklentisi nedir? Mancini bu beklentileri karşılayabilir mi? Galatasaray yönetimi ve taraftarı ona bir sene daha güvence verebilir mi? Bu soruları elbette yanıtlamak ve bir sonuca varmak gerekir.

Fenerbahçe'nin elde ettiği şampiyonluk ile kazanılan liglerin rakamları eşitlenmiş oldu. (19-19) Elbette Galatasaray hedefe rakibinden önce varmak isteyecektir. Ve Galatasaray taraftarının bu konuda bir heyecanının olduğu açıktır.

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki Mancini geldiği günden bu yana yön verdiği bu takımda bir yılı daha hak ettiğini, elde ettiği kupa ve Şampiyonlar Ligi'ndeki üst tur başarısı ile kanıtlamıştır. Ona verilecek fırsat hususunda karar yönetime aittir. Çünkü taraftarın bu konuda yarı-yarıya bölündüğünü söylemek yanlış olmaz. Yönetim ise muhtemelen Mancini'nin kalmasına sebebiyet verecek meşruiyeti sağlamak için takımın Şampiyonlar Ligi'ne doğrudan katılmayı garanti etmesini bekleyecektir. Eğer son hafta bu gerçekleşmezse, ben Mancini'nin geleceğinin ortada olduğunu düşünüyorum.

Manchester City yönetiminin Mancini döneminde yaptığı sarsıcı değişiklikler kulübe iki yıl içerisinde 40 yıldır kaldıramadığı kupayı kazandırmıştı. Yapılan transferlerin elbette bu şampiyonlukta büyük bir etkisi vardı. Fakat oyuncularla oluşan sorunlu ilişkiler ve Avrupa'daki başarısızlık taze bir kanın gerekliliği görüşüne sebebiyet verdi ve bu sonuçlar Mancini'nin işine son verdi.

Aslında tersine Galatasaray'da Mancini ve oyuncular arasındaki ilişkilerin giderek düzelmeye başladığını görüyor gibiyiz. Fakat bu konuda gelecekte ne olacağını elbette bilemeyiz.

Bununla birlikte Mancini geçtiğimiz yılın aksine Şampiyonlar Ligi'ne kötü bir oyunla veda etti ve sahasında Kasımpaşa'ya 4-0 mağlup olarak Arena'nın geçmişine kötü bir anı bıraktı.

Ben Mancini'ye gerekli desteğin sağlanmasıyla birlikte, onun Galatasaray'a 20. Şampiyonluğu armağan edebileceğini düşünüyorum. Bu konuda alternatif bir isim üretmeye çalıştığımda ise çok fazla isimle karşılaşamıyorum. Mancini'nin bu kulübü ve ülkeyi idrak etmesi çok uzun sürmedi ve eğer fırsat verilirse, onun, önlemlerini erkenden alarak Galatasaray'ı bir yıllık aranın ardından zafere ulaştırabileceğini düşünüyorum.

1    Caioli, Luca, Roberto Mancini: A Footballing LIfe: The Full Story, Icon Books: 2013

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Ödüllü soru: Brian Clough'un kariyerinde kazanamadığı tek kupa hangisidir?



Soru gayet açık. Ünlü İngiliz çalıştırıcı Brian Howard Clough'un antrenörlük kariyerinde kulüp düzeyinde kazanamadığı tek kupa hangisidir?

Ödül: Brian Clough'un otobiyografisi (İngilizce)
Cevap Süresi: 10 Mayıs'a kadar (Süre tamamlanmıştır.)

11 Aralık 2013 Çarşamba

Çıtası yüksek takım: Galatasaray'ın Juventus zaferi



Yazıya nasıl başlamam gerektiğini bilmiyorum. Bugün Galatasaray, uzun bir sürenin ardından, beni oldukça mutlu etti. Sanıyorum bunun sebebini oyuncuların göstermiş olduğu hal, hareket ve tavır ile açıklamam gerekiyor. Çünkü ortalama bir futbol seyircisini mutlu eden şey destek olduğu takımın oyuncularının taraftarına ve kulübüne karşı işini icra ederken ortaya koymuş olduğu özveridir diye düşünüyorum. Galatasaray bugün bir sınır çizdi. O sınır, bu takımın Uefa Şampiyonlar Ligi arenasında yoluna devam etmesi gerektiğini belirten bir sınır idi.

Ertelenen Galatasaray – Juventus karşılaşmasını özel kılan şey, bu maça çıkmadan evvel Galatasaray’ın Uefa Avrupa Ligi’ne halihazırda katılmayı garanti etmiş olmasıdır. Keza aynı şey Juventus takımı için de geçerlidir. Her iki takımın gerek kendi ülkelerinde gerekse Avrupa arenasında son 2-3 yıl içerisinde ciddi bir sıçrayış sergilediği açıkça ortadadır. Fakat sade bir futbol gösterisi bugünkü mücadelenin galibini tayin etmek adına yeterli olmayacaktı. Bugün bir üst tura çıkan takımı belirlemek adına saha ve hava şartları, Juventus’un B grubunda Galatasaray’dan iki puan farkla önde bulunması [beraberliğin iş görmesi] ve zeminin elverişsizliği gibi sorunlar önem teşkil etmekteydi.

Bununla birlikte, taraftarın bu denli önemli bir maç için iki gün üst üste stada gelmek zorunda kalması önemli bir ayrıntıdır. Arena’nın ulaşım ve hava koşulları ortada iken bize yalnızca onları tebrik etmek düşer.

Galatasaray elbette bugün sıradan bir takımın denemeye çalıştığı şeyi denemedi. Galatasaray bugün, kültürünün ona vermiş olduğu kimliği ortaya koyarak Uefa Şampiyonlar Ligi’nde bir üst tura geçmeyi başardı. Bazı maçlar vardır ve o maçları neden kazanamadığınızı açıklarken kuvvetli deliller getirebilirsiniz. İşte bu, o maçlardan biri olabilirdi; fakat Galatasaray böyle bir şeye gereksinim duymadı. Oyuncular yalnızca kazanmak ve bir üst tura çıkmak istedi. Ve onlara istediklerini bahşedecek gol, mücadelenin bitimine beş dakika kala Sneijder’in ayağından geldi. Sanıyorum bu karşılaşma uzun bir müddet hafızalarda yer edinecek ve ağızdan ağıza dolaşacak olan hikayelerin yakın tarihte bir numaralı konusu olacaktır.

Elbette Galatasaray’ın Avrupa Ligi’nde oynamayı garanti etmiş olması, oyunculara maçtan evvel bir rahatlık sunmuştur. (bkz. Selçuk İnan’ın maç sonrası demeci) Fakat bu, Galatasaray’ın Juventus’u Avrupa Ligi’ne göndermesine engel olacak bir şey de değildir.

Zeminin bugünkü halini gördüğümde takımın yalnızca topu yukarıdan oynayıp umut etmesi gerektiğini düşündüm. Keza gol de yine bu şekilde geldi. Galatasaray’ın Juventus’a karşı, Juventus’un ise Galatasaray’a karşı kullanmış olduğu taktik kesinlikle doğrudur. Fakat ikisi arasında kazananını belirleyecek olan, kimin daha fazla kazanmaya çaba gösterdiğidir. Behemehal Galatasaray bu çabanın örneklerini sahada sunmuş ve galip gelmiştir. Juventus, beraberliğin kendisine yeteceğini düşünüyorken, Galatasaray’ın kazanmak isteyeceğini unutmuştur.

Eminim Galatasaray taraftarı da takımını bu maçın ardından Avrupa Ligi'nde görmek istemezdi. Çünkü bu takımın sahası, en yüksek futbol kulüplerinin bulunduğu sahadır. Roberto Mancini'nin maçtan evvelki basın toplantısında 'Avrupa Ligi olsa da olur' demeci elbette bir kelime oyunudur. İtalyanların sevdiği bir kelime oyunu.

Umuyorum ki Galatasaray camiası bu zaferi iyi kullanır ve elde etmiş olduğu bu birlikteliği sürdürür. Daha önceki yazılarda sözüne etmiş olduğum ‘oyunculardaki karakter kırılganlığı’ yavaş yavaş refleksini iyi yöne doğru çevirmiş görünüyor. [bkz. taraftarın reaksiyonu]

Takımı taraftar ile bir bütün halinde zaferi kutlarken görmek çok güzel.

Emeği geçen herkesin emeğine sağlık.

11.12.13
Galatasaray 1-0 Juventus

anahtar sözcükler: galatasaray, juventus, şampiyonlar ligi, b grubu, altıncı hafta, ali sami yen arena

29 Ekim 2013 Salı

"1998'de Hollandalılardan korkmuştuk"

"Hollanda'yı izlemeyi severdim ve hala seviyorum, onların takım oyununu izlemeyi her zaman sürdüreceğim." diyordu Henry. "Hepimiz biliyoruz ki futbol tarihinde maçlar her zaman bu şekilde kazanılmıyordu. Bana futbol nasıl oynanmalı diye sorsanız size Hollanda örneğini veririm."

Dennis'li Hollandalıların hiçbir turnuva kazanamamış olması garip değil mi?

Evet, aslında bu konuya gerçekten üzülüyorum. 1998'de Hollandalılardan çok korkmuştuk. Brezilya yarı finalde onları penaltılarla yendiğinde çok mutlu olmuştuk. Bunu hiçbir zaman unutmayacağım."

Hollanda Brezilya'dan daha iyi olduğu için mi?

Biraz farkla! Brezilya'nın o takımı da fena değildi. Fakat benim için kesinlikle Hollanda o turnuvanın en iyisiydi. Finalde ne olacağını kim bilebilirdi? Fakat inanın bana o zaman biz çok rahatlamıştık. Ben gençtim fakat benden büyüklerin neler konuştuğunu hatırlıyorum. Hollanda'ya karşı oynamak istemiyorlardı çünkü her ne kadar oynamaya çalışsanız da onlar güçlüydüler, süratliydiler ve teknik olarak harikaydılar. Çok hoş bir oyun tarzları vardı. Herkes Hollanda takımından sakınıyordu.

Dennis Bergkamp'ın otobiyografisinden alıntıdır.
Kaynak için Hollandalı yazar Mohamed Moallim'e tekrar teşekkür ederim.

25 Ekim 2013 Cuma

Tchibo'yla yaz kış demiyoruz, spora gidiyoruz!



Tchibo her hafta yenilenen temaları, modayı kaliteyle bütünleştiren ürünleri ve lezzetli kahveleriyle sevdiğimiz markalardan biri. Peki Tchibo’nun hikayesi nasıl başladı?

Önce kısa bir özet geçelim. 1949 yılında Max Herz ve Carl Tchilling posta yoluyla kahve satma fikriyle çıktı yola. Kahve yanında kahve kaşığı gibi küçük hediyeler yolluyorlardı aynı zamanda. Bu küçük hediyeler mevzuat gereği yollanamayınca onlar da düşük bir ücret karşılığı bu ürünleri satmaya başladı ve gıda dışı sektöre girişin ilk tohumları atılmış oldu. Tchibo, kahve satışlarına devam ederken 1973 yılında farklı konseptlerde gıda dışı ürünleri mağazalarında satmaya başladı ve dünyada eşi benzeri olmayan bu yeni iş modeliyle büyük başarı yakaladı. Hepimizi cezbeden ve her hafta yenilenen Tchibo ürünleri hayatımıza girdi böylelikle.

Bir Tchibo mağazasına girdiğinizde sizi karşılayan harika bir kahve kokusu duyuyorsunuz. Ürünlere bakmak için sabırsızlansanız bile kahve standının önünden güç bela ayrılıyor ve ürünlere doğru yöneliyorsunuz. Ürünlerin birçoğu yıllardır arayıp da bulamadığınız türden, hayat kolaylaştıran, doğayla dost ürünler. Örneğin geçen haftalarda satışta olan telsiz zımba. Bu zımba, diğerlerinden farklı olarak kağıtları katlayarak zımbalıyor ve hem elinize batan zımbalardan sizi kurtarıyor hem de doğaya daha az zarar veriyor. Tchibo ürünlerinin kalitesi, alanında uzman kişiler tarafından çok sıkı ve acımasız testlerden geçiyor ve sadece testi geçebilenler satışa sunuluyor. Bunun dışında tüketicilerin kendi evlerinde yaptıkları acımasız testlerden de başarıyla geçmiş bu ürün. Tchibo ürünlerinin kalitesine bir kez daha inanmış oldum böylece.

Gelelim Tchibo’nun bu haftaki temasına; Spora Gidiyoruz. Eğer “Bu havada da spor yapılmaz ki canım!” diyenlerdenseniz, bahanelerinizi bir kenara bırakın çünkü “Spora Gidiyoruz” temasında her hava koşulunda spor yapmanız için size gerekecek birbirinden farklı, şık ve uygun fiyatlı ürünler var. DryActive Plus malzeme ürünler, terin üstünüzde kurumasını engelleyecek, ecorepel® malzeme ise yağmurda koşarken sizi su damlalarından koruyacak. En doğru koşu ayakkabıları ve aksesuarlar ile de setinizi tamamlarsanız, yağmur çamur demeden koşmaya hazırsınız!

Spora Gidiyoruz temasındaki tüm ürünler birbirinden güzel ama içlerinden seçerek birkaçına daha geniş yer verelim. Konu spor olunca en önemlisi ayakkabı oluyor. Tchibo’nun bu temadaki Koşu Ayakkabısı, topuk ve bunyon bölgesindeki baskı elemetiyle son derece rahat ve hava geçiren filtreli yapısıyla da ayağınızı terletmiyor. Kadın ve erkek için iki farklı seçeneği bulunan ayakkabı aynı zamanda çok da şık ve hiçbir yerde bulamayacağınız kadar kaliteli ve uygun fiyatlı. Ayakkabınızı aldınız ve koşmaya başladınız diyelim, nabzınızı kim ölçecek? Tchibo bu ayrıntıyı atlamamış ve temaya Nabız Ölçer Saat de eklemiş. Bu saat kalp frekansınızı, koştuğunuz mesafeyi, ortalama hızınızı ve yaktığınız kaloriyi adım adım ölçüyor ve parmak dokunuşunuzla nabzınızı ölçüyor. Üstelik su geçirmiyor. Spor yaparken en önemli ama genelde atlanan ayrıntılardan biri iç çamaşırı. Özellikle de kadınlar için. Bu temada bulabileceğiniz Spor Büstiyeriyle spor yaparken çok daha rahat hareket edebileceksiniz. Tamamen dikişsiz ve yumuşak olan bu ürün, hava geçiren yapısıyla sizi rahat ettirecek.

Spora Gidiyoruz temasında bunlardan başka birçok ürün daha bulunuyor. Daha ayrıntılı incelemek için Tchibo.com.tr’ye tıklayıp, keşfe başlayabilirsiniz. Aynı zamanda 444 28 26 numaralı Telefonla Sipariş Hattı’ndan da alışveriş yapabilirsiniz. Şöyle keyifli bir alışveriş yapıp, sonrasında da kahveyle yorgunluk atmak isteyenleri, çalışanlarının yüzünden gülümseme eksik olmayan Tchibo mağazalarına davet ediyor ve ekliyorum yeni temalardan herkesten önce haberdar olmak için Tchibo Facebook (https://www.facebook.com/tchiboturkiye) sayfasını beğenebilirsiniz. Keyifli alışverişler!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

3 Ekim 2013 Perşembe

Galatasaray: Mancini'nin sahnesi



Yaklaşık bir sene evvel, Manchester City savunmacısı Micah Richards, Şampiyonlar Ligi grup maçında Ajax'a karşı aldıkları 3-1'lik mağlubiyet sonrası verdiği röportajda takımın oyun düzenini eleştirmişti. Ajax ikinci yarı Moisander ile golü bulduğunda Mancini Manchester City'in savunmasını üçlemiş ve hücuma bir oyuncu eklemişti. Richards, röportajda ayrıca takımın 4-4-2 düzenini sevdiğini ve arkada dört savunmacıyla oynamayı tercih edeceğini dile getirmişti. Mancini, aynı maçın ardından, oyuncusunun bu değerlendirmesini 'bahane' olarak yorumladı ve taktiğin her zaman koşmak ve gol atmak olduğunu vurguladı. Mancini'ye göre dört savunmacıyla halihazırda iki gol yenilmişti. Saha içerisindeki bu değişiklik ile Manchester City bir gol daha yiyerek maçı 3-1 mağlup tamamladı Amsterdam Arena'da.

Mancini gerek Inter'de gerekse Manchester City'de aynı şeyi yaptı. Onun için düzen -tıpkı Fatih Terim de olduğu gibi- o kadar da önemli değildi. Önemli olan top rakipteyken takım oyuncularının nasıl pozisyon aldığı, alanları nasıl kapattığı ve en iyi savunmayı ne şekilde yaptığıydı. Mancini sekiz oyuncusunu top rakipteyken her zaman iki blok halinde dizer. Kanat oyuncuları ilk gelen oyuncuyu karşılamak zorundadır. Zaten toplu savunma anlayışı bunu gerektirir. Bununla beraber rakip takımdan herhangi bir oyuncuya bire-bir markaj yapılamaz, çünkü bu davranış takımın dengesini sarsar ve boş alan bırakır. En iyi savunma her zaman dirençli olmayı ve sahada görevinin ne olduğunu bilmeyi gerektirir.

Roberto Mancini Juventus karşısında ilk kez takımın başında göründü. O her ne kadar oyuncularla sadece iki-üç gün kadar çalışmış olsa da etkilerini takım savunmasına belirgin bir şekilde hissettirdi. Galatasaray'ın savunmasındaki sorunu oyuncu değiştirerek çözmeye çalışan Fatih Terim elbette yanlış yapıyordu. Elinde Gökhan, Semih, Chedjou ve Dany vardı. Bu oyuncuların hemen hemen hepsini birbiriyle kullandı ama yine netice alamadı. Çünkü savunmanın sorunu takımın kendisiydi. Takım gol yerse faturayı savunma oyuncularına çıkarırlar her zaman. Bu kesinlikle yanlış bir görüştür. Mancini Galatasaray'daki ilk maçında bu anlayışı düzeltmiştir. (Chedjou'nun performansı tespitimize iyi bir örnek teşkil edebilir.)

Bir önceki yazımda ben Galatasaray'ın giderek kırılgan bir yapıya büründüğünden bahsediyordum. Bu kadar iyi savunma yaptığınız bir maçta gereksiz bir penaltıya sebebiyet vererek rakibe önce bir puan, ardından üç puanı verdiniz. Ama durumu çabuk toparlamayı başardınız. Bu sonuca bir golle karşılık vermek takımın kırılganlığını gidermede bir ümit ışığı olabilir.

Mancini'nin hücum fikri Galatasaray'da işe yarayabilir mi?
6 yabancı ile oynama kuralını ve Galatasaray'ın mevcut kadrosunu göz önüne aldığımızda, bu takımın hücumu Sneijder, Burak ve Drogba ile yapamayacağını görürsünüz. Keza takımın haftalardır gol iştahı yerinde değil. İlk yapılacak iş aslında bu üçlü arasında bir yaptırım uygulamaktır. Bu tercih, formsuz Burak'tan yana kullanılmıştır. Çift forvet düzeniyle birlikte Sneijder'in takım içinde bir görev karışıklığı yaşadığı ortada. Yerine giren oyuncu ise takımı tamamlayamıyor. Sürekli bir aksaklık ortaya çıkıyor. Ayrıca Umut Bulut'un süre aldığında iyi işler çıkardığını söylemek gerekiyor.


"Önümüzdeki zamanlarda daha değişik formasyonlar olacaktır."
Roberto Mancini, Juventus karşılaşmasının ardından verdiği basın demecinde 
 
4-4-1-1 Mancini tarafından konuşlandırıldı, sonra takım 4-4-2 gibi bir yapıya büründü. Formasyon konusunda Galatasaray'ın çeşitlilik yaşayacağı Mancini'nin demecinden de anlaşılıyor. Fakat Juventus karşılaşmasında gerek Eboue gerek Hakan çok fazla hücum etme fırsatı bulamadı. Bu yüzden öndeki oyuncular topla buluştuklarında rakibin presi karşısında boğuldu fakat iyi savunma Juventus'a bir saatin üzerinde gol fırsatı tanımadı. Mancini bazı maçları çok iyi ve farklı bir biçimde yöneterek puanlar kazanmasını becerebiliyor. İşte bu da onlardan biriydi.

Ben Sneijder'in performansının önümüzdeki haftalarda düzeleceğini düşünüyorum. Bunu yapmada kendi becerisi ve takımın ona olan katkısı etkili olacak. Ama hücum fikrinde önemli olan savunma ve hücum arasındaki bağı kuvvetlendirmek ve topyekün olabilmek. Bu olduğunda goller artık kolay atılmaya başlanacaktır. İşlerin iyiye gideceğini düşünüyorum.

Roberto Mancini ve iletişim
Onun City döneminde oyuncularıyla ve İngiliz basınıyla pek çok tartışmasına şahitlik ettik. Bunlardan en bilineni kendisine Pellegrini dedikoduları sorulduğunda "Bu si...ğimin sorusuyla ilgilenmiyorum," yanıtırıdır. Basına karşı fevridir, hemen parlar. Oyuncularına karşı ise itaatkardır, gerektiğinde istediğini alır. Mario Balotelli ile çalıştığı dönemde onu gayet iyi bir şekilde idare ettiğini düşünüyorum. Keza Carlos Tevez sorunlu döneminin ardından City'de gayet iyi iş çıkardı. Sorunlu oyuncuları yönetmesini iyi bilen bir teknik adam Roberto Mancini, bu konuda takımda sorun yaşayacağına bir delil yok.

22 Eylül 2013 Pazar

Azı karar çoğu zarar

Federasyon birkaç hafta önce Milli Takım baş antrenörlüğü için Fatih Terim'e iltica etti. Başbakan'ın da arzusuyla, Terim "teklifi geri çevirmek olmaz" deyip işe koyuldu. Ayağının tozuyla iki önemli galibiyete imza attı hoca. Sahnenin perdeleri kapandı, gösteri bitti. Ama yeni bir şov için hazırlık süreci oldukça kısıtlıydı.

"Kimse benim Milli Takım'daki ve Galatasaray'daki görevimi yargılamasın" diyor Fatih Terim. Şuanki mevcut durum, oldukça hassas bir konu onun için. Bir yanı aşırı milliyetçi basıyor; diğer yanı ise aşırı Galatasaraylı. Dolayısıyla bu konularda hocanın tevazu göstermesi beklenemez.

Abdurrahim Albayrak'ın aktardığına göre Fatih Terim, Galatasaray için ofislerde sabahlıyor, eve sürekli geç gidiyor ve ailesi onun bu durumundan hoşnut kalmıyordu. İki senenin ardından, Emirates Cup dahilinde Fatih Terim beş kupa kazandırdı Galatasaray müzesine. Onun imza atarken kafasındaki takımın idealleri ile şuanki takımın idealleri arasında uçurum söz konusu. Bu idealler elbette taraftarda da etkisini kesin bir biçimde gösterir. Hele ki Galatasaray kültüründe bu daha da keskinleşir.

Galatasaray, teknik ekibin iki senelik planlamasıyla Avrupa'nın bir numaralı organizasyonunda çeyrek finale kadar yürüdü. United, Madrid, Schalke gibi takımları devirmeyi başardı. Bunu yaparken çeyrek finaldeki diğer takımlardan daha az bir bütçeye sahipti. Örneğin Malaga ve Juventus Şampiyonlar Ligi'nin sürpriz çeyrek finalistleriydi ama bütçeleri Galatasaray'a oranla kat ve kat ilerideydi. Uefa da Şampiyonlar Ligi'nin sürpriz çeyrek finalistini oylarken Galatasaray'ı seçmekte tereddüt etmedi. Bunu başaran şey teknik ekibin işine olan özverisi, saygısı ve odağıdır. Ardında derin tahliller aramaya gerek yoktur.

Bu yazıda sınırlı maç analizlerine değinmekten uzak duracağım. Galatasaray'ı çözümlerken biraz temel konulara eğilmenin mantıklı olabileceğini düşünüyorum. Birkaç sıralama yapabiliriz: Kırılganlık, tempo düşüklüğü, ciddiyetsizlik, gelişimsizlik, geriye düştüğünde moral bozukluğu vb...

Son iki sezondan bu yana, Galatasaraylı oyuncular takıma katkısını artırmıyor, bilakis azaltıyor. Eboue, Selçuk, Melo birkaç örnek. Kaldı ki bu oyuncular takımın gövdesini oluşturuyor. Muslera ve Umut kaliteli çizgisini her zaman koruyor. Riera ise inişli çıkışı bir grafik çiziyor. Sneijder bu sene daha olumlu işler yapmaya başlarken Drogba yaşlılık belirtilerini göstermeye başladı bile! Burak'ın geçen sezona oranla daha fazla koştuğunu söyleyebiliriz. Bunların dışındaki oyuncular sürekli değiştirildiği için belli bir tanımlama yapmaktan çekiniyorum. Zaten bu değişim, bir arayışın göstergesi. Sol ve sağ açıkta Amrabat, Engin, Hamit ve Çolak maç içinde teknik ekip tarafından sürekli yaptırıma uğruyor. Taraftarın bu oyuncular ıslıklaması gayet normal karşılanmalı. Arada bir ne olduğunu ve nerede oynadığını unutan oyunculara bir uyarı mesajıdır bu ıslıklar.

Fatih Terim'in ilk sezonunda, ben, o takımın oyuncularının maç seçtiğine tanıklık etmedim. Bunun şöyle açıklayabiliriz: Galatasaray, hocanın ilk sezonunda bir toparlanma süreci içerisindeydi ve mevcut oyuncular elinden gelenin en iyisini yapmak zorundaydı. Bu hal, takımdaki 20'yi aşkın futbolcuya gol nasip etti. Takımın iki orta sahası yirmiden fazla gol kaydetti. Pek çok geri dönüşe imza atıldı. Ve taraftar, mağlubiyetleri kolay hazmetti.

Bir sonraki sene ciddiyetsizlik kendisini göstermeye başladı. Bunun nedeni Avrupa'ya dönüş hikayesinin altında yatmaktadır. Takımların ligde pek çok puan kaybı yaşaması Galatasaray'a bir rahatlık verdi. Galatasaray Avrupa'da ilk iki maçtaki iki mağlubiyetin ardından deplasmandaki Cluj galibiyetiyle gruptan çıkacağına kendisini inandırmaya başlamıştı. Ve başardı da. Sneijder ve Drogba kabul etmek gerekir ki iyi birer takviyeydi. Rakiplerin puan kayıpları Galatasaray'ın şampiyonluğunu erkenden ilan etmesine vesile oldu. Şampiyonlar Ligi'nde ilk sekize de girerek, Galatasaray, başarılı bir sezonu geride bırakmış oldu.

Bu sezona girişte dört haftada dört gol kaydetti Galatasaray. Kayıp puan altı. Derbiler henüz oynanmadı. Beşiktaş bu sene ciddi bir rakip. Fenerbahçe daha da oturmuş görünecek. Anadolu takımları dişli. Bunlar birkaç öngörü sadece. Ama Galatasaray adına pek hoş görünmeyen bilgiler.

Gelelim Terim'in Milli Takım'daki hocalığına. Kabul ediyorum, Milli Takım'ı çalıştırmak özel bir görev. Farklı renklere gönül vermiş, farklı hüzünleri ve farklı sevinçleri yaşamış bir kitleyi bir arada tutabilme gücüdür Milli Takım. İki ay içinde bir kadro çıkarır, bir hafta beraber idman yapar ve iki müsabakayı ifa edersiniz. Elde ettiğiniz sonuca göre yazın turnuvalara katılırsınız. Aslında o kadar da zor bir iş görünmüyor. Jose Mourinho'nun neden Real Madrid'i çalıştırırken aynı anda Portekiz Milli Takımı'nı da çalıştırmamış olmasını anlamıyorum. Açıklaması ona göre basit: "Ben, çalıştığım oyuncularla her gün idman yapmak istiyorum." 


Fatih Terim ve Yıldırım Demirören Milli Takım'ın baş antrenörlüğünü resmen açıklamak için basın toplantısında

Sorun şu ki, Milli Takım, Terim dönemine kadar iyi yönetilmedi. Hoca ciddi bir yükümlülüğün altına girdi. Şimdiye kadar gayet iyi gidiyor. Ama bu iş biraz kafa karıştırıcı. Galatasaray'ı Avrupa'nın bir numaralı turnuvasında daha ileri götürme planları kuruyorken, Milli Takım da nereden çıktı? Federasyon'da sizi göreve çağıran başkan futbolun yüz karası bir sima. Saçma sapan işlere girişmiş, her el attığı işi de yüzüne gözüne bulaştırmış bir başkandan söz ediyoruz. Bundan birkaç hafta önce de yabancı sınırlandırması konusunda kulüplerin isteklerini yerine getirmeyerek önüne taş koymuş, yapılan planları alt üst etmiş saçma sapan bir adam. "Ama mesele Milli Takım..."

Milli Takım aralarında Fatih Terim şu iki seneye kadar hep oyuncu gönderdi, şimdi kendi de gider oldu. Oyuncuları bedensel bir yorgunluğa bürünüyorken, onu zihinsel bir yorgunluk kaplayacak, ki bu daha kötüdür! Geceleri artık yalnızca Galatasaray'ı düşünmeyecek, Milli Takım'a da kafa yoracak. Daha fazla lig maçı izleyecek, daha fazla analiz gerekecek, daha fazla takım çıkaracak. Bununla birlikte Galatasaray kimliğini kısmen bastırma telaşına kapılacak. Ve bu telaş, pek çok yanlış kararı beraberinde getirecek. Basın, hocanın üzerinde daha fazla baskı kuracak. Elinde daima ileri gitmesi gereken bir takım planı varken, saçlarına daha fazla ak düşecek Fatih hocanın. Terim, Milli Takım'a hoca olduğunda, aklımdan geçenler tam olarak bunlardı ve akla gelen başa gelmiş oldu ne yazık ki. Şunu kesin olarak söyleyebilirim ki, Fatih Terim, Milli Takım'a imza attığında Galatasaray'a zarar vermeye başlamıştır.

Duran adamlar durmasınlar, burası Galatasaray. Bu kültür daima kazanmak ve gelişmek zorunda
Oyun iştahı birşeyler kazandıktan sonra azalmaya başlar. Oyuncunun yapması gereken şey, sezon başında sahip olduğu tüm ünvanları rafa kaldırmasıdır. Eğer yapmıyorsa, bu oyuncu kibirlidir. Kibirli oyuncular sorun çıkarır. Bu oyuncularla sözleşmeler olabildiğince kısa tutulmalıdır; yahut teklif halinde satılmalıdır. Ben konuyu Burak Yılmaz'a getireceğim. Örnek aldığı futbolcunun Hakan Şükür olduğunu hiç mi hiç sanmıyorum. Futbolda ıslığın ne anlama geldiğini evine gittiğinde yatağında midesine ağrılar saplanan futbolcu anlar, küfür eden değil. Bunu bir mobilyacı gibi düşünün. İşini iyi yapmamış bir mobilyacı müşterisinden kusur işitebilir ve mobilyacı müşterinin isteğini kesinlikle yerine getirmek zorundadır. Burak'ın son davranışları hiç hoşuma gitmiyor. Şimdiden gitme hayalleri kuranlar hemen gitmeli. Bir saniye bile durmamalı.

Takımın geriye düştüğünde hemen kırılganlığa uğraması takımın karakter yapısından kaynaklanıyor. Ujfalusi ve Elmander gibi oyuncuları kaybetti Galatasaray. Bunlar önemli birer parçaydı. Yerine koyulanlar gerekli özveriyi gösteremiyorsa, o takım elbette geriye düştüğünde kırılma yaşar. İyi bir futbolcunun yanında karakterli bir futbolcuyu transfer etmek bu şekilde bir fayda sağlar.

Anahtar sözcükler: Galatasaray, Türk Milli Takımı, 2013-14 sezonu

20 Ağustos 2013 Salı

Futbol ve Gezi: Formalarınızı siyasete sokmayın

Taraftarlar Gezi Park'ı olaylarında birlikte yürüyor

Beklendiği gibi, gezi olaylarının ardından Türkiye'de futbol liglerinin başlamasıyla daha ilk haftadan büyük bir karmaşa yaşandı.

Halbuki Spor Bakanı Suat Kılıç ligler başlamadan mesajı vermişti: "Gezi stadlara taşınırsa futbol biter."

Olayların Türkiye'de bu kadar popüler bir oyuna bulaşması elbetteki bekleniyordu. 

Ancak bu konunun çözümü oldukça karışık.

Futbolun gücü zamanla epey büyüdü ve bu gücü çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen kesimler elbette mevcuttur. Buna paralel olarak futbola bu tarz şeylerin alet edilmesine tepkisiz kalmak istemeyen kesimler de mevcuttur. Ben ikinci görüş ile birleşiyorum. Futbolun daima futbolun içinde kalması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye'de Gezi olayları siyasi bir karmaşayla türemedi fakat zaman içerisinde bu olayları siyasi bir karmaşa haline getirip mevcut hükümeti indirmeyi hedefleyen gruplar olaylara müdahil oldu. Bu yüzden olayların başlangıç ve gelişme aşamasını birbirinden ayırt etmek gerekir. Bununla birlikte Gezi olaylarının tamamiyle bir halk hareketi olduğu görüşüne katılmıyorum çünkü toplumun çoğunluğu bu olaylara destek vermekten kaçınmıştı. Kimsenin hakkına tecavüz edilmediği sürece meşruluğa saygı gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş. Türkiye'de en çok kitleye hitap eden takımlar. Kulüpler olaylardan uzak durmaya çalıştıkça taraftarlar görüşleriyle birlikte takımlarını olayların içerisine alet etmeye çalışıyor gibi. Bir kulübün siyasi bir görüşü olabilir ama bu, Türkiye'deki takımlar için geçerli olmamalıdır. Çünkü bahsettiğimiz bu üç takım kuruldukları günden bu yana halkın takımı hüviyetlerini kazanmıştır ve bu takımların bir görüşü ifşa ettiğini düşündüğümüzde pek çok taraftarı kaybedebileceği gerçeği de açıkça ortadadır. Kimse böyle bir riskin altına girmek istemez. Eğer paradan bahsediyorsak, kesinlikle öyledir.

Bir Katalan kulübünün, taraftarını, Katalan bağımsızlık yürüyüşüne teşvik etmesini kimse yadırgamaz. Çünkü kulübün kökeni ve yapısı bellidir. Eski Barcelona hocası Pep Guardiola'nın Katalan parlamentosunda bir konuşmasını hatırlıyorum. Bence kimse buna itiraz edemez. Tribünde bir Katalan bayrağı açıldığında, bu olay o stadda bulunananların zoruna gitmez. Barcelona kulübünün 250 bini aşkın üyesi bulunuyor ve bunların içerisinde taraftarlar da var.

Gezi olaylarının sivil savaş ile bir yakınlığı da yok. Ancak Galatasaraylı Drogba'nın ülkesindeki sivil savaşı bitirmek için (2002-2007) futbolun gücünü kullandığını biliyoruz. Futbol yine orada da çok farklı bir olay üzerine kullanılmıştı. Dönemin devlet başkanı Laurent Gbagbo 2005'te ülkenin Bouake şehrine hava saldırısı düzenlemiş ve o dönem Drogba bu olaylardan hemen sonra federasyonla görüşerek Afrika Kupası eleme maçını Bouake'ya aldırmıştı. Fildişi Milli Takımı yine o dönem Afrika Kupası kazanarak ülkesine sevinç vermişti. Futbol, bir acının üzerine kullanılmıştı; bir yıkımın üzerine değil.

Üç takımın taraftarı da giydikleri formanın kendi görüşüyle paralel olmadığı gerçeği üzerinde birleşmeli. Türkiye'de hiçbir kulüp başkanı, yöneticisi veya sporcusu bu olayların içerisine müdahil olmamalı, çünkü en ufak bir kıvılcımla bir ateşi körükleyebilirsiniz. Neden üç takım da yükselişteyken bir çöküntüye uğrasın? Bunu ne taraftarlar, ne devlet ne de bir başkası ister diye tahmin ediyorum. Futbolun içerisine siyaset sokmayanlar formalarını siyasete sokmasınlar. Bu olaylar tamamen samimiyetten uzak.

12 Temmuz 2013 Cuma

"I love to attack"

Pep Guardiola taking his first training session at the Allianz Arena

17 Haziran 2013 Pazartesi

Türkiye'deki yabancı oyuncu sınırlaması ve mali yatırım

Türkiye’de yabancı oyuncu sınırlamasıyla ilgili olarak pek çok tartışma yapılıyor. Federasyonun beyanı her yıl yabancı oyuncu sayısının giderek azaltılması yönünde. Ama Türkiye’de bazı büyük kulüpler bu uygulamayı tasdik etmiş görünmüyor.

“Kısıtlamaya gidilmeli, yerli oyuncular daha fazla ön plana çıkmalı” diyen de var, “Yabancı sınırlaması ortadan kaldırılmalı, kulüpler yabancı oyunculara daha fazla rağbet göstermeli ve böylece yerli oyuncular gelişme göstermeye ve takıma girmeye daha fazla teşvik edilmeli” diyen de. Özellikle hükümet de dünyadaki mevcut ekonomik gelişmelerden sebeple ‘ülkedeki paranın ülkede kalmasını ve ülkenin çocuklarına harcanmasını’ öngörüyor ve federasyona bu şekilde tavsiyeler veriyor.

Uluslararası futbol, sporun zirvesidir. Bu kanaate varmak için sporla alakası bulunmayan herhangi bir insanın uluslararası turnuvalardaki merakını gözlemleyebilirsiniz. 80’e dem vurmuş olan dedem dahi herhangi bir kanalda Türkiye müsabakasına rastladığında kumandayı önüne bırakır, ülkesinin futbol takımının uluslararası düzeydeki yerinden merakla haberdar olmak ister. Türkiye’deki fanatik futbol maçlarından ve şiddetten bunalan pek çok insan da kendisini yalnızca milli maçları izlemeye adamıştır.

Dünya futbolu üzerinden örnekler verebileceğimiz pek çok lig vardır. Örneğin Hollanda Milli Takımının çoğu yıldız futbolcusu futbol yaşamını belli bir süreden sonra Avrupa’da sürdürür. Kariyerinin son dönemlerini ise ya yetiştiği takımda ya da daha iyi para kazanabileceği bir ligde tamamlar. İspanyollar son yıllarda Barcelona kültüründen etkilenerek yerli oyuncularını kendi liginde tutmayı başardı ve Real Madrid’i Barcelona ile yarıştırabilecek bir düzeye çekip tüm dünyanın ilgi odağı haline geldi. Her iki ülkedeki kulüpler, oyuncu üretme konusundaki uygulamalarında benzerlik gösterirler. Barcelona ve Ajax benzer kültüre sahip iki farklı ülkenin takımıdır. Ancak pazarlama konusunda farklılık görebiliriz ki bu çoğunlukla milli takımlarına yansımamıştır. Çünkü her iki takım da uluslararası düzeyde oldukça iyi konumdadırlar. Ülkedeki kulüpler milli takımlarına nasıl iyi oyuncu tahsis edebileceği konusunda bilinçlidirler. Rekabet, ülke içinde bir şekilde korunarak uluslararası düzeye getiriliyor.

Bir başka örnek İngiltere ve Portekiz’den verilebilir. Her iki ülkenin milli takımları uluslararası turnuvalarda inişli-çıkışlı bir grafik çizer. –İngiltere çoğu zaman düşük bir profil olarak kalır– Çünkü bu iki ülkenin kulüpleri oyuncu yetiştirmekten çok scooting sistemiyle meşgul bir durumdadır. Bu kulüpler Latin Amerika’da ve Uzak Doğu’da oyuncu gözlemleyerek oradan gelişime müsait oyuncuları kendi bünyelerine kazandırırlar ve bu oyuncuları mevcut yerel oyuncularla harmanlayarak futbol dünyasına servis ederler. Yerel oyunculardan gelişim gösterenler de zamanla Avrupa’nın yolunu tutar. Lineker, Figo, Ronaldo gibi.

Almanları bu makaleden uzak tutmak gerekir çünkü onlardaki yapının bir benzerini herhangi bir ülkede görmemiz söz konusu değildir.

Dikkat edilmesi gereken bir konu da şudur ki 2000’lerden beri Avrupa’nın kulüpler düzeyindeki en büyük iki turnuvasına belli dönemlerde damgayı yine İngiliz, İspanyol ve Alman kulüpleri vurmuştur. Bunun dışında zaman zaman İtalyan ve Portekiz takımlarına da tanıklık edebiliyoruz.

Türkiye yapı itibariyle İspanya ve Hollanda’ya benzeyemez çünkü kulüplerin altyapısı iyi bir temel üzerine oturtulmamıştır. Bunun dışında oyuncu pazarlama konusunda bir Hollanda kadar başarılı olamaz. Türkiye İngiltere ve Portekiz’e de benzeyemez çünkü gözlemcileri iyi değildir ve genç oyunculara tıpkı o ülkedeki takımların yapmış olduğu kadar yatırım yapması söz konusu değildir. Bütçe dardır. Türkiye Almanya’ya kesinlikle benzeyemez. Türkiye daha çok İtalya’ya yakın durabilir.

"Yabancı oyuncu ile ligin kalitesini ve kulübün uluslararası rekabetini artırıyorsunuz. Ayrıca ulusal takıma da katkı yapıyorsunuz; çünkü yerli oyuncular da yabancı oyuncuların olduğu ligde üst düzey hale geliyor. Türkiye'de isterseniz tamamen yasaklansın ve yerli oyuncular oynansın. Bence Türk futbolu şu aşamadadır; yerel mi olacağız, global mi. Avrupa'nın önemli bir ülkesi mi, sıradan bir 3. dünya ülkesi mi? Yabancı sayısı azalmış, rekabetin düştüğü sıradan yerel bir lig haline mi gelelim?". "Avrupa ekonomik krizden etkilenirken biz iyi bir noktaya geldik. AB'ye üye değiliz ve dezavantajlıyız. AB ülkelerinde, AB üyesi oyuncuları vatandaş gibi oynuyor. En azından bunu yapabiliriz. Basketbolda futbolda bunun örnekleri var.”
Lütfi Arıboğan, Galatasaray Spor Kulübü CEO'su

Türkiye’deki oyuncuların çalışmak ve kendilerini geliştirmek için çok iyi bir programı yoktur. Yerli futbolcular yeteneklidir ama onların yeteneğini artırabilecek ortam henüz hazır değildir. Dolayısıyla onları kesinlikle yabancı oyuncularla bir rekabetin içine sokmak gerekir. Bu yabancı oyuncular elbette düzgün seçilmeli, Türkiye’yi ‘kariyerinin son yıllarında iyi para kazanabileceği bir ülke’ olarak görmemeli ve işlerini icra etmelidir. Mevcut hükümet de yakın zamanlarda ülkedeki sporcuların ödedikleri vergilerde düzenlemeye giderek %15’ten %35’e doğru bir artırım yapmıştır. Bu kesinlik geç kalınmış bir uygulamadır. Bu uygulama ile ülkeye para için giren sporcular iki kere düşünmek zorunda kalır. Dolayısıyla doğru buluyorum.

Elbette federasyon yabancı oyuncu yatırımındaki ücretleri denetlemek zorundadır çünkü futbol ve spor bir devlet için büyük bir sektör haline gelmiştir. Fakat bu, başka bir yolla halledilmelidir. Yabancı ve yerli oyuncular arasındaki rekabet korunmalı, kulüplerin bir maaş dengesi olmalı ve federasyonlar kulüpleri bu hususta denetlemelidir. Federasyonun işi, işleyen düzene çomak sokmak olursa bundan kulüpler kadar ülke de zarar görür. Ayrıca Türk Milli Takımı son yıllardaki en kötü FIFA sıralamasını yakaladı. Yani Milli Takım'da yolunda gitmeyen birşeyler var. Açıkcası Milli Takımların 'genç-yaşlı, yeni bir sistem, yeni bir yapı' bahaneleriyle geçiştirilmesini doğru bulmuyorum. Milli Takımlar en iyi oyuncuların beraber oynayarak ülkelerini temsil ettiği bir ortamdır. Bu oyuncuların çoğu beraber çok fazla idman yapma şansı bulamıyor, beraber çok az vakit geçiriyorsa 'sürekli aynı şekilde oynanan bir oyun'dan söz edemeyiz. Milli Takımlar iki ayda bir toplanır ve bir hafta içerisinde iki maç oynarlar. Zaman oldukça dar ve beklenti oldukça yüksektir. Dolayısıyla ortaya buna uygun birşeyler çıkarmak gerekir.


“Ben mali açıdan şapkadan tavşan çıkarmadım. Bu yanlış. İş hayatında sihirbazlık ve mucizeler yoktur. Doğru analiz vardır. Başkanlığa ilk oturduğum zaman Galatasaray'ın mali sorunları yoktu. Mali açıdan yönetilme soranları var demiştim. Sanırım bu iki yıl bu iddiamın kanıtlandığını gördüm. Bu iki sene içinde çok büyük yol aldık ama planladığımızın 3-4 ay gerisindeyiz. Çeşitli engelleme çabaları ve özellikle bazı kurulların kural değişikliği bize sürpriz oldu. Ama içiniz rahat olsun; yeni kurallar içinde de Galatasaray’ı daha iyiye götürmeye çalışacağız. 14 yıldır yükselen borcumuz bütün engellemelere rağmen 102 milyon dolar azalmıştır. Hedefimiz 2014 Mali Genel Kurulu’na 60 milyon dolar daha az borçla girmektir. Birinci sermaye artırımımızı sorunsuz gerçekleştirdik. İkinci sermaye artırımında rakiplerimizin 'aradaki farkı açacaklar' edebiyatı başladı. Sermaye artırımını geciktirmeyi başardılar ama şampiyonluğumuzu engellemeyi başaramadılar.”
Ünal Aysal, Galatasaray Spor Kulübü Başkanı 


Galatasaray son iki sezonun şampiyonu oldu ve bu sezon içinde Avrupa’da önemli bir başarı elde etti. Yeni bir yapılanma geçirerek taraftarını yeni stadına çekmeyi başardı. Bütün bunlar mali bir düzenlemeyi öngörüyor ve Ünal Aysal şuana kadar bu işte iyi gidiyor. Fakat Ünal Aysal’ın değindiği önemli bir konu var ki o da sermaye artırımı. Galatasaray şu son iki yılda Türkiye içerisindeki yerel oyuncu yatırımını tamamladı ve tam da Avrupa’dan alabileceği iyi oyunculara sermaye artırabilecek potansiyele gelmişken kural değişikliğiyle karşı karşıya gelmek durumunda kaldı. Ben bunu elbette bir engel olarak görüyorum.

Sonuca bağlayacak olursa, beni kurtuluş reçetem daha çok rekabet, daha çok denetleme ve ülke futboluna daha çok yatırımdır.

Anahtar kelimeler: yabancı sınırlaması, Türkiye'de mali futbol yatırımı, Türkiye'de altyapı,

12 Haziran 2013 Çarşamba

Zamanın içinden ve dışından

Emin olmadan yürüyemiyorum kaldırımların ucunda
Geleceğe dair bir umut verin
Durdurun orada gölgesini takip eden çocuğu
Gölge, üzerine yürüdükçe küçüldü, neyi kovalıyorsun hala?

Saat 10’daki otobüse yetişmek için merdivenleri ikişer ikişer tırmalıyorum. Acele bir şekilde hareket ederek daha önceden hazırlanmış olan çanta ve bavullarımı sırtıma geçirip otogara doğru yol alıyorum. Otogara vardığımda bir amcadan su satın alıp saat 10’a ne kadar kaldığını soruyorum.

“Daha yarım saat var.” cevabını veriyor.

Çanta ve bavulları yere indiriyor, üzerine çömeliyor ve oracıkta bir sigara yakıyorum. Kafamda tonlarca soru... Dahası, bunca sorunun tek bir yanıtı bile yok. Peki, yanıtı olmadığı halde başımı bu denli yoğun bir biçimde kurcalayan bu soruları neden kendime yöneltiyorum? Eğer cevabı yoksa, bir soru da yok demektir. Kendimi doğru düşündüğüme inandırarak bekliyorum, zamanın akıp geçmesini bekliyorum.

Otobüs yanaşıyor, çanta ve bavullarımı sırtlanarak oraya doğru yol alıyorum. Bagaj için bir bekleyiş var. Bu bekleyişleri hiç sevmiyorum. Bir de en yakın tesislerde ineceğim için beni en sona bırakıyor muavin. Tam sıra bana gelecekken, birisi elimdeki bavulları yükleniyor ve “Yardım edeyim mi?” diye soruyor. Gelen bizim Ömer... Yeni evlerini çabucak yerleştirip yol için iki-üç dilim tatlı ikram etmek istemişler. Nedense onların bu ziyareti yüzümde tatlı bir tebessüm uyandırıyordu. Vakit geliyor, vedalaşıp otobüse biniyorum. Koltuk numarasını bulup yerleşiyorum. Cam tarafında oturan genç çocuk muhabbete girmek için otobüsün ne zaman kalkacağını soruyor. “Birazdan kalkar sanırım.” cevabını alıyor benden. Ve sonra, İstanbul’a niçin seyahat ettiğinden başlayarak giriyor kafamdaki muhabbetin ortasına. Anlatıyor da anlatıyor yaşadıklarını. Bense bazen onunla, bazen kendimle konuşmaya devam ediyorum. Muhabbetin nerelere geldiğini çocuğun “Ben bu güne kadar neredeyse her türlü alkolü tükettim, Allah’a şükür bir kere bile kusmadım.” demesinden anlıyorum. Gözlerimi kapatırsam belki susmaya başlar diye düşünüp geriye yaslıyorum kendimi. En iyisi biraz kestirmek; hoş, daha önce ne zaman uyuyabildiysem bu uzun seyahatlerde...

Vapurda güneşin muhteşem doğuşuna tanıklık ediyorum. O kadar muhteşem ki, yanan sigaramı yarısına gelmeden atıp söndürüyorum. “Bu kadar doğasever bir insanken, şu manzara eşliğinde bu sigara eline yakışıyor mu?” diye soruyorum kendime. Sonra aklıma yine sorular takılıyor, o cevabı bir türlü olmayan sorular. Sinirlenip bir sigara daha yakıyorum. Bu defa sonuna kadar içime çekiyorum. Sanki cevapları verecekmiş ya da soruları kafamdan silecekmiş gibi...

Muavin yanıma doğru gelip bir sigara yakıyor. Başlıyoruz sohbete. Kendisi 2011’de tarih bölümünü bitirdiğinden ve yakın zamanda askere gideceğinden bahsediyor ve doğan güneşin eşliğinde vapur boyunca sohbet ediyoruz.

“Geçen gün Denizli’de bir kafeye girdim. Bu kafenin garsonlarından sorumlu şefi benim arkadaşım olur. Çalıştırdığı garsonların kültür seviyeleri o kadar yüksektir ki, o kafeye gelen müşteriler buna şaşar kalırlar. Hatta üst sınıftan bazı insanlar gelir ve garsonlardan bazılarına emrederek konuşur. Bu tür davranışlar da o garsonların zoruna gidermiş.”

Ben ise şaşkın bir şekilde sordum.

“O nedenmiş? İcra ettikleri meslek gereği bu tarz tavırlara alışkın olmalılar.”

“Bilmediğin birşey var. Şef garson da dahil tüm çalışanlar üniversite mezunuymuş ve hepsi de mezun oldukları bölümden tamamen bağımsız bir işi icra ediyorlarmış. Biri Gıda mühendisi, biri Tarih mezunu, biri Sosyoloji mezunu gencecik insanlar. En son arkadaşım dayanamadı bana da iş teklif etti!“

Tebessümle karışık bir kahkaha ile cevap verdim.

“Sen de farksız değilsin ha?”

“Vallahi kardeşim, normalde bu arabada benim olmamam gerekiyordu; son anda bir değişiklik oldu. O yüzden buradayım. Bu işi şimdilik geçici bir iş olarak görüyorum. Askerden sonra bakarız bir hal çaresine. Kız arkadaşım da geçen bana “Hiç sana yakışıyor mu bu iş?” diye sordu. Hiç sıkılmadım nedense bu soruya. Yeter ki iş olsun.”

“Bu kadın milleti hep mi aynı şeyi düşünür? Allah nasip etmesin öyle birini. Bir arkadaşımın geçen aylarda bir hikayesi vardı. Çocuk, kız arkadaşıyla birlikte bir konsere gitmiş. Dönüşte, beraber durağa doğru yürürken kız, “Ne güzel, insanlar arabalarıyla gelip gidiyorlar.” demiş. Çocuğun içi öyle bir sıkılmış ki kızı bırakana kadar tek kelime etmemiş. Para, kariyer, şöhret, ün, nam, ihtiras, mal-mülk, çok konuşulur bir kişi olmak... Bunların hiçbirini sevgi, mutluluk , saygı, edep ve dünya hayatına karşı fazlaca hissedilen metanet duygusuna değişmem. Ben eve girdiğimde beni güler yüzle karşılayarak paltoma sarılan bir eşten kesinlikle razı olurdum. “

Muavin üst üste sigaralar yakıyor.

II. Abdulhamit vefat etmeden hemen önce bir sabah yorgun bir şekilde uyanmış. Eşi uyandığını fark edince yanına doğru gelip kocasının çoraplarını giydirmeye başlamış. Sultan Abdulhamit eşine doğru bakıp, “Hanım, çok emeğin geçti. Hakkını helal et.” demiş. Kadın, “Helal olsun bey.” diye cevap vermiş. Abdulhamit bir kez daha “Hakkını helal et.” demiş. Kadın yine aynı cevabı vermiş. Abdulhamit üçüncü kez yinelemiş. “Hakkını helal et.” Kadın yine “Helal olsun.” demiş.

“Sevgi ve saygı. Çoğu zaman aşk hissinden çok daha fazla şey ifade ediyor benim için.”

Vapur iskeleye doğru yanaşıyor. İnsanlar martılara simit atmayı bırakarak kalkış için arabalarına yerleşiyor. İstanbul. Dolgun, mavi bir gökyüzü... Güneş şaşalı bir şekilde yükselişini sürdürüyor. Şehir, hüviyetini hiç kaybetmemiş bir şekilde gösteriyor kendini. Çoğu kişi işinde, gücünde. Bazıları ise eylemlere destek olmaya gidiyor. İstanbul’a vardıktan birkaç gün sonra fark ettim ki şehir yine aynı şehir ve insanlar yine aynı insanlar. Tek sorun yüzümüzdeki çizgiler.

Eski dostlarımla hasret gidermek için bir mekanda oturuyorum. Konu konuyu açıyor, laflar lafları...

“Kolumdaki saatin değerini biliyor musun? Bin liradan fazla eder bu.”

Arkadaşım saatin değerinden bahsederken ben ise saati gösteren akrep, yelkovan ve saniye işleyişine takılmıştım.

“Neden bir saate o kadar para ödüyorsun? Saatin bedelinden çok geçen süre daha önemlidir bana göre.”

“İyi hatırlattın, benim bir yere yetişmem gerek. Saat kaç bu arada?”

“Kolundaki değerli saate neden bakmıyorsun?”

“Geçen günlerde bir arkadaş oynadı onunla, yelkovan geriye doğru gidiyor, akrep ise ileri. Çok garip birşey bu.”

“Saat 17:10. Şu koluna pahalı bir saat yerine çalışan bir saat tak bundan sonra. Daha çok işine yarar.”

Ufak bir muhakemeden sonra anladım ki biz de tıpkı yelkovana benziyorduk ve geriye doğru yol alıyorduk. Oysa akrep ileriye doğru akıyordu. Zihnimizde daima sorulara takılırken güneş çoktan yükseliyor ve batışını gerçekleştiriyordu. Sorularla, onlara karşı yanıtsız kalmanın verdiği acı bazen bizi boğucu seviyelere ulaştırabiliyordu. Zaman işlerken insanlar yeni çizgiler ediniyor halbuki; ağaçlar yaşlanıyor ve şehirler yıpranıyor. Biz ise daima şeylerin bedeliyle övüneduruyorduk.

18 Nisan 2013 Perşembe

Her Zaman Okuduğunuz Hürriyet'i Şimdi İzleyin

Hürriyet TV şimdi yayında.

Hürriyet TV’yi ziyaret edenler, aradıkları her şeyi artık tek tıkla seyredebilecekler. Hürriyet TV, zengin haber içeriğinin yanı sıra konusunda uzman isimlerle gerçekleştirdiği programlarla da dopdolu.

Hürriyet TV’de Berza Şimşek’ten günün mutlaka görülmesi gereken haberlerini izleyip usta gazeteci Sedat Ergin’den haftanın yorumunu alabilirsiniz. Üstelik gündemin özetini, Metehan Demir, 3 dakikada sizin için yorumluyor.

Burcunuzdaki yeni gelişmeleri merak ettiğinizde ise Susan Miller ile yıldızlara bakabilir, Sebla Kutsal ile dilediğiniz zaman, kültür ve sanat dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkabilirsiniz.

Uğur Cebeci ise sivil havacılığın geldiği son noktayı size Kokpit’ten anlatıyor.

Magazinden spora, eğlenceden ekonomiye hepsi ve daha fazlası, sürekli güncellenen Hürriyet TV’de sizi bekliyor.


Bir bumads advertorial içeriğidir.