12 Haziran 2013 Çarşamba

Zamanın içinden ve dışından

Emin olmadan yürüyemiyorum kaldırımların ucunda
Geleceğe dair bir umut verin
Durdurun orada gölgesini takip eden çocuğu
Gölge, üzerine yürüdükçe küçüldü, neyi kovalıyorsun hala?

Saat 10’daki otobüse yetişmek için merdivenleri ikişer ikişer tırmalıyorum. Acele bir şekilde hareket ederek daha önceden hazırlanmış olan çanta ve bavullarımı sırtıma geçirip otogara doğru yol alıyorum. Otogara vardığımda bir amcadan su satın alıp saat 10’a ne kadar kaldığını soruyorum.

“Daha yarım saat var.” cevabını veriyor.

Çanta ve bavulları yere indiriyor, üzerine çömeliyor ve oracıkta bir sigara yakıyorum. Kafamda tonlarca soru... Dahası, bunca sorunun tek bir yanıtı bile yok. Peki, yanıtı olmadığı halde başımı bu denli yoğun bir biçimde kurcalayan bu soruları neden kendime yöneltiyorum? Eğer cevabı yoksa, bir soru da yok demektir. Kendimi doğru düşündüğüme inandırarak bekliyorum, zamanın akıp geçmesini bekliyorum.

Otobüs yanaşıyor, çanta ve bavullarımı sırtlanarak oraya doğru yol alıyorum. Bagaj için bir bekleyiş var. Bu bekleyişleri hiç sevmiyorum. Bir de en yakın tesislerde ineceğim için beni en sona bırakıyor muavin. Tam sıra bana gelecekken, birisi elimdeki bavulları yükleniyor ve “Yardım edeyim mi?” diye soruyor. Gelen bizim Ömer... Yeni evlerini çabucak yerleştirip yol için iki-üç dilim tatlı ikram etmek istemişler. Nedense onların bu ziyareti yüzümde tatlı bir tebessüm uyandırıyordu. Vakit geliyor, vedalaşıp otobüse biniyorum. Koltuk numarasını bulup yerleşiyorum. Cam tarafında oturan genç çocuk muhabbete girmek için otobüsün ne zaman kalkacağını soruyor. “Birazdan kalkar sanırım.” cevabını alıyor benden. Ve sonra, İstanbul’a niçin seyahat ettiğinden başlayarak giriyor kafamdaki muhabbetin ortasına. Anlatıyor da anlatıyor yaşadıklarını. Bense bazen onunla, bazen kendimle konuşmaya devam ediyorum. Muhabbetin nerelere geldiğini çocuğun “Ben bu güne kadar neredeyse her türlü alkolü tükettim, Allah’a şükür bir kere bile kusmadım.” demesinden anlıyorum. Gözlerimi kapatırsam belki susmaya başlar diye düşünüp geriye yaslıyorum kendimi. En iyisi biraz kestirmek; hoş, daha önce ne zaman uyuyabildiysem bu uzun seyahatlerde...

Vapurda güneşin muhteşem doğuşuna tanıklık ediyorum. O kadar muhteşem ki, yanan sigaramı yarısına gelmeden atıp söndürüyorum. “Bu kadar doğasever bir insanken, şu manzara eşliğinde bu sigara eline yakışıyor mu?” diye soruyorum kendime. Sonra aklıma yine sorular takılıyor, o cevabı bir türlü olmayan sorular. Sinirlenip bir sigara daha yakıyorum. Bu defa sonuna kadar içime çekiyorum. Sanki cevapları verecekmiş ya da soruları kafamdan silecekmiş gibi...

Muavin yanıma doğru gelip bir sigara yakıyor. Başlıyoruz sohbete. Kendisi 2011’de tarih bölümünü bitirdiğinden ve yakın zamanda askere gideceğinden bahsediyor ve doğan güneşin eşliğinde vapur boyunca sohbet ediyoruz.

“Geçen gün Denizli’de bir kafeye girdim. Bu kafenin garsonlarından sorumlu şefi benim arkadaşım olur. Çalıştırdığı garsonların kültür seviyeleri o kadar yüksektir ki, o kafeye gelen müşteriler buna şaşar kalırlar. Hatta üst sınıftan bazı insanlar gelir ve garsonlardan bazılarına emrederek konuşur. Bu tür davranışlar da o garsonların zoruna gidermiş.”

Ben ise şaşkın bir şekilde sordum.

“O nedenmiş? İcra ettikleri meslek gereği bu tarz tavırlara alışkın olmalılar.”

“Bilmediğin birşey var. Şef garson da dahil tüm çalışanlar üniversite mezunuymuş ve hepsi de mezun oldukları bölümden tamamen bağımsız bir işi icra ediyorlarmış. Biri Gıda mühendisi, biri Tarih mezunu, biri Sosyoloji mezunu gencecik insanlar. En son arkadaşım dayanamadı bana da iş teklif etti!“

Tebessümle karışık bir kahkaha ile cevap verdim.

“Sen de farksız değilsin ha?”

“Vallahi kardeşim, normalde bu arabada benim olmamam gerekiyordu; son anda bir değişiklik oldu. O yüzden buradayım. Bu işi şimdilik geçici bir iş olarak görüyorum. Askerden sonra bakarız bir hal çaresine. Kız arkadaşım da geçen bana “Hiç sana yakışıyor mu bu iş?” diye sordu. Hiç sıkılmadım nedense bu soruya. Yeter ki iş olsun.”

“Bu kadın milleti hep mi aynı şeyi düşünür? Allah nasip etmesin öyle birini. Bir arkadaşımın geçen aylarda bir hikayesi vardı. Çocuk, kız arkadaşıyla birlikte bir konsere gitmiş. Dönüşte, beraber durağa doğru yürürken kız, “Ne güzel, insanlar arabalarıyla gelip gidiyorlar.” demiş. Çocuğun içi öyle bir sıkılmış ki kızı bırakana kadar tek kelime etmemiş. Para, kariyer, şöhret, ün, nam, ihtiras, mal-mülk, çok konuşulur bir kişi olmak... Bunların hiçbirini sevgi, mutluluk , saygı, edep ve dünya hayatına karşı fazlaca hissedilen metanet duygusuna değişmem. Ben eve girdiğimde beni güler yüzle karşılayarak paltoma sarılan bir eşten kesinlikle razı olurdum. “

Muavin üst üste sigaralar yakıyor.

II. Abdulhamit vefat etmeden hemen önce bir sabah yorgun bir şekilde uyanmış. Eşi uyandığını fark edince yanına doğru gelip kocasının çoraplarını giydirmeye başlamış. Sultan Abdulhamit eşine doğru bakıp, “Hanım, çok emeğin geçti. Hakkını helal et.” demiş. Kadın, “Helal olsun bey.” diye cevap vermiş. Abdulhamit bir kez daha “Hakkını helal et.” demiş. Kadın yine aynı cevabı vermiş. Abdulhamit üçüncü kez yinelemiş. “Hakkını helal et.” Kadın yine “Helal olsun.” demiş.

“Sevgi ve saygı. Çoğu zaman aşk hissinden çok daha fazla şey ifade ediyor benim için.”

Vapur iskeleye doğru yanaşıyor. İnsanlar martılara simit atmayı bırakarak kalkış için arabalarına yerleşiyor. İstanbul. Dolgun, mavi bir gökyüzü... Güneş şaşalı bir şekilde yükselişini sürdürüyor. Şehir, hüviyetini hiç kaybetmemiş bir şekilde gösteriyor kendini. Çoğu kişi işinde, gücünde. Bazıları ise eylemlere destek olmaya gidiyor. İstanbul’a vardıktan birkaç gün sonra fark ettim ki şehir yine aynı şehir ve insanlar yine aynı insanlar. Tek sorun yüzümüzdeki çizgiler.

Eski dostlarımla hasret gidermek için bir mekanda oturuyorum. Konu konuyu açıyor, laflar lafları...

“Kolumdaki saatin değerini biliyor musun? Bin liradan fazla eder bu.”

Arkadaşım saatin değerinden bahsederken ben ise saati gösteren akrep, yelkovan ve saniye işleyişine takılmıştım.

“Neden bir saate o kadar para ödüyorsun? Saatin bedelinden çok geçen süre daha önemlidir bana göre.”

“İyi hatırlattın, benim bir yere yetişmem gerek. Saat kaç bu arada?”

“Kolundaki değerli saate neden bakmıyorsun?”

“Geçen günlerde bir arkadaş oynadı onunla, yelkovan geriye doğru gidiyor, akrep ise ileri. Çok garip birşey bu.”

“Saat 17:10. Şu koluna pahalı bir saat yerine çalışan bir saat tak bundan sonra. Daha çok işine yarar.”

Ufak bir muhakemeden sonra anladım ki biz de tıpkı yelkovana benziyorduk ve geriye doğru yol alıyorduk. Oysa akrep ileriye doğru akıyordu. Zihnimizde daima sorulara takılırken güneş çoktan yükseliyor ve batışını gerçekleştiriyordu. Sorularla, onlara karşı yanıtsız kalmanın verdiği acı bazen bizi boğucu seviyelere ulaştırabiliyordu. Zaman işlerken insanlar yeni çizgiler ediniyor halbuki; ağaçlar yaşlanıyor ve şehirler yıpranıyor. Biz ise daima şeylerin bedeliyle övüneduruyorduk.

Hiç yorum yok: