9 Nisan 2012 Pazartesi

Toplu savunma ve toplu hücum oyunu: Terim'in yolu


Herşey bir 'hadi' sözcüğüne bakıyordu. Futbolu bıraktıktan sonra Şişli'de bir spor mağazası işleten Fatih Terim'e dönemin spor yazarı İslam Çupi ve futbol federasyonu yönetim kurulu üyesi Erdoğan Şenay tarafından ufak bir ziyaret gerçekleştirilmiş ve ağızdan şehvetli bir 'hadi' sözcüğü mırıldanılmıştı. Onlar da bu işe girişirken bu kadarını tahmin etmediklerini söylemişlerdir. Ancak harikulade başarıların arkasında hep küçük vesileler yatar. İşte onun hikayesi de bu türdendi. Basit ama güzel bir hikaye. Futbolu da, karakteri de, şekil verdiği takımları da. İşte bu da bir Fatih Terim takımıdır. Terimizm denilen olgunun, onun modelinin ve hırsının ortaya çıkardığı bir güzelliktir.

Hayatı boyunca hep doğru inandığını yaptı Fatih Terim. Hiçbir zaman şaşmadı, kendisini hep yeniledi. Elde edemeyeceği şeyden uzak durdu, ancak istediği şeylere canı pahasına da olsa girişti. Büyüklük Allah'a mahsustur dedi, çalıştı ve sonra tevekkül etti. Ve yine başardı.

Piontek'in yardımcılığını yaptığı sırada ondan birşey öğrendiği pek söylenemez. Terim bu işi doğuştan biliyordu. Kazanmayı, birilerini etkilemeyi, yönetmeyi, kendi yoluna inanmayı... Bu yüzden bu model hep 'Terim modeli' diyoruz.

34 haftayı en yakın takipçisinin 9 puan önünde lider tamamlayan Terim modeline göz atmadan önce onun İtalya günlerinden biraz bahsedelim.

Terim, İtalya'da nasıl bir iz bırakmıştı?
İtalya ligini keyifle seyrettiğim yıllar çok az olmuştur. Çünkü bu lig futbol arayan insanlara pek birşey vermez. Güzel hikayelerle doludur, oldukça başarılı takımlara sahiptirler. Ancak şöyle kendinizi akşam 8'de Inter'in maçını seyredeyim ya da Roma maçına bakayım diye pek az ayarlamışsınızdır. Uzun yıllar boyunca bu ülkenin takımları başarıyı korkaklıkla aradı. Hücum futbolu oynatan teknik adamlara çılgın gözüyle bakıldı. 2000 yıllarına kadar İtalya'da çalışan yabancı teknik direktör sayısı 20'den fazla değildi. Bu şu demektir: Alışılagelmişin dışında çok az şey. Arada elbette istisnalar oldu. İtalya'ya farklı bir ekolün parçalarını monte eden Arrigo Sacchi bunların başında geliyordu. Ancak bu ne kadar kalıcı oldu orası tartışılır. Fatih Terim'in İtalya günleri de buna benzerdir. Galatasaray eski teknik direktörü Jupp Derwall, Fatih Terim'e bir yemekte şu sözleri söylemişti: "İtalya'ya git. Sen bu işi başaracaksın." Fatih Terim bu tavsiyelerle doğru yerde çalıştığına inanıyordu. Başta onu anlamadılar ancak zamanla karakterini benimsemeye başladılar ve insanların fikirleri değişmeye başlamıştı. Bu fikirlerin değişmesine vesile olan en önemli maç ise, Fiorentina'nın yıldızlarla dolu kadrosu olan Milan'ı 4-0'la hezimete uğrattığı maçtı. Yönetimde papaz olduğu Gori'yi maç sonunda sevinç göz yaşlarına boğmuştu Fatih Terim. Daha sonra bir gece yarısı şampiyonluk yarışına sokulabilecek bir takım kurmak adına istenilen şartlar yerine getirilmeyince istifa etmişti. Ve ardından Milan'a geçiş... Milan takımı, Fatih Terim'den çektiği kadar hiçbir teknik direktörden çekmemiştir. Belki de bu yüzden onu takımın başına geçirmişlerdir. Velhasıl orada da teknik direktörlük kariyeri çok uzun sürmese de, Fatih Terim'in kıymetini zamanla anladılar. Dile kolay, kaç teknik direktör İtalya'da toplu savunma toplu hücum anlayışıyla futbol oynattı ki? Bu, herkesçe bilinen bir oyun anlayışının küçük bir parçasıydı. Fiorentina'nın başındayken ligin en gollü maçları Fiorentina'nın oynadığı maçlar oluyordu ve takım risk almaktan hiç çekinmiyordu. Bu nedenle de ligin en golcü iki takımından birisiydi. Milan'a geçişinden sonra takımın taraftarları kendi kendilerine 'Sacchi'li yıllara geri mi dönüyoruz' diye sormaya başladı, gazetelerde manşetler atıldı. Çünkü Terim modelinin farklı olduğunu biliyorlardı. Fatih Terim, galibiyetler kazanmış olmanın dışında taraftara keyif dolu bir oyun izletme çabasındaydı. İşte Fatih Terim, çok da uzun sürmeyen bu maceradan alnının akıyla çıkmayı başarmıştı. Ve kendisine İtalyan Dayanışması Yüksek Liyakat Nişanı verilmişti. İtalya Dış İşleri Bakanının teklifi ve İtalya Cumhurbaşkanının onayının ardından, kanun hükmünde kararnameyle verilen bu nişan, İtalya'daki 5 Devlet Nişanı'ndan birisi ve 1952'den beri veriliyordu. Nişan, İtalya'ya, sanat, edebiyat, ekonomi, sosyal, kamusal ve askeri alanlarda katkıda bulunan ve hizmet eden kişileri ödüllendirip, onurlandırmak amacıyla takdim ediliyordu. Kısacası, bugün İtalya'da Milan maçına bir uğrasa, onu yine sevgisiz bırakmayacaklardır.

"Hep beraber hücum edeceğiz, böylece hep beraber savunma yapmış olacağız."
Terim, 1996'da 

Türkiye'de toplu savunma ve toplu hücumun ilk sancıları ve galibiyetlerle gelen 'yerine oturuş'
Tarihinin en kötü sezonu ve değişen oyuncularla şüphesiz ilk badireleri sıkıntılı atlatacaktı Galatasaray. Yeni bir takım, yeni bir şekil alma ve eski bir ruhu canlandırmak. Çoğu kimse bundan alay ederek söz etmişti. Ancak bunun gerçek olduğunu Fatih Terim bizlere bir kez daha gösterdi.

Takımın bu sezon ilk maçlarına bakarsanız farklı mevkilerde farklı oyuncular denendiğini görürsünüz. Üçlü orta sahanın sağ içinde Sabri Sarıoğlu, ileride sol açıkta Eboue vb. Bunlar zamanla yerine oturdu ve Terim iyi gitmeyen birşeyler olduğunu anladı. Bu sıkıntıların hızla aşılmasında Terim'in karakterli sporcularla çalıştığı gerçeği yadsınamaz. İlk dönemi kalite kokuyordu ancak takım içinde birbirinin kuyusunu kazanlar olduğu açıktı, ikinci döneminde ne olduğu belli olmayan topçular Florya'da cirit atıyordu, ancak bu defa gerçekten ikisinin de ortası bulunmuş gibi. Oyun düzeni üzerinde ufak bir oynamayla taşlar yerine oturdu. Bu, 4-4-2 düzeniydi ancak toplu hücum ve toplu savunmanın farklı dizilişler üzerinde farklı sonuçlar doğurduğu pek söylenemez. Keza Terim 2000'li yıllarda kendisinin eleştirildiği haftalarda bir maçta 3-5-2 oynatmış ve maçı 4-4-2 tamamlamıştı. Çoğu yazar bunu 'Yola geldi' olarak yorumlasa da takımın oyun anlayışı hiç değişmemişti. Bu yüzden sistemin temel prensipleri vardır ve buna diziliş ne olursa olsun her oyuncu sadık kalmak zorundadır. Savunma ve hücum arasındaki kısa mesafe, kalecinin haricinde topun arkasındaki 10 futbolcu ve hücumdan başlayan pres. Terim sadece işin kimyasında bir değişme yaptı. Bu kimya, oyuncuları tanımaktan ve onları bir uyum içerisine sokmaktan geçiyordu. Yani onların özellikleri... Zamanla bunları daha iyi tanıyamazsanız oyunculardan ne istediğinizi bilemezsiniz ve oyuncu da sizin anlatmak istediğinizi anlamaz. İşte burada bir rutin söz konusuydu. Herkes bu düzene hizmet etmeye başladı ve Terim, kazanan takımı değiştirmedi. Adaletini esirgemedi. Neticede bu, Fenerbahçe maçıyla bir ivme kazandı ve takım artık güzel futbol oynamaya başladı.

Baros'un sakatlık ve kart cezalarından önce Terim'in takımı: Şans yaratma becerisi yüksek olan bu kadroda herkes uyum içerisinde çalışıyordu ve takımın maçları bol gollü geçiyordu.

Yukarıdaki kadro Baros'un göstere göstere gördüğü ve Terim'in onu mızrağına çektiği Antalyaspor maçından sonra bozuldu. Oldukça keyifli bir düzende ilerliyordu ve takım gerçekten bol gol pozisyonuna giriyordu. Bunun nedenini kısaca şöyle açıklayabiliriz: Koşuyu ve baskıyı sevdiğinden ötürü Elmander, Baros gibi hızlı ve nerede durması gerektiğini iyi bilen bir oyuncuya oldukça boş alan yaratıyordu ve Baros, sezon boyunca en fazla golü bu dönemde atmıştı. Buna Engin'in agresif oyunu, Emre'nin iyi şut becerileri, Eboue'nin önemi büyük olan hücum bindirmeleri, Melo'nun özgür oyunu ve Selçuk'un yol göstericiliği de ekleniyordu. Kişisel olarak ben, Fatih Terim'in bazı şeyleri gömerek Süper Final'de böyle bir kadroyla çıkmasını isterim. Sonuçları onu tatmin edecektir.


"En iyi savunma atak yapmaktır."
Terim, hücum futbolunu oyuncularına anlatırken


Hücumda diziliş, topu dolaştırarak gol arama oyunu
Çoğu kez orta saha oyuncularından bahsederiz ancak onlar kadar mukaddes olan bir mevki vardır ki o da bek oyuncularıdır. Hakan Balta bu takıma yeni transfer olmuş gibi hiç sırıtmıyor. Zaman zaman çizgisini aşarak aşırı derecede hücum bindirmeleri yaptığı maçlar oluyor ve bunu benim aklım almıyor. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz o her golde hatası olan adam da buydu, şimdi ki adam da bu. Bu değişim, Fatih Terim'in büyüsü. Diğer bir oyuncu da elbette Eboue. Onun takım adına ne denli önemli bir parça olduğunu Afrika Kupası ziyaretinde anladık. Gerek savunma olarak gerek hücum olarak çok önemli bir yük haline geldi sağ bölgede. Bunları sürdürmek lazım çünkü isminden de anlaşılabileceği gibi 'Toplu savunma, toplu hücum' oyunu birlikte hareket etmeyi gerektirir. İşte bu nedenle bu iki bek oyuncusu bu düzende çok önemli birer görev adamı haline geldi. Çünkü her ikisinin de iki farklı görevi yerine getirebilme kabiliyeti var.

Galatasaray hücumu: Topun etrafına diziliş ve baskılı bir yerden oyunla oldukça etkili bir strateji

Yukarıdaki hücum dizilişine baktığımızda risklerle dolu bir hücum oyunu görüyoruz. Ancak Galatasaray bunu kontrol etmeyi çok iyi başarıyor. Çünkü hemen hemen her futbolcusu pas konusunda kabiliyetli ve oyun görüş açısı oldukça kuvvetli. Burada en önemli görevin aslında Engin'de olduğunu görüyoruz çünkü çoğu zaman içeri kat etmeyi seven agresif yapıda bir oyuncu o. Bu yapısı onun uzun süre sahada kalmasına olanak sağlıyor. Özellikle Türkiye gibi bezdirici oyun taktiklerinin olduğu bir ligde Engin gibi agresif oyuncular bir kozdur. Silahını her an çıkarıp ateş edebilir. Sivasspor ve Bursaspor karşılaşmalarında olduğu gibi. Fatih Terim onu nerede ne zaman kullanması gerektiğini çok iyi biliyor. Ancak böyle oyuncuların da eksik özellikleri mutlaka mevcut. Terim, Engin'deki bu eksikliği bir cümleyle nefis özetlemişti: "Türk insanı için basit zordur. Engin de bizimle oynamaya alışacak. Olmazsa başkasını koyacağız oraya." Aslında Engin-Eboue oyunu bu zorluklar ortadan kalktığında daha etkili bir şekil alabilir ve buna Selçuk'un oyunu dahil edilebilir ancak önce işin temeline inmek gerekiyor.

Galatasaray-Orduspor karşılaşmasında Necati silahını çekmeden önce
Engin ceza alanına yaptığı dikine bir koşuyla rakip rakibin sol bekini
kendi üzerine çekiyor. Sol bek oyuncusu Necati'nin şutu çekeceğini anladığı andan itibaren
Engin'i takibi bırakıyor ancak artık çok geç oluyor.

Hücumdayken savunma oyuncularının aldığı pozisyona dikkat edin. Buradaki blok gereğinden fazla açılmıştı ve Fenerbahçe maçında rakibe etkili bir 15-20 dakikalık oyun vermişti. Ancak daha sonra kendi oyununa yapılan bir dönüş ile ipler ele geçmiş ve bir daha hiç rakibe verilmemişti. Semih ve Ujfalusi'nin buradaki uyumu göze çarpıyor. Bu uyum zaman zaman Muslera'ya da çok az iş bıraktırdı ancak Muslera kalitesini her daim kanıtladı. Sezonu 16 maçta gol yemeyerek tamamladı ve Galatasaray tarihine geçti. Bu önemli bir nottur çünkü takım olarak iyi bir müdafaa anlayışınız yoksa böyle birşeyi kesinlikle başaramazsınız. Semih'in de kişisel olarak her ne kadar kart görme ve bire birde eksik özellikler barındırma gibi zaafiyetleri olsa da bunları zamanla aşacaktır. Onun ve Ujfalusi'nin hücumdaki görevi topu sorunsuz biçimde kanat bölgelerine indirmek veya oyunu kontrol eden orta saha oyuncularına teslim etmektir. Hakan'ın hücum görevi ise çoğunlukla Melo'ya serbestlik tanınmadığında geliyor. Ve bu da etkili bir yöntem.


"Güzel ve göze hoş gelen bir futbol oynamaya çalışıyoruz. Bu yüzden oyuncularıma sık sık 'oynadığınız oyundan keyif alın' diye tembihliyorum."
İlk döneminde takımı 40 maç yenilmezken, Fatih Terim, başarının inceliklerini anlatıyor



Bireyselliğe meyilli Necati'li oyun ve daha az şans yaratma becerisi
Büyük bir isim beklerken, Necati birçok kişinin olumsuz ve beklentisiz düşünceleriyle kulübe yeniden katıldı. Ancak bu olumsuz düşünceleri çok geçmeden akıllardan sildi. Bunda onun iyi bir Galatasaray taraftarı olmasının da payı var. Necati'nin harikulade oynadığı 2-3 maç oldu ancak genel olarak onun takım oyunundaki tarzını beğenmedim. Gereğinden fazla bireyselciliğe kaçtı ve bu da takımın şans yaratma becerisine bire bir yansıdı. Sıkıntılı maçlar yaşandı. Yine de onun Türkiye ligini götürebileceği bir yeteneği olduğu açık.

Neticede İtalya'da oynattığı toplu savunma ve toplu hücum anlayışı onun Galatasaray'ında da şekil aldı ve başarıya ulaştı. Sezonun ilk yarısında Bursaspor'u Milan Baros'un oyuna girdikten birkaç dakika sonraki golüyle mağlup eden Galatasaray takımına Terim şöyle bir ithafta bulunmuştu: "Böyle bir takım istiyorum. Giren girmeyen herkesin çabaladığı, golü kovaladığı bir takım..." 34 haftayı tamamladığımız bu ligde Terim'in istediğini başardığını söylemek oldukça kanıtlanabilir bir ifade olacaktır. Dün akşam normal sezon bittiğinde Nando'nun penaltı golüyle takımda süre alıp da golü bulunmayan yalnızca üç-dört oyuncu vardı. Bu bir Terim modeli. Yalnızca zaferlere oynayan, herkesin gol attığı ve herkesin savunma yaptığı kazanan bir takım. Biz buna Terimizm diyoruz.

1 yorum:

anasonmania dedi ki...

Zevkle okudum ellerinize sağlık.