19 Şubat 2012 Pazar

Samimiyet üzerine bir tenkit

Geçenlerde yolum yine Kadıköy'e düştü. Uzunca yolculuk ettiğimiz otobüse binmeden evvel, yanıma okumakta olduğum kitabı almak iyi bir fikirdir diye düşündüm. Yolculuk yaptığımız bölgede, başlarda çukur yollar olduğundan araba sürekli sarsıntıya uğruyordu ve bu yüzden kitabı okumakta güçlük çekiyordum. Düz bir yola girmeyi bekledim.

10, 15 dakika geçtikten sonra otobüse uzun paltolu, şapkalı, yüzüne yaşının vermiş olduğu ağırlıklar çöken 70'li yaşlarda bir amca bindi. Başta yer vermeyi düşündüm fakat yanımda yaşlıca bir teyze vardı. Güçlükle yürüyordu. Ben ise cam kenarındaydım. Onu bir daha kaldırmanın zor olabileceğini düşündüm ve nasıl olsa arkada biri, amcama yer verir diye kanaat getirdim. Bir beş dakika geçti geçmedi, yaşlı teyze sol taraftaki bölgenin boşaldığını görünce, oturduğumuz yerdeki yüksek tamponun verdiği rahatsızlıktan dolayı, oraya geçmeyi tercih etti. Arkamı dönüp arabaya binen yaşlı amcayı çağıracaktım ki, bunu söylememe gerek kalmadan yanıma geldi ve oturdu. İzninizle bundan sonraki bölümü diyalog olarak aktaracağım:

 - Burası bayağı yüksekmiş yahu.

 - Evet, öyle amcacığım. Bir türlü rahat edemedim.

 - Senin boyun uzun ama, o yüzdendir.

Bu ufak sohbetin ardından iki dakika daha kitabımı okumaya koyuldum. Ardından amca merakla sordu:

 - Ne okuyorsun?

Ben ise elimdeki Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı kitabının kapağını göstererek, "Türk Edebiyatının en hoş romanlarından birini okuyorum amcacığım." dedim.

Kapağının da oldukça güzel olduğundan bahsetti. Koyu bir sohbetin eşiğine girecek gibiydik Şöyle devam etti:

 - Okurken seçtiğin kitap çok önemli. Seni bir üst mevkiye taşımalı. Ahlaki yönlerden feyz aldırmalı. Şu okuduğun kitap mesela, ne anlatıyor?

 - Türk insanının doğu ve batı arasındaki bocalamasından bahsediyor amcacığım. Siz okudunuz mu?

Amca, hafif bir tebessümle devam etti:

 - Hayır. Ama güzel bir kitap seçmişsin. Yaşımın verdiği tecrübeyle o kitabın neler anlatabileceğini tahmin ediyorum. Atatürk'ün sporcularla ilgili çok önemli bir sözü vardır, biliyor musun?

 - Evet, biliyorum: "Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklı olanını severim." (Bunu söylerken alelacele davrandım.)

 - Sen onu hızlı okudun. Arada virgüller var. En sonda ne diyor? "Aynı zamanda ahlaklı olanı" diyor. Bu çok önemli. Hz. Muhammed'e bir gün gelip sormuşlar, iyi bir insan olmak için ne yapmalıyız diye. Hz. Muhammed tek bir cümleyle açıklamış: "Sadece ahlaklı ve dürüst olun." İşte, insanlar böyle olmalı. Gösterişli olmamalı. Büyük önder Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nı kimlerin yardımıyla kazandı? Senin, benim büyüklerimizle. Halkı ile. Şimdi insanlar birbirini yiyor. Oysa biz, bu kararlılığı hep birlikte göstermiştik. Sen hangi takımlısın?

 - Galatasaraylıyım amcacığım.

 - Ne güzel, tam da üzerine denk geldi. Ben ise Fenerbahçeliyim. Bizim dönemimizde Galatasaray'da çok önemli bir insan vardı, neydi adı..."

 - Metin Oktay?

 - Hayır, o bizim yaşıtlarımızdandır. Heh, Gündüz Kılıç! Sen bilir misin Gündüz Kılıç'ı?

 - Bilmez miyim! Büyüklerim hep anlatır. Ayrıca onun bir kitabını okumuştum. Kendisine samimiyetinden dolayı "Baba Gündüz" derlerdi.

 - Çok yaşa. Galatasaray'ın Beyoğlu'nda, Hasnun Galip sokağında merkezi vardır. Gündüz Kılıç boş vakitlerini hep orada geçirirdi. Çok geniş omuzları vardı. Biz, birkaç Fenerbahçeli arkadaş toplanarak, boş vakitlerinde sohbet etmek için onun yanına giderdik. İnanılmaz bir insandır. Bu yüzden ona "Baba" demişlerdir. Düşünebiliyor musun? Şimdi insanlar nasıl birbirini yiyorlar.

 - Sizi çok iyi anlıyorum amcacığım. Sizin dönemlerinize yetişememiş biri olarak, emin olun sizi çok iyi anlıyorum. O dönemdeki amatör ruhu, sevgiyi. Keşke yaşayabilseydim.

Daha sonraki tatlı sohbetimiz bir 20 dakika daha sürdü. "Benim burada inmem gerek amcacığım, sohbetinden büyük keyif aldım. Allah'a emanet ol." şeklinde veda ettim ve amca sol taraftaki boş kısma geçerek bana yol verdi.

Peki, neden anlattım böyle bir olayı? Bildiğiniz gibi Eric Cantona, Galatasaray - Fenerbahçe derbisinin belgeselini hazırlamak üzere ilk yarıda oynanan ve Galatasaray'ın 3-1 üstünlüğüyle tamamlanan maç için İstanbul'a gelmişti. Belgeseli seyrettik, şimdi birkaç yorum getirelim.

Çanakkale Savaşı'nda şehit olan Galatasaray Lisesi öğrencileri
Cantona, belgeselin seviyesini ve tarihini fazla hiddetli göstermeye çalışmış. Herşey güzel, hoş elbette. Fakat bir konu var ki canımı fena halde sıktı. Belgeselde Fenerbahçe taraftarı olarak seçilen iki bayan ve bir takım elbiseli arkadaşı görmüşsünüzdür. Bir yerde bir heykele rastlıyorlar. Kendisine bayan demekten dahi tiksindiğin bu taraftar, Galatasaray'ın Fransızlara yardım ettiğinden, bir Fransız takımı olduğundan bahsediyordu. 'Onu mu ciddiye aldın be arkadaş' yorumlarını duyar gibiyim. Fakat sonuçta bu, bir belgesel özelliği taşıyor ve herkese mal ediliyor. İnsanlar bunu farklı algılayabilir. Her ne kadar belgeselin sonuna doğru Galatasaraylı taraftarlar bundan bahsetmiş olsalar da, Galatasaray Lisesi öğrencilerinin, dönemde, Kurtuluş Savaşı’na asker göndermekten ötürü o yıl mezun öğrenci veremediğini eklemek gerekiyor. Bazen konuşurken dikkatli olmak lazım. Arkasından Fransız etiketiyle suçlanan bu okul, bizlerin geleceği için savaşmış, can vermiştir. Bu şekilde konuşarak onların kemiklerini sızlatmış olmuyor muyuz?  Kıytırık bir nefret üzerine, buna değer mi gerçekten?.

Değinmek istediğim bir diğer konu, belgeseldeki takım elbiseli adam ve rolünü üstlendiği mevki konusu. Yaptığı muhabbetleri beş yaşındaki yeğenim yapmıyor. Kendini avutma sahneleri, edilen küfürler... “1139 gün sonra bizi yenmişler, bu sürede 11 tane çocuk yaparsın” cümlesine hiç girmeyeceğim. Kısacası baştan aşağı samimiyetsizlik akıyor.

Elbette bunlardan dem vurup, birşeyleri değiştirme uğraşı içinde olmayacağım. Benim varmak istediğim konu, bu gibi insanların “Yenilsen de Yensen de” programı adı altında güzel gösterilip, sürekli emekten bahseden, tartılı konuşmalar yapan, bilgili insan görünümünü vermesi. Hatta bildiğiniz gibi, bu programa geçenlerde Arda Turan telefonla bağlanmış  ve program hakkında, “Programı beğenerek takip ediyorum. Gerek seviye, gerek konuşulan konular, hepsi çok güzel” gibi bir cümle sarfetmişti. Programı sunan iki insan, Bağış Erten ve Banu Yelkovan, ikisi de çok beğendiğim insanlardır. Lakin sürekli ‘sporda ahlak yasası’ başlığı altında, medya üzerinden, şiddete karşı çıkma eğilimiyle mesaj gönderen, Spor İletişimi sertifikası sınavında dahi kompozisyon seçeneklerinde “Sporda Şiddet” adlı konu barındıran insanların, seçim yaparken, mesaj verirken, ne kadar samimi göründüklerine dikkat etmeleri gerekiyor. Türk Futbolunun geçirdiği bu sancılı süreçte gazetedeki köşeleriniz farklı eğilimlerdeki makalelerinizle geçiştirilemez.

Belki abartıldığını düşünebilirsiniz fakat burada Fenerbahçe taraftarının, tıpkı Galatasaraylı taraftarların yaptığı gibi rakip takıma küfürle sataşmaları daha fazla icab ederdi, daha samimi gelirdi. Bazen soruyorum, zor mudur harbiden tebrik etmek, el sıkmak. Ne güzel demişti otobüsteki amca, “Biz rakibiz ama ebedi dostuz...”

Hiç yorum yok: