5 Haziran 2014 Perşembe

2014 Dünya Kupası: Brezilya ve protestolar

Brezilya dinamik milliyetçilikten birincil ihracat ekonomisine dayanan modern tarihteki en çarpıcı sosyo-ekonomik dönüşümlerden birisine tanıklık etmişti. 1930'lardan 1980'lerin ortalarına kadar Brezilya, ulusal kamu ve özel işletmelerin büyüme ve gelişimini düzenleyen müdahaleci politikalar ile %10'luk bir büyüme kat etti. Ulusal ve yabancı sermaye arasındaki bu denge değişikliği 1964 askeri darbesinin ardından belirmeye başladı ve 1980'lerin ortasındaki seçmen siyasetinin dönmesiyle birlikte hızını artırdı. Brezilya 1996-2002 kriz yılına kadar büyük bir doğrudan yabancı sermaye çekti ve son yıllarda bu tarz politikalar takip eden ülkelere benzer şekilde büyüme başarısı gösterdi. Ülkedeki gelir dağılımı kısmen düzelse de hala büyük bir oranda halledilmemiş sorunlar var. Ülke nüfusu 190 milyonun üzerinde ve ülke ekonomisi 2,5 trilyon dolar değerinde bir büyüklüğe sahip.

Ülkedeki yaygın halk gösterileri son Konfederasyon Kupası'na ev sahipliği yapan ve turnuvayı kazanan Brezilya futbol takımına gölge düşürmüştü. Görülen sebep otobüs ve metro ücretlerine yapılan zam idi. Gerçek sebep ise Konfederasyon Kupası ile Dünya Kupası harcamaları ve kamu hizmetlerindeki şikâyetler idi. Brezilya'da bir milyon insan sokağa döküldü. Brezilya cumhurbaşkanı Dilma Rousseff Konfederasyon Kupası'nda başlayan bu barışçıl protestoları "Halkımızın göstermiş olduğu bu reaksiyon ne kadar sağlam bir demokrasiye sahip olduğumuzun göstergesidir." şeklinde yorumlasa da şubat ayında polis teşkilatına 70 bin kişilik takviye yapılması Brezilya'da endişelerin giderek arttığının göstergesidir. Protesto gösterilerini izleyen bir kameramanın göstericiler tarafından atıldığı sanılan havai fişek sonucu hayatını kaybetmesi Brezilya Adalet Bakanı Andrei Rodrigues'i epey endişelendirmişti. Yine yakın zamanda Brezilyalı yetkililer Dünya Kupası'nda güvenliği sağlamak için 150 bin polis ve askerin görev yapacağını doğruladı.

Brezilya lideri yuhalandığında FIFA başkanı Sepp Blatter ona destek olmuş fakat sonra kendisi yuhalamaların odak noktası haline gelmişti. Dünya Kupası'nda açılış konuşması yapılmamasının sebebi bu olsa gerek.

Bununla birlikte FIFA, protestolardaki hedefin kendileri olmadığını söylese de gösteriler sırasında açılan pek çok pankart ve afişlerden FIFA'nın da nasibi aldığını net bir şekilde görebilirsiniz.

Binlerce polisin, öğretmenin ve kamu personellerinin greve gitmesi, stadların Aralık ayına yetiştirilememesi, maç takviminin yaklaşmasıyla artan şiddet olayları kafalardaki sorulara yanıt getiremiyor.

2014 Dünya Kupası FIFA tarihinin en değerli, en kârlı ve en pahalı turnuvası olacak. Turnuvayı kazanan takımın federasyonu 35 milyon dolar ödülü kazanacak. Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği FIFA'nın ise, 4 milyar dolar ticari gelir elde etmesi bekleniyor. 12 Haziran-13 Temmuz arasında oynanacak 64 maçlık turnuvada 3 milyon bilet neredeyse tükendi. Fakat kendisine daha iyi okullar, hastaneler ve daha az yoksul ve yolsuzluklar isteyen Brezilya halkı ise bu rakamlardan hiç memnun değil.

Ev sahibi ülke 13 Temmuz'da kazanan takım olsa bile, FIFA'nın ödül fonunda kalan 323 milyon dolar diğer 31 ülkeye gidecek. Federasyonlar turnuvaya hazırlanmak için FIFA'nın 48 milyon dolarlık fonunu paylaşıyor. 70 milyon dolar da oyuncuları turnuvaya giden, çoğunlukla Avrupalı, kulüplere gidecek. FIFA'nın 4 milyar dolarlık gelirinin çoğunu yayıncılar ve sponsorlar ödeyecek.

Avrupa televizyon ağlarının bugüne kadar yaptığı ödeme yaklaşık 1.7 milyar dolar. FIFA maç biletleri ile kurumsal ağırlama, lisanslı mal satma ve koltuk satmak haklarını alan ajanslardan yüz milyonlar kazanıyor. FIFA'nın gelirleri Brezilya'da vergilendirilmiyor. Ancak FIFA Brezilya'da önemli ölçüde harcama da yaptı.¹

Güney Afrika Cumhuriyeti, 2010 Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmak için en az 4 milyar dolardan fazla harcama yapmıştı.

Brezilya futbolunun önde gelen isimlerinden Pele ve Ronaldo'nun gösterilerden hükümeti sorumlu tutup ülkede gerçekleşecek olan Dünya Kupası'na bir zarar gelmemesi için halkı itidâle davet eden demeçler vermeleri bu işin futbol ayağını temsil ediyor bir nevi. Fakat daha geçen günlerde Çatısız İşçiler Hareketi'nin çağrısıyla 10 bin kişi açılışın yapılacağı İtaquirao Stadı'na çıkan yolu trafiğe kapadı. Brezilya'da gösterilere katılan halkın organizasyon sahibi FIFA'yı ve ülke yöneticilerini ayrı bir kefeye koyduğunu söyleyemeyiz. Gerçekte futbola bu denli bağlı olan Brezilya halkının mücadelesi ülke yatırımları ve FIFA'nın organizasyon ile birlikte kazanacağı para ile alakalı olmalı. Günümüzde futbol, müzik, sinema vb sektörler tamamen kâr amaçlı kazanımlar elde etmeye yönelik çalışmalar takip ettiğinden ülke ve ülke insanlarının tepkileri onlar üzerinde pek payidar olmuyor.

Futbol ve kapitalizm

Spor ekonomisi ve yönetimi uzmanı olan Profesör Doktor Stefan Szymanski geçenlerde spor muhabiri Enver Hasanoğlu'na önemli demeçler verdi. Aşağıda oradan bir bölüm paylaşacağım.

UEFA'nın Finansal Fair Play düzenlemesi sizce ne kadar uygulanabilir?

Düzenlemedeki maddelere baktığımızda iyi niyetli ve bir şeyleri çözmeye yönelik bir düzenleme olduğunu görüyoruz. En çok rastladığımız kelime disiplin. Bence işin adil olmayan bir tarafı var. Özellikle büyük yatırımlar yaparak, diğer büyük takımlarla rekabet edebilecek hale gelmek isteyen daha küçük takımlar için. Bu duruma en güzel örnek, Paris Saint Germain ve Manchester City takımları. Geleneksel olarak büyük olan bu iki takım, onlarla aynı seviyede diğer takımlarla yarışabilmek için çok büyük paralar ödemek zorundalar. Bu uygulama, oturmuş yapısı olan büyük takımların işine yarar. Real Madrid, Bayern Münih ve Manchester United gibi.

Bence bu uygulama yıllardır gücü elinde tutan bu tip takımların güçlerini daha uzun yıllar sürdürmelerine yarayacak. Onlarla mücadele etmeye çalışan daha küçük Avrupa takımları bundan yarar görmeyecek. Kapitalizme dönecek olursak, bu sistem rekabetin olduğu yerde işler. Rekabetin olmadığı, bir tarafın gücü elinde bulundurduğu yerde kapitalizmden söz edilemez. Futbol için en iyisi rekabeti artırmaktır. Bu durum rekabeti artırmıyor. Seyirci sayısını artırmak amacındalar ama rekabetin olmadığı yerde seyirci ilgisi de olmaz. 50 yıl önceye baktığımızda, kulüpler arasında daha büyük uçurumlar vardı. Yine de daha küçük takımlar gelip Şampiyonlar Ligi'ni ve diğer kupaları kazanabiliyordu ve herkes bu dünyaya geri dönmek istiyor. Ama ne yazık ki artık böyle bir dünya yok ve her şey çok farklı. Kulüpler arasında böyle bir eşitliği sağlamak imkansız. Avrupa'daki bütün takımları aynı seviyeye getirme düşüncesi tamamen gerçek dışı ve hayal.

Kapitalizmin futbola olan özel ilgisinin kaynağı nedir?

Futbol dünyadaki küreselleşmeye en iyi örnek. Dünyanın her köşesine ulaşan ve etkileyen birkaç şeyden biri. Geleneksel olarak fazla ilginin olmadığı ABD'de bile. Günümüzde futbolda başarılı olabilmek için en iyi taktiklere ve en son teknolojiye sahip olmanız gerekiyor. Artık bağımsız bir ruhla ve ideolojilerle başarıya ulaşmak imkansız. Artık önemli olan tek şey banka hesapları. Futbol rekabet demektir. Rekabetçi sisteme dayalı kapitalizmle ilişkisi de böyle geliyor. Serbest piyasa ekonomisinin olmadığı, devletlerin katı kurallar koyduğu ülkelerde futbol gelişemiyor artık.

Kapitalizm ve küreselleşme beraberinde bazı olumsuzlukları da getiriyor mu sizce? Bunlardan en önemlisi hangisi?

Küresel kapitalizm insanlara bazı imkânlar sağladı. Paranız olduğu sürece, her türlü kolaylığa ulaşabilir ve hayat kalitenizi, sağlığınızı satın alabilirsiniz ve bu dünyanın her yerinde aynıdır. İstanbul'da da, Seattle'da da aynı kahveyi, aynı kalitede içebilirsiniz. Kapitalizm tüm bunları getirirken çeşitliliğimizi götürdü. Bence en büyük sorun bu. Futbol dünyasında da bu böyle. Geçmişte futbolda farklı tarzlar, ekoller vardı. İngiltere, İtalya, Brezilya, Almanya gibi. Ancak artık herkes bu rekabet ve standardizasyon doğrultusunda kazanmak için aynı tip futbolu oynuyor.

Dünya üzerindeki küreselleşmeden futbol da yeterine nasibini aldı. Bundan seneler evvel köylülerin özgürce oynadığı bir oyunun işçi sınıfına pazarlanıp bu hale geleceği kestirilemezdi. Artık futbolda standartları para belirliyor. Yukarıda Stefan Szymanski ise artık bağımsız bir ruhla ve ideolojilerle başarıya ulaşmanın imkânsız olduğuna değiniyor. Bundan kasıt öyle sanıyorum ki sosyalist, nasyonalist, kendi içinde hassasiyetleri olan kulüpler ya da daha somut bir örnekle Almanya'da maden işçilerinin kurduğu bir takım olan Schalke 04'ü senelerdir neden başarıya ulaşamadığı gibi sorular. Gerçekten de geçmişte önemli köklere sahip kulüpler dahi bu küreselleşmeyi takip edemediğinde kendi liglerinde rezil rüsva hale geliyorlar. Küreselleşme sürecindeki farklılıkları ise şirketleşerek ya da daha özgür bir ifadeyle kurumsallaşarak elde ediyorlar. Ülkemizde Galatasaray'ın son 5-6 sene içerisindeki durumu buna örnek olarak gösterilebilir.

Futbolda kazanmak temel bir prensiptir. Bu oyunun içerisinde kupalara ambargo koyarak kazanmazsınız sadece. Kurumsallaşmış modern takımlar Stefan Szymanski'nin söz ettiği üzere rekabeti koruyacak yapıya sahip olmalı, bununla birlikte sportif başarı için güç sağlamalıdır. Mesela geçmişinde önemli köklere sahip bir kulüp olan Real Madrid'in birkaç yıl Avrupa kupası kazanamadığında nasıl çabalara giriştiğine bir bakalım. 2000'li yıllarda Real Madrid eski başkanı Lorenzo Sanz'ın ve onun yönetim kurulunun yarattığı finansal problemler ve kötü idare şekli takımın kupalara ambargo koyduğu o yıllara gölge düşürmüş ve bu kriz ortamı günümüz Real Madrid başkanı olan Perez'i başkanlık seçimlerine girmeye kadar götürmüştü. O da bunu fırsat bilerek Figo'yu transfer edeceği sözünü verdi ve Madrid'in kazandığı başarılara rağmen görevi devralmasını başardı. 2004'te Perez'in aldığı %94.2'lik güven oyu verdiği sözleri tuttuğuna delil teşkil ediyor. Yine onun kısa sürede Zidane'lı, Ronaldo'lu, Figo'lu, Beckham'lı Galacticos denilen takımı kurması da cabası. Buna rağmen Real Madrid yıllarca Avrupa kupası kazanamadı ve Perez 2009'da tekrar başkanlığa adaylığını koyup görevi devraldı. Kısa sürede önemli futbolcuları ve hocaları takıma getiren bu başkan, 2014 yılında Şampiyonlar Ligi'ni kazandı. Bu sürece girerken Perez'in futbol piyasalarına verdiği zarar günümüzde oyuncuların kendilerine ve bonservisleri için kulüplerine ödenen meblağlar göz önünde bulundurulduğunda oldukça fazla. Inter, Manchester City, Chelsea gibi takımların yaptıkları da ortada. Yine pek çok kulübün eninde sonunda sportif başarıyı elde etmesi ve uzun yıllardır Avrupa kupalarında farklı bir takımı görmememiz bu oyunun ne kadar değiştiğini gözler önüne seriyor. Günümüzde spordaki güç kitle ile temsil ediliyor ve bu güç, bu kitleyi temsil eden destekçilerin (taraftarların) bağımsız ruhu ile değil, onların satın aldığı bilet, forma, atkı ya da diğer gereçlerle sağlanıyor.

Halkın temel ihtiyaçlarının yeterince karşılanamadığı bir dönemde, bir ülkede spor organizasyonu düzenlenmesi ve halktan alınan vergilerin bu turnuvayı düzenleyecek harcamalara ayrılması gayet samimiyetsiz bir harekettir. FIFA ve benzeri kuruluşların bu konularda 'benci' ve vurdum duymaz bir şekilde hareket etmesi, futbol ve futbol ekonomisini düzenleyici talepleri yürürlüğe koyamaması ve denetimde eksik kalması bu kuruluşların işlerinde ne kadar kötü yaptıklarının bir göstergesidir. Sivil savaşın yaşandığı bir ülkede seçim yapmak ile halkın temel ihtiyaçlarının karşılanamadığı bir ülkede spor organizasyonu düzenlemek arasında benim için bir fark yok.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Roberto Mancini ve Galatasaray’daki geleceği

Baba Aldo Mancini anlatıyor:

Roberto tıpkı diğer çocuklar gibiydi. Canlı, parlak ve zeki idi. Okuldan öğlen gelir, yemeğini yer ve hemen evi terkederdi. Saint Sebastian kilisesinin önünde hava kararıncaya kadar top oynardı. İşimi bitirirdim ve onu alarak akşam yemeğine götürürdüm. Sonra ne araba ne de diğer tehlikelerin bulunduğu, semtin o tüm çocuklarının toplandığı yere geri dönerdi.

Roberto'yu sık sık Seria A maçlarına götürürdüm. Ben Juventus'u desteliyordum ve doğal olarak Roberto da aynı takımı destekliyordu. İdolü Roberto Bettega idi. Bu yüzden eşim ne pahasına olursa olsun gidip ona siyah-beyazlıların en golcü oyuncusunun formasını satın almalıydı. Old Lady (Juventus'u bu şekilde de çağırırlar) Communal Stadı'na geldiğinde her maça gittik. Bir keresinde 1970 yılında Bologna ve Juventus İtalya Kupası çeyrek finali oynuyordu. Marino Perani'nin galibiyet golünü attığında ben Roberto'yu kaybettim. Ona ileriye gitmesi için izin vermiştim ama kalabalıkta ve kontrol bariyerlerinde sıkışıp kalmıştım. Kalabalığa tutuldum ve onu hiçbir yerde göremedim. Stad hıncahınç doluydu ve sonunda nihayet gitmeye niyetlenirken onu bir kadının elinden tutmuş vaziyette ağlarken gördüm. Zavallıcık! Henüz çok küçüktü, 6 yaşında bile değildi.¹

Bu sözlerden küçük Roberto'nun dünyanın diğer hemen hemen tüm çocuklarında bulunan benzer hikâyeleri yaşayıp idrak ettiğini söyleyebiliriz. Yine de ben bu yazıda Roberto Mancini'nin neden kalması gerektiği konusu üzerinde yoğunlaşacağım.

Futbol çalıştırıcılarının hünerlerinde muhtelif yönler bulunur. Kimisi oyuncuyu iyi seçer, kimisi takımı iyi yapar; kimisi ise taktiği iyi belirler. Bunların hepsinin tek bir adamda toplandığını görmek ne âlâ! Bu nedenle ben her çalıştırıcının eksik yönleri olduğu görüşünü savunurum. Fakat nasıl sahada oyuncular birbirlerinin açıklarını izale edebiliyorlarsa aynı zamanda hocalarının da açıklarını izale edebilirler. Sahada disiplinli bir takım gördüğünüzde bu övgü o takımın hocasına da yansır. Aksi bir görüntü ise zıt bir eleştiriyi beraberinde getirir.

Benim basit sezon tanımlamama göre Galatasaray Mancini yönetiminde bu yılı başarılı geçirdi ama futbol olarak 'eksik' kaldı. Terim kalsaydı Galatasaray'ın durumu ancak devre arası transferlerine bakardı. Buna mukabil, ben Terim ile Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi'nde bir üst turu görmeyeceğini fakat ligde daha iyi işler çıkarabileceği kehanetinde bulunmuştum. Bu arada devre arasında yapılan transferlerin kimin önerisi ve onayıyla yapıldığını da gerçekten merak etmiyor değilim. Bu başarısızlık baş gösterdiğinde Galatasaray bir de Bruma ve Aydın Yılmaz gibi kanat oyuncularından mahrum kaldı.

Mancini'nin deplasmanda kötü bir imaj çizmiş olması takımın oynadığı oyun ile ilişkilendirilmemeli. Türkiye'de deplasman maçları daha çok sonuç odaklı ele alınır. Bursa ve Eskişehir'e birer puan ile bakılır. Yani Terim'in dediği gibi, "yenilmiyorsan kaybetmeyeceksin." Terim ile Galatasaray şampiyon olduğu iki yılda deplasmanda oyun olarak çok kötü maçlar çıkarmasına rağmen üç puanı almasını bildi. Bu yüzden Galatasaray'ın bu yılki deplasman sorununa 'psikolojik' olarak yaklaşılmalı.

Takımın geçtiğimiz yıllara nazaran liderlik koltuğundan uzun haftalar mahrum kalışı bana göre önemli bir 'psikolojik' sebeptir. Son iki yılda Galatasaray şampiyonluğunu ligdeki liderlik konumunu koruyarak elde etti. Bu yıl ise Galatasaray ezeli rakibi Fenerbahçe'nin son dakikalarda kazandığı etkili maçlarla daha ilk haftalardan gerilere düşmüştü. Mancini ile her ne kadar takımı toparlamaya çalışsa da Fenerbahçe fırsat vermedi ve ligde haklı bir şampiyonluk elde etti.

Peki Galatasaray taraftarının gelecek sezondaki beklentisi nedir? Mancini bu beklentileri karşılayabilir mi? Galatasaray yönetimi ve taraftarı ona bir sene daha güvence verebilir mi? Bu soruları elbette yanıtlamak ve bir sonuca varmak gerekir.

Fenerbahçe'nin elde ettiği şampiyonluk ile kazanılan liglerin rakamları eşitlenmiş oldu. (19-19) Elbette Galatasaray hedefe rakibinden önce varmak isteyecektir. Ve Galatasaray taraftarının bu konuda bir heyecanının olduğu açıktır.

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki Mancini geldiği günden bu yana yön verdiği bu takımda bir yılı daha hak ettiğini, elde ettiği kupa ve Şampiyonlar Ligi'ndeki üst tur başarısı ile kanıtlamıştır. Ona verilecek fırsat hususunda karar yönetime aittir. Çünkü taraftarın bu konuda yarı-yarıya bölündüğünü söylemek yanlış olmaz. Yönetim ise muhtemelen Mancini'nin kalmasına sebebiyet verecek meşruiyeti sağlamak için takımın Şampiyonlar Ligi'ne doğrudan katılmayı garanti etmesini bekleyecektir. Eğer son hafta bu gerçekleşmezse, ben Mancini'nin geleceğinin ortada olduğunu düşünüyorum.

Manchester City yönetiminin Mancini döneminde yaptığı sarsıcı değişiklikler kulübe iki yıl içerisinde 40 yıldır kaldıramadığı kupayı kazandırmıştı. Yapılan transferlerin elbette bu şampiyonlukta büyük bir etkisi vardı. Fakat oyuncularla oluşan sorunlu ilişkiler ve Avrupa'daki başarısızlık taze bir kanın gerekliliği görüşüne sebebiyet verdi ve bu sonuçlar Mancini'nin işine son verdi.

Aslında tersine Galatasaray'da Mancini ve oyuncular arasındaki ilişkilerin giderek düzelmeye başladığını görüyor gibiyiz. Fakat bu konuda gelecekte ne olacağını elbette bilemeyiz.

Bununla birlikte Mancini geçtiğimiz yılın aksine Şampiyonlar Ligi'ne kötü bir oyunla veda etti ve sahasında Kasımpaşa'ya 4-0 mağlup olarak Arena'nın geçmişine kötü bir anı bıraktı.

Ben Mancini'ye gerekli desteğin sağlanmasıyla birlikte, onun Galatasaray'a 20. Şampiyonluğu armağan edebileceğini düşünüyorum. Bu konuda alternatif bir isim üretmeye çalıştığımda ise çok fazla isimle karşılaşamıyorum. Mancini'nin bu kulübü ve ülkeyi idrak etmesi çok uzun sürmedi ve eğer fırsat verilirse, onun, önlemlerini erkenden alarak Galatasaray'ı bir yıllık aranın ardından zafere ulaştırabileceğini düşünüyorum.

1    Caioli, Luca, Roberto Mancini: A Footballing LIfe: The Full Story, Icon Books: 2013

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Ödüllü soru: Brian Clough'un kariyerinde kazanamadığı tek kupa hangisidir?



Soru gayet açık. Ünlü İngiliz çalıştırıcı Brian Howard Clough'un antrenörlük kariyerinde kulüp düzeyinde kazanamadığı tek kupa hangisidir?

Ödül: Brian Clough'un otobiyografisi (İngilizce)
Cevap Süresi: 10 Mayıs'a kadar (Süre tamamlanmıştır.)