17 Haziran 2013 Pazartesi

Türkiye'deki yabancı oyuncu sınırlaması ve mali yatırım

Türkiye’de yabancı oyuncu sınırlamasıyla ilgili olarak pek çok tartışma yapılıyor. Federasyonun beyanı her yıl yabancı oyuncu sayısının giderek azaltılması yönünde. Ama Türkiye’de bazı büyük kulüpler bu uygulamayı tasdik etmiş görünmüyor.

“Kısıtlamaya gidilmeli, yerli oyuncular daha fazla ön plana çıkmalı” diyen de var, “Yabancı sınırlaması ortadan kaldırılmalı, kulüpler yabancı oyunculara daha fazla rağbet göstermeli ve böylece yerli oyuncular gelişme göstermeye ve takıma girmeye daha fazla teşvik edilmeli” diyen de. Özellikle hükümet de dünyadaki mevcut ekonomik gelişmelerden sebeple ‘ülkedeki paranın ülkede kalmasını ve ülkenin çocuklarına harcanmasını’ öngörüyor ve federasyona bu şekilde tavsiyeler veriyor.

Uluslararası futbol, sporun zirvesidir. Bu kanaate varmak için sporla alakası bulunmayan herhangi bir insanın uluslararası turnuvalardaki merakını gözlemleyebilirsiniz. 80’e dem vurmuş olan dedem dahi herhangi bir kanalda Türkiye müsabakasına rastladığında kumandayı önüne bırakır, ülkesinin futbol takımının uluslararası düzeydeki yerinden merakla haberdar olmak ister. Türkiye’deki fanatik futbol maçlarından ve şiddetten bunalan pek çok insan da kendisini yalnızca milli maçları izlemeye adamıştır.

Dünya futbolu üzerinden örnekler verebileceğimiz pek çok lig vardır. Örneğin Hollanda Milli Takımının çoğu yıldız futbolcusu futbol yaşamını belli bir süreden sonra Avrupa’da sürdürür. Kariyerinin son dönemlerini ise ya yetiştiği takımda ya da daha iyi para kazanabileceği bir ligde tamamlar. İspanyollar son yıllarda Barcelona kültüründen etkilenerek yerli oyuncularını kendi liginde tutmayı başardı ve Real Madrid’i Barcelona ile yarıştırabilecek bir düzeye çekip tüm dünyanın ilgi odağı haline geldi. Her iki ülkedeki kulüpler, oyuncu üretme konusundaki uygulamalarında benzerlik gösterirler. Barcelona ve Ajax benzer kültüre sahip iki farklı ülkenin takımıdır. Ancak pazarlama konusunda farklılık görebiliriz ki bu çoğunlukla milli takımlarına yansımamıştır. Çünkü her iki takım da uluslararası düzeyde oldukça iyi konumdadırlar. Ülkedeki kulüpler milli takımlarına nasıl iyi oyuncu tahsis edebileceği konusunda bilinçlidirler. Rekabet, ülke içinde bir şekilde korunarak uluslararası düzeye getiriliyor.

Bir başka örnek İngiltere ve Portekiz’den verilebilir. Her iki ülkenin milli takımları uluslararası turnuvalarda inişli-çıkışlı bir grafik çizer. –İngiltere çoğu zaman düşük bir profil olarak kalır– Çünkü bu iki ülkenin kulüpleri oyuncu yetiştirmekten çok scooting sistemiyle meşgul bir durumdadır. Bu kulüpler Latin Amerika’da ve Uzak Doğu’da oyuncu gözlemleyerek oradan gelişime müsait oyuncuları kendi bünyelerine kazandırırlar ve bu oyuncuları mevcut yerel oyuncularla harmanlayarak futbol dünyasına servis ederler. Yerel oyunculardan gelişim gösterenler de zamanla Avrupa’nın yolunu tutar. Lineker, Figo, Ronaldo gibi.

Almanları bu makaleden uzak tutmak gerekir çünkü onlardaki yapının bir benzerini herhangi bir ülkede görmemiz söz konusu değildir.

Dikkat edilmesi gereken bir konu da şudur ki 2000’lerden beri Avrupa’nın kulüpler düzeyindeki en büyük iki turnuvasına belli dönemlerde damgayı yine İngiliz, İspanyol ve Alman kulüpleri vurmuştur. Bunun dışında zaman zaman İtalyan ve Portekiz takımlarına da tanıklık edebiliyoruz.

Türkiye yapı itibariyle İspanya ve Hollanda’ya benzeyemez çünkü kulüplerin altyapısı iyi bir temel üzerine oturtulmamıştır. Bunun dışında oyuncu pazarlama konusunda bir Hollanda kadar başarılı olamaz. Türkiye İngiltere ve Portekiz’e de benzeyemez çünkü gözlemcileri iyi değildir ve genç oyunculara tıpkı o ülkedeki takımların yapmış olduğu kadar yatırım yapması söz konusu değildir. Bütçe dardır. Türkiye Almanya’ya kesinlikle benzeyemez. Türkiye daha çok İtalya’ya yakın durabilir.

"Yabancı oyuncu ile ligin kalitesini ve kulübün uluslararası rekabetini artırıyorsunuz. Ayrıca ulusal takıma da katkı yapıyorsunuz; çünkü yerli oyuncular da yabancı oyuncuların olduğu ligde üst düzey hale geliyor. Türkiye'de isterseniz tamamen yasaklansın ve yerli oyuncular oynansın. Bence Türk futbolu şu aşamadadır; yerel mi olacağız, global mi. Avrupa'nın önemli bir ülkesi mi, sıradan bir 3. dünya ülkesi mi? Yabancı sayısı azalmış, rekabetin düştüğü sıradan yerel bir lig haline mi gelelim?". "Avrupa ekonomik krizden etkilenirken biz iyi bir noktaya geldik. AB'ye üye değiliz ve dezavantajlıyız. AB ülkelerinde, AB üyesi oyuncuları vatandaş gibi oynuyor. En azından bunu yapabiliriz. Basketbolda futbolda bunun örnekleri var.”
Lütfi Arıboğan, Galatasaray Spor Kulübü CEO'su

Türkiye’deki oyuncuların çalışmak ve kendilerini geliştirmek için çok iyi bir programı yoktur. Yerli futbolcular yeteneklidir ama onların yeteneğini artırabilecek ortam henüz hazır değildir. Dolayısıyla onları kesinlikle yabancı oyuncularla bir rekabetin içine sokmak gerekir. Bu yabancı oyuncular elbette düzgün seçilmeli, Türkiye’yi ‘kariyerinin son yıllarında iyi para kazanabileceği bir ülke’ olarak görmemeli ve işlerini icra etmelidir. Mevcut hükümet de yakın zamanlarda ülkedeki sporcuların ödedikleri vergilerde düzenlemeye giderek %15’ten %35’e doğru bir artırım yapmıştır. Bu kesinlik geç kalınmış bir uygulamadır. Bu uygulama ile ülkeye para için giren sporcular iki kere düşünmek zorunda kalır. Dolayısıyla doğru buluyorum.

Elbette federasyon yabancı oyuncu yatırımındaki ücretleri denetlemek zorundadır çünkü futbol ve spor bir devlet için büyük bir sektör haline gelmiştir. Fakat bu, başka bir yolla halledilmelidir. Yabancı ve yerli oyuncular arasındaki rekabet korunmalı, kulüplerin bir maaş dengesi olmalı ve federasyonlar kulüpleri bu hususta denetlemelidir. Federasyonun işi, işleyen düzene çomak sokmak olursa bundan kulüpler kadar ülke de zarar görür. Ayrıca Türk Milli Takımı son yıllardaki en kötü FIFA sıralamasını yakaladı. Yani Milli Takım'da yolunda gitmeyen birşeyler var. Açıkcası Milli Takımların 'genç-yaşlı, yeni bir sistem, yeni bir yapı' bahaneleriyle geçiştirilmesini doğru bulmuyorum. Milli Takımlar en iyi oyuncuların beraber oynayarak ülkelerini temsil ettiği bir ortamdır. Bu oyuncuların çoğu beraber çok fazla idman yapma şansı bulamıyor, beraber çok az vakit geçiriyorsa 'sürekli aynı şekilde oynanan bir oyun'dan söz edemeyiz. Milli Takımlar iki ayda bir toplanır ve bir hafta içerisinde iki maç oynarlar. Zaman oldukça dar ve beklenti oldukça yüksektir. Dolayısıyla ortaya buna uygun birşeyler çıkarmak gerekir.


“Ben mali açıdan şapkadan tavşan çıkarmadım. Bu yanlış. İş hayatında sihirbazlık ve mucizeler yoktur. Doğru analiz vardır. Başkanlığa ilk oturduğum zaman Galatasaray'ın mali sorunları yoktu. Mali açıdan yönetilme soranları var demiştim. Sanırım bu iki yıl bu iddiamın kanıtlandığını gördüm. Bu iki sene içinde çok büyük yol aldık ama planladığımızın 3-4 ay gerisindeyiz. Çeşitli engelleme çabaları ve özellikle bazı kurulların kural değişikliği bize sürpriz oldu. Ama içiniz rahat olsun; yeni kurallar içinde de Galatasaray’ı daha iyiye götürmeye çalışacağız. 14 yıldır yükselen borcumuz bütün engellemelere rağmen 102 milyon dolar azalmıştır. Hedefimiz 2014 Mali Genel Kurulu’na 60 milyon dolar daha az borçla girmektir. Birinci sermaye artırımımızı sorunsuz gerçekleştirdik. İkinci sermaye artırımında rakiplerimizin 'aradaki farkı açacaklar' edebiyatı başladı. Sermaye artırımını geciktirmeyi başardılar ama şampiyonluğumuzu engellemeyi başaramadılar.”
Ünal Aysal, Galatasaray Spor Kulübü Başkanı 


Galatasaray son iki sezonun şampiyonu oldu ve bu sezon içinde Avrupa’da önemli bir başarı elde etti. Yeni bir yapılanma geçirerek taraftarını yeni stadına çekmeyi başardı. Bütün bunlar mali bir düzenlemeyi öngörüyor ve Ünal Aysal şuana kadar bu işte iyi gidiyor. Fakat Ünal Aysal’ın değindiği önemli bir konu var ki o da sermaye artırımı. Galatasaray şu son iki yılda Türkiye içerisindeki yerel oyuncu yatırımını tamamladı ve tam da Avrupa’dan alabileceği iyi oyunculara sermaye artırabilecek potansiyele gelmişken kural değişikliğiyle karşı karşıya gelmek durumunda kaldı. Ben bunu elbette bir engel olarak görüyorum.

Sonuca bağlayacak olursa, beni kurtuluş reçetem daha çok rekabet, daha çok denetleme ve ülke futboluna daha çok yatırımdır.

Anahtar kelimeler: yabancı sınırlaması, Türkiye'de mali futbol yatırımı, Türkiye'de altyapı,

12 Haziran 2013 Çarşamba

Zamanın içinden ve dışından

Emin olmadan yürüyemiyorum kaldırımların ucunda
Geleceğe dair bir umut verin
Durdurun orada gölgesini takip eden çocuğu
Gölge, üzerine yürüdükçe küçüldü, neyi kovalıyorsun hala?

Saat 10’daki otobüse yetişmek için merdivenleri ikişer ikişer tırmalıyorum. Acele bir şekilde hareket ederek daha önceden hazırlanmış olan çanta ve bavullarımı sırtıma geçirip otogara doğru yol alıyorum. Otogara vardığımda bir amcadan su satın alıp saat 10’a ne kadar kaldığını soruyorum.

“Daha yarım saat var.” cevabını veriyor.

Çanta ve bavulları yere indiriyor, üzerine çömeliyor ve oracıkta bir sigara yakıyorum. Kafamda tonlarca soru... Dahası, bunca sorunun tek bir yanıtı bile yok. Peki, yanıtı olmadığı halde başımı bu denli yoğun bir biçimde kurcalayan bu soruları neden kendime yöneltiyorum? Eğer cevabı yoksa, bir soru da yok demektir. Kendimi doğru düşündüğüme inandırarak bekliyorum, zamanın akıp geçmesini bekliyorum.

Otobüs yanaşıyor, çanta ve bavullarımı sırtlanarak oraya doğru yol alıyorum. Bagaj için bir bekleyiş var. Bu bekleyişleri hiç sevmiyorum. Bir de en yakın tesislerde ineceğim için beni en sona bırakıyor muavin. Tam sıra bana gelecekken, birisi elimdeki bavulları yükleniyor ve “Yardım edeyim mi?” diye soruyor. Gelen bizim Ömer... Yeni evlerini çabucak yerleştirip yol için iki-üç dilim tatlı ikram etmek istemişler. Nedense onların bu ziyareti yüzümde tatlı bir tebessüm uyandırıyordu. Vakit geliyor, vedalaşıp otobüse biniyorum. Koltuk numarasını bulup yerleşiyorum. Cam tarafında oturan genç çocuk muhabbete girmek için otobüsün ne zaman kalkacağını soruyor. “Birazdan kalkar sanırım.” cevabını alıyor benden. Ve sonra, İstanbul’a niçin seyahat ettiğinden başlayarak giriyor kafamdaki muhabbetin ortasına. Anlatıyor da anlatıyor yaşadıklarını. Bense bazen onunla, bazen kendimle konuşmaya devam ediyorum. Muhabbetin nerelere geldiğini çocuğun “Ben bu güne kadar neredeyse her türlü alkolü tükettim, Allah’a şükür bir kere bile kusmadım.” demesinden anlıyorum. Gözlerimi kapatırsam belki susmaya başlar diye düşünüp geriye yaslıyorum kendimi. En iyisi biraz kestirmek; hoş, daha önce ne zaman uyuyabildiysem bu uzun seyahatlerde...

Vapurda güneşin muhteşem doğuşuna tanıklık ediyorum. O kadar muhteşem ki, yanan sigaramı yarısına gelmeden atıp söndürüyorum. “Bu kadar doğasever bir insanken, şu manzara eşliğinde bu sigara eline yakışıyor mu?” diye soruyorum kendime. Sonra aklıma yine sorular takılıyor, o cevabı bir türlü olmayan sorular. Sinirlenip bir sigara daha yakıyorum. Bu defa sonuna kadar içime çekiyorum. Sanki cevapları verecekmiş ya da soruları kafamdan silecekmiş gibi...

Muavin yanıma doğru gelip bir sigara yakıyor. Başlıyoruz sohbete. Kendisi 2011’de tarih bölümünü bitirdiğinden ve yakın zamanda askere gideceğinden bahsediyor ve doğan güneşin eşliğinde vapur boyunca sohbet ediyoruz.

“Geçen gün Denizli’de bir kafeye girdim. Bu kafenin garsonlarından sorumlu şefi benim arkadaşım olur. Çalıştırdığı garsonların kültür seviyeleri o kadar yüksektir ki, o kafeye gelen müşteriler buna şaşar kalırlar. Hatta üst sınıftan bazı insanlar gelir ve garsonlardan bazılarına emrederek konuşur. Bu tür davranışlar da o garsonların zoruna gidermiş.”

Ben ise şaşkın bir şekilde sordum.

“O nedenmiş? İcra ettikleri meslek gereği bu tarz tavırlara alışkın olmalılar.”

“Bilmediğin birşey var. Şef garson da dahil tüm çalışanlar üniversite mezunuymuş ve hepsi de mezun oldukları bölümden tamamen bağımsız bir işi icra ediyorlarmış. Biri Gıda mühendisi, biri Tarih mezunu, biri Sosyoloji mezunu gencecik insanlar. En son arkadaşım dayanamadı bana da iş teklif etti!“

Tebessümle karışık bir kahkaha ile cevap verdim.

“Sen de farksız değilsin ha?”

“Vallahi kardeşim, normalde bu arabada benim olmamam gerekiyordu; son anda bir değişiklik oldu. O yüzden buradayım. Bu işi şimdilik geçici bir iş olarak görüyorum. Askerden sonra bakarız bir hal çaresine. Kız arkadaşım da geçen bana “Hiç sana yakışıyor mu bu iş?” diye sordu. Hiç sıkılmadım nedense bu soruya. Yeter ki iş olsun.”

“Bu kadın milleti hep mi aynı şeyi düşünür? Allah nasip etmesin öyle birini. Bir arkadaşımın geçen aylarda bir hikayesi vardı. Çocuk, kız arkadaşıyla birlikte bir konsere gitmiş. Dönüşte, beraber durağa doğru yürürken kız, “Ne güzel, insanlar arabalarıyla gelip gidiyorlar.” demiş. Çocuğun içi öyle bir sıkılmış ki kızı bırakana kadar tek kelime etmemiş. Para, kariyer, şöhret, ün, nam, ihtiras, mal-mülk, çok konuşulur bir kişi olmak... Bunların hiçbirini sevgi, mutluluk , saygı, edep ve dünya hayatına karşı fazlaca hissedilen metanet duygusuna değişmem. Ben eve girdiğimde beni güler yüzle karşılayarak paltoma sarılan bir eşten kesinlikle razı olurdum. “

Muavin üst üste sigaralar yakıyor.

II. Abdulhamit vefat etmeden hemen önce bir sabah yorgun bir şekilde uyanmış. Eşi uyandığını fark edince yanına doğru gelip kocasının çoraplarını giydirmeye başlamış. Sultan Abdulhamit eşine doğru bakıp, “Hanım, çok emeğin geçti. Hakkını helal et.” demiş. Kadın, “Helal olsun bey.” diye cevap vermiş. Abdulhamit bir kez daha “Hakkını helal et.” demiş. Kadın yine aynı cevabı vermiş. Abdulhamit üçüncü kez yinelemiş. “Hakkını helal et.” Kadın yine “Helal olsun.” demiş.

“Sevgi ve saygı. Çoğu zaman aşk hissinden çok daha fazla şey ifade ediyor benim için.”

Vapur iskeleye doğru yanaşıyor. İnsanlar martılara simit atmayı bırakarak kalkış için arabalarına yerleşiyor. İstanbul. Dolgun, mavi bir gökyüzü... Güneş şaşalı bir şekilde yükselişini sürdürüyor. Şehir, hüviyetini hiç kaybetmemiş bir şekilde gösteriyor kendini. Çoğu kişi işinde, gücünde. Bazıları ise eylemlere destek olmaya gidiyor. İstanbul’a vardıktan birkaç gün sonra fark ettim ki şehir yine aynı şehir ve insanlar yine aynı insanlar. Tek sorun yüzümüzdeki çizgiler.

Eski dostlarımla hasret gidermek için bir mekanda oturuyorum. Konu konuyu açıyor, laflar lafları...

“Kolumdaki saatin değerini biliyor musun? Bin liradan fazla eder bu.”

Arkadaşım saatin değerinden bahsederken ben ise saati gösteren akrep, yelkovan ve saniye işleyişine takılmıştım.

“Neden bir saate o kadar para ödüyorsun? Saatin bedelinden çok geçen süre daha önemlidir bana göre.”

“İyi hatırlattın, benim bir yere yetişmem gerek. Saat kaç bu arada?”

“Kolundaki değerli saate neden bakmıyorsun?”

“Geçen günlerde bir arkadaş oynadı onunla, yelkovan geriye doğru gidiyor, akrep ise ileri. Çok garip birşey bu.”

“Saat 17:10. Şu koluna pahalı bir saat yerine çalışan bir saat tak bundan sonra. Daha çok işine yarar.”

Ufak bir muhakemeden sonra anladım ki biz de tıpkı yelkovana benziyorduk ve geriye doğru yol alıyorduk. Oysa akrep ileriye doğru akıyordu. Zihnimizde daima sorulara takılırken güneş çoktan yükseliyor ve batışını gerçekleştiriyordu. Sorularla, onlara karşı yanıtsız kalmanın verdiği acı bazen bizi boğucu seviyelere ulaştırabiliyordu. Zaman işlerken insanlar yeni çizgiler ediniyor halbuki; ağaçlar yaşlanıyor ve şehirler yıpranıyor. Biz ise daima şeylerin bedeliyle övüneduruyorduk.