26 Haziran 2012 Salı

Herşey bir son dakika golüyle başlamıştı

20 Haziran 1984 tarihinde Paris'de Parc de Prince Stadyumunda Alman ve İspanyol Milli Takımları arasında yapılacak maçın sonucu, Fransa'da yapılmakta olan 1984 Avrupa Şampiyonasında yarı finale çıkacak takımı belirleyecek. Almanlar o zamana kadar çok büyük oyunlar ve turnuvalar çıkarmış. 1966 finalisti, 1970 üçüncüsü, 1972 Avrupa Şampiyonu, 1974 Dünya Şampiyonu, 1976 finalisti, 1980 Avrupa Şampiyonu, 1982 finalisti diye sürer gider. Almanya, o gün, dört yıl önce Belçika'da kazandığı ünvanı korumak için sahaya çıktı. Maç başladı. Almanya muhteşem oynuyor fakat golü bir türlü bulamıyordu. Toplar direkten dönüyor, İspanyollar bir penaltı kaçırıyordu. Son dakikalara kadar mücadele golsüz eşitlikle sürdü. Yine de maçın bu şekilde tamamlanması Almanya'ya yetecekti. Çünkü A grubunda averajla ve bir puan farkla İspanya'nın önündeydiler. Derken dakika 89 olmuştu. Hamburglu Wolfgang Rolff'un yaptığı bir faulle İspanyollar serbest atış kazandı. Derwall'ın bahsedişiyle hiçbir oyuncu bu faulun önemini anlayamamıştı. Tüm oyuncular turu garanti görüyordu. Derwall saha kenarında oyuncularına bağırıyordu ama kimse sesini duymuyordu. O dönem Real Madrid'de oynayan Macedo ileri çıkmıştı. İspanyollar Victor ile serbest atışı hemen kullandı ve bu Alman Milli Takımı savunması için aşırı hızlı bir hareket olmuştu. Top sağ bölgede Francisco'ya geçmiş ve kimse müdahale edemeden Francisco ortayı yapmıştı. Top arka direğe süzülerek gitmişti ve Macedo kafa vuruşuyla gelecek yıllarda Fenerbahçe'nin de kalesini koruyacak olan Toni Schuhmacher'i avlayıp topu ağlara göndermişti. Bu dakikadan sonra herkes uyandı. Son şampiyon Almanya, Fransa'da yapılan 1984 Avrupa Şampiyonası'ndan elenmişti. Bu, aynı zamanda büyük bir yıkım anlamına gelecekti.

Neticesinde Fransa'da düzenlenen turnuva finalini Fransızlar, İspanyollara karşı 2-0 galip gelerek tamamlamış ve Jupp Derwall bu maçın ardından Fransa'da Alman Milli Takımı'ndan istifa ettiğini açıklamıştı.

O dönem Galatasaray'ı Tomislav Ivic çalıştırıyordu. Takım o sezon ligi üçüncü bitirdi ve kimse bundan mutsuz değildi. Herkes gelecek senenin daha iyi olacağına inanıyordu. Tıpkı yukarıda bahsettiğimiz maçta bir golle değişen birçok şey gibi, Ivic de ani bir teklif almıştı Benfica'dan. Yönetimden anlayış bekledi ve Galatasaray saygı göstermek zorunda kaldı. Takımın hocası artık yoktu. Acil bir kararla başkan, Faruk Süren ve Alp Yalman'ı bir hoca bulmakla yükümlü kıldı. Alp Yalman iki gazeteci aracılığıyla o dönem İsviçre'ye gitmeye hazırlanan Derwall ve eşinden randevu istedi. Fakat kabul görmedi. Sonra bizzat kendisi, kararlı bir şekilde davranarak ona telefonda akıcı bir Almanca'yla ricada bulundu ve görüşme onaylandı. İki gazeteci, Faruk Süren, Alp Yalman, Derwall ve eşi bir restoranda bir araya geldi. Konu pek Galatasaray değildi, gayet futboldan bahsediliyordu. Fakat sonraki görüşmelerde yöneticiler düşündüklerini söylediler, Derwall, tatile gitmeye, gazetecilerin yüzünü bir daha görmemeye, futboldan uzak kalmaya hazırlanırken birden fikrini değiştirmeye çalışan bir-iki yöneticiyle karşı karşıya kalmıştı. Farklı bir kültür, farklı bir dine mensup insanlar, farklı bir oyun anlayışı....

Derwall İstanbul'a ziyarette bulunmaya karar verdi. Bu ziyarti ilk başta farklı yorumlayanlar, Galatasaray'ın yeni hocasının Derwall olduğunu iddia edenler oldu ama Derwall bunun sade bir ziyaret olduğunu düşünüyordu. İstanbul'dan ve boğazdan çok etkilendi. Ama ülke şartlarından, organizasyondan ve sahalardan o derece memnun kalmayacaktı.

"Şampiyon olmak istiyorlardı. Kupayı almak istiyorlardı ve Avrupa Kupası'nda yüksek mertebeye ulaşmak istiyorlardı. İstanbul semaları artık bir kez daha Galatasaray'ın renkleriyle sarı kırmızı parlamalıydı. Kulübün simgesi ve amblemi olan aslan, gururla göğüsünü gerip dişlerini göstermeliydi."

Derwall, "Zahmet edip buraya gelmişim" dedi. Gördüklerinden hoşnut değildi. Bunları düşünürken bir yandan da şu soruyu soruyordu kendine: "Galatasaray'ın neden 11 yıldır şampiyon olamadığı çok açık değil mi?"

Bu soru Derwall'ı iştahlandırıyordu. Derwall, başka bir ülkede başka bir takımın gururu olabilme duygusunu tatmak istiyordu. Ve böylece Derwall, sözleşme kağıdını formüle edip koşullarını belirten bir kağıda maddeleri yazarak Boğaz manzarası eşliğinde Galatasaray'a imza attı. Alp Yalman ondan aldığı kağıdı okumamıştı bile, yalnızca bir fotokopi çektirip imzalamış ve başarı dilemişti.

Antreman sahalarını düzenleyecek bir makine yoktu, futbolcuların rahatlayabileceği bir tesis yoktu, çakıl ve taşlarla dolu bir alanda futbol oynanmaya çalışılıyordu. Bir topu düz bir şekilde yuvarlandığınızda bile sekerek yürüyecek bir haldeydi zemin. Ama ona bu tür işlerde yardımcı olabilecek çok tatlı bir başkan vardı: Ali Uras. Geçtiğimiz günlerde kaybettik onu, bugünlerde en az Derwall kadar payı vardır. Zemini kuşlar bozmasın diye tüfekle nöbet tutardı rahmetli. Ne istendiyse yerine getirdi ve başarıya giden yolun kapılarını açtı.

Derwall benzersiz bir adamdı. İştahlıydı, sevecendi. Kuralcıydı çünkü Almandı. Hiçbir olumsuzluktan dert yakınmadı. Gördüğü herkesten ilerlemiş yaşına rağmen birşeyler öğrendi ve onlara da kendi tecrübelerini aktardı. Kulüpteki tüm organizasyonu sağladı. Galatasaray profesyonel bir kulüp olma yolunda kendini gerçekleştirmesi Derwall ile birlikte olmuştur. Yalnızca kazanılan başarılar değildir elbet bu.

"Takımlar daima antrenörlerinin çizdiği görüntü, kişilik ve imajla örtüşürler. Futbolda söz konusu olan, her zaman yalnızca antrenör ve takımın futbol yeteneği, teknik olgunluğu ve kurnazca oyunları değildir. Antrenörün görevi, aynı zamanda, oyuncularına spor ruhu, centilmenlik ve rakip karşısında saygı duygusu kazandırmak, fakat bunun yanı sıra oyuncularına saha dışında da değer yargılarına sahip kişiler olarak eğitmektir. Bu, her zaman bilincinde olmamız gereken bir görevdir."

Yabancı teknik adam yoktur, yabancı kalmış teknik adam vardır: Derwall, dil ve taktik üzerine
Derwall Türkçe'yi çok zor bulmuştu. "Bu dilde nasıl futbolumu anlatacağım" diyordu. Şanslıydı ki karşına Ahmet Akcan çıktı. Almanya'da doğmuştu ve aynı zamanda antrenörlük lisansı bulunuyordu. Bundan daha iyisi olamazdı. Aynı zamanda yardımcısı olarak Mustafa Denizli'yi seçmişti. Kendisi Ivic'in de yardımcılığını yapıyordu ve Derwall onu futbolculuğundan tanıyordu. Onun da çok iyi bir Almanca lisanı vardı.

Taktik elbette önemliydi. Derwall takımla ilk antrenmanlarda garip olaylar yaşamıştı. Mesela o dönemlerde futbolcu üzerinde teknik direktörlere pek söz hakkı verilmezdi. Sözleşmeler isteğe bağlı olarak gerçekleşirdi. Derwall bunu garip bulmuştu ve havuzu epeyce geniş olan bu kadroyu 25'e düşürmüştü. Sonra ise kendisi şöyle anlatıyor: "Bunu yaptığımda oradaki 25 kişi kendilerinin özel olduğuna inandılar." Açıkçası Derwall'ın futbol anlayışına en uygun takımın Galatasaray olduğunu düşünüyorum. Çünkü diğer takımlar Avrupa kupalarını pek önemsemiyordu. Galatasaray ise nerede olursa olsun o arenada başarılı olmak istiyordu, Türk adını duyurmak istiyordu. Zaten takımın kuruluş gayesi de buydu. Bu yüzden teknik, bilgili, organize bir takım ve biraz da hücum futbolu istiyordu Derwall. Dikine oyun, mücadeleci ruh ve taraftara seyir zevki vermek istiyordu. Her ne kadar bunların Galatasaray için uygun olduğunu söylesek de bunlar için zaman gerekiyordu ve Türk halkının sabırlı olduğunu söylemek pek doğru bir ifade olmayacaktı. Derwall, ilk yılında takıma birçok şey aşıladı ama tablo pek iç açıcı değildi. Birçok kişi Galatasaray'ın neden beşinci olduğunu sorgulamadı. Taraftar ve onun arasında iyi bir birliktelik doğmuştu. "I love you Derwall" yahut "Herr Derwall" diye sesleniyorlardı ona.

Özellikle ikinci yılında Derwall daha katıydı. Kuralları ve mantaliteyi öğrenmişti. Birçok gurbetçi futbolcu transfer edildi ve bununla birlikte çok yerli ve yabancı oyuncular Galatasaray'ın formasını giydi. Derwall kısa sürede onlara mentalitesini anlattı ve olumlu dönüş aldı. Bu sezonda Galatasaray ligi namağlup bir şekilde ikinci tamamladı. Şampiyonluk sevinci için boğazlar bir yıl daha düğümlenmişti.

Üçüncü yılında herşey yerli yerindeydi. 14 yıldır gelemeyen şampiyonluk... Bastırılmış bir kazanma arzusu. Gündüz Kılıç'tan sonra Galatasaray yavaş yavaş halkın takımı olmaya başladı. Eğer halkın takımı iseniz, kazanmak zorundasınız. Sizi çimdikleyen şeyler elbet olacaktır. Velhasıl Galatasaray, o sezon işler çok iyi giderken Rize deplasmanından puansız ayrılmıştı. Taraftar dönüşte Galatasaray takım otobüsüne saldırdı, Florya'yı basıp antrenman sahasına taş fırlattı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Derwall, "Pes etmek yok" diyordu.

Beşiktaş'ın Malatyaspor ve Denizlispor'a kaybettiği puanlarla tüm olumsuzluklar silindi, Derwall'ın Galatasaray'ı son haftaya lider girdi. Sadece bir galibiyet, bir galibiyet şampiyonluk için yeterli olacaktı. Beraberlik dahi kurtarmıyordu. Galatasaray o gün, Ali Sami Yen stadını dolduran ve "Seni sevmeyen ölsün" diye tezahüratta bulunan binlerce taraftarı eşliğinde, Eskişehirspor'u 2-1 mağlup edip 14 yıl aradan sonra şampiyonluğa ulaştı. İnanç, devrim ve zafer. Galatasaray 1986-87 sezonu şampiyonuydu.

Jupp Derwall şampiyonluğa ulaştıktan sonra omuzlara alınıyor


Bundan sonrası aslında bizim için daha önemli bir konu. Galatasaray Derwall'dan sonra onun bıraktıklarını silip atacak mıydı? Elbette hayır. Hep onun yolunda yürüyecekti. Keza sonra danışman oldu. Bir şampiyonluk daha geldi. Sonra Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final... Devrim niteliğinden maçlar. 1993'te Denizli'den sonra hoca tayin edilirken futbol şube sorumlusu Adnan Polat, Derwall'ı arayıp teknik adam önermesini istemişti. Kalli geçmişti başa. Şampiyonlar Ligi adı altında düzenlenen ilk organizasyonda Galatasaray, Manchester United'ı saf dışı bıraktı. Ligi ve kupayı kazanarak duble yaptı. Kısacası onun kazandıracağı şampiyonluktan çok, yön verme şekli Galatasaray ve Türk Futbolu adına daha büyük önem teşkil ediyordu.

Jupp Derwall, Fatih Terim ve hücum futbolu
Bugün Fatih Terim'i Galatasaray'ın başında görmek, Jupp Derwall'ı Galatasaray'ın başında görmek gibi birşeydir benim için. Onların ilişkisi farklıydı. Derwall'ın Galatasaray'ında, ilk sene takım kaptanı Fatih Terim'di. Galiba bir gün Galatasaray'ın başına geçebileceğini tahmin eden ilk kişi Derwall'dır.

Fatih Terim şüphesiz ilhamını Derwall'dan alıyor. Oyun tarzı ve hücum futbolu üzerine kurduğu temeller Fatih Terim tarafından birebir kullanılıyor. İlkeler, dizilişler ve yöntem birbirine çok benzer şekilde işliyor. İkisi arasında en bilinir diyalog Uefa finalinden önce aralarında geçen olaydır sanırım. Derwall sürekli olarak Terim'e Avrupa'da bir kupa kazanacağını söylüyordu. Mayıs 2000'de, Terim onu "Sana ihtiyacım var" diyerek Kopenhag'a davet etmişti ve Derwall şöyle cevap vermişti: "Bana ihtiyacın yok, sen bu işi tek başına halledersin Fatih."

Derwall'ın Uefa Kupası'nı kazandıktan sonra kaleme aldığı makaleyi de buradan okuyabilirsiniz:

Bunca zamandan sonra Derwall'ın mirasının sürdüğünü görmek -ki bu muhteşem bir Galatasaraylı ile birlikte yürüyor- tadına varılmaz bir duygu. Bizim yönetim herkesin bildiği gibi biraz derindir. Liseli-Alaylı tartışmalarından çok bu biraz yönetmek ile ilgili birşeydir. Kendi değerlerimize sahip çıkmasını pek bilmiyoruz ve belkide bu yüzden bunca yıl pek çok acıya katlanmak zorunda kaldık. Oysa ilişkileri canlı tutmak daha makul bir yol olmalı. Tıpkı seneler öncesinde olduğu gibi, nasıl Derwall birilerine birşey öğrettiyse, nasıl birilerine tavsiyede bulunduysa, bundan bir 10 sene sonra da Fatih Terim ve Galatasaray arasında benzer bir ilişki olmalı. Fatih Terim, Galatasaray'a hizmet edecek insanlar yetiştirmeli, tavsiyecilikte bulunmalı. Çünkü burası onun hayatına şekil veren yer. Onun teknik, taktik bilgi tohumlarının atıldığı yer. Burası onun yuvası ve gideceğimiz yol da Fatih Terim üzerinde olmalı.

7 Aralık 2011: Derwall devrimine benzer birşey
Öncelikle bu tarihi hatırlamayanlar olacaktır, oysaki benim için bir milattır. Bu tarih, Galatasaray'ın Arena'da Fenerbahçe'yi muhteşem bir oyunla 3-1 devirdiği maçın tarihidir. Neden devrim diye adlandırdım bunu peki? Çünkü Galatasaray birkaç yıldır doğru yönetilmiyordu. Şampiyonluklarda dahi Avrupa Kupalarında belli bir kademeye kadar ilerleyebiliyorduk. Benim istediğim elbet bu değildi. Fenerbahçe her ne kadar kontrollü oyunlarla Galatasaray'a karşı birçok yıl galip gelmişse de, bu çok derin birşey değildir. Gerçek başarı daima kendisini her bölgede hissettirir. Bu tarih de benim için böyle oldu. Rakibinin başını bile kaldırmadan, muhteşem bir hücum futbolu oynadı Galatasaray. Eğer kaçırdıklarını atsaydı bugün bile çok farklı konuşuluyor olurdu. Ama yalnızca bir galibiyetten söz etmiyorum. Ünvanını geri almaktan, liderlik koltuğunu alıp bir daha hiç bırakmamaktan, güzel oyunu sürdürmekten ve Galatasaray'ın nasıl bir takım olduğunu hissettirmekten bahsediyorum. Bu maç, ileriki yıllar için bir umut oldu. Eğer Galatasaray, bir kez daha Avrupa'da kendisinden söz ettirmeyi başarırsa, işte herkes o zaman bu maçın ne denli önem teşkil ettiğini geriye baktığında anlayacak. Çünkü devrimlerin etkisi, yaşadığın anda ne kadar azmış gibi görünse de, aslında derin ve etkileyicidir. Üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra etkisini hissettirir.

İşte böyleydi Derwall'ın, "kısacıktı ama dolu dolu yaşandı" diye nakşettiği yılları. Herşey bir son dakika golüyle başlamıştı. Üzüntü verici ve istifaya sebebiyet veren bir gol. Ama sonra, hayatının en güzel günlerini yaşadığı bir yere getirdi o gol Jupp Derwall'ı. Hepimizin hayatında eminim böyle kırılma noktaları vardır. Önemli olan ise yaşadığımız anı en güzel şekilde geçirmektir.

"Böyledir benim Türkiye'm. Güzel bir zamandı geçen. Eğer onları yaşamamış olsaydım, hayatımın en güzel anlarını kaçırmış olacaktım."

Gözün hep üzerimizde olsun Herr Derwall!




İspanya 2012

İspanya hakkında yanılgıya düşmemek için birkaç maç bekledim ancak tarzlarını korudular. İspanya'nın seyir zevki açısından büyük bir problemi var, keza futbolun yerden oynanması gerektiğini iddia eden ben bile bu oyunu kabullenemiyorum.

Bu oyun, pasın merkezinde Busquets-Xavi-İniesta gibi Barcelonalı futbolcular olduğu sürece İspanya adına süregelecek. İşlerini bildikleri gibi yapıyorlar ve aslında turnuva boyunca gördük ki pek çok takım onlardan topu almaya niyetli değil, tıpkı Barcelona'nın rakiplerinin yıl boyunca uyguladığı taktik gibi.

Topa sahip olmak mı, pozisyon üretmek mi?
İspanya'nın maçlarını izledikten sonra pek çok istatistiksel veriyi kontrol ediyorum ve sonuç beklediğim gibi çıkıyor. Oyun, sürekli merkezde oynanıyor ve çok az girişimde bulunuyorlar. Bunun bir numaralı sebebi şu: Takımda bireysel risk almayı seven oyuncu sayısı çok az. Kimdir bireysel risk almayı seven oyuncular: İniesta ve Silva. Takımda girişkenliği yüksek sadece iki oyuncu var ve diğer tüm oyuncular garantici oyun, mükemmeliyetçi fikirlerin altında pas trafiğinin buyruklarına boyun eğiyorlar. Barcelona ile kıyaslanan bir oyun olduğu söyleniyor ama bu doğru değil, çünkü orada kural şöyle işliyor: topu en hızlı biçimde rakip kalenin önüne taşımak, bekleri hücuma çıkarmak, olabildiğince fazla adamla hücum etmek, top rakibe geçtiğinde rakip sahada çok adamlı prese başlamak. Sadece son adam ve kaleci arasında bir yarı saha kadar fark var. Bu iki takım arasında tarzlar benzer gibi görünse de aslında bayağı farklılar. Topu alış biçimleri dahi farklı. Stoperleri oyunu tamamiyle orta çizgiye yakın kurmuyor ve prese katılmıyor. Ramos, Arbeloa gibi hücum gücü düşük oyuncular haricinde Pique'nin bile o zarif tekniğine rağmen çok az ileri çıktığını görüyoruz. Haliyle bireysel anlamda risk almayı seven oyuncuların az oluşu sebebiyle çok az girişimde bulunuyorlar.

Bu oyuna Del Bosque'nin de epeyce katkısı var. Turnuvadan önce Torres bir Avrupa kupası kazanmadan evvel onu kadrosunda düşünmüyordu ama sonra işler değişti. Kadroya çağırdı, oynattığı oldu ama çoğu maça yedek soyundu. Elinde Negredo, Llorente, Pedro, Mata gibi forvetler varken bunları çok az tercih edip Fabregas'ı girişimci bir forvet olarak kullandı. Del Bosque de bunu yarı final ve olası bir final maçında değiştirmeye pek lüzum görmüyor.

"Kullanabileceğimiz üç çok iyi forvetimiz var. Fabregas'ın iyi oynadığını düşünüyorum. Kararlarımı haklı çıkarmaya ihtiyacım yok. Busquets-Alonso işbirliğinin saldırıyı düşünen orta sahalar olduğuna inanıyorum."

"Çok iyiler, olağanüstülükten dahi, yenilmezler, ancak şampiyonlar sıkıcı bir oyun oynuyor. Muhtemelen 9 numarada Fabregas seçimi onları bu zorundalığa itiyor."

Yukarıdaki alıntı bir İtalyan gazetesinden. Haklı derecede yalnızca  Türkiye'de dile getirilmiyor bu sözler. Fransız basını ise şöyle yazıyor: "Topu kapıyorlar ve oyunu kontrol etmeye çalışıyorlar."

Bu oyun İspanya'ya tam da Fransız basınının değindiği bir konu üzerinde yardımcı oluyor: Kontrol oyunu. İspanya topa karşı çok iyi pozisyon alıyor ve baskı uyguluyor. Aynı zamanda kazandıkları topları dolaştırmasını iyi biliyorlar. Oyun diagramı merkez üzerine temellenmiş bir takımın topu kaptırması zaten beklenemez çünkü oyunu orta sahada oynamayı bu denli seven bir takım top kaptırsaydı epeyce gol yerdi. Öne geçtiğinizde skoru koruyabiliyor ve maçı rahat bir şekilde tamamlayabiliyorsunuz. Bu tarzın iyi yanı bu olsa gerek.

2008'de daha atiktiler çünkü Torres o kadar da kötü değildi. 2010'da tam performans verememelerine rağmen Villa gibi çok iyi bir forvetleri ve Casillas gibi bir kalecileri vardı. Bu, onlara bir Dünya Kupası kazandırdı. Bu İspanya'ya nazaran 2008 ve 2010'daki takım akılda daha kalıcı işler yaptı.

Almanya, kendi ekolüyle İspanya'dan beş kat daha iyi hücum ediyor
Neden beş kat? Çünkü beş tane daha fazla adamı var hücumda. Hummels'i hücuma rahatça çıkıp şut atarken görebiliyorsunuz, Lahm'ın bindirmelerini, golü koklayışını izleyebiliyorsunuz, hücumda her alanında iyi organizasyon kurduklarına tanık olabiliyorsunuz. Pozisyon üretmede sıkıntısı yok Almanya'nın ve bu tamamen hücum odaklı tasarlanmış bir oyunun sonucu. Hepimiz turnuvaya başlamadan evvel Almanya'nın favori olduğunu biliyorduk, hatta bunu evimizde bizi mükemmel bir oyunla 3-0 mağlup ederlerken söylemiştik Şuana kadar yarı finale ulaşmayı başardılar. Ve bana göre kupayı kazanmamaları için hiçbir sebepleri yok.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Gol çizgisi teknolojisi, futbolun ruhuna aykırı mı?

Küçüklüğümüzde de yapardık bu tartışmaları. Kalelerimiz taştandı. Direklerimiz yoktu. Top, taşın üzerinden mi geçti yoksa gol mu oldu? Genelde çoğunluğun sözü geçerdi ama bu işin en önemli yanı bence amatörce yapılmasıydı.

Gol çizgisi teknolojisi dün akşam oynanan İngiltere-Ukrayna maçında yapılan bir hatayla bir kez daha gündeme geldi. Sepp Blatter bugün şöyle bir demeç verdi: "Dün geceki maçtan sonra gol çizgi teknolojisi bir alternatif değil, bir gereklilik oldu."

1966 finalinde yapılan tartışmalar bugün hala süregelir. İki yıl önce Lampard'ın verilmeyen golünden o kadar da uzun bir süre geçmedi. Hataları birinin misyonuna yüklemek kolaydır. Bu, bir hakemin verdiği karardan çok insanlığın doğasında bulunan bir izdüşüm. Yakın çevreme de sürekli fısıldadığım bir cümle geliyor aklıma: İnsanlar kendi koydukları kuralları uygulayamayacak kadar aciz. Çünkü birçok kesime göre bir değişimden, bir yenilikten söz ederseniz kurallarınızı da değiştirmek zorunda kalırsınız. Ne kadar basit bir açıklamadır oysa bu.

John Terry, İngiltere-Ukrayna maçında
çizginin tamamını geçen topu içeriden çıkarıyor.
Hep ince bir değişim gelir aklıma. BBC'nin Kop tribünüyle ilgili nostaljik görüntüleri vardır; yan yana, bir koro takımını andırırcasına herkesin ezbere bildiği şarkı fısıldanırdı tribünlerde. Biletler için eziyet çekilirdi ama değerdi, üstelik şimdiki kadar pahalı değildi. Pek zorlamazdı gelirlerinizi. Şimdi ise güzel bir oturak, fiyakalı takım elbiseler ve bir pozisyonu kaçırdığınızda dahi kafanızı arkaya çevirerek koca ekranda görebileceğiniz tekrarlar... Rahatlık verici bir hadise olmasına karşın bir takıma veya bir coşkuya hitap etmekten çok 'Sana daha çok para veriyorum, benim rahatlığımı sağla" demek gibi birşey artık bu. Üstelik bu tür yenilikler sinir katsayısında da değişiklik yapar. Süper Final'de Beşiktaş-Galatasaray maçında Beşiktaş taraftarının Ligtv spikerinin golle ilgili 'ofsayt' yorumundan sonra maç boyunca gerginlik yaratması buna iyi bir örnektir. Bu iyi midir, kötü müdür, siz karar verin.

Derinliğini konusunda fikir belirtmek istediğim şey futbolun nereye doğru gittiği. Halihazırda futboldan artık pek az keyif alan ben, futbolda yenilik barındıran her türlü şeye karşıyım. Futbol bir aitlik oyunundan çok artık bir kazanç oyunu. Para için oradan oraya giden futbolcular varken bu oyunu nasıl eskisi kadar sevebilirsiniz ki? Artık bazı şeyler samimi gelmiyor.

Daha bir kaç ay önce Arsene Wenger şöyle bir demeç vermişti: "Futbol artık eğlence ve spor olmaktan çıktı; ruhu satıldı. Tamamen para kazanma sektörüne dönüştü. Bu sektörün de başında yayıncı kuruluşlar var. Her şey onların istekleri ve kazançları doğrultusunda şekilleniyor. Artık fikstürümüze bile karışamıyoruz. Tüm ayarlamalar maksimum maddi kazanç sağlama doğrultusunda yapılıyor. Bu da önemli adaletsizliklere yol açıyor. Fikrimiz bile alınmıyor. Televizyon da kesinlikle futbol için çok önemli ama şu durumda sadece yayınların çıkarları gözetiliyor."

Konu üzerine birlik sağlamak gerekirse, kimisi bu yenilikler güzel futbolun ruhuna aykırı, diyor, kimisi bunun için çok geç kalındı, diyor. Ben ilki ile birlikteyim. Bu iş video tekrarı ile halledilebilir. Kenarda görüntülerin tekrarını izleyen bir komite hakeme mikrofonla yardımcı olabilir. Bunun için derin yenilikler yapmaya gerek yok. Futbolun ruhunu satmaya da.