27 Mayıs 2012 Pazar

Güle Güle Hücum Ustası (2008-2012)




















Joseph Guardiola'nın takımı, dün gece Vicente Calderon'da Athletic Bilbao'yu 3-0'la geçerek 14'üncü kupasına uzandı. Mayıs 2008'den bu yana bir düzene sokmaya, şekil vermeye ve geliştirmeye çalıştığı takımı dün gece ona kupayla veda etti. Şüphesiz bu takım sadece kazandıkları kupalarla anılmayacak; aynı zamanda gelmiş geçmiş en iyi takımlardan biri olarak hatırlanacak.

Başarıyı yönetmek, başarıyı kazanmak kadar önemlidir: Frank Rijkaard ve Pep Guardiola
Frank Rijkaard, Barcelona kulübüne uzun yıllar sonra başarıyı getiren adam olarak tanınır. Barcelona'nın toparlanma süreci tam olarak onunla başlamıştı. Ligde herşey kazanılmış ve buna ek olarak da Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu eklenmişti. Ancak bu başarılar bir mihenk taşı değildi. Barcelona gibi kulüpler sürekli kazanmak ve iyi yönetilmek zorundadır. Frank Rijkaard zirveye diktiği bu bayraktan sonra sürekli bir düşüş yaşadı; oyuncularla iyi geçinemedi. Oyuncular da problemliydi ve daha da önemlisi birer yıldızdı. Başarı kazanmışlardı. Birlikte uzun süre geçirdiğiniz bir toplulukla aranızda mutlaka sorunlar patlak verir. Ve yıldız oyuncuları yönetmek zordur çünkü onlar işler kötü gitse de kendilerine kucak açacak başka bir kulüp olacağını bilirler. Kısacası, sadece futbolu anlamak futboldan da anlamamaktır. Frank Rijkaard'ın Barcelona'da kazandığı başarılardan sonra düzeltemediği şey bu olmuştur.

Dönemin başkanı Laporta, bu tür sorunları göz önünde bulundurarak kulübün başına rezerv takımın çalıştırıcısı Pep Guardiola'yı getirdi. Frank Rijkaard aslında ona iyi bir takım bırakmıştı ama yukarıda bahsettiğimiz sorunlar Barcelona'nın kabul edemeyeceği şeylerdi. Guardiola öncülüğünü transfere ayırmak yerine Deco, Ronaldinho ve Eto gibi sorunlarda baş gösteren oyuncularla yolları ayırmaya verdi. Genç takımları çalıştırdığından ötürü kimi, nerede kullanacağını iyi biliyordu. Ve aynı zamanda elindeki oyuncuların ne gibi eksiklikleri olduğunu da. Hepsinde iyileşmeler yaptı. Lionel Messi'yi senede 50 gol atan bir adam haline getirdi. İniesta ve Xavi'yi pasın merkezine atadı. Pique, Busquets, Pedro ve Thiago gibi oyuncular onunla büyüdü. Dışarıdan yapılan transferlerde genel olarak başarılı oldu. Ve motivasyon konusunda da gayet kayda değer işler yaptı. Bu hamleler başarıyı kaçınılmaz kılıyor ama Guardiola'nın kazanma sanatı yalnızca değişiklik yapmak değil. Guardiola, dört sene içerisinde yalnızca Barcelona'ya değil, futbola çok fazla şey kattı. Elbette kastettiğim şey taktik. İyi bir taktik olmadığı sürece hiçbir motivasyon, hiçbir değişiklik, hiçbir atama işe yaramayacaktır. Guardiola, bu ufak çaplı temizlikten sonra kendisini tamamen oyun taktiği üzerine adadı ve fikirleri ortaya muhteşem organizasyona sahip bir takım çıkardı.

Pep'in Takımı
Barcelona, halihazırda 20-25 yıldır pası iyi yapabilen bir takım. Bu miras sürekli geliştirilmek amacıyla kulüpte kalıcıdır. Bana göre bu mirası en fazla geliştiren teknik adam Pep Guardiola olmuştur. Aynı zamanda Guardiola 20 yıl önceki takımda oynadığı için artı olarak bir tecrübesi bulunuyor. Geçmişten günümüze futboldan neyin değiştiğini, nelerin döndüğünü çok iyi kestirebiliyor. Tasarısını hep ileriye doğru yapıyor. Oyun içinde de, oyun dışında da. Guardiola'nın oyun taktiği bu şekilde temellendi. 4-3-3 düzenini kullandı. Küçüklükten beri öğretilen "Futbol topu benim namusumdur" cümlesini tekrarladı ve bir senede tam altı kupa kazandı. İsimler değişti, numaralar değişti ama kazanmak hiç değişmedi. Pas yapmak, hücum etmek hiç değişmedi. Ne kadar durdurmaya çalışsalar da.

Guardiola, son yılında sakatlıkların verdiği baş ağrısıyla yeni taktik düzen arayışlarına girdi. Oyuncuyken hocası Johan Cruijff'ün Barcelona'da kullandığı diziliş olan 3-4-3 düzenini ilk olarak Villareal maçında denedi ve takım şaşalı bir futbol sergileyerek rakibini darmadağın etti. 'Neden böyle bir değişiklik aradınız' diye sorulduğunda şöyle dedi: "Bu değişiklik rakiplerimizin bezdirici oyun taktikleri üzerine geliştirildi. Onlara bir cevap idi." Bu düzenle kötü dönemlerin yaşandığı oldu. Guardiola ısrarcıydı, puanlar kaybetti. Ama zor dönemde onu gerçekten iyi taşıdı. Barcelona, 3-4-3 ile orta alanda daha fazla yoğunluk kazandı ve daha fazla pozisyona girmeye başladı. Sanchez transferi ve elindeki oyuncular 3-4-3'ün statik görevlerini yerine getirebilecek düzeydeydi. Mourinho'nun Real Madrid'ine karşı deplasmanda 1-0 geriye düşüp Alves'i hücuma gönderen ve 3-4-3'e dönen Guardiola, rakibine 3 gol atıp maçı bitirdi.

Rossell döneminde Guardiola neye maruz kaldı?
Barcelona oynadığı güzel futbolla insanların hafta sonlarını ayırdığı birkaç saatlik bir etkinlik haline dönüştü. Pep Guardiola kazandıkça Barcelona da kazandı. Taraftar sayısı arttı; takım yeni sermayeler elde etti. Yeni anlaşmalar yapıldı. Formaya ilk kez reklam alındı. Yönetim bu tür şeyleri daha açık seçik bir şekilde dokumaya başlamıştı.

Guardiola'nın bugün neden yıpranıp ayrılmak istediğine dair Cruijff'ün birkaç ay önce verdiği röportajaj üzerinden gideceğim: "Sportif başarılara bakıldığında herşey kusursuz. Kulüp felsefenin getirdiği sonuçlar yıllarca kendisini yineliyor. Ancak şuan kulüp takıntılarının sadece kupa kazanmak olmadığını, bununla birlikte para kazanma yolları aradıklarını görüyorum. Benim için bu başka bir yol etrafında olmalı. Geçtiğimiz yıllarda para koşuşturması işin merkezi üzerinde değildi. Göndermek istediğimiz mesajın her zaman futbol olması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden, para terimlerinin içinde futbol yok, sadece yolun karşı tarafında var." 

Sürekli kazanan bir takım olduğunuzda futbol endüstrisi sizinle iyi ilişkiler geliştirmeye çalışır. Oynanan futbolla da bunca taraftar kazanmış bir takımı elbette rahat bırakmazlar. Formaya reklam alınması, sponsorluk antlaşmaları vb şeyler Guardiola'yı yalnız bıraktı. Özellikle Mourinho onu saha dışında yıpratabilecek bir numaralı kişiydi. Ağzı iyi laf yapıyordu ve bunu kullanmaktan çekinmedi. Hakemlerden bahsetti durdu, Guardiola'ya sataştı, ismini vermeden nükteler yaptı. İstediğini de aldı. Guardiola, yarı finalde Chelsea takımını eleseydi gerçekten ayrılmak ister miydi bilmiyorum ancak onu yıprattıkları kesin. Guardiola basın toplantılarında sürekli futboldan bahsetmek isteyen bir adam. Sadece son dönemini göz önünde bulundurduğunuzda futboldan ne kadar uzak konularını gündemine aldığını göreceksiniz. Barcelona kulübü bunu daha iyi analiz etmeliydi.

Guardiola'nın ayrılışı, bir çağın sonu mu?
Barcelona kulübü Guardiola yönetiminde müzesine tam 14 kupa koydu. Bu kadar kısa bir sürede böyle bir iş çıkarmak olağanüstü. Pekala takım kazanmaya devam edecek mi? Guardiola'nın muhteşem bir takım bıraktığı ortada. Bununla elbette birşeyler kazanacaklar fakat Guardiola çağının artık sona erdiğini biliyoruz. Barcelona, Guardiola gibi bir teknik adamı bir daha bulamayabilir. Guardiola futbolun yanında saha dışında bazı şeyleri kontrol etmesini çok iyi biliyordu. Üstelik onun A takımda yardımcılık yapmak gibi bir fırsatı yoktu. Ancak çocukluğundan itibaren kulüpte barınan bir insanın zamana ihtiyacı olmadığı ortadaydı.

Barcelona saha içinde olduğu kadar saha dışında da güçlü olmak zorunda. Tito'nun bu konuda ne kadar güçlü olduğunu bilmiyoruz. Guardiola'nın izini takip edeceği ortada ki bu zaten planlanmış birşeydir. Ancak bana göre bir devir sona ermiştir. Pep'in takımı çok farklı bir kalibrede anılacak. Sacchi'nin Milan'ı, Cruijff'ün Ajax'ı gibi kalibreler içerisinde.

Son olarak: Teşekkürler Guardiola
Pep Guardiola oyuncularıyla olan ilişkileriyle, oynattığı futbolla ve kazandığı başarılarla farklı olarak anılacak. Takımı yalnızca tarih sayfalarına değil, akıllara kazınacak. Bugün İspanya'nın iki turnuva şampiyonu olmasında onun da emeği çok fazla. Futbolda başarıyı isteyen pek çok takıma örnek oldu. Başarısızlıkla sonuçlanan olsa da böyle bir rol-model herkesin sahip olmak isteyeceği birşeydir. Güzel futbol kavramı dünyanın her yerinde her takımın sahip olmak isteyeceği şeydir. Bunu denemek bile güzeldir. Nereye giderse gitsin onun gibi çalışkan adamlar her daim başarılı olacaktır. Yeni bir takım almasını sabırsızlıkla bekleme dileğiyle: Güle Güle Hücum Ustası.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

17 Mayıs paranoya bir tarih mi?


Bence değil. Asıl olan 17 Mayıs da değil. 17 Mayıs'a dek gerçekleşen süreç ve bu süreci Avrupa'nın zirvesinde sonlandırmak. Herkes bu tarihten bahsederken yalnızca Avrupa'nın tepesinde bir kupa görür ancak ince bir detay vardır. O dönemde üst üste kazanılmış dört lig şampiyonluğu var. TSYD, Cumhurbaşkanlığı vb. kupaları saymıyorum. Yanılmıyorsam o takım, Galatasaray tarihine tam 12 kupa koydu. Oynadığı futbol neticesiyle zaten hafızalara kazınmıştı. Uefa Kupası'nı 'Biz de yapabiliyormuşuz' olarak yorumlamak daha makul. Ancak gel görelim ki bu 'Biz de yapabiliyormuşuz' felsefesi birkaç ay sonra Lucescu'nun kazandığı Süper Kupa dışında bir başarı görmedi.

Ülke olarak başarıya aç bir milletiz. Yıllarca ne diplomaside ne de kürsüde bir başarı elde edememişiz. Siyasi bölgeyi de havuzun içinde tutuyorum. Ve biz coşkuyu fazlaca yaşayan bir milletiz. Kazanalı 12 yıl geçmiş bir kupayı her sene başı yad etmek paranoyak bir görüntü çizebilir. Ancak tam burada izninizle istatistiklerden yararlanacağım.

1963-64 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Çeyrek Final: Fenerbahçe
1988-89 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Yarı Final: Galatasaray
1999-xx Uefa Intertoto Kupası Yarı Final: Trabzonspor
1999-00 Uefa Kupası Kazananı: Galatasaray
2000-01 Uefa Süper Kupası Kazananı: Galatasaray
2000-01 Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final: Galatasaray
2002 Dünya Kupası İlk Dört: Türk Milli Takımı
2002-03 Uefa Kupası Çeyrek Final: Beşiktaş
2003-04 Uefa Kupası Dördüncü Tur: Gençlerbirliği
2007-08 Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final: Fenerbahçe
2008 Avrupa Futbol Şampiyonası Yarı Final: Türk Milli Takımı

Yıllara göre Avrupa Liglerinde
Galatasaray'ın derecesi
Ne 17 Mayıs'tan önce ne de sonra, "Türkler şampiyon" dedirtebilen bir takım çıkmadı. Kimse kürsüde madalya alamadı. Ufak çaplı başarılarda dahi istikrar sağlanamadı. Bir sonraki yıl ortalarda kimse yoktu. Düzgün bir sistem, bir yapı yoktu. Herhangi bir şampiyonaya katılmayı bile başarı olarak algılıyoruz. İşte 17 Mayıs bu nedenle yalnızca bir zirve değil, bir yapılanmanın baş gösterisi. Başarıya nasıl gidildiğinin göstergesi.

70'lerde Brian Clough'un 'renkli televizyonlar' olarak değerlendirdiği ve oyuncularına, "Avrupa liglerinde oynamak tatile çıkmak gibidir. Sahaya çıkın ve keyif alın" diye tanımladığı bu lig eşi benzeri olmayan bir gösteri sahası. Mesela İngiliz veya İspanyol takımlarının geçmişten bu şekilde bahsettiğini görmeyiz çünkü sadece başarısız takımlar geçmişini arar. Haliyle onlar da başarılı oluyorlar. İngiltere'de Şampiyonlar Ligi'ni kazanan takımlar: Aston Villa, Nottingham Forest, Manchester United, Liverpool. İtalya'da: Milan, Inter, Juventus. Portekiz'de: Porto, Benfica. Hollanda'da: Ajax, PSV, Feyenord. Almanya'da: Bayern, Dortmund. İspanya'da: Real Madrid, Barcelona. Ve geçmişteki adıyla Uefa Kupası, şimdiki adıyla Avrupa Ligi'ni kazanan takımlardan bahsetmiyorum dahi. Hepsi şampiyon oldular. Eğer bu söylemleri orada söyleyecek olursanız, sizi o zaman paranoyak görebilirler.

Türkiye'de kazandığın şampiyonluklarla övünmek hapishane ağası olduğunu ilan etmekten başka birşey değil. Seni Avrupa'da etnik kökenlerin dışında pek az kimse izliyor. Hapishanede ağa olman umurlarında değil.

Bu ülkede böyledir. Ortaya gerçekçi şeyler koymak gerek. 17 Mayıs'ı kutlamak bu yıl daha akıllıca olacaktır çünkü Fatih Terim yine Galatasaray'ın başındadır. Planı, projeyi, sistemi ve arkadaşlığı en iyi o bilir. Aynı zamanda büyük düşünür. Açın arşivlerinizi ve izleyin 17 Mayıs'ı. Çünkü 12 yıl boyunca Türk Futbolu daha sistemlisini, daha başarılısını görmedi. Ne zaman kürsüde şampiyon bir Türk takımı göreceğiz, işte o zaman 17 Mayıs paranoya bir hal alacak. Elbette geçmişi, geleceğe mahkum etmeyerek...

8 Mayıs 2012 Salı

Taktik ve gerilim üzerine: Üç farklı Galatasaray

5 Nisan 1989. İstanbul'da ve yurdun dört bir yanında heyecanlı, stresli bir hava hakim. Galatasaray, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı finalde Steaua Bükreş'in rakibi. O zamanlar kulüpler arasında düzenlenen en büyük futbol organizasyonu olan bu kupada toplamda dokuz karşılaşma oynanıyor  ve Galatasaray halihazırda yarı finaldeki Bükreş maçlarıyla bunların sekizini oynamış oluyor. Yani dokuzuncu maç, bir final demek. İçten bile değildi!

Jupp Derwall, Galatasaray'ı 14 yıl aradan sonra şampiyon yapmış ve emekliye ayrılmıştı. Yerini ise hiç de yabancı olmadığımız birine, Mustafa Denizli'ye bırakmıştı. Denizli, Derwall'ın başında ustalık yaptığı takımı bir kez daha şampiyonluğa taşıdı ve ertesi yılın hedeflerini belirlemeye başladı. Kazanılan iki şampiyonluktan sonra artık çıta daha yükseğe çıkmalıydı. Denizli, Avrupa kupalarında ince detaylar peşinde koşmuş ve istediğine ulaşmıştı. Ona göre, Avrupa'da bir başarı için o yıl ligi feda etmek gerekiyordu. Öyle de yaptı. Ligde ve Avrupa'da oynadığı karşılaşmalarda beklenmedik kadrolar çıkardı ve amacını belli etti. Galatasaray, yarı finale gelmeden evvel destansı üç galibiyet, iki mağlubiyet ve bir beraberlik almıştı. Final için Hagi'nin liderlik yaptığı Bükreş takımını geçmek gerekiyordu. Romanya'da Çavuşesku diktatörlüğünün hüküm sürdüğü yıllardı. Maça gitmek isteyen taraftarlar sınırdan geri çevriliyordu. Baskının yüksek olduğu açıktı.

Mustafa Denizli, Galatasaray'ı çalıştırdığı yıllarda en ciddi taktik hatasını bu maça saklamıştı. Yarı final maçlarından önce "Büyük bir riskle oynayacağız" demeçleri verirken sahaya farklı taktik anlayışta bir takım çıkarmıştı. Yıl boyunca defansı orta sahada kuran Mustafa Denizli'nin Galatasaray'ı, bu maçta ceza sahası önünü terk edememişti. İlk yarıda Hagi, farkını ortaya koydu ve Bükreş 2-0'ı yakaladı. İkinci yarıda Denizli, gerekli hamleleri yaptı.ve Galatasaray hücum etmeye başladı. Hatta bir de gol buldu ancak ofsayt nedeniyle iptal edildi. Sonrası ise tam bir karmaşa altında geçti ve Galatasaray maçı büyük bir hezimetle tamamladı: 4-0

Bu maçın rövanşı Galatasaray'ın cezası nedeniyle İzmir'de oynandı ve 1-1'lik sonuçla tamamlandı. Finale yükselen Bükreş takımı, dönemin makinesi Milan'dan 46 dakikada dört gol yedi. Biraz sağlıklı düşündüğünüzde, insan, o zaman için, içinden dikkat ve konsantrasyonun biraz daha yüksek olmasını dilemiyor değil.

Neredeyse 12 yıl sonra, bu defa 3 Nisan 2001 gecesi, Şampiyonlar Ligi adıyla düzenlenmiş olan Avrupanın en büyük organizasyonunda, Galatasaray Real Madrid'i ağırlıyordu. Hagi, 12 yıl önce rakip olarak gördüğü takımın formasını giyiyordu ve futbolunun son demlerini yaşıyordu. Ama hala en iyisiydi! O gün hiçbir şey ona yabancı değildi. Real Madrid'de başarısız olduktan sonra Brescia'nın hocası Lucescu onu kollarına almıştı, onu tanıyordu. Ve şimdi ikisi yine Galatasaray'da buluşmuştu. Rakibi eski takımıydı. Karşısındaki oyuncular eski arkadaşlarıydı. Şampiyonlar Ligi'nde bolca maçlar yapılıyordu ve agresif olmak gerekiyordu. Tam da Galatasaray'ın o dönemki kadrosu gibi. Lucescu anlatıyor: "O takım süratliydi, Emre'si, Okan'ı ve Suat'ı vardı. Bireysel yetenek olarak Hagi, Popescu ve Taffarel forma giyiyordu. Jardel de bizdeydi. Yalnızca Avrupa'nın herhangi bir takımı için değil, büyük takımların da oraya gelip oradan galibiyetle çıkmasına imkan yoktu."

Sanıldığının aksine maç farklı gelişti. İlk yarıyı iki golle ve iki farklı üstünlükle önde kapattı Real Madrid. Lucescu oyunculara çok kızgındı. Hagi, eski takımına karşı oynamanın telaşı içindeydi. Kendisini göstermeye çalışıyor ancak istediğini elde edemiyordu. Lucescu, Terim'in ardından takımın agresifliğini artırmış ve takımın bireyselciliğini iyi kullanmaya başlamıştı. İkinci yarı iki oyuncu değişikliği yaptı, bunların içinde maçın kaderini değiştiren Fatih Akyel de bulunuyordu. Galatasaray, başlarda Hasan'ın kazanmış olduğu ve Ümit'in gole çevirdiği penaltıyla bir geri dönüş sinyali verdi. Devamı da geldi. Hasan bir kez daha sahneye çıktı. Ardından yine nefis bir bindirmeyle Jardel köşeye nefis bir kafa vuruşu yaptı ve takımı öne geçirdi. 0-2'den 3-2, dile kolay! Çeyrek finaldesiniz ve geçen yılın şampiyonu Real Madrid'e karşı 2-0 geriden gelerek oyunu kazanıyorsunuz. Ali Sami Yen'de nefis bir destan yazıldı o gece.

Rövanş karşılaşması yine tatlı değildi. Galatasaray neredeyse top dahi göremeden rakibinden 3-0'lık bir yenilgi aldı ve kupa dışı kaldı. Bayern Münih o sezon kupanın sahibi oldu.

Bunlar Avrupa'da Galatasaray'ın çıtayı en çok yükselttiği anlarda almış olduğu bazı yanlış kararların sonuçlarıydı. Farklı taktik stratejiler. Anlattığım her iki maç da farklı öneme sahip elbet. Bazı teknik direktörler maçın baskısına kapılarak alışılmadık kararlar alabiliyor. Günümüzde bu şekilde davranan teknik direktör sayısı az değil. Ancak bazıları da var ki, onlar yolunu hiç değiştirmiyor. Hep bildiklerini okuyorlar. Kazanmak için kaybetmeyi göze alıyorlar. Üstelik bunu daha önce pek çok kez yaşayarak, tecrübe edinerek... Böyle anlarda nedense hep bir savaş sahnesi aklıma gelir. Özellikle de Türk geleneğinde var olan bir savaş taktiği: Turan. Düşmanınıza geri çekiliyormuş, kaçıyormuş gibi yaparak farklı bir yol denersiniz. Sonra farklı bölgelerde sakladığınız askerlerle düşmanınızı sıkıştırır ve boğarsınız. Futbol, ne yazık ki buna benzer sahnelerin yaşandığı bir oyun. Barcelona-Chelsea ve Galatasaray-Fenerbahçe maçlarının son dakikaları buna o kadar benzer ki... Ama bu yolu tercih eden teknik adamlar da aldıkları riskin elbet farkındadırlar ve bunun için oynarlar. Buradan kalkıp o maçta kaybettiğin üç puanı arıyor olmak doğru değil. Üzülsen üzülsen ancak Trabzon ve Beşiktaş karşılaşmalarında evinde kötü oyunla kaybettiğin dört puana üzülürsün. Gerçi hangi düzende neye üzüldüğün bile belli değilken... Benim için önemli olan gurur verici bir oyun. Gurur verici ve zafer dolu bir oyun. Değişmesi gereken şey taktik değil, her dakika maçın baskısını farklı bir şekilde kaldırabilme sanatıdır. Velhasıl, savaşlarda öyle olmasa da, futbolda kazanmayı beklemek için harcadığımız birkaç dakikanın bile benim için o kadar büyük önemi var ki.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Güzel zamanlar



1997 Rotterdam Kupa Galipleri Kupası finali: Barcelona-PSG maç sonu.

2001-02 Valencia kadrosu ne yapıyor?


















Rafa Benitez:
 Liverpool ve Inter'i çalıştırdı. Şuanda takım çalıştırmıyor. İngiltere'de yaşıyor.
Canizares: Spor muhabirliği yapıyor.
Palop: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 38 yaşında ve Sevilla'nın kalesini koruyor.
Angloma: 2002 yılında emekli oldu.
Garrido: Valencia'nın teknik kadrosunda sekreterlik görevini üstleniyor.
Curro Torres: Valencia 16 yaş grubu teknik direktörü
Carboni: Fifa'nın adamı ve spor yorumcusu
Fabio: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 32 yaşında ve Liverpool'da forma giyiyor.
Navarro: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 31 yaşında ve Levante'de forma giyiyor.
Ayala: Racing Avellaneda takımının teknik kadrosunda bulunuyor.
Pellegrino: Estudiantes La Plata takımının antrenörlüğünü yapıyor.
Djukic: İkinci ligdeki Valladolid'in antrenörü
Marchena: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 32 yaşında ve Villareal'de forma giyiyor.
Albelda: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 34 yaşında ve Valencia'nın formasını giyiyor.
De los Santos: Emekli oldu. Uruguay'da antrenörlük yapıyor.
Aimar: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 32 yaşında ve Benfica'nın formasını giyiyor.
Rufete: İşsiz. 35 yaşında.
Vicente: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 30 yaşında.
Kily Gonzalez: 2011'de emekli oldu.
Jandro: Aktif futbol hayatına devam ediyor. İkinci ligde Girona formasını giyiyor. 33 yaşında.
Baraja: Eski Atletico antrenörü ve şuanda Milli Takımların kurslarında ders veriyor.
Mista: 2011'de emekli oldu. Yorumculuk yapıyor.
Angula: Radyo ve televizyonda yorumculuk yapıyor.
Adrian Ilie: 2006'da emekli oldu. Futboldan uzak.
Salva: 2010'da emekli oldu.
Carew: Aktif futbol hayatına devam ediyor. İkinci ligde West Ham forması giyiyor.
J. Sanchez: Valencia'nın teknik kadrosunda sekreterlik görevini üstleniyor.
Serban: 2007'de emekli oldu. Antrenör.