26 Nisan 2012 Perşembe

Aykırı adam 65 yaşında

























Ajax formasıyla sahaya ilk çıktığında aykırıydı. Hollanda Milli Takımı'nda genç yaşta bir kırmızı karttan ötürü başı belaya girerken de. Barcelona'da Atletico Madrid'e ruh golünü attığında aykırıydı. Ezeli rakipleri Madrid'i deplasmanda 5-0 mağlup ederken de. Antrenmanlarda aykırıydı. 1975'te hocasının oynattığı oyununu eleştirirken de. İlk kupasını kazandığında aykırıydı. 1978 Dünya Kupası'na katılmazken de. Ajax'a yeniden döndüğünde aykırıydı. Aynı sezonun sonunda kendisiyle anlaşmak istemeyen yöneticileri yüzüstü bırakıp ezeli rakibin yolunu tutarken de. Futbolculuğu bırakıp teknik direktörlüğe geçtiğinde aykırıydı. Ajax'a dönüp kupalar kazanırken de. Barcelona'ya ayak basıp Rüya Takım'ı kurduğunda aykırıydı. Kulübün tarihine ilk büyük Avrupa kupasını koyarken de. Ağzındaki lölipopla oyuncularına hükmederken aykırıydı. 1994 finalinde Milan'dan 4-0'lık ezici bir mağlubiyet alırken de. Katalan takımından ayrılıp bir daha takım çalıştırmak istemediğini söylerken aykırıydı. Dönüp on binlerce insanın önünde veda konuşması yaparken de. Barcelona'nın onursal başkanlığını yaparken aykırıydı. Kendisine terbiyesizlik yapıldığında rozetini en ufak bir şüphe duymadan çıkarırken de. 2010'da finale kalan Hollanda'nın sert futbolunu yerden yere vururken aykırıydı. Bielsa'nın hücum futbolu oynayan Şili'sini izleyip 'işte bunlar benim takımım' derken de.

Hendrik Johannes Cruiff. Futbolculuk döneminde uzun sarı saçlarıyla akıllarda kaldı. Teknik direktörlüğünde ise krem rengi uzunca bir paltoyla. Hayatı boyunca aykırı bir adamdı. Yıllar geçti ama o hala büyük bir asi ve hala büyük bir idealist. Fikirlerini hiç değiştirmedi. Nerede olursa olsun insanlara bir futbol maçından fazlasını verdi. Tarihin en iyi takımlarında ya o oynadı, ya o yönetti, ya o yetiştirdi ya da o etkiledi. Çoğu kez ters düştüğü Van Gaal bile bugün çıkıp, "O bir usta" dedi. Belki onun için gelmiş geçmiş en iyi teknik direktör ya da gelmiş geçmiş en iyi oyuncu demeyebilirsiniz ancak şu kesindir: Johan Cruijff tarihin en iyi futbol adamıdır.

19 Nisan 2012 Perşembe

Chelsea 1-0 Barcelona

Dün akşam beklenen bir oyun oldu. Bir tarafta topu şerefi olarak gören Barcelona, diğer tarafta savunmada safları sıklaştırıp seri ataklarla rakip kaleye gitmeyi amaçlayan Chelsea... Sonuç olarak İngilizler, ikinci maçtan önce avantajlı bir skor elde etti.

Pep Guardiola yönetimi altında Şampiyonlar Ligi'nde dört yılda en az dört yarı final gördü Barcelona. Çevirdiğimiz bir röportajında Pep, oynadıkları yarı finallerin final müsabakalarından daha zor geçtiğini vurgulamıştı. Bu akşamdan sonra Barcelona'yı dördüncü zor bir yarı final bekliyor gibi görünüyor. Üç yıl önce Chelsea'yi İniesta'nın son dakika golüyle saf dışı bırakarak altı kupaya giden yolu açtı Barcelona. İki yıl önce Mourinho'nun savunma futboluyla baş edemedi. Bir yıl önce Madrid'in işini ilk maçtan bitirdi. Ve yine bir yarı final ve yine Chelsea. Villas Boas'ın ayrılmasından sonra takım bir heyecan yakaladı. Son 16'da Napoli'ye karşı 3-1 kaybettikleri ilk maçı evlerinde uzatmaya götürerek çeyrek finale kaldılar. FA Cup yarı finalinde Tottenham'ı 5-1 yenerek finalde Liverpool'un rakibi oldular. Bu akşam da Barcelona'yı, kaleyi bulan tek bir isabetli şutla 1-0 mağlup ettiler. İngilizlerle baş etmek her zaman olmuştur çünkü kazanmak için iyi bir futbol yeterli olmayabilir, aynı zamanda iyi bir hazırlık süreci de gerek.

Buna bir intikam eşleşmesi denilebilir. Chelsea-Barcelona maçları her zaman zorlu geçmiştir. Dün akşam dersine daha iyi çalışan tarafın Chelsea olduğunu düşünüyorum. Pep Guardiola'yı hamle konusunda ilk kez bu kadar yetersiz buldum. Geriye düştükten sonra direnci daha da artacak olan Chelsea göbeğini bu kadar zorlamanın bir anlamı yoktu. Oyunu kenardan oynamak daha mantıklı bir tercih olabilirdi. Eğer bir hastalık kaptıysanız vücuda sürekli vitamin aşılamanıza gerek yoktur çünkü çaba sonuç vermedikçe hastalık hep yeni bir savaş kazanır.

Barcelona sahaya 4-3-3 şeklinde dizildi
Sahada kullanılan numaraların bir önemi yok. Asıl önemli olan, kullanılan numaralar üzerindeki oyuncular. Barcelona'nın oyun dizilişi 4-3-3 üzerineydi. Halihazırda Abidal gibi bir oyuncunuz yoksa, en mantıklı tercih bu gibi görünüyor. Ancak karşı müdafaa, bu dizinin dinamitlerini adeta yok etti. Barcelona gol pozisyonuna girse de oyunda bir aksaklık mevcuttu.

Chelsea savunmasında aslında çok ince bir detay vardı. Rakip takım oyuncularına kesinlikle bire bir markaj uygulanmadı. Bunun yerine iki bloktan oluşan kalabalık bir hat oluşturuldu. Messi, buradan fırsat bulamayınca kendisini kırmızı oklarla çizilen bölgeye, yani pas trafiğinin merkezine attı ve yaratıcı rolünü üstlenmeye çalıştı. Bunu ligde de sık sık deniyor. Ancak ortada bariz bir oyuncu kalitesi farkı var. Barcelona'nın son iki lig maçını seyredenler, takımın ne kadar zorlu maçlar çıkardığını görmüştür. Çünkü her iki rakip takım da maç boyunca Barcelona'yı 7-8 oyuncuyla savundu. Bu, oyunu kazanmaktan çok tamamen durdurma üzerine kurgulanmış bir taktikti. İlk kez karşılaşılmıyor elbet ama savunma ve hücum arasındaki dengeyi koruyamıyorsanız orada tek bir şey planlıyorsunuz demektir: Sadece durdurmak. Guardiola da ne kadar zorlu iki maç atlattıklarını basın toplantısında dile getirmişti.

"Kazanan her zaman doğru olanı yapmıştır. Bu yüzden Chelsea bu akşam bize karşı doğru bir taktik uyguladı."
Pep Guardiola, maçın ardından

Bazı istatistikler:

Topla oynama: Chelsea %28 - %72 FC Barcelona
Toplam şut: Chelsea 4(1) - 19(6) FC Barcelona
Toplam faul: Chelsea 11 - 9 FC Barcelona

Chelsea'nin doğru bir yol kullandığını söyleyerek Barcelona'nın hakkını yemiş olmayalım çünkü istatistikler ve oyun yine herşeyi ortaya koyuyor. Barcelona yalnızca bu maçta biraz daha beceriksizdi ve son vuruşları gerçekleştiremedi. Bir takım her zaman iyi oynayamayabilir, her zaman goller atamayabilir ancak her zaman oyun felsefesini ve mücadelesini sahaya yansıtır. Sahada olan buydu ve Chelsea kendisi açısından doğru olanı yapmıştı.

Chelsea, savunmasını iki blok üzerine kurdu. Drogba bir forvet
olarak zaman zaman bunun dışında kalsa da golün ardından
takımına daha fazla destekte bulundu ve skoru korudu
Üç yıl önceki son dakika travmasından sonra Chelsea disiplin olarak da iştahlıydı. Antrenmanda neyi yapmaya çalışmışlarsa, onu sahaya yansıtmayı başarmışlar gibi görünüyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi, maçta bire bir markaj söz konusu olmadı, Chelsea iki blok üzerinde alanı çok adamla kapattı ve kaleye yaklaşan rakip oyuncular üzerinde yüksek baskı uyguladı. Barcelona pas trafiği yine etkili olsa da sonuç olarak bir beceriksizlik söz konusuydu. Eğer Chelsea müdafaa anlayışının disiplinsiz ya da yetersiz olduğunu söyleseydik şuan Barcelona'nın golünü konuşuyor olurduk. Çünkü bireysel beceri anlamında da Barcelona, rakip taktik anlayışları yıkacak kalitede. Chelsea'nin bu konuda dersine iyi çalıştığını bir kez daha söylemek gerekir.

Barcelona üstün bir oyunda neden gol yedi?
Messi'nin kırmızı oklarla gösterilmiş olan sıkıştırılmış oyunun yaratıcı oyuncu modelinde, ilk yarının sonlarına doğru bireysel bir hata baş gösterdi. Topu kapan Chelsea, Ramires'in süratini kullandı ve hızlı bir hücumla Drogba'nın ayağından golü buldu. Pozisyonun başlangıcında her ne kadar hata olsa da Adriano'nun geç kalmış olan bir kademe anlayışı olduğunu söylemek gerekir. Böyle bir savunma planı kurgulamış olan Chelsea'nin kazanmak adına elbette sinsi hücum planları da olacaktır.

İkinci yarı daha az pozisyon ve golü merkezden arama
İlk yarının son dakikasında golü yemek rakip direnci elbette daha fazla artıracaktır. Soyunma odasında geriye düşen takım için yeni bir hamle ve önde giren takım için daha iştahlı oyun demektir bu. Guardiola'nın yaptığı en önemli hata, oyuncularını bu konuda uyarmamak oldu. İlk yarı Barcelona'nın kontrolünde geçmişti ve üstünlük elde edilecek olan gol her an gelebilirdi ama skor aleyhe dönmüştü. İkinci yarıda Guardiola bunu sürdürmek istedi ve herhangi bir yol kullanmadı. İlk hamlesini Cuenca tercihiyle yapmasını bekledim çünkü yandaki oyun basamaklarında da görüleceği üzre, oyun mavi oyuncular tarafından sıkıştırılmıştı. Barcelona'nın kenarları ne denli az kullandığı da görülüyordu. Cuenca nitelikleriyle bir İngiliz ligi kanat oyuncusunu andırıyor ve içeriye süratiyle iyi bindirmeler yapabiliyordu. Kenarları çok adamla kullanmak daha mantıklı olabilirdi. İniesta sol bölgenin hakimi olsa da, o da oyun anlayışı gereği futbolunu dikine, yani içeriye doğru oynamaktan yana kullandı. Adriano çok az destek oldu. Sonlara doğru Cuenca oyuna alındıktan hemen sonra Di Matteo'nun Bosingwa hamlesi geldi. Neticede son dakikada kaçan akıl almaz golle Barcelona oyunu 1-0 tamamlamak zorunda kaldı ve eşleşmede Chelsea avantaj elde etti. Yine de ben, serinin ikinci maçında çok tatlı bir oyun anlayışı beklemiyorum. Guardiola ufak bir kulak fısıltısıyla eşleşmeyi lehine çevirebilir. Chelsea ise bugün elde ettiği ünvanı rövanşta da korumak için var gücüyle savunma yapacaktır. Bu nedenle yine zor bir maç olacak.

15 Nisan 2012 Pazar

Aşırı milliyetçilik yahut ideolojicilik




















Havuzuma fazlaca tarih kitapları dolduruyor olmamdan gerek, bu 'gereğinden fazlacılık' her zaman zihnimi kurcaladı. Geçenlerde bir arkadaş sohbetinde bunun konusu açılmış ve şöyle bir yorum duymuştum: "Milliyetçilik, ırkçılıkla doğru orantılıdır." Bu cümle kafama çok yattı, hatta konu üzerine zihnimi oldukça açtı. Milliyetçilik kelimesini duyanlar bunu bir 'özerklik kazanmak' şeklinde düşünebilir. Benim bahsetmek istediğim konu elbette bu değil. Ben günümüzdeki aşırılıktan söz ediyorum.

"Herşeyin fazlası zarardır" derler. Tarih derslerinde I. Dünya Savaşı anlatılırken felanca kişiden söz edilmez, kişiye hep bir topyekünlük aşılanır. Kürdü, Türkü, Çerkezi... Ama zaman ilerledikçe gerçeğin öyle olmadığı görülür. Çünkü değişen yönetim şekli ve yönetim şeklinin temelini oluşturan milliyetçilik olgusu, ülkede yıllarca farklı sorunlar türetmiştir. Bu, en küçük çocuğun okulda işlediği derslere dahi yansımıştır. Bunların dışında kalanlarsa kendisini ne yaparsa yapsın kabullendiremez. Kişilik oturdukça bir aitlik duygusu aranır ve ayrımlar meydana gelir. Bu konuyla ilgili küçük bir olay anlatayım: Bir sınıf ortamında tarih dersi işlendiği sırada öğretmen Ermeni sorununa değinmektedir. Ermenilerin Osmanlı toplumunda zamanla üst sınıf kademelere çıktıkları ve görev aldıkları anlatılır. Hatta o zamanlar halk arasında bu kişiler 'sadık kimseler' imiş. Sınıfın en önünde, kökeni İspir'e dayanan birisi hocadan söz kullanma hakkını aldığında Ermenilerin yaptığı katliamlardan söz eder ve onları aşağılar. Tabi bunu söylendiğinde hemen iki sıra arkasında oturan çocuğun bir Ermeni olduğunu bilmez. Hemen o da devreye girer ve şöyle der: "Türkler de bizden güzel olanları kendisine eş alıp, kalanları katletmiştir!" Bu olanların ardından öğretmen elbette devreye girip ortamı yatıştırıyor. Ama ne fayda, yeri geldiğinde bu olaylar aynı kişiler üzerinde yeniden ceryan etmeyecek mi? Bu ufak sözlü tartışmanın ardından İspirli arkadaşa "Gereğinden fazla zorlamıyor musun?" diye sormuştum ve o da "Yok birader, ben sevmiyorum onları. Biz onlara bu kadar iyilik yapmışız, onlar gelip bizi arkamızdan vurmuş" diye yanıtlamıştı. Bunun üzerinden küçük bir zaman dilimi geçmişti ki Ermeni arkadaşı bir Cuma namazından önce abdest alırken görmüştüm. Hatta iç de geçirmiştim: "Demek ki herkesin ortak bir nokta üzerinde anlaşabileceği bir konu var."

Reddemeyeceğimiz birşey var ki o da şudur: Farklı ideolojiler hep çatışır. Hatta birbirinden doğar. Edebiyat akımlarından tutun da sağcı-solcu olaylarına kadar. Ülkemizde sayısı hızla artan ateist yanlısı kimseler, nasıl olur da bir müslümanla çatışmayabilir ki? Sen, onun inandığı Allah'ı reddediyorsun ve bunu açık bir biçimde dile getiriyorsun. Müslüman bunu duyduğunda, "Sen nasıl bu kadar ileri gidebiliyorsun?" diye soruyor ve Ateist de, "Hani sizin dininizde hoşgörü vardı?" diye karşılık veriyor. Bunun son örneği Fazıl Say. Bir şeyi benimsemiş bir kimse, -bu bir din ya da herhangi bir ideoloji olsun- neden bunu dışa vurma gerekliliği hisseder ki? Eğer bunu yapıyorsan ideolojini başkalarına da aşılamaya çalışıyorsun demektir. Başkalarını etkilemek istiyorsun demektir. Üstelik bunu televizyon ve medyada kullandığın sanatçı etiketiyle empoze etmeye çalışarak... Sen bir sanatçısın. Halk seni ortaya koyduğun eserlerle anmalıdır. Yalnız Fazıl Say için söylemiyorum bunu, bir müslüman, bir hristiyan için de durum benzer. Bunu sakin ve açıklanabilir bir şekilde birisine anlatmak başka, senin çizdiğin yol başka. En çok üzüldüğüm konu böyle insanların 'sanatçı' diye anılması. Aynı adam birkaç hafta önce vizyona giren 'Fetih 1453' filmini gereğinden fazla milliyetçi bulduğunu açıklamış ve sanatsal bir yönü olmadığı için filmin yapım müziklerini hazırlamayı reddetmiş. Sen bu olaylardan sonra insanların karşısına bu şekilde çıktığında, ortaya attığın bahanenin ne kadar gerçekçi olabileceğini düşündün mü? Osmanlı toplumu dindar ve hoşgörülüdür. Tam olarak teokratik olmasa da bu, devletin yönetim şekline de yansımıştır. Yani doğal olarak sana ters. Ben, şimdi senin bunu milliyetçilikten ötürü reddettiğini nasıl kabul edeyim? Doğrusu bence şudur: Sen, bir ateist olduğun ve Allah'ın varlığına inanmadığın için, filmi izleyip bir bölümde Fatih Sultan Mehmet'in arkasındaki ordusuna namaz kıldırdığını gördüğün için bunu 'sanatsallıktan yoksun' şeklinde yorumladın. Bu iyi bir bahane değil. Amerikan filmleri değil mi her fırsatta eserlerine İncel'den sözler yükleyen? Demek ki farklı milletler bunu dilediği şekilde uygulayabilir. Elbette sen meseleyi farklı bir şekilde açıklamak istiyorsan orası başkadır.

Konuyu spor üzerinden de yorumlayabiliriz. Son dönemde özellikle İngiltere'de sıklaşan 'ırkçılık' olayları siyah-beyaz renk ayrımı ve milliyetçilik kavramlarıyla doğrudan alakalı. Hayatı boyunca bundan en fazla çeken insan, gelmiş geçmiş en iyi sporcu mevkisini benim için kabul görmüş olan Muhammad Ali'dir. Ruhunu hiçbir zaman milleti için satmadı. Engellenmeye çalışılsa da hep çalıştı ve ünvanını yeniden kazandı. Bir başka örnek ise futbol. Hergün şöyle bir Kadıköy'e çıksanız yahut Taksim'e inseniz elli tane adama raslarsınız "Ben Fenerbahçeliyim veya Ben Galatasaraylıyım" diyerek kendiyle övünen. Twitter'da da etiket yapıp bolca samimiyetsizlik akıtırlar. Eğer bu iki kavram, ortak bir noktada buluşmuyorsa ne anlamı var bunu bu şekilde manipüle etmeye çalışmanın! Ben Rıdvan'ım, ben Cüneyt'im diyerek karşındaki insanın fikirlerini değiştirmiş olmuyorsun, yalnızca kendini tatmin ediyorsun. Ancak ve ancak Metin, "Jübile maçımda Fenerbahçe'ye karşı oynamaktan gurur duyarım" dediğinde ortak bir noktada buluşuyorsunuz. Bu yüzden sakin olmak lazım, üretken olmak lazım. Kimsenin sana birşey yaptığı veya elinden birşey aldığı yok. Sen ve benimsediğin şeyler yine birliktesiniz. Attila İlhan'a Galatasaray'la ilgili bir kitap yazacak mısınız diye sorulduğunda, kendisinin verdiği, "Neden yazayım. Böyle bir kitabı yalnızca Galatasaraylılar okur" yanıtı da buna mükemmel bir örnektir.

Demem o ki dünyaya evrensel insanlar lazım. Aya ilk ayak basmadan evvel "Kendim için küçük insanlık için büyük bir adım atacağım" diyen Neil Armstrong'lar, İngiltere'yi sömürgecilik tarihinden ötürü aşağılayan Roger Waters'lar, ülkesine demokrasi isteyen Corinthianslı Socrates'ler, Muhammad Ali'ler, Quenn'ler lazım. Farklı kabilelere ayrılıyor olsak da biz bir insanız. Yalnızca dillerimiz ve kültürlerimiz farklı. O da halledilmeyecek bir sorun değil. Aşırıcılık hiçbir zaman birşey kazandırmaz. Mutluluk herkese hitap ettiğinizde güzeldir.

9 Nisan 2012 Pazartesi

Toplu savunma ve toplu hücum oyunu: Terim'in yolu


Herşey bir 'hadi' sözcüğüne bakıyordu. Futbolu bıraktıktan sonra Şişli'de bir spor mağazası işleten Fatih Terim'e dönemin spor yazarı İslam Çupi ve futbol federasyonu yönetim kurulu üyesi Erdoğan Şenay tarafından ufak bir ziyaret gerçekleştirilmiş ve ağızdan şehvetli bir 'hadi' sözcüğü mırıldanılmıştı. Onlar da bu işe girişirken bu kadarını tahmin etmediklerini söylemişlerdir. Ancak harikulade başarıların arkasında hep küçük vesileler yatar. İşte onun hikayesi de bu türdendi. Basit ama güzel bir hikaye. Futbolu da, karakteri de, şekil verdiği takımları da. İşte bu da bir Fatih Terim takımıdır. Terimizm denilen olgunun, onun modelinin ve hırsının ortaya çıkardığı bir güzelliktir.

Hayatı boyunca hep doğru inandığını yaptı Fatih Terim. Hiçbir zaman şaşmadı, kendisini hep yeniledi. Elde edemeyeceği şeyden uzak durdu, ancak istediği şeylere canı pahasına da olsa girişti. Büyüklük Allah'a mahsustur dedi, çalıştı ve sonra tevekkül etti. Ve yine başardı.

Piontek'in yardımcılığını yaptığı sırada ondan birşey öğrendiği pek söylenemez. Terim bu işi doğuştan biliyordu. Kazanmayı, birilerini etkilemeyi, yönetmeyi, kendi yoluna inanmayı... Bu yüzden bu model hep 'Terim modeli' diyoruz.

34 haftayı en yakın takipçisinin 9 puan önünde lider tamamlayan Terim modeline göz atmadan önce onun İtalya günlerinden biraz bahsedelim.

Terim, İtalya'da nasıl bir iz bırakmıştı?
İtalya ligini keyifle seyrettiğim yıllar çok az olmuştur. Çünkü bu lig futbol arayan insanlara pek birşey vermez. Güzel hikayelerle doludur, oldukça başarılı takımlara sahiptirler. Ancak şöyle kendinizi akşam 8'de Inter'in maçını seyredeyim ya da Roma maçına bakayım diye pek az ayarlamışsınızdır. Uzun yıllar boyunca bu ülkenin takımları başarıyı korkaklıkla aradı. Hücum futbolu oynatan teknik adamlara çılgın gözüyle bakıldı. 2000 yıllarına kadar İtalya'da çalışan yabancı teknik direktör sayısı 20'den fazla değildi. Bu şu demektir: Alışılagelmişin dışında çok az şey. Arada elbette istisnalar oldu. İtalya'ya farklı bir ekolün parçalarını monte eden Arrigo Sacchi bunların başında geliyordu. Ancak bu ne kadar kalıcı oldu orası tartışılır. Fatih Terim'in İtalya günleri de buna benzerdir. Galatasaray eski teknik direktörü Jupp Derwall, Fatih Terim'e bir yemekte şu sözleri söylemişti: "İtalya'ya git. Sen bu işi başaracaksın." Fatih Terim bu tavsiyelerle doğru yerde çalıştığına inanıyordu. Başta onu anlamadılar ancak zamanla karakterini benimsemeye başladılar ve insanların fikirleri değişmeye başlamıştı. Bu fikirlerin değişmesine vesile olan en önemli maç ise, Fiorentina'nın yıldızlarla dolu kadrosu olan Milan'ı 4-0'la hezimete uğrattığı maçtı. Yönetimde papaz olduğu Gori'yi maç sonunda sevinç göz yaşlarına boğmuştu Fatih Terim. Daha sonra bir gece yarısı şampiyonluk yarışına sokulabilecek bir takım kurmak adına istenilen şartlar yerine getirilmeyince istifa etmişti. Ve ardından Milan'a geçiş... Milan takımı, Fatih Terim'den çektiği kadar hiçbir teknik direktörden çekmemiştir. Belki de bu yüzden onu takımın başına geçirmişlerdir. Velhasıl orada da teknik direktörlük kariyeri çok uzun sürmese de, Fatih Terim'in kıymetini zamanla anladılar. Dile kolay, kaç teknik direktör İtalya'da toplu savunma toplu hücum anlayışıyla futbol oynattı ki? Bu, herkesçe bilinen bir oyun anlayışının küçük bir parçasıydı. Fiorentina'nın başındayken ligin en gollü maçları Fiorentina'nın oynadığı maçlar oluyordu ve takım risk almaktan hiç çekinmiyordu. Bu nedenle de ligin en golcü iki takımından birisiydi. Milan'a geçişinden sonra takımın taraftarları kendi kendilerine 'Sacchi'li yıllara geri mi dönüyoruz' diye sormaya başladı, gazetelerde manşetler atıldı. Çünkü Terim modelinin farklı olduğunu biliyorlardı. Fatih Terim, galibiyetler kazanmış olmanın dışında taraftara keyif dolu bir oyun izletme çabasındaydı. İşte Fatih Terim, çok da uzun sürmeyen bu maceradan alnının akıyla çıkmayı başarmıştı. Ve kendisine İtalyan Dayanışması Yüksek Liyakat Nişanı verilmişti. İtalya Dış İşleri Bakanının teklifi ve İtalya Cumhurbaşkanının onayının ardından, kanun hükmünde kararnameyle verilen bu nişan, İtalya'daki 5 Devlet Nişanı'ndan birisi ve 1952'den beri veriliyordu. Nişan, İtalya'ya, sanat, edebiyat, ekonomi, sosyal, kamusal ve askeri alanlarda katkıda bulunan ve hizmet eden kişileri ödüllendirip, onurlandırmak amacıyla takdim ediliyordu. Kısacası, bugün İtalya'da Milan maçına bir uğrasa, onu yine sevgisiz bırakmayacaklardır.

"Hep beraber hücum edeceğiz, böylece hep beraber savunma yapmış olacağız."
Terim, 1996'da 

Türkiye'de toplu savunma ve toplu hücumun ilk sancıları ve galibiyetlerle gelen 'yerine oturuş'
Tarihinin en kötü sezonu ve değişen oyuncularla şüphesiz ilk badireleri sıkıntılı atlatacaktı Galatasaray. Yeni bir takım, yeni bir şekil alma ve eski bir ruhu canlandırmak. Çoğu kimse bundan alay ederek söz etmişti. Ancak bunun gerçek olduğunu Fatih Terim bizlere bir kez daha gösterdi.

Takımın bu sezon ilk maçlarına bakarsanız farklı mevkilerde farklı oyuncular denendiğini görürsünüz. Üçlü orta sahanın sağ içinde Sabri Sarıoğlu, ileride sol açıkta Eboue vb. Bunlar zamanla yerine oturdu ve Terim iyi gitmeyen birşeyler olduğunu anladı. Bu sıkıntıların hızla aşılmasında Terim'in karakterli sporcularla çalıştığı gerçeği yadsınamaz. İlk dönemi kalite kokuyordu ancak takım içinde birbirinin kuyusunu kazanlar olduğu açıktı, ikinci döneminde ne olduğu belli olmayan topçular Florya'da cirit atıyordu, ancak bu defa gerçekten ikisinin de ortası bulunmuş gibi. Oyun düzeni üzerinde ufak bir oynamayla taşlar yerine oturdu. Bu, 4-4-2 düzeniydi ancak toplu hücum ve toplu savunmanın farklı dizilişler üzerinde farklı sonuçlar doğurduğu pek söylenemez. Keza Terim 2000'li yıllarda kendisinin eleştirildiği haftalarda bir maçta 3-5-2 oynatmış ve maçı 4-4-2 tamamlamıştı. Çoğu yazar bunu 'Yola geldi' olarak yorumlasa da takımın oyun anlayışı hiç değişmemişti. Bu yüzden sistemin temel prensipleri vardır ve buna diziliş ne olursa olsun her oyuncu sadık kalmak zorundadır. Savunma ve hücum arasındaki kısa mesafe, kalecinin haricinde topun arkasındaki 10 futbolcu ve hücumdan başlayan pres. Terim sadece işin kimyasında bir değişme yaptı. Bu kimya, oyuncuları tanımaktan ve onları bir uyum içerisine sokmaktan geçiyordu. Yani onların özellikleri... Zamanla bunları daha iyi tanıyamazsanız oyunculardan ne istediğinizi bilemezsiniz ve oyuncu da sizin anlatmak istediğinizi anlamaz. İşte burada bir rutin söz konusuydu. Herkes bu düzene hizmet etmeye başladı ve Terim, kazanan takımı değiştirmedi. Adaletini esirgemedi. Neticede bu, Fenerbahçe maçıyla bir ivme kazandı ve takım artık güzel futbol oynamaya başladı.

Baros'un sakatlık ve kart cezalarından önce Terim'in takımı: Şans yaratma becerisi yüksek olan bu kadroda herkes uyum içerisinde çalışıyordu ve takımın maçları bol gollü geçiyordu.

Yukarıdaki kadro Baros'un göstere göstere gördüğü ve Terim'in onu mızrağına çektiği Antalyaspor maçından sonra bozuldu. Oldukça keyifli bir düzende ilerliyordu ve takım gerçekten bol gol pozisyonuna giriyordu. Bunun nedenini kısaca şöyle açıklayabiliriz: Koşuyu ve baskıyı sevdiğinden ötürü Elmander, Baros gibi hızlı ve nerede durması gerektiğini iyi bilen bir oyuncuya oldukça boş alan yaratıyordu ve Baros, sezon boyunca en fazla golü bu dönemde atmıştı. Buna Engin'in agresif oyunu, Emre'nin iyi şut becerileri, Eboue'nin önemi büyük olan hücum bindirmeleri, Melo'nun özgür oyunu ve Selçuk'un yol göstericiliği de ekleniyordu. Kişisel olarak ben, Fatih Terim'in bazı şeyleri gömerek Süper Final'de böyle bir kadroyla çıkmasını isterim. Sonuçları onu tatmin edecektir.


"En iyi savunma atak yapmaktır."
Terim, hücum futbolunu oyuncularına anlatırken


Hücumda diziliş, topu dolaştırarak gol arama oyunu
Çoğu kez orta saha oyuncularından bahsederiz ancak onlar kadar mukaddes olan bir mevki vardır ki o da bek oyuncularıdır. Hakan Balta bu takıma yeni transfer olmuş gibi hiç sırıtmıyor. Zaman zaman çizgisini aşarak aşırı derecede hücum bindirmeleri yaptığı maçlar oluyor ve bunu benim aklım almıyor. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz o her golde hatası olan adam da buydu, şimdi ki adam da bu. Bu değişim, Fatih Terim'in büyüsü. Diğer bir oyuncu da elbette Eboue. Onun takım adına ne denli önemli bir parça olduğunu Afrika Kupası ziyaretinde anladık. Gerek savunma olarak gerek hücum olarak çok önemli bir yük haline geldi sağ bölgede. Bunları sürdürmek lazım çünkü isminden de anlaşılabileceği gibi 'Toplu savunma, toplu hücum' oyunu birlikte hareket etmeyi gerektirir. İşte bu nedenle bu iki bek oyuncusu bu düzende çok önemli birer görev adamı haline geldi. Çünkü her ikisinin de iki farklı görevi yerine getirebilme kabiliyeti var.

Galatasaray hücumu: Topun etrafına diziliş ve baskılı bir yerden oyunla oldukça etkili bir strateji

Yukarıdaki hücum dizilişine baktığımızda risklerle dolu bir hücum oyunu görüyoruz. Ancak Galatasaray bunu kontrol etmeyi çok iyi başarıyor. Çünkü hemen hemen her futbolcusu pas konusunda kabiliyetli ve oyun görüş açısı oldukça kuvvetli. Burada en önemli görevin aslında Engin'de olduğunu görüyoruz çünkü çoğu zaman içeri kat etmeyi seven agresif yapıda bir oyuncu o. Bu yapısı onun uzun süre sahada kalmasına olanak sağlıyor. Özellikle Türkiye gibi bezdirici oyun taktiklerinin olduğu bir ligde Engin gibi agresif oyuncular bir kozdur. Silahını her an çıkarıp ateş edebilir. Sivasspor ve Bursaspor karşılaşmalarında olduğu gibi. Fatih Terim onu nerede ne zaman kullanması gerektiğini çok iyi biliyor. Ancak böyle oyuncuların da eksik özellikleri mutlaka mevcut. Terim, Engin'deki bu eksikliği bir cümleyle nefis özetlemişti: "Türk insanı için basit zordur. Engin de bizimle oynamaya alışacak. Olmazsa başkasını koyacağız oraya." Aslında Engin-Eboue oyunu bu zorluklar ortadan kalktığında daha etkili bir şekil alabilir ve buna Selçuk'un oyunu dahil edilebilir ancak önce işin temeline inmek gerekiyor.

Galatasaray-Orduspor karşılaşmasında Necati silahını çekmeden önce
Engin ceza alanına yaptığı dikine bir koşuyla rakip rakibin sol bekini
kendi üzerine çekiyor. Sol bek oyuncusu Necati'nin şutu çekeceğini anladığı andan itibaren
Engin'i takibi bırakıyor ancak artık çok geç oluyor.

Hücumdayken savunma oyuncularının aldığı pozisyona dikkat edin. Buradaki blok gereğinden fazla açılmıştı ve Fenerbahçe maçında rakibe etkili bir 15-20 dakikalık oyun vermişti. Ancak daha sonra kendi oyununa yapılan bir dönüş ile ipler ele geçmiş ve bir daha hiç rakibe verilmemişti. Semih ve Ujfalusi'nin buradaki uyumu göze çarpıyor. Bu uyum zaman zaman Muslera'ya da çok az iş bıraktırdı ancak Muslera kalitesini her daim kanıtladı. Sezonu 16 maçta gol yemeyerek tamamladı ve Galatasaray tarihine geçti. Bu önemli bir nottur çünkü takım olarak iyi bir müdafaa anlayışınız yoksa böyle birşeyi kesinlikle başaramazsınız. Semih'in de kişisel olarak her ne kadar kart görme ve bire birde eksik özellikler barındırma gibi zaafiyetleri olsa da bunları zamanla aşacaktır. Onun ve Ujfalusi'nin hücumdaki görevi topu sorunsuz biçimde kanat bölgelerine indirmek veya oyunu kontrol eden orta saha oyuncularına teslim etmektir. Hakan'ın hücum görevi ise çoğunlukla Melo'ya serbestlik tanınmadığında geliyor. Ve bu da etkili bir yöntem.


"Güzel ve göze hoş gelen bir futbol oynamaya çalışıyoruz. Bu yüzden oyuncularıma sık sık 'oynadığınız oyundan keyif alın' diye tembihliyorum."
İlk döneminde takımı 40 maç yenilmezken, Fatih Terim, başarının inceliklerini anlatıyor



Bireyselliğe meyilli Necati'li oyun ve daha az şans yaratma becerisi
Büyük bir isim beklerken, Necati birçok kişinin olumsuz ve beklentisiz düşünceleriyle kulübe yeniden katıldı. Ancak bu olumsuz düşünceleri çok geçmeden akıllardan sildi. Bunda onun iyi bir Galatasaray taraftarı olmasının da payı var. Necati'nin harikulade oynadığı 2-3 maç oldu ancak genel olarak onun takım oyunundaki tarzını beğenmedim. Gereğinden fazla bireyselciliğe kaçtı ve bu da takımın şans yaratma becerisine bire bir yansıdı. Sıkıntılı maçlar yaşandı. Yine de onun Türkiye ligini götürebileceği bir yeteneği olduğu açık.

Neticede İtalya'da oynattığı toplu savunma ve toplu hücum anlayışı onun Galatasaray'ında da şekil aldı ve başarıya ulaştı. Sezonun ilk yarısında Bursaspor'u Milan Baros'un oyuna girdikten birkaç dakika sonraki golüyle mağlup eden Galatasaray takımına Terim şöyle bir ithafta bulunmuştu: "Böyle bir takım istiyorum. Giren girmeyen herkesin çabaladığı, golü kovaladığı bir takım..." 34 haftayı tamamladığımız bu ligde Terim'in istediğini başardığını söylemek oldukça kanıtlanabilir bir ifade olacaktır. Dün akşam normal sezon bittiğinde Nando'nun penaltı golüyle takımda süre alıp da golü bulunmayan yalnızca üç-dört oyuncu vardı. Bu bir Terim modeli. Yalnızca zaferlere oynayan, herkesin gol attığı ve herkesin savunma yaptığı kazanan bir takım. Biz buna Terimizm diyoruz.

6 Nisan 2012 Cuma

Meramın elinden ne kurtulur!

Şaşalı günlere geri dönüş: Athletic Bilbalo'lu oyuncular
maçın ardından taraftarıyla bütünleşiyor
Bilbao-Schalke maçının rövanşında San Mames'e evinde dört gol yeyip gelen Schalke'nin ilk yarıda etkili bir oyun ortaya koyduğunu söylemek gerekir. Bunun karşılığını 29'da Huntelaar'ın golüyle elde ettiler. Ancak Bielsa yine heyecanıyla ve o koca gözlüklerinden gördükleriyle maçı nefis okudu ve 42 kasetini izlediği rakibinin herhangi bir geri dönüş yapmasına izin vermedi. Takımını ve rakibini nasıl iyi yuttuğunu yaptığı yerinde ve zamanındaki değişikliklerde görebilirsiniz. Keza yanlış giden birşeyi düzeltme işinde de çok iyi. Raul'un golünün ardından Bielsa bir ara savunma oyuncusu Amorabieta'yı çağırdı ve fırçaladı. Adam o dakikadan sonra sahanın en iyisiydi! 

İkinci yarıdaki oyunu daha çok beğendim. Bilbao'nun o meşhur adam adama markajı yine enfesti. Schalke ise turu geçemeyeceğini anladığı andan itibaren oyunu sertleştirmek istedi. Bilbao, kararlı, sistematik ve doğrularla iki kez geriye düştüğü rakibine karşı boyun eğmedi. Toparlandıktan sonra üçüncü golü atabilmek için varını yoğunu ortaya koydu. Bir dakika dahi oyunu geçiştirmedi; topu oyunda tutmaktan yana oldu.

Bu maçla ilgili bahsetmek istediğim ufak bir detay da şu: Huntelaar'ın golünün ardından aklımdan Galatasaray-Hamburg maçı geçmedi değil... 2-0 öne geçtiğimiz o maçı nasıl kaybettiğimizi hala anlamıyorum. Ancak çoğu kez en mantıklı açıklamalar en basit olanlardır. Bülent Korkmaz bu işten anlamıyordu yahut Galatasaray'ı antrenörlüğü üzerinde bir deneme tahtası gibi kullanmıştı. Biz böyle bir mücadelede ilk maçtan 4-2'lik bir avantaj elde etsek, bunu kendi kalemizin 10 metre önünde 90 dakika boyunca harcardık. Neyse, bu konulardan ders almış olduğumuzu umuyorum, fazlaca laf boğmaya da gerek yok. Sistemliler ve sistemsizler arasındaki farkı hep gördük. İspanyollar bugün Avrupa'nın en iyi iki kupasında beş takımla yarı finallerde boy gösteriyorlar. 

'Unta Espana, unta Raul' sesleri
Raul İspanya'da Pichicci ödülünü kazanan birkaç oyuncudan biri. Maçtan evvel Bilbao kaptanı Iraola ile birlikte Raul, Athletic Bilbao'nun efsane golcülerinden Rafael Moreno heykeli önünde poz vermişler ve birbirlerine başarı dilemişler. Üstelik Raul bir de çiçek bırakmış. Unta kelimesi bildiğim kadarıyla İspanyolca'da 'pislik' anlamına geliyor. Yani Athletic Bilbao taraftarının Schalke'nin her kornerinde kendilerine yaklaştıkları Raul için söyledikleri bu sözlerin Türkçe karşılığı, "Pislik İspanya, Pislik Raul" oluyor. Bunlar bir nevi İspanya'daki iç savaşın ve diktatör Franco'nun ülkedeki ağır yönetiminin kalıntıları. Gariptir, bunu Bülent ağabey (Timurlenk) ile görüştüğüm sırada onun İspanya ülkesine dair bilgi ve tecrübesine dayanarak sormuştum: Nedir abi bu olay, burada bu kadar şark kurnazlığı yapılarak dile getiriliyor ama olayın oradaki aslını bir de senden dinleyelim diye, şöyle demişti: "Bu çiğlik bizim ülkemizde var. Orada bu tür şeyleri ağza almak herkes tarafından yadırganıyor. Franco'yla sorunu olan adamlar önce gitsin Kenan Evren'le olan sorununu halletsin." Çok değil, birkaç hafta sonra Barcelona-Manchester finalinde tribünlerde yine 'Catalunya is not Spain' pankartları görmüştük. Yine de ben Raul'un bu tür şeylerle anılmasına üzüldüm. İspanyol futbolunun gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından biri olan ve bu ünvana gösterdiği profesyonellik anlayışıyla kendisini her türlü yakıştıran bu adama söylenmemeliydi bu sözler. Rakip takıma iki maçta üç gol attı, elendi, ancak yine sahadaki tüm oyuncuların elini sıkmayı ihmal etmedi.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Topun etrafında hep bir adam fazla: Sergio Busquets'in rolü


Futbol evrensel bir oyundur. Ülkelere göre farklılıklar gösterir; detayları kendi içinde gizlidir. Ancak, incelikleri ne olursa olsun kazanmak için tek bir kurtuluş yolunuz vardır: Fikirleriniz. Rahmetli Gündüz Kılıç, Eşfak Aykaç ve geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Coşkun Özarı'nın 1962 yılında futbolu insanlara tanıtmak amaçlı yazmış olduğu "Futbol bizim dünyamız" isimli kitabında, bir sayfada Baba Gündüz oyun anlayışından şöyle bahseder: "Elinize 11 adet taş alın ve onları bir tahtanın üzerine yerleştirin. Sonra da satranç oynarmış gibi düşünmeye başlayın. Eğer rakibiniz sizi altı adamla savunuyorsa siz yedi futbolcunuzla hücum edin. Risk almaktan korkmayın. Ve topun etrafında her zaman bir oyuncu fazla bulundurun." Bir teknik adam elbette taktiğini oyuncularına göre belirler. Ancak oyuncularından da yapmasını isteyeceği şeyler olacaktır. Oyunu bölümlere ayırdığınızda en önemli mevkinin hücum ve savunma arasındaki denge olduğunu göreceksiniz. Eğer buradaki oyuncularınız işini düzgün yapmıyorsa, kazanmak için çok az şansınız var demektir. Bu nedenle bu bölgeye daha fazla yoğunlaşmanız gerekir. Oyun sıkıştığı anda size yardıma gelebilecek, topu dolaştırabilecek, savunma oyuncularını kontrol edebilecek ve yalnızca bunlarla kalmayıp topu sorunsuz biçimde hücum bölgesine aktarabilecek, ardından hücum oyuncularına boş alan yaratmak adına bir duvar görevi üstlenebilecek bir orta sahaya ihtiyacınız vardır. Bunların hepsini yerine getiren bir orta sahayı bırakın, kullandığınız iki veya üç oyuncu bu görevleri yapıyorsa ne ala! Ancak günümüzde oyun yapısı üzerine iyi futbolcular yetiştirmek adına emek harcayan kulüpler de var. Bunların başında FC Barcelona geliyor.

Yaya Toure Barcelona'ya transfer olduğunda onun bu yapı üzerinde pek çok açığı vardı. Bunların başında ise top kontrolü geliyordu. Frank Rijkaard ile başlayan bu iyileşmeler Pep Guardiola ile devasa bir noktaya ulaştı. Takımın topla oynama yüzdeleri Pep Guardiola yönetimi altında %60'ların aşağısına düşmedi. Oyunun belli bölümlerini yoğun presle geçiren takımlar görebilirsiniz ancak bu takımları dikkatli seyrettiğinizde güçlerini hızlıca harcadıklarını görürsünüz. Ardından müdafaaya geçerler ve topu beklemeye, oyunu küçültmeye başlarlar. Dün geceki Milan buna iyi bir örnek. Velhasıl Yaya Toure'nin Barcelona yapısı üzerindeki rolü ciddi boyutlara ulaşmıştı ancak Inter'e elendikleri yarı final müsabakasından sonra kendisi kulüpten ayrılmak istediğini açıklamıştı. Pep Guardiola bu mevkideki açığı büyük paralar harcayıp bir transfer yapmak yerine altyapıdan tanıdığı bir oyuncuyla geçiştirmekten yana kullandı. O futbolcu zamanında Barcelona'nın kaleciliğini yapan baba Carles Busquets'in oğlu Sergio Busquets'ti.

Barcelona'nın en önemli oyuncusu kim diye sorsanız kimisi Xavi der, kimisi Messi, kimisi de İniesta'nın adını verir. Belki Puyol gibi bir savunma oyuncusundan da bahsedebilirler. Ancak mesele çalışkanlık ise ben Sergio Busquets derim. Kendisinden öncekilere pek az benzeyen, görevi yalnızca müdafaa yapmak veya top çalmak olmayan bu orta saha bana göre işini yaparken en az bir karınca kadar çalışkan. Görevini çok iyi biliyor ve oyunu sıkıştırmaya çalışan tüm dinamitleri sahadan yok ediyor. Top çalıyor, uyumlu pas trafiğine katılıyor, oyunu genişletiyor ve savunmada arkadaşlarının yükünü hafifletiyor.



31 Mart 2012, Barcelona-Athletic maçında Barcelona'nın oyun dizilişleri


Barcelona aslında yukarıdaki dizilişsel farklılıkları sık sık deniyor. Sahaya 4-3-3 olarak yayılıyorlar fakat sonra oyunlarını oturttuktan sonra üçlü savunmaya dönüyorlar. Siyah çizgiyle yuvarlak içerisine alınan 21 numara(Abidal), 16 numara(Sergio Busquets) ve 2 numara(Dani Alves) bu değişimdeki kilit futbolcular. Burada hücum yönü kuvvetli olan Alves ileride tercih ediliyor ve Abidal stoper mevkisine daha yakın oynuyor. Saha içinde diagrama dikkat ettiğinizde ortada bulunan Sergio Busquets'in üçlü savunmanın önündeki rolü rakip ataklarının hızlı bir şekilde gerçekleşmesini engelliyor ve bu konuda rakiplerine şans tanımıyorlar. Alanı mükemmel sıkıştırıyorlar ve en kötü ihtimalle rakip atakları taçla kesiliyor. Bilbao gibi oyunun merkezine pasla inmeye çalışan takımlara karşı bunu deniyorsanız bu, risk almayı sevdiğinizi gösterir. Üçlü savunmada Busquets gibi bir oyuncunuz olmadığında bunu ne denli iyi başarabileceğiniz muamma. Keza Barcelona bunu Busquets'in sakat olduğu bir zamanda da denedi ve rakiplerinin hızlı oyuncularından bol bol tehlikeli atak yedi.

Eğer Busquets rolünden yanaysanız aynı zamanda beklerde teknik ve presi yüksek oyuncularla oynamak zorundasınız. Bu oyuncular sıkıştığı anda, topun etrafında üçüncü bir isim olarak Busquets onlarla birlikte olacaktır ve hataya şans yoktur. Oyun hızlı bir şekilde rakip sahaya aktarılır ve pas akışı sağlanır. Aşağıdaki diagramda da bu oyundaki rolü açık bir biçimde göreceksiniz.

Sergio Busquets'in Bilbao ve Milan'a karşı oyun diagramı


Marcelo Bielsa'nın Bilbao'su bu yıl Avrupa'nın en çekici futbolunu oynayan takım. Savunmadan hücuma oyunu pasla ileriye taşıyorlar ve sıkıştıklarında da başvurdukları yol bu oluyor. Müdafaada her oyuncusu mükemmel bir izafiyet gösteriyor ve rutine ayak uyduruyorlar. Üstelik bunu dengeli, bedenlerini 90 dakikaya ayak uyduracak şekilde yapıyorlar. İki maçta Busquets'in aldığı farklı roller Barcelona'nın işini kolaylaştırdı. İlk diagramda görevin daha çok savunma eğilimi üzerinde olduğunu görüyoruz. Hemen arkasında Milan diagramında ise oyunu açık görüyoruz. Biraz dikkat ettiğinizde aradaki müthiş karşı koyma sanatını göreceksiniz. Aşağıdaki video da bunu net bir biçimde kanıtlıyor. Barcelona için her iki oyun da rahat geçti. Ligde karşılaşan Barcelona ve Bilbao, Kral Kupası finali öncesi son provasını bu şekilde yaptı.


Barcelona neden mükemmel bir takım? Neden bir 4-5 yıl daha ortalığı silip süpürebilecekleri hissini veriyorlar? Bu, detaylarda gizli. Avrupanın herhangi bir takımının orta sahalarına bakın. Mesela Liverpool'un defansif orta saha oyuncusu Lucas Leiva. Müdafaa olarak kusursuz bir oyuncu, sayısız top kazanıyor. İşlerin kötü gittiği şu sıralar belki de en çok onu arıyorlar. Ancak asıl sorun bu mu? Kesinlikle değil. Lucas hücuma çok az katılan bir futbolcu ve kaptığı topları sürekli kayarak almaya çalışır. Busquets bunu farklı yoldan yapar. Bu nedenle top oyunda daha fazla kalır. İspanyol futbolu ve İngiltere futbolu arasındaki ince detayı Xavi, Sid Love'a şöyle anlatıyor: "Carragher topa bir vuruyor, tribünlerde. Ve sonra taraftar alkışlıyor. Bunları burada(İspanya'da) yapsanız sizi alkışlamazlar." İşte onları farklı yapan bu: Topu oyunda tutarak kazanıyorlar. Ve bana göre Busquets bu konuda da mevkisinin en iyisi.

Kimse Yaya Toure'nin ardından onun Barcelona takımında böyle bir rol üstlenebileceğini tahmin edemezdi. Yalnızca bir adam dışında. Neredeydi ve şimdi nerede.. Boş alana küçük bir koşu, basit bir pas, hücum ve savunmadaki denge, oyun okuma ve oyun zekasıyla hatırlayacağım birkaç oyuncudan biri olacak Sergio Busquets. Del Bosque ve Guardiola'nın söylemleri de beni destekler nitelikte: "Eğer bir futbolcu olsaydım, Sergio Busquets gibi olmak isterdim."