27 Mart 2012 Salı

Diego Lugano


Dünya Kupası'nda ilk dört ve hemen ardından Copa America birinciliği... Lugano Fenerbahçe'den PSG'ye transfer oldu. Şaşırtıcıydı. Tam bir İngiliz ligi topçusuydu; sert, dengeli, hafif teknik ve yılda en az beş gol atan bir savunmacı... Azıcık da çirkefti ama olur o kadarı diyelim. FIFA'ya röportaj vermiş ve kendisine şöyle bir soru sorulmuş: "İspanya, İngiltere ve İtalya gibi liglerde oynamadığın için pek sıkıntılı görünmüyorsun?"

"Evet, bu konuda endişem yok. Brezilya'nın en büyük kulübü Sao Paolo'da futbol oynadım; takımlarına inanılmaz bir tutkuyla bağlanan taraftarların olduğu Türk liginde, Fenerbahçe takımında ve şuanda Fransa'nın en büyük takımı PSG'de... Hevesli bir proje bu. Hayal kurmaktan çok olduğum yerden keyif almaya bakıyorum."

25 Mart 2012 Pazar

Zlatan Ibrahimovic, Marco Van Basten'e benziyor mu?


2001'in temmuz ayında, Amsterdam'da Ajax, Liverpool, Milan ve Valencia'nın aralarında düzenlediği bir turnuva söz konusuydu. Turnuvaya büyük takımlar katıldığı için stat büyük ilgi görüyor ve tribünler bir podyum edasıyla süsleniyordu. O dönem Milan, teknik direktörlük için Fatih Terim'i seçmiş, Ajax ise yeni bir yapılanmanın ilk örneklerini sahnelemek istemişti. Maçların oynandığı sırada bir dönem Milan'ı çalıştırmış olan eski futbolculardan Silvano Ramaccioni, Ajax takımında uzun boylu, teknik ve güçlü bir futbolcu izlemiş. Yalnızca izlemekle kalmamış, ondan etkilenmiş ve ağzından şöyle sözler kaçıvermiş: "Bu adam tıpkı Van Basten'e benziyor." Yanındakiler bunu duyduğunda şaşkına dönmüş ve "Ne diyorsun sen? Van Basten mi? Onun gibi bir oyuncu daha mı?" gibi sorular sormaya başlamış. Bu soruları sorduktan sonra yanındaki hemen kendi yorumunu eklemiş: "Silvano, bilirsin, Van Basten gibi bir futbolcu bir daha asla gelmeyecek." Bunu duyan Silvano ise bıyığının altından gülerek şöyle yanıt vermiş: "Evet evet, göreceğiz." İşte bu bahiste adı geçen futbolcu, daha sonra Silvano Ramaccioni'yi yanıltmayacak, sonraları İtalya futboluna damgasını vuracak olan Zlatan Ibrahimovic'ten başkası değildi.

Böyle bir başlangıç hikayesi var onun. Ajax'ta attığı otuzu aşkın golle 16 milyon € bedel karşılığında, dünyanın en zorlu ligine gidiyorum diyerekten İtalya'ya giriş yaptı Ibrahimovic. Torino ekibinde de kendisini kanıtlamayı başardı. Ancak sonraları patlak veren şike skandalı sebebiyle "hayat devam ediyor" dedi ve bu defa Inter'e geçti. Inter takımı İtalya'da onun için bir zirveydi ve adını daha yüksek bir sesle duyurmayı başardı. Diğer güçlü takımların toparlanması için zaman gerekti ve bu dönemde Inter, Mourinho ile ligi silip süpürdü. Barcelona'ya geçişi ne kendisine ne de kulübe yaradı. Maddi olarak Katalan ekibi büyük yara aldı. Aslında kulüp televizyonuna verdiği ilk demeçte Ajax'ta oynamanın vermiş olduğu teknik özellikleri barındırdığını ve buraya alışmakta zorlanmayacağını söylemişti ama yanılmıştı. Karşısında takımı için mükemmeli isteyen bir adam bulmuştu. Neticesinde onun gemisinin rotası, yine İtalya'ydı ancak bu defa, dünyanın en başarılı takımlarından biri olan Milan'a idi.

Ibrahimovic'in Milan'da yapabileceklerini Van Basten ile kıyas gösterebilirsiniz. Çünkü fiziki görünüş ve teknik açıdan baktığınızda onda gerçekten Van Basten'i görebiliyorsunuz. Ancak takımın bir parçası olarak düşündüğünüzde farklı iki futbolcu beliriyor. Sacchi'nin Milan'ı çalıştırdığı dönemde dünya futbolunda oyun taktiğini hücum üzerine belirleyen çok az takım vardı. Ancak onun ve oyuncularının bakış açısı birbiriyle uyuşuyordu. Mevcut düzenle birlikte her maç 4-5 gol atmayı başarıyorlardı. Herşey bir parçaydı ve bir bütünü oluşturuyordu.

Ibrahimovic ise böyle bir bütüne bir parça olmayı başaracak bir oyuncu değil. Bireysel olarak kusursuz bir oyuncu ama bir bütünde hareket edemeyeceğini Barcelona'da gördük. Şimdilerde Milan takımı toparlanmaya başladıysa da başarılarının zamana ne kadar yayılacağını bekleyip görmemiz gerekecek. Ancak şu kesin, son dönemde İtalya futbolunda onun kadar ses getiren bir başka oyuncu olmadı. Ve bunu söylemekten yine çekinmeyeceğim: bir teknik adam veya futbolcu macera olsun diye garip tercihlere girişmemeli, kendisi için en doğru yeri tercih etmeli. Taş yerinde ağırdır derler. Bu farklılığı ortadan kaldırdığınızda istenileni verebiliyorsunuz.

Van Basten futbolu 28 yaşında bırakmak zorunda kaldı ancak bu erken yaşa rağmen, onun avrupada kazanmış olduğu sayısız başarı var. Aynı zamanda üç Altın Top ödülü kazandı. Ibrahimovic ise 30'unda ve henüz bir avrupa başarısı yok. Neden bilmiyorum ama Ibrahimovic bana zamanında Cruijff'ün Van Nistelrooy için söylediği bir sözü anımsatıyor: "Çok kaliteli bir golcü ama onun kafası sağlam değil." Lig performansında elde ettiği başarıyı göz ardı edemeyiz ancak Milan takımının geçtiğimiz yıl tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi oynayan Tottenham'a elenmekten kurtulamadığını hatırlatmamız gerekir.

Bu yıl her ne kadar Barcelona-Bayern finali beklesem de Milan'ın Barcelona'yı zorlayacağı açıkça görülüyor. Ibrahimovic ise bir Avrupa başarısı için kendisini kanıtlamak zorunda. Bu eşleşmeden en büyük keyfi ben alacağım.

24 Mart 2012 Cumartesi

Türkiye'den manzaralar

Flickr üzerinden uzun süredir takip ettiğim bir fotoğrafçı var: Sinan Doğan. Türkiye'nin hemen hemen her yerini ziyaret etmiş ve buraların görüntüsünü kendi objektifinden sayfasına aktarmış bir fotoğrafçı. Yaz aylarının yaklaşmasıyla birlikte, özellikle dışarıdan gelen yahut oturduğu yerde tıkanıp kalan arkadaşlar için oldukça iyi bir rehber olabileceğini düşünüyorum. Bu görülmeye değer çalışmalara buradan ulaşabilirsiniz.

21 Mart 2012 Çarşamba

Cumartesi ve salı akşamlarına dair notlar

Cumartesi günü oynanan derbi yalnızca Aykut Kocaman'ın hatalarından ibaret değildi. Pek çok kişi Galatasaray'ın hücumlarının sorumlusunu Fenerbahçe'nin geriye yaslanması olarak yorumladı. Ancak Galatasaray, oyunu değişikliklerden çok daha önce elinde bulunduruyordu. Fenerbahçe oyunda bulduğu iki golü baskılı bir oyunla elde etti ancak önemli bir etki yaratamadı. Galatasaray, yediği iki golün ardından sirkildi ve orta sahadaki üstün kalitesini oyununa yansıtmayı başardı. Fenerbahçe ise bunu farkettiğinde üstünlüğü koruma telaşına girişti. Bunun oyuncuların saha içi psikolojisinden kaynaklandığını düşünüyorum. Takım devreye 2-2'lik beraberlikle de girebilirdi fakat olmadı. Fenerbahçe'nin hamlesi ise bundan sonra gelmeliydi ancak Aykut Kocaman hatayı burada yaptı. Tam mücadele 2-1 iken, o, Galatasaray'ın ekmeğine yağ sürmeyi tercih etti.

Galatasaray'ın Kadıköy'e artık farklı bir psikojide çıkacağını sanmıyorum. Çünkü futbolcular kaliteli, teknik adam kaliteli ve oyun yapısı kaliteli. Takım güçlü. Maç 2-0'a dahi geldiğinde takımın oyunu eline alacağını ve bir şeyler çabalayacağını tahmin edebiliyordum. Galatasaray maça kazanmak için çıktı ve oynadığı oyunla bunu kanıtladı. Zira Fenerbahçe kaptanı Alex, "Bu akşam rakibimin yerinde olmak isterdim" diyerek en hakkaniyetli demeci verdi. Açıkçası maçı kaybetmenin hiçbir saçmalığı olamazdı. Kazanmak için oynanan bir oyun, maçın sonucundan çok daha önemlidir.

Yorgunluk ve rotasyon, turu Sivas'a bıraktı
Galatasaray ve Sivasspor takımları, ligin ilk yarısında Arena'da oynanan müsabakada kısır bir oyun ortaya koymuş, Galatasaray, 9 kişi bitirdiği maçtan 2-1 üstün ayrılmayı başarmıştı. Maçta şans yaratma hususunda bireysel beceri ön plana çıkmıştı. Bu gece benzer bir oyun oynandığını söyleyebiliriz. Oyunun ilk yarım saatlik diliminde Galatasaray, oyun anlayışından taviz vermeyen, sahaya iyi yayılan ve topu iyi dolandıran ancak şans yaratma konusunda sıkıntı çeken bir takım görüntüsü verdi. Sivasspor ise ilk dakikalardan itibaren rakibine iyi bir set çekerek oyunu yine kısırlaştırmaktan yana olduğunu belirtti. Bunu başardıklarında gol için sabırlı davranmaları gerekecekti çünkü zaman ilerledikçe rakip oyuncuların üzerindeki baskı artacak ve Galatasaray daha fazla yüklenmek için fırsat kollayacaktı. Neticesinde bu tasarı tuttu ve Sivasspor yakaladığı bir fırsatı gole çevirmeyi başararak üstünlük elde etti.

Galatasaray maçı neden lehine çeviremedi?
Çeşitli maçlarda Galatasaray'ın savunma ve orta saha bloğunu az adamla iyi kapattığı maçlara şahit olduk. Felipe Melo, oyunun bu yönünü çok iyi kontrol ediyor, bununla yetinmiyor ve hücuma çıkıp takımına orada da katkı sağlıyordu. Takım saha içerisinde zaman zaman üçlü savunma düzeni kuruyor, bu sırada Melo'nun topu rakip sahaya taşırken isabetli yüzdesi ve hatasız oyunu daha iyi hücum ve daha iyi savunma organizasyonları sağlıyordu. Selçuk İnan, oyuna yön verme becerisini gayet iyi kullandı ancak savunmada yetersiz kaldı. Rakip takımın üstünlük golünün ardından oyundan düşmesi ise, Galatasaray'ı hücum organizasyonundan mahrum bıraktı. Bu düşüşler Sivasspor ataklarını sıklaştırdı ve Galatasaray'ın şansı vardı ki ikinci golü kalesinde görmedi.

Rutine baş eğmesini öğrenemeyen oyuncular
Fatih Terim'in değişiklikleri yerinde ve zamanındaydı. Ancak sezon başından beri Sabri, Sercan, Riera gibi oyuncular takıma büyük katkılar sağlayamadı. Oyuna giren-çıkan her oyuncudan iyi bir performans bekleyen bir teknik direktörün sene sonunda bu oyunculara yol vermesi garip olmayacaktır. Çünkü eğer bir oyuncu, sistemi yukarıya taşıyamıyorsa, takımda olmasının bir manası yoktur. Bu nedenle bu takımda bir iki istisna dışında geçtiğimiz yıldan çok az oyuncu grubu mevcut kadroda yer almakta.

Necati-Baros iyi bir ikili değil
Böyle bir düzeni benimsediğinizde, kullanacağınız oyuncuları iyi seçmek zorundasınız. Çünkü iki oyuncu birbirini tamamlayabilmeli, birbirine alan yaratabilmeli ve bireysel becerisini kullanabilmelidir. Maç öncesi hücumda bu ikiliyi gördüğümde hücumdaki hareketliliğin az olabileceğini tahmin ettim ve öyle oldu. Sanırım Necati, geldiğinden beri en kötü oyununu oynadı. Baros ise güçsüz bir görüntü verdi ve uzun zaman sonra oyuna direk başlamasına rağmen bu şansı iyi kullanamadı. Bu maçla onun yeniden 11'e göz kırpabileceğini düşündüm fakat bu pek mümkün görünmüyor. Ancak benim için hala Baros-Elmander ikilisi daha iyi bir tercih gibi duruyor. Çünkü bu oyuncular birbirine daha yatkın, daha meziyetli.

Neticede Galatasaray kupada turu atlayacak bir oynamadı. Oyun göze hoş geldi ancak toplu müdafaada ve dirençte iyi görünen Sivasspor, iyi bir tasarıyla tur atlamayı başardı. Son dakikadaki penaltıdan bahsetmeye gerek yok, çünkü maç bu noktaya gelmeden önce 2-0 olabilirdi. Şu gerçek ki Galatasaray, Trabzonspor maçında çok daha fazla beceri göstermek zorunda.

16 Mart 2012 Cuma

'Lanet Takım' Türkçe'ye çevrildi

Brian Clough'un Leeds United'daki günlerini anlatan 'Lanet Takım' adlı eseri sinema dünyasından hatırlıyoruz. David Peace tarafından yazılan bu 400 sayfalık eser şimdi de Türkçe'ye çevrilmiş. Haberi okuduğumda inanılmaz sevindim. Kitap konusunda ne denli kısır bir ülke olduğumuz ortada. Bu tür işleri çoğaltmak gerek. Eseri elden okumak kesinlikle farklı bir tad uyandıracaktır. Haftasonu için bundan güzeli olamazdı. Emeği geçen Kıvanç Koçak'a ve Sel Yayıncılığa teşekkürler.

"Beni aslında olmadığım biri gibi seviyorlar. Olduğum kişiden ise nefret ediyorlar." 

Çağdaş İngiliz edebiyatının başarılı temsilcisi David Peace, sadece kazandığı başarılarla değil kişilik özellikleriyle de futbol dünyasının gelmiş geçmiş en ilgi çekici karakterlerinden olan Brian Clough'ın ağzından Leeds United'ta geçirdiği kısa teknik direktörlük macerasını anlatıyor. Clough'ın trajik bir sakatlıkla son bulan futbolculuk anıları, yıldızının parladığı Derby County'deki yılları ve Leeds'ten ayrılan selefi Don Revie'nin gölgesinde geçirdiği 44 lanet gün Peace'in kalemiyle yeniden canlanıyor.

Lanet Takım'da, yani Leeds United'ta geçirdiği günler boyunca Clough'ın kafasının içinde gezinen Peace, futbol dünyasının bu efsanevi figürünü anılmaya değer roman karakterleri arasına katıyor. Sinemaya da uyarlanan Lanet Takım alışıldık "dipten zirveye" çıkan bir başarı öyküsü değil, "takım ruhu, kahramanlık ve zafer" klişeleri içermiyor. Spor dünyasının kirli yüzünü tüm gerçekçiliğiyle etkileyici ve benzersiz bir biçimde resmediyor.

Bağlantı: http://www.selyayincilik.com/kitaptanitim.asp?kod=799

12 Mart 2012 Pazartesi

Ceplerim yıldızlarla dolu

Bir şeyi sevmek için onun ne olduğu bilgisini zihinde hakim kılmak mı gerekir? Bu hep saçma gelmiştir. Asıl bir şeye katkısız bir sebepten ötürü sevgi duyanlar, gerçek sevenler kümesine dahildir. Küçük bir çocuğun hayata tuttuğu perspektifin binde birini yakalayan insanlar mutludur. O sırada seçim yapmak yoktur, fikirler önemli değildir, hayat bizler adına gelişmemiştir ve iyi niyet bedene hakimdir. Öyleyse nedir bizi zamanla değiştiren? Islak, temiz kokulu ve bizi bir anne şefkatiyle çevreleyen yeşil çimlere uzanıp da kendisini gökyüzünde bir yerde hayal eden bir çocuğu alaşağı eden nedir? Bir yıldızdan bir yıldıza geçemeyecek kadar küçük müdür bizim hayallerimiz? Tüm sorular bizleri yorar. Cevaplamak bizim işimiz değildir. Biz oyunu kuralına göre oynarız. Hava buhranlaşmaya başladığında, yıldızlarımızı ceplerimize doldururuz. Bazen taşarlar. Ama yakalarız. Sonra güneşin doğuşunu bekleriz. Ondan sonra tekrar bütünleşiriz. Ama bir gün, yaptıklarımızdan ödün vermediğimizde, güneşin doğuşunu hep yeniden beklediğimizde, kazanan ebediyen biz olacağız.

http://fizy.com/#s/1igxfe

Mourinho-Guardiola atışması ve olayların iç yüzü

Betis maçından Ramos'un el pozisyonu
Geçen gece oynanan ve Real Madrid'in 3-2'lik skorla galip geldiği mücadeleyi yöneten İspanyol hakem Iturralde Gonzales hakkında bloga zamanında ufak bir yazı girmiştik. Bugün birçok kişi Google arama motorunu kullananarak bu sayede bizim blogun yolunu bulmuş. Bildiğim kadarıyla Iturralde Gonzales kartlara oldukça sık başvuran, gördüğünü çalmaktan çekinmeyen ve saha içerisinde oldukça rahat davranan bir hakemdir. Iturralde maçın ilk yarısını yönettikten sonra sakatlanıp yerini dördüncü hakeme bıraktı ve bu değişiklik maçta garip hakem hatalarına neden oldu.

Aslında Real Betis, maçın genelinde sansasyonel bir oyun ortaya koydu ve Real Madrid'e karşı başa baş bir mücadele sergiledi. İlk golü atan haliyle Betis oldu fakat Madrid'in cevabı Mesut'un asistinde Higuain ile gecikmedi. Karşılaşmanın ikinci yarısında Madrid, Ronaldo ile öne geçti. Daha sonra Betis dört dakikanın ardından buna yanıt verdi ve maçı yeniden dengeye getirdi.

Bu dakikanın ardından Madrid oyunun en zor kısmını oynadı, Betis tek topu nefis uyguladı ve oyunu boşluklara taşımayı başardı. Oyunun dengede gittiği sırada sol bölgeden Betis'li futbolcular bir atak geliştirdi ve içeriye çevrilen topta Xabi Alonso topu iyi kontrol edemeyince eliyle müdahale etti. Ramos'un pozisyonu belki de bundan daha netti. İki olay da hakemin gözü önünde olmasına karşın herhangi bir karar verilmedi. Madrid beş dakika sonra üçüncü golü buldu ve skoru 3-2'ye getirdi. 

Golden sonra maçı kapattım ve uzun bir süre Madrid maçı izlememeye karar verdim. Bu maçta yaşananlar bana Olimpiyat stadındaki 2-2'lik Galatasaray-Fenerbahçe derbisini hatırlattı. Hakan Şükür'ün bir kafa vuruşunda Luciano topa açık bir biçimde eliyle müdahale etmiş ve hakem oyunu devam ettirmişti. Hatta maçın ardından soyunma odasına giderken tepedeki ekrana bakıp topa eliyle müdahalesini gören Luciano, "Aha şimdi boku yedik" diye iç geçirmişti. Herşeye tahammül edebiliyorsunuz ama adaletsizliğe asla!

Dün Katalan gazeteleri, "Madrid ligi elinde tutuyor" başlığıyla okuyucularına seslenmiş ki bence yerinde bir başlık olmuş. Buna ek olarak, İtalyan gazetelerinin de elle müdahalelere gazetelerinde geniş yer ayırdığını eklemek gerek. Olayın farklı bir boyutu daha vardı elbette. Camp Nou'da son oynanan El Clasico'da Jose Mourinho basın toplantısında hakem hakkında ironik mesajlar vermiş ve maçın hakemini Nou Camp stadının otoparkında beklemiş, ardından onunla konuşmasına rağmen hiçbir ceza almamıştı. Barcelona kulübü yaptığı bir açıklamayla bunu kamuoyuna hatırlatmıştı. Tartışmayla ilgili soruya Mourinho, şöyle bir yanıt vermişti: ''Hakemleri eleştirdiğim doğru. Farklı bir imaj ortaya koyanlar, şimdi aynısını yapıyorlar. Sonuçta hepimiz aynıyız.'' İşte bu mesaj doğrudan Pep Guardiola adınaydı. İspanyol basını ise bunu teyit etmişti.

Pep Guardiola'ya Racing maçı öncesi bu iğneleyici ifadeler hatırlatıldı. Guardiola buna şöyle yanıt verdi: ''Evet, belkide beni kastetmiştir. Gelecek sefere isim vermesini umuyorum. Her ikimiz de kazanmak istediğimizden dolayı birbirimize benziyoruz, buna şüphe yok. Fakat eğer onun gibi davransaydım, kendi yolumu değiştirmiş olurdum. Hiçbir zaman onunla aynı olduğum düşüncesine kapılmadım. Milyonlara değer görüntü ve sözler var, binlerce basın toplantıları var. Her ikimizde kazanmak istiyoruz ama yollarımız farklı. Bana 'ona benziyorsun' derlerse, artık ona daha iyi bakmam gerekir. Çalıştığım kulübü ve oyuncuları kötü bir ışığın altına sokmak istemiyorum. İnsanların benden utanmamasını sağlamaya çalışıyorum ve takımdaki iyi atmosferi bozmak istemiyorum."

İspanya'da hakem komisyonu başkanı olan ve hakem atamalarını gerçekleştiren bir isim var: Angel Maria Villar. Bu isim Uefa'da ve Unicef'te çeşitli görevler üstleniyor. Geçtiğimiz yıl Şampiyonlar Ligi elemelerinde bu isim, Mourinho tarafından basın toplantılarında sık sık anılmıştı. Ve şuan, pek çok kişi bu ismin hakem atamaları konusunda aldığı kararların sağlıklı olmadığından bahsediyor ve etki altında bırakıldığını savunuyor. Barcelona'nın bu konuda federasyon ve hakemlerle iyi ilişkileri vardı ancak bu olaylar aranın açılmasına sebebiyet verdi. Anlayacağınız, durum gelecek adına hiç iyi görünmüyor.

Barcelona hala rakibinin 10 puan gerisinde. Bir sezon önce oturup hakem hatalarını ayıklayan ve Madrid'i Barcelona'nın önene koyan Marca gazetesi, bunlardan artık bahsetmez oldu. Şimdi aynısını Katalan gazeteleri yapıyor. Aykut Kocaman tabiriyle İspanya'da güç dengeleri değişiyor.

10 Mart 2012 Cumartesi

Galatasaray 2-0 Gençlerbirliği

Galatasaray üst üste altıncı maçından da galibiyetle ayrıldı
Oyunun kısır bölümünü çıkardığımızda Galatasaray açısından sezonun en keyifli maçlarından birini izlediğimi söylemeliyim. Bu takım keyifli bir futbol müsabakası için elinden geleni yapıyor. Hal böyle olunca benim burnum güzel kokular almaya başlıyor.

Fatih Terim kart konusunda sınırda bulunan oyuncuları 90 dakika sahada tuttu. (Yalnız Necati Ateş son 11 dakika kenara alındı) Buna şöyle yaklaşmak gerekir: Fatih Terim baskıyı seviyor, oyuncuların buna alışması için elinden geleni yapıyor ve onlar da buna olumlu cevap veriyor. Gelecek yıl muhtemelen Şampiyonlar Ligi'nde boy gösterecek bir takım adına bunlar hoş deneyimler. Aslında olayın taktiksel bir boyutu var. Geçtiğimiz hafta Fenerbahçe'den altı gol yiyen bir takım bir sonraki hafta yine bir İstanbul takımıyla oynuyorsa, elbette sahaya temkinli çıkacaktır. Fakat bu oyun anlayışı Galatasaray'ın ekmeğine yağ sürdü, Galatasaray da haliyle hücum yapmayı seven bir takım olduğu için bu yapıyı nezaketle kabul etti. Sezon başından beri takım ilk kez savunmayı bu kadar önde kurdu. Fakat buna rağmen, oyunun ilk yarısı Galatasaray adına kısır geçti. Çünkü Fuat Çapa basketbolda alan savunması olarak adlandırılan bu taktiği abartılı bir şekilde kullandı ve alanları iyi kapattı. Sanırım Fatih Terim buna bağlı olarak ilk yarıda duran topların önemini anladı ve serbest atışlarda oyuncuları daha iyi seçmeye çalıştı. (Selçuk-Riera değişimi)

Takımın ikinci yarının başlarında bu baskılı oyuna Melo ile yanıt vermesi gecikmedi. Bu golün ardından Galatasaray haliyle oyunu daha rahat oynamaya başladı ve Selçuk İnan, bireysel bir beceri golüyle riskli gidebilecek bir oyunu takımı lehine çevirmeyi başardı. Oyunu sorunsuz ve önde bitiren Fatih Terim içinse bu maçın iyi bir meydan okuma olduğunu söyleyebiliriz.


"Benimle birlikte yalnızca savunma yapmayacaksın. Kendini rahat hissedeceksin, hücuma çıkacaksın ve gol atacaksın."
Sezon başında Fatih Terim, Felipe Melo'ya oyun yapısındaki rolünden bahsediyor


Melo-Selçuk oyunu: İyi savunma, oyun okuma ve skora etki etme
Orta saha kavramının ne denli önemli olduğundan fazlaca bahsetmeye gerek yok. Orta sahalar bir takım için hayati bir öneme sahiptir. Oyunu okurlar, yön verirler, arkadaşlarını oyuna dahil ederler. Melo-Selçuk ikilisi de bünyesinde çok önemli özellikler barındırıyor. Savunma gerektiğinde Melo en iyisini başarıyor, pas gerektiğinde Selçuk bu işin ustası... Fakat en önemlisi bu ikili arasındaki uyum. İşte bu uyum hücumla birleştiğinde iki oyuncu da skora katkı vermeyi başarıyor. Şuanda oyuna bu kadar etki eden orta sahalar göstermek inanın çok zor. Xavi bu yıl Barcelona'da 10 golün üzerine çıktı ve herkes onun en verimli sezonlarından biri olduğunu söylüyor. Keza İniesta da aynı şekilde. Geçtiğimiz yıl Galatasaray taraftarının box-to-box diyerek dert yandığı o orta saha üçlüsünün ardından bu ikili, Galatasaray'ın çehresini değiştirdi. Kimsenin bu ikiliyi bozmaya niyeti olduğunu sanmıyorum.

Milan Baros daha fazla kullanılmalı
Eğer bu akşam Elmander'in son dakikalara doğru arka adalesinde sorun çıkmasaydı Milan Baros yine büyük ihtimalle forma şansı bulamayacaktı. Oyunun rölantiye girdiği anlarda dahi Milan Baros süre alamıyorsa, bunun sebebini kendisinde aramalı. Baros bu takım için simge oyunculardan biridir. Ancak hakeme bir şeyler söyleyip oyundan atıldığı son Antalyaspor karşılaşmasının ardından Fatih Terim'i ne derece kızdırdığı açık. Keza bu eleştirilerin hepsinin haklılık payı var ancak sınırları dahilinde. Taraftarın onu ne kadar sevdiği bu akşam verilen destekte de görülüyor. Milan Baros'un bu konuda kendisine iletilen mesajı almış olduğunu düşünüyorum. Özellikle Arena'da oynanan maçlarda daha fazla kullanılmalı. Bu takım için atacağı daha çok gol var.

9 Mart 2012 Cuma

Old Trafford'tan Bielsa geçti


İspanya'da sezon başında Bilbao'nun performansından memnun olmayan birçok yazar, makalesini Bielsa üzerinden kurguladı. Ancak bilindiği gibi, Bilbao takımı tamamen oranın halkı tarafından desteklenen bir takımdır ve taraftar grubu içerisinde aşırı görüş ayrılığına rastlamak pek zordur; yöneticileri, futbolcuları ve taraftarları birbirinden bağımsız hareket etmez.

Bielsa için kısa bir zaman dilimi gerekiyordu ve kulüpte özel bir teknik direktör haline gelmesi çok uzun sürmedi. Geldiğinde kulüpteki herşeyi değiştirdi. Geçtiğimiz yılda oynanan 38 karşılaşmanın kasetlerini izledi ve notlar tuttu. Pas oyununu, yüksek tempoyu ve kullandığı benzersiz dizilişini takımına oturtmaya çalıştı. İlkelerinden ödün vermedi. Yanlışlarda oyunu durdurdu ve oyuncularına doğru yolu gösterdi. Başarıyı detaylarda aradı.  Llorente bir demecinde onun için şöyle demişti: "Futbol için yaşıyor."

Maça girmeden önce kurt hoca Bielsa'nın Ferguson'dan 14 ve aynı sahada mücadele eden Iker Muniain'in, Ryan Giggs'ten 19 yaş küçük olduğunu söyleyelim. Bunca yaş farkına rağmen, Athletic Bilbao, deplasmana gelen 7000 taraftarıyla ve nefis bir oyunla Manchester'dan 3-2 galip ayrılarak tur için büyük avantaj sağlamayı başardı. Fikrimce bu kupa, bu şehre ve bu hocaya yakışır.

"Ne kadar iyi bir sezon geçiriyor olursanız olun, böyle kulüplerle karşılaştığınızda kendinizi tamamen maça vermeniz gerekir."
Marcelo Bielsa, maç öncesi basın toplantısından

Karşılaşma aslında bana San Mames'te oynanan ve 2-2 sonuçlanan Bilbao-Barcelona mücadelesini anımsattı. Manchester United gibi kaleyi ikili oyunlarla yoklayan ve oyunun merkezine inmeyi seven takımlar için Bielsa vari rakipler gayet namüsait ekipler. Bielsa, bu tip büyük rakiplere karşı nasıl oynanması gerektiğini çok iyi biliyor. Savunmada ve hücumda tüm oyuncular yüksek bir tempo ve yoğun bir baskıyla oynuyor. Bu gece Manchester'a karşı benzer bir oyun ortaya koydular ve düşündüğüm gibi bir sonuç ortaya çıktı. Faul sayıları 20 gibi abartılı bir rakam olmasına karşın, Bilbao hücumdaki oyunundan bu tip yüksek rakamlarla taviz vermeyi planlıyor. Bu sayede rakiplerine çok önemli pozisyon vermiyorlar. Kaleyi bulan şutlar 5/10 ve bulmayan şutlar 4/8 gibi deplasman takımının lehine yarı yarıya bir yüzdedeyken, son dönemde Manchester'a karşı deplasmanda oynayıp böyle bir istatistik tutturabilen bir takım olup olmadığı konusunda şüphe duyuyorum.

Bielsa oyunu izliyor
Ferguson cephesinde Şampiyonlar Ligi'nde üst tura çıkamamanın vermiş olduğu bir eziklik ve Avrupa Ligi'nde oynuyor olmanın verdiği bir rahatlık seziyorum. Bilbao ekibinin üçüncü golünde Rafael'in durgun bakışları arasında Muniain'in kaleciden dönen topu 15 metreden gelerek tamamlamasının ardından böyle bir çıkarıma ulaşabiliriz. Yine aynı ekip bir önceki turda Ajax'ı deplasmanda 2-0 mağlup etmiş fakat evinde rahat(ironik) bir oyun ortaya koyarak maçtan 2-1 mağlup ayrılmıştı.

Bu geceki oyunla ilgili Manchester'da değişikliklerin yeterli olduğunu söylemek güç. Çünkü Bilbao oyunun berabere gittiği anlarda dahi maçı lehine çevirebileceğini hissettiriyordu, her ne kadar ikinci golde yan hakemin gözünden kaçan ufak bir vücut olsa da... Manchester United rakiplerinin oyunu karşısında fakir bir oyun sergiledi. Maçın en önemli anı Bilbao'nun ikinci golü bulmasıydı. Athletic Bilbao boşlukları çok iyi kapattı ve klasik Bielsa dizilişinin arkasında hücum oyuncularını statik kullanarak oyunu önde götürdükleri bölümde tempoyu eşit seviyede tutmayı başardı.  Manchester United'a karşı üçü bularak rakiplerinin morallerini çökertseler de son gol önemli farkı ortadan kaldırdı. Yine de Bielsa'nın Bilbao'su çok önemli bir galibiyetle evinin yolunu tuttu. İkinci maçta taraftarının etkisiyle Bilbao'nun tur atlaması hiç de uzak durmuyor. Bizlere ise maçın ardından Bielsa'nın aşağıdaki demecini hafızalara kazımak düşer.

"Kazanmak ve iyi oynamak hakkında pek çok soru duydum. Benim beyanım şu yönde: İyi oynayarak kazanmak."

7 Mart 2012 Çarşamba

Klasik maçlar: Galatasaray v Milan

7 Mart 2001. Galatasaray Ali Sami Yen'de önemli bir virajın eşiğinde AC Milan'ı ağırladı. Türk futbolunun en iyi kadrolarından birisi, dağılmaya başlamadan evvel, Galatasaray'a ve Türk futboluna yeni bir zafer daha kazandırdı. Maç, yine bir ilk demekti. Maç, Avrupa'da en çok kupa kazanmış takımlardan biri olan Milan'a karşıydı. Çubuklu bir sarı-kırmızı formayla yaşadığım en güzel ve unutulmaz anılarımdan biriydi.

Maça gelmeden evvel, dönemde, Şampiyonlar Ligi'nde statü gereği gruplardan bir üst tura çıkan takımlar çeyrek final için bir başka grubu daha geçmek zorundaydılar. Yani oynanan maç sayısı şimdiye göre daha fazlaydı. Üçüncü turda St Gallen'i geçerek kendisini D grubunda bulan Galatasaray, Sturm Graz, Glasgow Rangers ve Monaco takımlarıyla aynı grupta yer aldı. Takımların kalitesi arasında fazla uçuk bir fark olmadığından dolayı D grubu epeyce zorlu geçti. Öyle ki grupta deplasmanda tek galibiyet elde eden takım Monaco'yu 1-0'la geçen Rangers oldu. Galatasaray, Monaco ve Rangers'ı Ali Sami Yen'de 3-2'lik skorlarla evine gönderdi ve 6 puanı hanesine yazdırdı. Bunun üzerine Rangers'tan deplasmanda aldığı 1 puan gruptan çıkmak adına bir dönüm noktasıydı. Bu bir puan işleri son maça bırakmış ve 7 puanlı Galatasaray, evinde 9 puanlı Sturm Graz'ı konuk etmişti. Kaybeden takım, Rangers maçı skoruna göre gruptan çıkamayabilir, kazanan takım ise liderliği garantileyerek bir üst tura adını yazdırabilirdi. Galatasaray, Sturm ile evinde 2-2 beraber kalmış ve Rangers da evinde Monaco'ya karşı 2-2'lik skorla fırsat tepmiş, ardından iki takım birlikte bir sonraki gruplara adını yazdırmıştı.

Basamaklar çıkıldıkça işler daha da zorlaşıyor ve Galatasaray, bir üst turda, B grubunda Milan, Deportivo ve PSG takımlarıyla eşleşiyordu. Galatasaray, ilk maçta San Siro'da Milan'a konuk olmuş ve 2-2'lik beraberlikle sahadan ayrılmıştı. Bu maçta özellikle Lucescu'nun dahiyane taktik zekasının ön plana çıktığını eklemek gerekiyor. Yine de elde edilen bir puan tıpkı bir önceki grupta olduğu gibi büyük önem arz ediyordu. Çünkü Ali Sami Yen'de Galatasaray kazanmasını biliyordu. Galatasaray 7 Mart 2001 tarihine gelmeden evvel 97-98 sezonunda Dortmund'a karşı evinde aldığı 1-0'lık mağlubiyetin haricinde 20 maçlık bir süreçte yalnızca Chelsea'ye kaybetmişti. Rakipler için Ali Sami Yen korkutucu görünüyordu. Galatasaray, PSG ve Deportivo'yu 1-0'lık skorlarla geçti 7 puana ulaştı. 9 puanlı Deportivo'nun ardında Galatasaray, bir sonraki maçına yine kazanmak için çıkacaktı. Rakip Milan'dı ve yer Ali Sami Yen. Galatasaray uzun zamandır arzuladığı Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinin kapısındaydı. İtalya'daki maçta galibiyeti son anda kaçırıp 2-2 berabere kaldığı Milan'la tarihinin en önemli karşılaşmalarından biri için terini dökecekti. Eğer 3 puan gelirse, Türkiye'ye yeni bir zafer ve yine yeni bir ilki yaşatacaktı.

Maçtan önce iki takımın hocaları da sakatlıklardan dert yanmıştı. Ergün ve Suat'ın durumları maç saatinde belli olmuş fakat Lucescu onları kullanmak gibi bir riske girmemişti. Milan çekingen bir tavırla stada gelmişti. Birkaç yıl önce Fatih Terim yönetimiyle evinde müthiş bir kararlılık göstererek Milan'ı 3-2 mağlup eden ve Uefa Kupası yolunu açan Galatasaray, yine, yeni bir maceranın kapılarını Milan'la açmak istedi. Artık akşam olmuş, kadrolar şekillenmiş ve herkes maç için hazır hale gelmişti.

Galatasaray XI: (4-4-1-1) Taffarel; Capone, Popescu, Bülent, Ahmet; Emre, Okan, Hasan, Ümit; Hagi, Jardel
Milan XI: (3-4-3) Dida, Maldini, Chamot, Sala, Coco, Guinti, Garcia, Ba, Shevchenko, Leonardo

Maç büyük bir mücadeleye sahne oldu. Galatasaray rakibine sahada bir an olsun nefes aldırmadı. Dakikalar 20'ye geldiğinde Capone'nin uzun topuyla Dida kalesini terketti ve Hagi onca kişinin içerisine ayağını uzatarak akıl dolu bir vuruş yaptı ve takımını 1-0 öne geçirdi. Galatasaray maçın genelinde küçük tehlikeler atlatsa da oyunun kontrolünü hiç kaybetmedi. Maçın sonlarına doğru üstün giren Galatasaray daha fazla boş alan buldu ve 87'de Jardel'i kaçırarak 2-0 öne geçti. Maçı galip tamamlayan takım için artık tek bir hesap vardı; gruptan lider yahut ikinci olarak çeyrek finale adını yazdırmak. Ne mutlu ki o takım Galatasaray oldu.

‘‘Hiçbir şekilde Milan'ı oynatmadık, pres yaptık, top çaldık. Kademe yaptık. Çok önemli bir maçtı. Bütün futbolcular kişiliklerini ortaya koydu. Maçı hak ederek kazandık. Çeyrek finale çıktık. Jardel ve Hagi görevlerini gol atarak yaptı. Hepsi aslanlar gibi mücadele etti. Tarihi maç oldu. Çok mutluyum. Herkes Türk futbolunun ne olduğunu gördü’’
Lucescu, karşılaşmanın ardından 

Karşılaşmayı televizyondan izleyenlerin Sabri Ugan'ın anlatımını hiç unutmayacağını eminim, özellikle Hagi'nin golünde. Kopyasız buraya yazıyorum: "Hagi ayağını uzattı, Hagi, Hagi, Hagi!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Ne büyüksün Hagi! Ne muhteşemsin! Ne muhteşem bir gol bu böyle!"


Hagi, golün ardından
sevincini yaşıyor
'Türk Maradona' Emre ve Galatasaray Avrupa'nın dilinde
Milan'la oynanan maçın ardından İtalyan gazeteleri Emre'ye olan hayranlığını gizlemedi ve ona "Türk Maradona" yakıştırmasında bulundu. Sene sonu geldiğinde takımdan ayrılan ve Avrupa'ya transfer olan Emre için bu maçtaki performans belirleyici oldu. 37 kanal karşılaşmayı canlı olarak yayınladı.

Milan teknik direktörü Zaccheroni karşılaşmanın ardından Galatasaray'ın Avrupa'nın en iyi takımlarından biri olduğunu söyledi ve geçen yıla oranla takımın agresif olduğunu savundu. Çeyrek finale yükselen Galatasaray, puan olarak Avrupa'nın birçok ünlü devini arkasında bıraktı.

İşte hikaye bu güzel haberler ve Sabri Ugan'ın hafızalara iz bırakmış eşsiz anlatımıyla sonuçlandı. Galatasaray galibiyetin ardından son maçına prestij niyetini çıktı ve adını çeyrek finale yazdırarak Real Madrid'in rakibi olmayı başardı.

Maçtan gazetelere yansımış başlıklara da şuradan göz atabilirsiniz.

5 Mart 2012 Pazartesi

Romantik bir aitlik duygusu

Antrenör - Diktatör ilişkisi

Pek çok otorite Brian Clough'u gelmiş geçmiş en iyi teknik direktörler arasına yazmıştır. Derby County'de ses getiren başarısı ve ardından tek başına giriştiği Leeds United macerasından yenik ayrılması ancak buna rağmen pes etmeyip Peter Taylor ile birlikte yeni bir serüvene atılarak Avrupa'nın en büyük kupasına ikinci ligden aldıkları bir takımla üst üste iki kez ulaşmaları futbol tarihinin belkide en güzel hikayesidir. Bunu bir daha başka bir aklın başarabileceği hayalini kurmak dahi ütopyadır.

Makaleye farklı bir açıdan yaklaşacağım. Başarılı pek çok kimse insanların sert olmaları gerektiğinden bahsetmiştir. Bunun ilk müdavimlerinden biri de Nietzsche'dir. Kararlılık göstermek, bir insana kişiliğinizi tesir ettirmek, bir grup insanı yönetmek, bunların hepsi kendi içinde bir sertlik gerektiriyor. Çünkü hamleleriniz ne kadar sert olursa karşınızdaki sizi bir o kadar önemsiyor ve nasıl davranması gerektiğine ilişkin tavır takınıyor. Yani kişinin üzerinde belli bir düzey çizgisi oluşuyor ve siz bu tutumunuzu ne kadar süre devam ettirirseniz, bu çizgi kendisini o denli korumayı başarıyor. İş hayatında da bu böyledir.

Brian Clough'un hafızalara kazınmış çokça sözü vardır ama bence onu tanımlayan en iyi cümlesi şudur: "Eğer saha kenarında bir diktatör değilseniz, hiçbir şansınız yoktur."

Bunu bir düşünün. Brian Clough 'saha kenarında diktatör olmanız gerekir' derken aslında neyi kastediyor? Bence herşeyi. Oyuncularını, rakiplerini, hakemleri, taraftarları... Bir diktatör olmak hepsi üzerinde etki bırakmayı gerektirir. Ancak hareket konusunda Brian Clough kenarda epey sakindir. Çünkü diktatörlüğünü çoğu zaman soyunma odasında konuşturmayı yeğlemiştir ve bunu açığa vurmayacak kadar zeki ve soğukkanlıdır.

Biyografisinden bir kısım paylaşacağım. Brian Clough kendisini beğenen biri olduğunu söylemiyordu. Dilinin sivri olduğunu biliyordu ve sadece insanlara koca kafalı olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Kendisini beğenen insan suretini küçüklüğünde annesinin yemek masasında atmış olduğunu da açık açık belirtiyordu. Birlikte yaşadığı insanlardan birşey öğrenmediğini düşünenler bence büyük bir hata yapıyor fakat Clough onlardan biri değil.

Elbette bir diktatör gibi davrandığınızda sizi sevmeyenler olacaktır. Ancak dönemde Clough'un çok konuştuğunu söyleyenler cümlesini bitirmeden, 'O bir dahi' diye eklemeyi de unutmuyorlardı. Sert ve çok konuşan yapısı sahadaki takımının güzelliği altında büzülüp kayboluyordu. Onun takımlarının attığı goller, İngiltere tarihinde örnek gösterilebilecek bir başyapıt niteliği taşıyor. Bence bu tamamen büyük bir doğallık içeriyor.

İşte bu adam, futboldaki büyük tabuları yıkarak akılda ve hatırda kalır izler bırakmayı başardı. Pek çok kişi ise onun izinden yürümeye çalıştı.

Jose Mourinho'ya bir diktatör diyebilir miyiz?
Buna büyük bir çerçeveden baktığımızda böyle bir tanımlama yapabiliriz. Ama çok ince ve büyük farklar var. Real Madrid'in Barcelona'nın hezimetine uğradığı birkaç yıl öncesinde kimse hakemleri bahane ederek bir mevzu yaratmaya çalışmıyordu. Çünkü Real Madrid kalite olarak rakibinin epeyce gerisindeydi. Pellegrini ile birlikte yeni transferler yapılarak bu uçurum ortadan kaldırılmaya çalışıldı ve o yıl bana göre Real Madrid çok iyi bir iş çıkardı. Yalnız sezonun genelinde değil, Barcelona ile oynadığı ikili maçlarda da rakibine oldukça yaklaştı. Fakat Madrid gibi organizasyon yoksun bir kulüpte, ne kadar fazla puan toplamış olursan ol, rakibinin gerisindeysen adamın gözünün yaşına bakmazlar.

Jose Mourinho ile ilk senesinde Real Madrid kapasitesinin üzerine çıkmayı az çok başardı ve bunu Kral Kupası'nı kazanarak kanıtlamış oldu. Fakat ikili maçlarda rakibinin hezimetine uğramaktan geri kalmadı. Mourinho sürekli olarak hakemlerin performansını basın toplantısına konu edinerek bir üstünlük sağlamaya çalıştı ki bunu ilk kez yapmıyordu. İstediğini ikinci senesinde almayı başardı. Fakat diktatörlüğünü kanıtladığı asıl mesele, takımın hemen hemen her bölgesinde görev almış ve saygıyla karşılanmış olan Valdano'yu kovdurmasıydı. Mourinho için bu büyük bir riskti çünkü eğer bunu takımın çıkarları uğruna yapmıyor olsaydı bir kez daha kovulması anlamına geliyor olacaktı. Ancak beklenen olmadı ve Mourinho otoritesine darbe vurdurmadan işinin ehlini yerine getirmeyi başardı.


Chelsea'de yalnız diktatör konuşur
Manchester United'ın başarılarına iki yıl üst üste darbe vurmayı başaran tek antrenör Mourinho oldu fakat buna rağmen işinden kovuldu. Mourinho'nun daha sonra elde ettiği başarılar elbette İngiltere'de bir özümseme yaratacaktır. Peki onun izinden gitmeyi tercih eden ve görevinde bir yıl dahi kalamadan benzer bir şekilde işinden olan Villas Boas neden Mourinho gibi anılmayacak?

Portekizli çalıştırıcı İngiltere'deki işinde
yalnızca sekiz ay kalabildi
Villas Boas için işlerin hızlı geliştiğini düşünüyorum. Ayrılması ne eski takımına, ne kendisine, ne de Chelsea'ye yaradı. Kendisi için hızlı bir atılımdı ve genç yaşı, bir diktatörün bile iki yıl üst üste kupa kaldırarak kovulduğu bir ortamda bundan daha az olanını kaldıramazdı. Kaldı ki Mourinho'dan daha üstün bir başarı elde etmeden bu kulübün yolunu tuttu ve çizmeyi dengede tutması gerekirdi. Ancak Villas Boas kötü giden işlerin sonunda farklı noktalar üzerine yoğunlaştı. Demeçleri taraftarına ve yönetimine samimi gelmedi ve bir antipati oluşturdu. Frank Lampard'ı yedek bırakması, kulübe bunca yıl hizmet etmiş ve başarılı olmuş bir futbolcunun kaldıramayacağı bir davranıştı, taraftarlar ve yönetimin için de durum benzerdi. İşler tehlikeye girince Chelsea yönetimi futbolun basit kuralını yerine getirdi: İşler iyi gitmiyorsa, birşeyler değişir. Bu noktada Villas Boas'ın yapısının otoriter kişiliğe uygun olduğunu düşünmüyorum. Villas Boas daha gelenekçi ve teknik bir ligde takım çalıştırmalı. İspanya'da kesinlikle başarılı olur. Hatta ben, Guardiola'nın ardından bayrağı kendisinin alabileceğini düşünüyorum çünkü yapısı buna müsait. Villas Boas hücum oynatmayı seven ve akıcılık isteyen futbol yaratmak istiyordu, tıpkı Porto'daki gibi. Halihazırda Chelsea'nin buna cevap verecek bir kadro yapısı yoktu. Villas Boas'ın en büyük sorunlarından birisi buydu. Bu nedenle bir sonraki durakta tercih etmesi gereken yer İspanya olmalı.

Bielsa'nın İspanya'daki otoritesi
Bielsa Athletic Bilbao'nun başına geçtiğinde tüm alışkanlıkları değiştirdi. Bielsa gibi antrenörler nerede çalışması gerektiğini çok iyi bilirler. Athletic Bilbao gibi özel bir şehre sahip kulübü çalıştırması da büyük bir ayrıcalık oldu. Başlarda işlerin iyi gitmediği zamanlarda herkes Bielsa'nın bunun üstesinden geleceğini biliyordu. Öyle de oldu. Şuan dördüncü sıradalar ve nefis bir sezon geçiriyorlar. Bielsa, bir kural olarak yalnızca basın toplantılarında demeç veriyor, aksi bir yerde konuşmuyor. Darbeciliği takım üzerinde işliyor ve bunu gösterişsiz yapmayı başarıyor.

Villas Boas'ın tercih meselesinde dikkat etmesi gereken ayrıntılar bunlar. Bielsa çok özel başarılara sahip olmamasına rağmen, otoritesini konuşturabileceği yeri seçiyor. Ve kesinlikle kendi düzenini her yerde oturtmayı başarıyor. Bence bundan konumuza uygun olarak pay çıkartabiliriz. Bazı teknik direktörler yalnızca macera adına farklı liglerde çalışmayı tercih ediyor. Oysa işlerini iyi yapabilecekleri bir yer seçmeleri halinde, otoritelerini istedikleri gibi konuşturmayı başaracaklardır.

4 Mart 2012 Pazar

Forması şortunun içinde olan adamlar: Alvaro Recoba

Formasını satın aldığım ilk yabancı oyunculardandır Alvaro Recoba. Inter'i hiç haz etmem fakat o dönemdeki Inter kadrosunu çok severim. Benim için o kadronun en iyilerinden biri de Recoba'dır. Sene içerisinde performansı düşünce bir dönem Venezia kulübüne kiralık olarak verilmiş ve orada çok iyi bir performans sergilemişti. (19 maçta 11 gol 9 asist) Bunun üzerine Inter sezon sonu kolundan tuttuğu gibi kulübe geri getirmiş ve sözleşmesini yenilemişti. Daha sonra sahte pasaport krizi yaşamış ve zamanla takımdaki eski yerini kaybetmişti. Bu olaylar takımdan ayrılmasına neden olmuştu. En son Yunan ligine gittiğini hatırlıyorum fakat daha sonra haberlerini alamadım. Forması da şortunun içinde gezerdi, aklıma esince yazayım dedim. Güzel adamdı vesselam. Burada da bir golünü yad ettim. Farklı bir tarzı olduğunu düşünmüşümdür hep.

Pep Guardiola 105


Bu gece 10 kişiyle Sporting Gijon'u devirdiler. Bu galibiyet Pep Guardiola'nın 105'inci zaferi anlamına geliyordu. Michels'i egale etmeyi başardı, Rijkaard ise çok uzakta görünmüyor. Bir zamanlar zayıf, sıska görünümlü diye tabir edilen bu adam nasıl bir takımın beyni olduysa, teknik direktör olarak da kendisini tanıyan insanlara farklı sonuçlar vermedi. Çoğu kişi onun geldiğinde bir düzeni alıp yürütmesinden bahsederek işinin kolay olduğunu söylese de, ben aksini iddia etmeye devam edeceğim. Guardiola benim için iyi bir antrenörden fazlasıdır.

1. Johan Cruijff 179/300
2. Frank Rijkaard 112/190
3. Rinus Michels 105/204
4. Pep Guardiola 105/139

2 Mart 2012 Cuma

Gündüz Kılıç ve Atatürk

Devrin ünlü futbolcularından biri olan Gündüz Kılıç, ünlü asker ve siyasetçi Kılıç Ali'nin oğludur. Gündüz Kılıç, başından geçen bir olayı Hürriyet gazetesindeki köşesinde kaleme almıştır. Atatürk, yakın arkadaşı Kılıç Ali’nin evine bir ziyaret için uğradığında, evde başka kimse bulunmadığı için Gündüz Kılıç tarafından ağırlanmıştır. Gerisini ise Gündüz Kılıç şöyle anlatıyor:

 “Atatürk şerbetini yudumlarken ‘gel şöyle otur da seninle konuşalım biraz’ dedi ve bana karşısındaki koltuğu gösterdi. Oturdum, ama inanın içimin yağları eridi. İşin asıl zor tarafının bundan sonra başlayacağını hissediyordum. Çünkü Atatürk’ün özellikle gençlere değişik zekâ soruları sorarak onları imtihan etmekten pek hoşlandığını biliyordum. Utanma korkusu bütün benliğimi sarmıştı. Fakat çok sükür sorduğu soru korktugum türden olmadı. O sıralarda milli futbol takımımız halk evleri takımı adı altında Rusya’da 5–6 maç yapmıştı. Maçların çoğunda fena sonuçlar alınmıştı. Yaşımın pek genç olmasına ragmen, ben de kadroya alınmıstım. Ülkesinde olup biten her şeyle ilgilenen Atatürk’ün Rusya yenilgileri de gözünden kaçmamıstı. İlk sorusu ‘neden yenildiniz?’ oldu. Kem küm ederek bir şeyler söylemeye çalıştım. Atatürk pek üstelemeden ikinci sorusunu sordu. ‘Peki, bu yenilgiler seni çok üzdü mü?’ Dedi. Son derece üzüldüğümü anlatmaya çalışırken, bir el hareketiyle beni susturup kendi konuştu;

‘Dünyada yenilmeyen kimse, yenilmeyen ordu, yenilmeyen takım, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenildikten sonra üzülmek normaldir, bu üzüntü insanın yürek gücünü yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen hemen toparlanmalı, kendini yeneni yenmek için olanca gücüyle, azmiyle çalışmalıdır’ dedi. Sonra futbolun nasıl oynandıgını anlatmamı istedi. Hemen kâgıt kalem aldım, oyun sahasını çizerek o zamanki deyimiyle, ‘müdafileri, muavinleri ve muhacimleri’ yerlerine yerlestirip onların görevlerini ve ana kurallarıyla hedeflerini anlattım. Atatürk, ‘yahu desene bizim harp oyunları gibi, sizin iş de strateji bilgisi ve kurmay kafası ister’ diye önemser önemser başını salladı.”