29 Şubat 2012 Çarşamba

Her neredeyse hep aynı

"Düşüncelerin uğruna ölmelisin" derdi Johan Cruijff ve bir keresinde şöyle bir olay yaşamıştı: Ajax ve Twente arasında oynanan bir lig maçı ve Twente deplasmanda Ajax'a karşı 3-1 galip. O anda maçın gidişatıyla ilgili hoşnut olmayan ve şeref tribününde oturan Johan Cruijff, saha kenarına gelmiş ve burada Ajax'lı futbolculara bağırıp çağırmış. Sonunda Ajax maçı 5-3 galip tamamlamış. "Böyle davranarak Ajax teknik direktörüne saygısızlık etmiş olmuyor musunuz?" diye sormuştu gazeteci ve Cruijff şöyle yanıtlamıştı: "Orada öylece bakıp maçı seyretmeye devam edemezdim. Ben oraya gittim ve oyunculara birşeyler söyledim ancak bu sonuç olarak aleyhime de işleyebilirdi. Ajax maçı kazanamayabilirdi. Yani risk aldım. Olayın bir de iyi tarafından bakın: Ajax maçı kazandı."

Aradan bir 25 yıl geçmiştir sanırım. Cruijff Chivas adlı bir takımın danışmanlığını yapmak için Meksika'da. Taraftarlar Cruijff'u 200 kişiyle karşılıyor. Chivas uzun zamandır maç kazanamıyor. Son mücadeleden önce Cruijff soyunma odasına girmiş ve oyunculara birşeyler söylemiş. Yaklaşık 25 yıl sonra değişen birşey olmamış. Gerisini kulüp sahibinden dinleyelim: "Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki bizim için en iyi seçimlerden biriydi. Onun burada olmasından dolayı çok mutluyuz. Bize bir teşhis koydu ve bunu oldukça açık bir şekilde dile getirdi. Onun konuşmasının kesinlikle takımın değişmesine yardımcı olduğuna inanıyorum." 

Ve Frank Rijkaard'tan bir alıntıyla bitirelim: "Eğer ona futbol felsefesini değiştirdiğini söyleyecek olursanız başını sallar ve konuyu değiştirir." Kesinlikle bir bildiği var!

27 Şubat 2012 Pazartesi

Real Madrid don't just play...

Real Madrid'in şu sıralar kısa bir reklam video'su dönüyor. "Real Madrid don't just play, they inspire" başlıklı bir video bu. "Real Madrid sadece oynamıyor, aynı zamanda etkiliyor" diye çevirsek yanlış olmaz sanırım. Virgülden sonrasını atıyorum ve bir video paylaşıyorum. Formunu hiç kaybetmediler, iyi oynadıkları maçlar oldu amma velakin bunları yapmaktan hiç vazgeçmediler. Zamanında felanca bir antrenmandan alınan görüntünün üzerine Barca TV logosunu koyup, götü boklu Adebayor'un bir iki cümlesiyle Barcelona'ya cephe alan futbol izleyicileri, bu görüntülere nasıl bir yorum getiriyor merak ediyorum. Kalkıp, "En azından kendilerini atmıyorlar, erkek gibi oynuyorlar" diyen çıkarsa hiç de şaşırmam. Halihazırda erkeklik, maç kazanma bu şekilde olur bizim lugatımızda. Garajda hakem bekleyen Mourinho, istediğini almış olsa gerek. Evet, Real Madrid yalnızca futbol oynamıyor, aynı zamanda dayak atıyor!




Güneşli Pazartesiler


Yaklaşık dört yıl öncesinde, Euro2008 turnuvasında, Türkiye'nin geri dönüşleri tüm dillerde Avrupa'ya nakışlanıyorken, bu dönüşler ve bu pes etmeyiş kamuoyunda büyük bir sempati oluşturuyordu. Bugün hala o turnuvanın üzerine bir düşünmeye kalktığınızda aklınıza Türklerin nefis geri dönüşleri ve "Şu çılgın Türkler" isimli gazete manşetleri gelir. Türkiye o dönem turnuvayı üçüncü olarak tamamlamış olabilir ama oynadıkları her maçın sonrasında bilinçaltında önemli bir iz yer etmeyi başarmıştır. İşte tam bu sırada Fatih Terim şöyle diyor: "O zaman biz başardık."

Bu yıl Galatasaray pek çok geri dönüş yaptı. Bursaspor, Samsunspor, Karabük, Mersin ve son olarak Beşiktaş. Geçmişte hatırladığım kadarıyla sezon boyunca kararlılık gösteren takımlar şampiyonluk ipini elinden hiç kaçırmadı. Fenerbahçe'nin iki şampiyonluğu ve geçen yılın Trabzonspor'u haricinde. Kalli'nin ve Gerets'in Galatasaray'ı, Mustafa Denizli'nin Beşiktaş'ı, Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor'u yakın tarihte önemli örnekler.

Biraz dün geceden bahsetmek gerekirse, Beşiktaş karşılaşmasında Galatasaray muhafazakar bir futbol sergiledi. Terim'in gecesi desek yanlış olmaz sanırım. Galatasaray, Terim'le birlikte her bloğu takım olarak savunuyor ve hücumda da aynı işi yapıyor. Hücumdaki düzen Elmander ve Baros ikilisiyle bir dönem şekilleniyordu ve orta sahanın yüksek formuyla Galatasaray, önceki haftalarda farklı galibiyetler elde ediyordu. Uzun sezonun verdiği aksaklıklarla Galatasaray bence bu sancılı dönemleri çok iyi atlattı. Bunun altında yine Terim'in 'kazanmak' formülü yatıyor. Takımlar, mükemmel yapılarını her zaman yansıtamazlar. İşin içine bireysel performans, günü birlik psikoloji yahut formsuzluk girebilir. Birşey eleştirilecekse, bence bu alışkanlık haline getirilen oyun görüşünün birden farklılaşması olmalıdır. Fatih Terim'in uzun vadeli bir plan hazırladığını hepimiz biliyoruz. Galatasaray buna sadık kalmalı, yapısından ödün vermemelidir. En ufak bir aksaklıkta, işte o zaman eleştiri oklarını kullanmalıdır ki bu okları genelde Fatih Terim taraftardan önce kullanmayı başarıyor. Her zaman bir adım önde.

Rinus Michels'in "Road of success" isimli kitabında şöyle bir sözü anımsıyorum: "Kazanan bir takım için 6-7 tane üst düzey oyuncu yeterlidir." Bazı takımlar bunu çok iyi başarıyor. Bu yılki Galatasaray'ın da Terim'in seçimleriyle böyle bir yapıya büründüğünü düşünüyorum. Kalesinde Muslera, savunmasında Semih, göbeğinde Selçuk İnan ve hücumunda Johan Elmander... Bu oyuncular sezonun ortalamasında üst düzey futbol oynadılar ve yerlerini hiç kaybetmediler. Yapıdan söz ederken aslında bunu kastediyorum. Eğer gelecek sene işler yolunda giderse ve Galatasaray bu yapısını kaybetmezse, koreografide bahsi geçen kupaya yaklaşan takımlardan biri olmayı başarabilir. Olmadı ondan sonraki sene, veya bir sonraki sene. Yeter ki yapı kaybolmasın.

Play-off sistemini göz önüne aldığınızda, arada o kadar da uçurum görünmediğinden midir bilmiyorum, önde olsanız dahi üzerinizde farklı bir his beliriyor. Herkes aslında sistemi devre dışı bıraktığımızda bu puan farklarının devasa boyutlarda görünebileceğini hissediyordur. Ama böyle bir ihtimal artık yok. Kazanmak için yayıncı kuruluşun sırtını da sıvazlamanız gerekiyor. Fatih Terim dahi alınan bu galibiyetlerin bağımlısı olmayarak, geçtiğimiz haftalarda "Durmadan oynuyoruz. Play-off için, meşhur Play-off için." gibi iğneleyici bir ifade kullanmıştı. Bence durumun ciddiyetini o da hissediyor.

Beşiktaş ile ilgili küçük bir cümlem var. Tigana ve Mustafa Denizli'nin Beşiktaş'ından sonra ilk kez Beşiktaşlı bir çalıştırıcıya sempati besliyorum. Carvalhal. Güler yüzlü, çalışkan, doğal ve takımı iyi futbol oynuyor. Kesinlikle onunla devam etmeleri gerekir. Göndermeleri felaket olur.


Pazartesini güneşli kılan sadece Galatasaray olmadı. Uzun zaman sonra, hayranlık duyduğum kulüp olan Liverpool, bir final maçında boy gösterdi. Penaltılarla kupayı kazandılar ve kupa, kulüpte elinde en şık duran kaptan Gerrard'ın ellerinde yükseldi. Ama benim için bunun yanında daha önemli olan birşey vardı. Finalde Liverpool'u koklamak, hissetmek... O tat inanın çok başkaydı, dün de öyle oldu. Liverpool'u herhangi bir kupanın finalinde izlemek büyük keyif. Geçen yıl gelecek sene Liverpool'un senesi olacak dediğimiz takımın ligde hayal kırıklığı yaratması ancak seneyi boş geçmemesi çok hoş oldu. Maçın ilk yarısını seyredebildim, boş bir vakitte tamamına göz atacağım. Herkese iyi haftalar...

20 Şubat 2012 Pazartesi

Kimdir?


Saçlar da hafif sarıymış küçüklüğünde. Gözlerinin içine baktığınızda kim olduğunu çözmek o kadar da zor değil. :-)

Not: Twitter'dan bir arkadaş yanıtladı: Resimdeki çocuk Brian Howard Clough.

19 Şubat 2012 Pazar

Samimiyet üzerine bir tenkit

Geçenlerde yolum yine Kadıköy'e düştü. Uzunca yolculuk ettiğimiz otobüse binmeden evvel, yanıma okumakta olduğum kitabı almak iyi bir fikirdir diye düşündüm. Yolculuk yaptığımız bölgede, başlarda çukur yollar olduğundan araba sürekli sarsıntıya uğruyordu ve bu yüzden kitabı okumakta güçlük çekiyordum. Düz bir yola girmeyi bekledim.

10, 15 dakika geçtikten sonra otobüse uzun paltolu, şapkalı, yüzüne yaşının vermiş olduğu ağırlıklar çöken 70'li yaşlarda bir amca bindi. Başta yer vermeyi düşündüm fakat yanımda yaşlıca bir teyze vardı. Güçlükle yürüyordu. Ben ise cam kenarındaydım. Onu bir daha kaldırmanın zor olabileceğini düşündüm ve nasıl olsa arkada biri, amcama yer verir diye kanaat getirdim. Bir beş dakika geçti geçmedi, yaşlı teyze sol taraftaki bölgenin boşaldığını görünce, oturduğumuz yerdeki yüksek tamponun verdiği rahatsızlıktan dolayı, oraya geçmeyi tercih etti. Arkamı dönüp arabaya binen yaşlı amcayı çağıracaktım ki, bunu söylememe gerek kalmadan yanıma geldi ve oturdu. İzninizle bundan sonraki bölümü diyalog olarak aktaracağım:

 - Burası bayağı yüksekmiş yahu.

 - Evet, öyle amcacığım. Bir türlü rahat edemedim.

 - Senin boyun uzun ama, o yüzdendir.

Bu ufak sohbetin ardından iki dakika daha kitabımı okumaya koyuldum. Ardından amca merakla sordu:

 - Ne okuyorsun?

Ben ise elimdeki Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı kitabının kapağını göstererek, "Türk Edebiyatının en hoş romanlarından birini okuyorum amcacığım." dedim.

Kapağının da oldukça güzel olduğundan bahsetti. Koyu bir sohbetin eşiğine girecek gibiydik Şöyle devam etti:

 - Okurken seçtiğin kitap çok önemli. Seni bir üst mevkiye taşımalı. Ahlaki yönlerden feyz aldırmalı. Şu okuduğun kitap mesela, ne anlatıyor?

 - Türk insanının doğu ve batı arasındaki bocalamasından bahsediyor amcacığım. Siz okudunuz mu?

Amca, hafif bir tebessümle devam etti:

 - Hayır. Ama güzel bir kitap seçmişsin. Yaşımın verdiği tecrübeyle o kitabın neler anlatabileceğini tahmin ediyorum. Atatürk'ün sporcularla ilgili çok önemli bir sözü vardır, biliyor musun?

 - Evet, biliyorum: "Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklı olanını severim." (Bunu söylerken alelacele davrandım.)

 - Sen onu hızlı okudun. Arada virgüller var. En sonda ne diyor? "Aynı zamanda ahlaklı olanı" diyor. Bu çok önemli. Hz. Muhammed'e bir gün gelip sormuşlar, iyi bir insan olmak için ne yapmalıyız diye. Hz. Muhammed tek bir cümleyle açıklamış: "Sadece ahlaklı ve dürüst olun." İşte, insanlar böyle olmalı. Gösterişli olmamalı. Büyük önder Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nı kimlerin yardımıyla kazandı? Senin, benim büyüklerimizle. Halkı ile. Şimdi insanlar birbirini yiyor. Oysa biz, bu kararlılığı hep birlikte göstermiştik. Sen hangi takımlısın?

 - Galatasaraylıyım amcacığım.

 - Ne güzel, tam da üzerine denk geldi. Ben ise Fenerbahçeliyim. Bizim dönemimizde Galatasaray'da çok önemli bir insan vardı, neydi adı..."

 - Metin Oktay?

 - Hayır, o bizim yaşıtlarımızdandır. Heh, Gündüz Kılıç! Sen bilir misin Gündüz Kılıç'ı?

 - Bilmez miyim! Büyüklerim hep anlatır. Ayrıca onun bir kitabını okumuştum. Kendisine samimiyetinden dolayı "Baba Gündüz" derlerdi.

 - Çok yaşa. Galatasaray'ın Beyoğlu'nda, Hasnun Galip sokağında merkezi vardır. Gündüz Kılıç boş vakitlerini hep orada geçirirdi. Çok geniş omuzları vardı. Biz, birkaç Fenerbahçeli arkadaş toplanarak, boş vakitlerinde sohbet etmek için onun yanına giderdik. İnanılmaz bir insandır. Bu yüzden ona "Baba" demişlerdir. Düşünebiliyor musun? Şimdi insanlar nasıl birbirini yiyorlar.

 - Sizi çok iyi anlıyorum amcacığım. Sizin dönemlerinize yetişememiş biri olarak, emin olun sizi çok iyi anlıyorum. O dönemdeki amatör ruhu, sevgiyi. Keşke yaşayabilseydim.

Daha sonraki tatlı sohbetimiz bir 20 dakika daha sürdü. "Benim burada inmem gerek amcacığım, sohbetinden büyük keyif aldım. Allah'a emanet ol." şeklinde veda ettim ve amca sol taraftaki boş kısma geçerek bana yol verdi.

Peki, neden anlattım böyle bir olayı? Bildiğiniz gibi Eric Cantona, Galatasaray - Fenerbahçe derbisinin belgeselini hazırlamak üzere ilk yarıda oynanan ve Galatasaray'ın 3-1 üstünlüğüyle tamamlanan maç için İstanbul'a gelmişti. Belgeseli seyrettik, şimdi birkaç yorum getirelim.

Çanakkale Savaşı'nda şehit olan Galatasaray Lisesi öğrencileri
Cantona, belgeselin seviyesini ve tarihini fazla hiddetli göstermeye çalışmış. Herşey güzel, hoş elbette. Fakat bir konu var ki canımı fena halde sıktı. Belgeselde Fenerbahçe taraftarı olarak seçilen iki bayan ve bir takım elbiseli arkadaşı görmüşsünüzdür. Bir yerde bir heykele rastlıyorlar. Kendisine bayan demekten dahi tiksindiğin bu taraftar, Galatasaray'ın Fransızlara yardım ettiğinden, bir Fransız takımı olduğundan bahsediyordu. 'Onu mu ciddiye aldın be arkadaş' yorumlarını duyar gibiyim. Fakat sonuçta bu, bir belgesel özelliği taşıyor ve herkese mal ediliyor. İnsanlar bunu farklı algılayabilir. Her ne kadar belgeselin sonuna doğru Galatasaraylı taraftarlar bundan bahsetmiş olsalar da, Galatasaray Lisesi öğrencilerinin, dönemde, Kurtuluş Savaşı’na asker göndermekten ötürü o yıl mezun öğrenci veremediğini eklemek gerekiyor. Bazen konuşurken dikkatli olmak lazım. Arkasından Fransız etiketiyle suçlanan bu okul, bizlerin geleceği için savaşmış, can vermiştir. Bu şekilde konuşarak onların kemiklerini sızlatmış olmuyor muyuz?  Kıytırık bir nefret üzerine, buna değer mi gerçekten?.

Değinmek istediğim bir diğer konu, belgeseldeki takım elbiseli adam ve rolünü üstlendiği mevki konusu. Yaptığı muhabbetleri beş yaşındaki yeğenim yapmıyor. Kendini avutma sahneleri, edilen küfürler... “1139 gün sonra bizi yenmişler, bu sürede 11 tane çocuk yaparsın” cümlesine hiç girmeyeceğim. Kısacası baştan aşağı samimiyetsizlik akıyor.

Elbette bunlardan dem vurup, birşeyleri değiştirme uğraşı içinde olmayacağım. Benim varmak istediğim konu, bu gibi insanların “Yenilsen de Yensen de” programı adı altında güzel gösterilip, sürekli emekten bahseden, tartılı konuşmalar yapan, bilgili insan görünümünü vermesi. Hatta bildiğiniz gibi, bu programa geçenlerde Arda Turan telefonla bağlanmış  ve program hakkında, “Programı beğenerek takip ediyorum. Gerek seviye, gerek konuşulan konular, hepsi çok güzel” gibi bir cümle sarfetmişti. Programı sunan iki insan, Bağış Erten ve Banu Yelkovan, ikisi de çok beğendiğim insanlardır. Lakin sürekli ‘sporda ahlak yasası’ başlığı altında, medya üzerinden, şiddete karşı çıkma eğilimiyle mesaj gönderen, Spor İletişimi sertifikası sınavında dahi kompozisyon seçeneklerinde “Sporda Şiddet” adlı konu barındıran insanların, seçim yaparken, mesaj verirken, ne kadar samimi göründüklerine dikkat etmeleri gerekiyor. Türk Futbolunun geçirdiği bu sancılı süreçte gazetedeki köşeleriniz farklı eğilimlerdeki makalelerinizle geçiştirilemez.

Belki abartıldığını düşünebilirsiniz fakat burada Fenerbahçe taraftarının, tıpkı Galatasaraylı taraftarların yaptığı gibi rakip takıma küfürle sataşmaları daha fazla icab ederdi, daha samimi gelirdi. Bazen soruyorum, zor mudur harbiden tebrik etmek, el sıkmak. Ne güzel demişti otobüsteki amca, “Biz rakibiz ama ebedi dostuz...”

18 Şubat 2012 Cumartesi

Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy arasındaki atışma

Konu üzerine fikir sahibi olduğum kitabı yıllar öncesinde okumama rağmen geçtiğimiz günlerde can sıkıntısının verdiği boşlukla elimi yine aynı kitaba denk getirmiştim. Mehmet Akif'in hayatını anlatan, yıllar önce okumama rağmen beni o dönemde de, şimdiki zamanda da etkilemiş olan bu kitapta, Mehmet Akif Ersoy ve Tevfik Fikret arasında atışmalar en çok ilgimi çeken konu olmuştur. Türk Edebiyatının bu iki unutulmaz şairi arasında geçen atışmaya bakir kalanlar için konuyu derlemeye karar verdim.

Tevfik Fikret, 1867-1915 yılları arasında yaşamış, elindeki kalemi ciddi bir şekilde tutan ve gelecek kuşaklara örnek sarf etmiş cümleler kuran Galatasaray Lisesi başmuavinlerinden biri. Asıl adı Mehmed Tevfik'tir. Başlarda yerel halk arasında tanınan Tevfik Fikret'in milli edebi ve fikir hayatına büyük katkılar sağlanacağı kanaati getirilir. Hatta dönemde Mirsad dergisinin başlattığı "Tevhid" müsabakasına ve arkasından yine aynı derginin, Sultan Abdulhamid'i medh etmek üzerine açtığı şiir yarışmalarına katılarak her ikisinde birinci gelmiş ve kendisine halk tarafından 'hürriyetçilerin öncüsü' şeklinde bir bakış açısı getirilmişti.

Allah! Ey meali direng-aver-i hayal,
Ey Zat-ı Pak-i berter-i her fikr ü her meal
Tevfik Fikret

Ele aldığı şiirlerde inancı üzerine meşakatli girişler yapan Tevfik Fikret'i, öğrencisi  Ruşen Eşref Ünaydın şöyle anlatıyor: "Hele gençliğinde gayet neşeliymiş, şarkılar söylermiş. Mevlid'i pek sever ve ezberindeki parçaları pek müessir okurmuş. Her Cuma gecesi Yasin'i muhrik bir sesle ölülerine ithaf eder, namaz kılarmış. Sonra neşesi azalmış..."

Tevfik Fikret'in neşesinin azalması, Robert Kolej'in yanına yaptırdığı ve adına Aşiyan dediği evinde, cemiyetten ve milletten kopuk bir halde yaşamasına bağlanmış; Balkan ve Cihan Harbi'nin Milli duyguları şahlandıran olayları, ona bir mısra dahi yazdırmamıştır.

Kendisini çok yakından tanıyan Süleyman Naif isimli dostu, Tevfik Fikret'teki bu menfi değişimi, son yıllarına kadar teşhis ve tedavi edilmemiş olan ağır şeker hastalığının beden ve ruhundaki tahribatına bağlamıştır: "Görülüyor ki, Tevfik Fikret, bir ikinci Akif olup bizlere, güzellik ve doğruluğun yolunu gösterecekken, ne yazık ki, büyük bir kayıp olarak milletçe elimizden kaçırdığımız bir şahsiyet olmuştur."

Bu dönemde İttihatçılar ve Batıcı görüşler tarafından el üstünde tutulan Tevfik Fikret, kendilerini destekleyen bu grupların yaptıkları yolsuzluklara "Doksan Beşe Doğru" ve "Han-ı Yağma" şiirleriyle tepki gösterince, aleyhinde propaganda yapılmıştır.

Her şeref yapma, her saadet piç.
Her şeyin ibtidası ahiri hiç.
Din şehid ister, asüman kurban,
Her zaman her tarafta kan, kan, kan!
.......................
Kahramanlık, esası kan vahşet,
Beldeler çiğne, ordular mahvet.
Kes, kopar, kır, sürükle, ez, yak, yık,
Ne "aman" bil, ne "ah" işit, ne "yazık"
.......................
İşte hürriyet-i hakikiyye:
Ne muharip, ne harb u istila,
Ne tasallut, ne saltanat, ne şeka
Ne şikayet, ne zulm ü istibdad
Ben benim, sen de sen, ne Rab, ne ibad.
Tevfik Fikret'in 'Eski Tarih' adlı manzumesinden belli bölümler

Tevfik Fikret, 28 Nisan 1905'de yayımladığı "Eski Tarih" adlı ikiyüz oniki mısralık manzumesiyle, herşeye karşı nefret duyan ve derin bir husus içinde, tarihten başlayarak, insanlarca yüce ve kutsal bilinen her şeye hücum etmiş ve Allah'ın varlığını inkar etmiş. O dönemde ismi sayılan bir isim olan Tevfik Fikret'in bu manzumesi, dini bilgi ve duygulardan uzak kalmış aydınlar üzerinde derin bir etki bırakmış, din aleyhinde saf tutan insanlar için ise bir istismar olarak görülmüş. Meşrutiyet'ten önceki yıllarda, okurlar arasında elden ele dolaşan "Eski Tarih" 1908'den sonra basılmış ve birçok dindar aydının reddiyeler yazmasına vesile olmuştur. Manzume, ayrıca Latin harflerin kabulünün ardından ilk basılan kitaplar arasında yerini almıştır.

Mehmet Akif ve Tevfik Fikret, ilk olarak Meşrutiyet'te karşılaşmıştı ve her ikisi de hocaydı. Yanında bulunan bir dostu, "Fikret sende ne tesir yaptı?" diye sorunca Mehmet Akif, bunu, "Sevemedim bu adamı. Benim gibi ilk görüştüğü adama yirmi senelik arkadaşlarını çekiştirdi. Bu tuhafıma gitti." şeklinde yanıtladı. Aradan bir kaç yıl geçmişti ve Mehmet Akif'e soru soran bu dost, Tevfik Fikret ile tanışmıştı. Tevfik Fikret yine benzer cümleler kurarak arkadaşlarını ilk kez tanıştığı birine çekiştirmişti. "Eski Tarih" isimli manzumesini yayınladıktan sonra ise Mehmet Akif, Tevfik Fikret hakkında şu cümleleri sarfetti: "Bu adam Peygamberime sövdü, babama sövse affederdim, fakat Peygambere sövmek... Bunu ölürüm de hazzetmem." Oysa başlarda Mehmet Akif, Tevfik Fikret'i seviyor ve kıymet veriyordu. Şöyle devam etmişti: "Ahlak kürsüsünden haykıran bir adamın, ister inansın, ister inanmasın, halkın ahlak mesnidi olan bir varlığa ulu orta sövmesi, işte bu akılların kabul edemeyeceği şey."

Mehmet Akif, Tevfik Fikret'in bu manzumesine "Sabilerin yüreğinden kopardı imanı" diyerek karşılık vermiştir. Bunun üzerine Süleymaniye Kürsüsünde konuşma yaparak şunları söylemiştir:

Serseri: Hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok;
Filozof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok
Şimdi Allah'a söver... Sonra biraz bol para ver;
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!

Tevfik Fikret, bu mısralara iki yıl sonra, "Tarih-i Kadim'e Zeyl" adını taşıyan seksen mısralık bir manzumeyle cevap verdi. Bu manzumeyi kaleme aldıktan dokuz ay sonra, hayata veda etti. Tevfik Fikret, bu manzumede fikirlerini daha açık ve şiddetli olarak ifade ediyordu. Zeyl'de kendisinin de vaktiyle Akif gibi cami cami dolaştığını, namaz kıldığını, Cennet ve Cehennem'e inandığı söyleyen Tevfik Fikret, şöyle devam ediyordu:

Ben de aşıktım ezan nağmesine,
Bir koşardım ki, o Allah sesine.
Ben de tesbih ü dua savm ü salat
Hepsini hepsini yaptım, heyhat!
Çünkü telkinlere aldanmıştım,
Kandığın şeylere hep kanmıştım.
......................
Sevdim Allah'ı da Peygamber'i de,
O olay kaldı bugün hep geride.

Bu olayda Mehmet Akif'i kızdıran ve cevap vermeye mecbur bırakan şey, Fikret'in dini reddetmesi değil, Müslüman bir toplumda yaşadığı halde, o toplumu bir arada tutan temel değerlere saldırması; bu yaparken cemiyette meydana gelecek çözümlemeyi düşünmemesi ve dindarların en hassas oldukları konularda, onların inançlarına kaba hakaret etmesiydi.

Mehmet Akif, "Berlin Hatıraları" manzumesinde, eski edebiyatımız gibi yeni edebiyatımızın da halkın ahlakına zarar verdiğini; yeni bazı yazarların, içki ve fuhşu yaymak için deyusluk yaptığını, ancak dindar halka tesir edemediklerini; bunun için önce dini ve ahlakı yıkmaya karar verdiklerini yazar:

Fakat bu, ırzını dellala vermiş, alçaklar
Muhiti levse henüz bulmayınca amade;
"Diyasetin edebi şekli sökmüyor sade...
"Bir öyle felsefe lazım ki: Susturup halkı,
"Birer birer kırıversin kuyüd-i ahlakı.
"Mukaddesatını millet bırakmıyor hala;
"Fezayı köhne bir "Allah"tır etmiş istila!
"O indirilmelidir Arş-ı Kibriya'sından,
"Ki biz de kurtulalım şunların rüyasından!
"Ne istesen yapamazsın: Elin kolun bağlı.
"Ta'assubun rolü hala ne müdhiş anlamalı!

Daha sonraları Mehmet Akif, manzumesinde Tevfik Fikret'i tanıtır, onun ağzından Batıcılığı konuşturmaya devam eder.

Anlaşıldığı gibi, Tevfik Fikret'in ikiyüz oniki mısralık "Tarih-i Kadim"ine Mehmet Akif Ersoy, dört mısra ile karşılık vermiş ve buna seksen mısralık bir cevap almıştır. Berlin seyahatnamesinde seksen dört mısralık manzumesiyle "dinsizlik adına taassup" çerçeveli bir yanıt vermiş ancak seyahati sırasında vefat eden Tevfik Fikret, bu yazılanlar hakkında bilgi sahibi olamamıştır.

İşte iki usta arasında geçen olay bu şekildedir. Bir tarafta istiklal şairi Mehmet Akif Ersoy, diğer tarafta "Aklı hür, fikri hür, vicdanı hür" sözleriyle itibar görmüş güçlü bir kalem. Tarih, bu çekişmeyi bu şekilde not etti.

12 Şubat 2012 Pazar

Şota ile dilimizi koruyalım!


Dün Galatasaray - Kayserispor maçının ardından Şota, yayıncı kuruluşa verdiği demeçte özü İngilizce olan bir kelime kullanınca, bakın nasıl özür dileyip düzeltiyor: "Bazen böyle maçlarda kendimi, oyuncularımı ya da başkasını suçlamak benim stilim... Pardon tarz olmalı, doğru, stil dedim ben. İngilizce konuştum. Benim tarzım değil. İzninizle bugün susma hakkımı kullanmak istiyorum."

Güzel adamsın vesselam. Görüntülü olarak şuradan da izleyebilirsiniz.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Projeye inanmak


Sporun ruhunda her insanın sezgisiyle ulaşabildiği çok önemli bir nokta var: Çaba!

Geçtiğimiz yıl basketbol final serilerini hatırlayın. İlk maçta Galatasaray'ı farklı geçen Fenerbahçe, garip bir rehavete bürünmüş ve serinin rahat süreceğini düşünerek şampiyon olacağına inanmıştı. Serinin sonunda bunu başarmışlardı. Ancak zannettikleri gibi 'kolay' olmamıştı. Kaya Peker, ilk maçın ardından "Maçın böyle farklı biteceğini biliyorduk." gibi bir demeç vererek rakip takımı aşağılamıştı. Oktay Mahmudi ise "Kaya Peker karakterli bir sporcu." diyerek buna mütevazi bir karşılık vermişti. Sonra ise, seriler farklı bir boyuta taşınmıştı.

Shipp'in son saniye üçlüğüyle Fenerbahçe'yi Sinan Erdem'de mağlup eden Galatasaray, Oktay Mahmudi yönetimi altında gösterdiği karakterli takım olgusunu final serilerinde de pekiştirmişti. Galatasaray taraftarı ise, kaybettikleri maçlara rağmen, ayırt etme becerisini büyük bir kararlılıkla yerine getiriyordu. Çünkü takımları, üzerlerindeki formanın ne denli ağır olduğunu rakiplerine yavaş yavaş hissettirmeye başlıyordu.

Yine Abdi İpekçi'de oynanan ve Fenerbahçe'nin kazanarak şampiyonluğa ulaştığı mücadelede, maçın ardından Galatasaray taraftarının içinde şampiyonluğu kaybetmenin verdiği bir burukluk olsa da, bunu sahip oldukları mükemmel takım üdü altında bastırabiliyordu. Çünkü bu gelecek demekti. Geleceği algılayabilen her taraftar, o ışığı yüreğinde hissediyordu.

Bir sonraki seneye Cumhurbaşkanlığı kupasını ezeli rakibinin elinden söküp alarak başladı Galatasaray. Daha sonra elemelerden bileğinin hakkıyla Euroleague gruplarına adını yazdırdı.

Kadrosunu genişletti, önemli tecrübelerle donattı. Ligde istikrarını korudu. Euroleague gruplarında şansız maçlar yaşadı, ama kaybettiği, ayağına taşın takıldığı her anda, taraftarı onların gönlünü hep hoş tuttu. Sevgi gösterdi. Çünkü takım, taraftarda saygı uyandıracak büyük bir mücadele sergiledi. Dönüp taraftarın neden bu takıma Yenilmez Armada dediğine iyi bakmalı herkes. Yenilmez Armada, hiçbir zaman pes etmeyen takımdır. Karakterlidir. Kaybetse de kazanandır.

Şüphesiz Hakan Üstünberk ile başlayan bu proje, büyük antrenör Oktay Mahmudi ile şekillendi ve herkesi inandırmayı başardılar. Bizlere ise, bu güzel öyküyü hissetmek ve kağıtlara dökmek kaldı.

Dün salonun her yerinde Galatasaray vardı. 80 sayı ortalamasıyla oynayan takım 64 sayıda kaldı. Oktay Mahmudi, maçın ardından taraftarıyla bir takımın nasıl maç kazanabileceğine vurgu yaptı.  Kısacası, emek vardı!

Şüphe duymadan söyleyebileceğiniz birşey varsa şudur: Oktay Mahmudi'nin takımı, kendisine Galatasaray tarihinde büyük bir yer edinecek. 1994 yılında Barcelona'ya Şampiyonlar Ligi'nde ilk yenilgisini tattıran Galatasaray, nasıl o maçı unutmayacaksa, dün oynanan CSKA Moskova maçını da unutmayacak. Dün gecede emekleri olan, bizi ekran başında yüzümüzü güldüren ve duygulandıran herkesin ağzına, yüreğine sağlık. Bu çabaya, bu kavgaya inanıyoruz. Peşinizdeyiz!

Not: Hemen aşağıya Oktay Mahmudi'nin Fanatik gazetesi ile gerçekleştirdiği röportajı da ekleyelim.
***
Hiç yenilmeyen bir takımı nasıl yendiniz, özel olarak ne planladınız? 
Biz her maç öncesi bir karar veriyoruz ve o doğrultuda çalıştıklarımızı uygulamaya çalışıyoruz. Bazen başarıyoruz, bazen başaramıyoruz. Dün başardık. Onların Fast-Break’lerini durdurmak, bireysel yeteneklerini minimize etmek istiyorduk. Hücumda da mümkün olduğu kadar hareketli olmak amacındaydık. Çünkü onlar çok kalın ve atletik bir takım. Hızlı hücum düşündük, uyguladık ve kazandık. Zaman zaman geri düşsek bile oyun felsefemizden hiç ödün vermedik.

CSKA’yı yenen ilk antrenör olmak neler hissettiriyor? 
Açıkçası çok farklı bir his yok. Biz her maça kazanmak için çıkıyoruz. Rakibin yenilmemiş olması ve bizim onları yenmemiz çok farklı bir etken yaratmıyor. Daha önce aldığımız galibiyetlerden ne kadar haz alıyorsak, belki biraz daha fazlası oldu o kadar. Neticede bir galibiyet aldık.

Olympiakos’la çok kritik bir maç oynayacaksınız. Neler söyleyeceksiniz o maç için? 
Tabii ki önemli bir maç ama daha önümüzde iki hafta var. Önce Türkiye Kupası oynayacağız, ardından Anadolu Efes’le karşılaşacağız, arada da lig maçları var. Bir an önce Euroleague defterini kapamak zorundayız. O maça kadar burada olmanın ve iddialı olmanın keyfini yaşayacağız. Ama şunu söyleyebilirim ki sonuna kadar mücadele edeceğiz, son düdüğe kadar savaşacağız ve iddiamızı ortaya koyacağız.

Taraftar yine muhteşemdi. 
Taraftar için şunu söyleyebilirim, hani derler ya ‘taraftar bizim altıncı adamımız gibiydi’, Galatasaray taraftarı bunun biraz ötesine geçti. Abdi İpekçi’de barem yükseldi. Taraftarımız bizim yedinci, sekizinci adamımız gibiydi. Hepsine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Yakında Türkiye Kupası başlıyor. Hedef ne? 
 Buraya herkes aynı iddia ile geliyor. Böyle bir sistemde, kaybedenin elendiği bir düzen içinde herkesin iddiası var. Biz de kendi şansımızı kendimiz yaratacağız. İlginç ve heyecanlı bir statü. Basketbol adına çok keyifi 4-5 gün geçecek. Biz de tabii ki herkes kadar iddialıyız.
***

9 Şubat 2012 Perşembe

Bir final, ancak bu kadar tatlı olur!



Guardiola: "Kral Kupası finaliyle ilgili ne mi düşünüyorum? Büyüleyici olabilir. Onlar bizim üzerimize gelecekler ve biz de aynısını yapacağız."

Capello'nun istifası ve İngiliz Milli Takımının iç yüzü


İngiliz Futbol Federasyonu, John Terry'nin kaptanlığının alınması konusunda bir hüküm giydirecekken, Capello'nun sahip olduğu 'gururlu kişi' yapısını göz ardı etti. 2008'den bu yana İngiltere'yi çalıştıran Fabio Capello'nun görevine dün itibariyle son verildi. Federasyonun tercih edeceği isimler arasında Redknapp, Hughson gibi isimlerin olduğu söyleniyor. Peki şimdi ne olacak?

Tümel bir pencereden baktığınızda bir menajer olarak İngiliz liginde ve İngiltere Milli Takımı'nda çalışmanın zor olduğunu bilirsiniz. Çünkü işiniz 'menajer' başlıklı, geniş bir yetki altında yürütülür. Bu nedenle başarısızlığı teknik adamlara meyletmek kaçınılmazdır. Bunun için yakın zamanda verebileceğimiz en iyi örneklerden biri Rafa Benitez'dir. Fikirleri son dönemde yıkıcı hamlelere meylettiğinden dolayı, belkide bir efsane olarak anılacağı kulüple yollarını ayrılmıştır. Yine devamında Roy Hodgson'un devraldığı koltuk, tarihinde çok az teknik direktör değiştirmiş olan Liverpool'da, bir yıl gibi kısa bir sürede noktalanmıştır.

''Gururlu bir adam, otoritesine darbe vurulmasını istemiyor''
Capello'nun yaşam öyküsünü kaleme alan yazar Mark Ryan'ın son olaylar hakkındaki açıklamaları

Capello'nun Federasyon'a karşı 'sert adam' imajının, özellikle son olaylardan sonra farklı boyutlara ulaşacağı kaçınılmazdı. Çünkü Capello'da alışılagelmiş bir İtalyan teknik direktör yapısı vardı: ''Eğer siz benim otoriteme darbe vurursanız ben de sizinkine vururum." Derinlere inmeden önce, son altı teknik direktör içerisinde Sven-Goran Erikkson'un ardından en iyi istatistikleri yakalayan İngiliz menajer olduğunu söylemek gerekir. İngiliz Milli Takımı'nın başında son altı menajer içerisinde, maç sayısı olarak 30'a yaklaşan son teknik direktör, Glen Hoddle idi. O ise, engelli insanlara söylediği bir söz yüzünden işinden olmuştu! Ayrıca Capello'nun, maç kazanma oranındaki başarısı, Eriksson'a oranla daha fazla. Onun altında İngiliz Milli Takımı, 42 maçta 89 gol atma başarısı gösterdi.

Barcelona'nın dünya üzerindeki baskın karakterinden önce, Avrupa kupalarında son dört takımdan en az üçünün, İngiliz liglerinden olduğunu görürdük. Çoğu zaman başarıya giden yolun nasıl olduğunu en iyi onlar göstermiştir. Fakat tüm bunlar ne kadar gösterişli olursa olsun, 66'dan bu yana, elle tutulur bir başarı sağlayamayan İngiliz Milli Takımının yüzünü aklayamıyor. Bir gelenek olarak yönetilemediğinden, İngiltere Milli Takımı, süssüz kalıyor. Kulüp bazında 4-4-2 üzerinden kanat şekillenmeleriyle başarıdan başarıya koşan çoğu İngiliz Takımı oyuncusu, Milli Takımlarda çuvalladı. Çünkü diğer Avrupalı takımlar, artık bu tür yapıları nasıl yıkacağını çözmüş durumda.

İngiltere Milli Takımı'nın klasik dizilişi ve oyuncu yapısı

Oyuncu kalitesi olarak çok üstün söyleyebileceğimiz bu yapının, herhangi bir turnuvadan başarısızlıkla dönmesi kaçınılmazdır. Şuan en iyi olarak gösterebileceğimiz Almanya, Hollanda ve İspanya'yı saydığınızda dahi İngiltere yarı finalin dışında kendisine yer buluyor. İngiltere'nin diğer takımların gerisinde kalmasının en önemli nedeni, kendisini yineleyememesi ve bir gelenek olmaktan uzak olması. Bunun için Almanya iyi bir örnek. 2008'deki turnuvada hatırlayacağımız Almanya, 2010'un Almanya'sı ve şimdiki Almanya kesinlikle bir değil. Bu bir yenileşmenin ve projeleşmenin vermiş olduğu başarı.

 "Eğer Harry Redknapp olsaydım, böyle bir işi kesinlikle kabul etmezdim. Bir teknik direktör orada maksimum 3 ya da 4 yıl kalabiliyor."
Lord Sugar, Redknapp'ın İngiltere Milli Takımının başına geçme olasılığıyla ilgili empati kuruyor

Yeni isimler arasında en çok telafuz edilen teknik direktör Tottenham menajeri Redknapp oldu. Son olarak vergi kaçırmaktan aklanan Redknapp, yine son açıklamasında "Tamamen Tottenham'a odaklanıyorum." şeklinde bir demeç verdi. Yani bu demeçten işe sıcak bakmadığını anlayabiliriz. İskoçya'dan isimler olduğu söylense de, Fergie gibi birisi gelmediği sürece İngiltere'nin turnuvadan başarısız döneceği kaçınılmazmış gibi görünüyor.

2 Şubat 2012 Perşembe

Futbol stadlarında ölümler

Mısır'da bir futbol karşılaşmasında çıkan olaylarda
74 kişi hayatını kaybetti.
Mısır'da bir futbol karşılaşmasında çıkan olaylar nedeniyle 74 kişi hayatını kaybetti ve birçok insan yaralandı. BBC'de 'futbol stadlarında ölümler' adlı küçük bir bilgi ekranına rastladım. Bu olaylar bir kez daha futbolun sadece futbol olmadığını ortaya koyuyor.

***
 
  • Mayıs 1964: Lima'daki Ulusal Stadyum'da oynanan Peru-Arjantin maçında çıkan olaylarda 318 kişi öldü 
  • Haziran 1968: Buenos Aires'te River Plate-Boca Juniors karşılaşmasındaki izdihamda 70'ten fazla kişi öldü 
  • Ocak 1971: Glasgow'da Rangers-Celtic derbisinde 66 kişi öldü Şubat 1974: Kahire'de bir maçta 49 kişi ezilerek öldü 
  • Ekim 1982: Moskova'da Spartak-Haarlem maçında dar ve buzlu bir çıkış merdivenindeki izdihamda 300'den fazla kişi öldü 
  • Mayıs 1985: İngiltere'nin Bradford kentinde Bradford City-Lincoln City maçında çıkan yangında 56 kişi öldü 
  • Mayıs 1985: Liverpool-Juventus arasındaki Avrupa Şampiyonası maçında çöken duvar nedeniyle 39 kişi öldü 
  • Mart 1988: Katmandu'da yağan doludan kaçanların neden olduğu izdihamda 93 kişi öldü 
  • Nisan 1989: İngiltere'nin Sheffield kentinde Liverpool-Nottingham Forest maçında 96 kişi ezilerek öldü Ocak 1991: Güney Afrika'nın Orkney kentinde bir dostluk maçında çıkan izdihamda en az 40 kişi öldü 
  • Ekim 1996: Guatemala City'de oynanan Guatemala-Costa Rica Dünya Kupası eleme karşılaşması öncesinde meydana gelen izdihamda 80 kişi öldü 
  • Nisan 2001: Johannesburg kentinde Ellis Park Stadı'nda 40 kişi aşırı kalabalık nedeniyle ezilerek öldü

1 Şubat 2012 Çarşamba