30 Ocak 2012 Pazartesi

Zaruri hareketler














Bu olaya hiçte Fransız kalmadık. Galatasaray ilk Avrupa kupasını müzesine koyduğunda, yönetimde Fatih Terim ve yöneticiler arasında çeşitli karşıtlıklar yaşanmıştı. Dönemin başkanı Faruk Süren ve yardımcıları, başarının Fatih Terim'e adladilmesini, herkesin yalnızca Fatih Terim'den bahsetmesini içine sindirememiş ve farklı bir yol izlemeye karar vermişti: Onunla konuşmamak! Fatih Terim bu dönemde Süren ve yönetimine karşı koymamış ve Avrupa'nın yolunu tutmuştu.

Bu kısa ama mide bulandırıcı hadise her zaman canımı sıkmıştır. O dönemde Fatih Terim gerçekten takımda kalmak istiyor muydu, yoksa bu politikanın kurbanı mı oldu, emin değilim. Ama birşeyleri değiştirecekse, bundan bahsetmenin faydası var.

Bu yıl Arena'da Galatasaray kongre üyelerinin müdahil olduğu bir tribünde Galatasaray maçı izleme şansı buldum. Maç içinde işittiğim cümlelere hiç şaşırmadım, üzüldüm. Fatih Terim'e karşı orada karşıt fikirler olduğu konusunda bir kez daha tatmin oldum. Keza bir iki hafta önce Fatih Altaylı bir köşe yazısında, Faruk Süren'in Popescu'yu transferinde Fatih Terim'in olumsuz görüşlerinden bahsetmiş ve işleyen düzene ilk çomağı sokmayı başarmıştı.

Transfer konusunda sonuca varılamaması, yönetimin Fatih Terim'in transfer listesinde bulunan oyunculara imza attıramayıp sürekli medyaya demeç verir halde bulunması, Fatih Terim'in sinirlerini attırdı. Bu dönemde yönetime alttan dokundurarak işlerini yapması gerektiğini vurguladı. Son üç maçta 5 puanlık kayıp aslında gösteriyor ki, bunun ceremesini yine Fatih Terim çekecek. Yani Fatih Terim, geminin rotasının nereye sürükleneceğini çok iyi kestirmiş durumda. Bu nedenle transferde ince eleyip sıkı dokudu ancak henüz elde edilir bir başarı sağlanamadı.

Yıllardır iki kelimeyle bir cümle kurmayı başaramayan insanların Fatih Terim'e sosyal medyada tafra kesmesi de ne büyük bir terbiyesizliktir. Üst üste maçlar kazanıldığında siz, oyun kelimesini ağzınıza almayıp sıcak yorganlarınızın altına girerken siz, Fatih Terim maçtan sonra Florya'ya geçip iyi yahut kötü oyunları teker teker analiz ederken, bu yaşananları görmezden gelirdiniz. Fatih Terim, genç oyunculara şans verip yakınında bulunan yardımcılarına, "Yarın bir gün biz gideriz, onlar kalırlar ve Galatasaray'a hizmet ederler." derken takım ilk yarının en şaşalı futbolunu oynuyordu. Bunu da bilmezsiniz. Siz sadece kazanıp kazanmamaya bakarsınız, kupaya bakarsınız, şampiyonluğa bakarsınız. Kazanılan maçta da illa bir kulp bulursunuz. Galatasaray tarihine en fazla kupa kazandırmış adama "Sen de gidersin sevgili Fatih" dersiniz. Bu iş sizin için zaruridir.

Bu nedenle, iş yine Galatasaray taraftarına düşmüş durumda. Ben olsam, sağlığı yettiği sürece Fatih Terim'e destek olur, gönlünü hoş tutmaya bakardım. Eninde sonunda kazanmayı başaracaktır, tıpkı geçmişinde bıraktığı 13 kupada olduğu gibi.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Sergen Yalçın'ın harika sanatı




"Maç başlayacak, sahada Sergen yok! Soyunma odasına bir gittik, meğer Sergen at yarışı oynuyormuş."

Almanya maçının ardından Kicker dergisi şöyle bir manşet atmıştı: "Sergen, Almanya'nın daha önce hiç görmediği bir performansa imza attı." 

Sergen, işte bu şekilde bir ikilem yaratır insanda. Lakin ne yaparsa yapsın, onun yeteneği bir sanat olarak tarihte yerini alacak.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Bir takım oyunu












Bir de beni dinle Arda!

İnsan bazen dilini tutsak etmelidir, kafese kapatmalıdır ya da ne bileyim, kilitlemelidir. Gençken, insanın hata yapmaya meyilli olduğunu, hatta öğrendiğinde en az acıyı verecek olan şeyin az konuşmak olduğunu bilmeyen yoktur. Garip yerlere çıkmayacağım, elbette herkes birşey karalıyor, birileri haklı oluyor veya haksız. Arda, geçen gün bir programa bağlanıp, birşeyler beyan edip, Türkiye'de yine gündem konusu olmayı başardı. Ben bunu farklı algılıyorum. Bir adam düşünün ki Türkiye'de futbol oynadığı süre boyunca medyadan, gazetelerden şikayet etmeyedursun, azimsizlik duysun. Bir adam düşünün ki Avrupa'ya transfer olduktan sonra, şikayet ededurduğu medya ve gazeteler üzerinden gider yapsın.

Öncelikle, Arda'nın Galatasaray'dan usulsüzce ayrıldığı birçok kez belirttim. Galatasaray kendisini, kazandırdığı 12 milyon € ile ya da kendisinin de belirttiği gibi, 'bir oyuncuya kulüp tarihinde ödenen en yüksek meblağ ile' falan hatırlamayacak. Galatasaray kendisini 'yarı yolda bırakmış bir kaptanı' olarak hatırlayacak. Benim gibi birçok insan bu konuda Arda'yı yadırgama hakkına sahip. Çünkü kendisi Terim'in gelişiyle sene başında röportaj verip yeni bir sayfa açtığını söylerken, aradan geçen dar bir zaman diliminin ardından iyi bir teklif geldiğinde Terim'e ve yönetime ayrılmak istediğini söylemiştir. Dolayısıyla Galatasaray'dan nasıl ayrıldığıyla ilgili eleştirileri kabul etmesi gerekir. Arda'nın Türkiye'de yaşadıklarından ötürü hep destekçisi oldum, kendisini ıslıklayanları eleştirdim. Ama doğru kararı, doğru zamanda vermedi.

Bir adamın kişisel hayatına asla karışamazsınız. Buradan gider yapanlar, doğru yolda değiller. Benim öğrenim sürem boyunca en yakın arkadaşlarım hep Fenerbahçeli olmuştur. Ve hala görüşüp, iki kelam etmeye yer ararım. Eminim böyle dostlukları olmayan yoktur. Dolayısıyla Arda'ya kimse Emre ağabeyi ya da Acun ağabeyi gibi terimlerle gelerek, rakip takımın oyuncularıyla kaynaşıp, sanki gelecekte hangi takımda oynayacağının temellerini atıyor gibi göstererek karışamaz. Çünkü bu doğru değil. Şüphe edeceğim veya tartışacağım en son şey, bir insanın, özellikle Arda gibi birinin takımını ne kadar çok sevdiğidir. Bunun samimiyetle ilgili olduğunu düşünüyorum.

Desteklediğiniz takımın kaptanı, eğer gerçekten kaptanlığı onurlu bir yük olarak görüyorsa, nerede ne zaman hareket edeceğini, söyleyeceği şeyleri iyi bilmelidir, tartmalıdır. Ne kadar kötü veya ne kadar iyi bir yetenekte olursa olsun, bir takımın kaptanlığını yapmak, yeteneğiniz ile ölçülemez. Her iyi futbolcu bir kaptan olamayacağı gibi herhangi kötü yetenekte bir futbolcu iyi kaptan olabilir. Meselenin bu olmadığı çok açık.

Örneğin Emre... Hakkında birçok şey yazıldı ve hala Arda üzerinden tartışma yaratılıyor. Ben Emre'nin Galatasaray'da oynadığı dönemde profesyonelliğin dibine kadar indiğini düşünüyorum. Sonuna kadar giydiği formanın hakkını vermiştir. Saha içinde ve dışında Galatasaray'ı zedeleyecek bir davranışta bulunmamıştır. Keza tuttuğu takım baabında, Türkiye'ye dönmek istediğinde Fenerbahçe'yi seçmesini hiçbir zaman yadırgamadım. O konuda tartışılması gereken adam Caner Erkin'dir. Emre Fenerbahçe'nin oyuncusu olduğunda dahi, Hagi-Alex kıyasında verdiği demeçle bu ilgisizliğini bozmamıştır. Keşke Arda'nın bu konuda Emre'yi biraz örnek alabildiğini görsem diyorum hatta! Kendisini sahadaki sinirinden ya da ettiği küfürlerden ötürü eleştirmek, bana göre makul olandır.

Son konuşmalara gelince, Henry üzerinden giderek Bülent Korkmaz'a yapılan vefasızlığı direk olarak Galatasaray'a meyletmesi, talihsiz bir durum. Ayrıca Arda'nın işi bu değil, birilerinin sorununu birileri çözer. Atletico Madrid'in futbolcusu değil. Öncelikle bunu sindirmesi gerekiyor. Kaldı ki bu Galatasaray'ın derdi değil, Adnan Polat ve yönetiminin derdidir. Hala çıkıp yemekten falan bahsediyorsan, biraz kafanı geriye çevirip Hagi'yi an derim. Geçen yıl Hagi takımla vedalaşırken futbolcuların o taşşağımsı hareketlerini kabul etme, ondan dem vur. Ayrıca bunları gidip yönetimle konuş, o seni çok üzen medyaya değil. Arda bu konuda dert etmesin, Galatasaray kime nasıl davranacağını iyi bilir. Sonuçta kimseden birşey eksilmez, Galatasaray yeniden Avrupa'nın tepesine çıkabilir. Takım olgusunun ne olduğunu, yerlisiyle ve yabancısıyla cümle aleme gösterir. Yıllardır bunu süregelmiş bir görev haline getirenlerin, saha dışında birşeyleri değiştirmek yerine saha içindekileri değiştirmesi daha caziptir. Eğer bu şüpheleri silmezse, yeniden bir geri dönüş yapmak istediğinde insanların bakış açılarını değiştirmek güçleşir. Arda artık kendi takımıyla ilgilenmesi gerektiğini, Mehmet Topal ve Tugay Kerimoğlu gibi örnekleri gözardı etmemesi gerektiğini bilmelidir. Onun dışında hiçbir şey.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Hoşçakal Lefter


Bizim burada bir Ayhan amca var, emekçi. Futbolu ve Fenerbahçe'yi çok sever; muhabbet etmeye bayılır. Ne zaman onu buralarda yakalasam yanına gider, onunla sohbet etmeye çalışırım. Çünkü o da tribünlerden gelme, büyük bir külliyat barındıran bir insan. Bir gün laf eskilerden açılmıştı, Metin Oktay'a gelmiştik. Tribünde onu canlı gözlerle izleyen biri olduğunu öğrendiğimde heyecanla 'anlat!' demiştim Ayhan amcama. Bu konuşmadan yaklaşık bir yıl önce kendisi felç geçirmişti ve bu nedenle konuşmakta güçlük çekiyordu, dinlerken bu yüzden kulaklarımı sonuna kadar açıp daha iyi anlamaya çalışıyordum:

"Bir gün Galatasaray ve Fenerbahçe Ali Sami Yen'de karşı karşıya gelmişti. Ben de tribündeydim. Metin ve Lefter birbirlerine karşı oynuyorlardı. İkisi de döneminin en iyi futbolcularıydı. O zamanlar rekabet çok farklı algılanıyordu; bugün olduğu gibi değildi. Galatasaraylılar ve Fenerbahçeliler yan yana maç seyreder, maç bittiğinde de birbirlerini tebrik eder ve staddan öyle ayrılırdı. " derken Metin ve Lefter'in isimlerini aynı cümlede duyduğumda merakla lafını kesmiştim:

Peki hangisi daha iyiydi? Metin Oktay mı, Lefter mi?

"Metin çok duygusal bir futbolcuydu. Herkes tarafından sevilen, harika bir golcüydü. Ama hangisi daha iyi diye soruyorsan, Lefter derim. Çünkü Lefter futbol olarak çok daha yetenekli bir futbolcuyken, Metin ise daha çok bir golcüydü. Nerede ne zaman durması gerektiğini bilen futbolcular olur ya, işte Metin öyleydi. Kafa toplarında da çok iyiydi. Bu yüzden çok gol atmıştır. Lefter'in ise iyi bir futbolcuda olması gereken tüm hünerleri vardı. Bu nedenle cevabım Lefter."

'Maçı kim kazandı Ayhan amca?' diye sormuştum, şöyle demişti:

"Maç 0-0 berabere bitmişti. Ama bunun bir önemi yok. Metin ve Lefter kıyasında bilmen gereken birşey daha var: İkisi de gerçek bir sporcuydu."

Her kulübün saha içinde ve dışında kendisini örnek teşkil etmiş oyunculara ihtiyacı vardır. Bu nedenle Metin Oktay ve Lefter Küçükandonyadis oynadıkları kulüpte yalnızca bir futbolcu olmadılar. Yılların ardından konuşulmaya devam edildiler, herkesin saygısını kazandılar. Dün gece yine bir efsaneden kötü haber geldi, herkes üzüldü, bizi de üzdü. Cennet artık çift forvet. Rahat uyuyun güzel insanlar.

10 Ocak 2012 Salı

Messi'nin ödülü üzerine



Messi Altın Top ödülünü üçüncü kez kazandı. Ve elbette, yine hak ederek. Fifa, ödülün üzerine ufak bir söyleşi yapmış. Oradan bir alıntı yapacağım.

Ödülünü Xavi'ye adadın. Sana pas atmayı keserse o da bir gün bireysel olarak bir Altın Top ödülünü kazanabilir mi sence? 
Xavi zaten benim hakkımda düşündüklerini bir çok kez söyledi ve ben de onun için benzer şeyleri söylüyorum. Birbirimize ihtiyacımız var ve arkadaşlığımız hangi ödül olursa olsun sürmeye devam edecek.
Klas bitiriş. Yalnız, işin başka bir yönü var ki o da Xavi'nin bu ödülü ne zaman kazanacağı... Tam bu sırada aklıma Laudrup esti. 90'ların ortalarına kadar Barcelona'nın Rüya Takımı'nın belkide en iyi oyuncusuydu Laudrup. O da bir ödül kazanamamıştı döneminde. Hatta bundan takım arkadaşı Pep Guardiola da "Böyle bir oyuncu nasıl Altın Top ödülü kazanamaz anlayamıyorum." diyerek yakınmıştır. Bugün Xavi de benzer durumun içinde. Bir çok otorite bu ödülü nasıl Xavi'nin alamadığı hakkında eleştiriler getiriliyor. Genellikle yılın skorer isimlerine verildiğinden dolayı Xavi'nin de işi zor. Neyse biz işi Messi'ye bağlayalım. Hak ediyor çocuk.

Van Persie ve Maradona


İki güzel sol ayak... Seviyorum!

9 Ocak 2012 Pazartesi

Bir yıl içinde hayat benim için nasıl değişti?

11 Aralık 2010, 
Galatasaray, Gençlerbirliği ile Ali Sami Yen'de son lig maçında

Dondurucu bir soğuk... Sibirya'nın soğuk rüzgarları mıydı bu? İçimizi bu kadar üşüten neydi? İstanbul ilk kez bu kadar soğuk olmuyordu ya! Farklı birşeydi bu. Her geçen dakika mustarip halimiz biraz daha katılaşıyordu. Sanki her geçen dakika hayata karşı çalım yiyorduk. Sahadakilerin bundan haberi yoktu. Futbolun fena halde hayata benzediğini söyleyenlerin bir nedeni, bir yaşantısı olmalıydı. Üzerimiz açıktı. Ne kadar kötü olduğunu bilsek de, hep üzerimiz açık uyuyorduk. Elde avuçta kalan tek şey, anılardı. Bir yağmur gününde ıslak toprağa sevdiğinizi gömseniz, geriye kalan hep anılar olmuyor muydu zaten?..

Hatırlıyorum; çocukluğundan beri futbol topunun peşinde koşmayı vazife görmüş, onu gördüğünde içindeki çocuksu ruhu canlandırmış taraftarın hep birlikte o topa nasıl sırt çevirdiği hatırlıyorum. Ali Sami Yen'in son lig maçında uyuyan güruhla birlikte biz de uyurken, köşeden bir ağabeyin ayağa fırlayarak feryat edişini hatırlıyorum. Neye haykırıyordu bu adam? Bizim uyanmamıza mı, sahadakilerin uyanmasına mı? Hala yanıtını bilmiyorum.

Devre arası,

İnsanlar biraz olsun ısınmak istiyor ve yerlerine oturuyor. Birden sanki kemik sesleri duymaya başlıyorsunuz. Hayır, değil. Umudunu yitirenler ayaklarıyla koltuklara vurup, yerinden sökmeye çalışıyorlar. Herşeyi bırakmış, pes etmiş; artık sadece anılarını eve götürmek istiyorlar. Haklılar. Bir taraftar ruh halinin verdiği sancıyla bundan daha iyi ne yapabilir ki?

Maç sonrası,

Soğuğun havliyle etkisiz hale gelmiş burnunuz, maç sonraları o müthiş köfte kokusunu alamıyor artık. Huzur kelimesini başka şeylerde arıyorsunuz. Hayata hücum etmek için gerekli olan şey organizasyonken, siz pres bile yapamıyorsunuz. Olur bunlar elbette, kazananı da olur, kaybedeni de. Ama şerefli kaybedeni. İçim en çok bunun için sızlıyordu. Şerefli kaybeden!

***
Yıl 1953, Talat Terim oğlunun futbolcu olması için dualar eder. Terim ailesine Fatih Terim'den sonra iki kız daha katılır. Adana'nın göbeğinde topraksız bir emekçi çocuğuydum dediği günler... Altı yaşından itibaren, bir ayağı aksak olduğu için "Topal Talat" diye çağrılan babasıyla bir çok ağır işte çalışır Fatih Terim. Ayakta kalmanın yollarını küçük yaşlarda öğrenmeye başlar. Böylece ilerde meydan okumaktan usanmayan, kaybetme korkusu olmayan, gücünü sabırdan ve çalışma hırsından alan Fatih Terim karakterinin temelleri atılır.

Yıl 1974, Galatasaray için şerefli bir yıl. Adana Demirspor'un Galatasaray'la oynadığı karşılaşmayı Fatih'in mükemmel oyunuyla kazanan Adana Demirspor, bunun belki farklı sonuçlar doğuracağını tahmin edemeyecektir. Sonrasını gelin Fatih Terim'in kendi ağzından dinleyelim: "Romanya milli maçından sonra İstanbul'a dönmüştük. Galatasaraylılar beni havaalanından alıp kulübe götürdüler. Bu arada Adanademirsporlular araya girmek istediler ama ben kararımı vermiştim. Galatasaray'a gönülden 'evet' demiştim." Ve Fatih Galatasaray Kulübü'ne 1 milyon 650 bin liraya transfer olmuştur. O artık Galatasaraylı Fatih'tir.

Yıl 2010, Galatasaray tekrarı sever. Frank Rijkaard ile iplerin koptuğunu düşünen Polat ve yönetimi Fatih Terim'in kapısını çalıyor. Terim onları reddediyor. Çünkü Galatasaray'a gelmesi için iyi bir zamanlama gerektiğini artık kendisi de biliyor. Bu, aynı zamanda öğreten değil, öğrenen bir adamın yılların üzerinde ne kadar farklı bir öğreti bıraktığını gösteriyor.

Ve Terim birkaç taş değişikliğinin ardından, artık vaktinin geldiğini biliyor, sezon sonunda bir kez daha Galatasaray'ın başına geçiyor.

Birçok yanlış var. Sırayı iyi bilmek lazım. Öncelikle, televizyonda Galatasaray'a olan kırgınlıklarını dilleriyle bastırmaya çalışanlardan işe yarayanları yanına almak gerekir. Evet, Fatih Terim onları toplayıp Galatasaray'a hizmet eden insanlar haline getiriyor. Sonra sahayı temizlemek var. Görülen en mükemmel seçimleri yaparak, takıma yakışmayanları, Galatasaray'ın ne anlama geldiğini bilmeyenlerin eline bavulu veriştirerek, Florya'nın bilinen kapısının yolunu gösteriyor. Kalanlarınsa onun disiplini altında değişeceklerinden emin. Transferde %50 başarının, oldukça iyi bir rakam olduğunu söylüyor ki, bence bu mükemmel bir söz, dünyanın neresine giderseniz gidin bunu tasdiklersiniz. Elmander cebinde. Uruguay'ın Copa America yıldızı Muslera kupadan önce Galatasaray'a imzayı attı. İtalya'nın bidonu Melo Galatasaray'a kiralık olarak geldi, Terim 10 numaralı formayı eline verip 'Bunu giyeceksin' diyor. Öncelerden tanıdığı Ujfalusi savunmanın göbeğinde bir lider. Fakat yine birşeyler eksik. Ona birde Galatasaray'dan birileri lazım. Yine zamanında gözüne kestirdiği Semih Kaya'nın, ileride onun elinde nereye geleceğini tahmin ederek kadrosunda tutuyor. Kimsenin sene başlarken ondan haberi yok. Arsenal'in Fildişili oyuncusu Eboue, Terim'in isteğiyle fiyatının 3/1'ini düşürerek Galatasaray'ın yolunu tutuyor. Şuanda tek hata gibi görünen Riera'yı doğru pozisyona alarak, artık ondan da nasıl yararlanacağını anlıyor hale geliyor. Ve ikinci bir Galatasaraylı, Emre Çolak artık takımın düzenli oyuncularından biri.

Tüm bunlar gerçekleşirken, biz aslında işin kazanan Galatasaray'da bitmediğini biliyorduk. Bu yüzden karakter kelimesini Galatasaray farklı algılar. Tarihin sayfalarına indiğimizde, kulüpte bunun üzerine söylenmiş benzer cümlelere rastlamak mümkündür. Mükemmel bir takımı izlemekten ötürü keyif duyabilirsiniz ama yanında karakterli bir takım izlemenin hastası olursunuz. Çünkü onlar tıpkı sizin çocukluğunuzda arkadaşlarınıza duyduğunuz sevginin, beraber oynamanın verdiği hazzın kopyasıdır. Bazen güzel futboldan bahsederken aslında mükemmel arkadaşlığa sahip bir takımdan bahsettiğimi anlamıyorlar. Güzel futbol, karakterli insanlarla oynanır. Ve Fatih Terim, kılı kırk yararak tam da buna isabet etmeye çalışıyor. Artık kötü bir şans anında kazanma isteğinden ötürü çimleri dimdikleyen bir futbolcusu var Galatasaray'ın. Arkadaşı yerde yatarken sinirlenip, geride olmanın verdiği sinir var. Artık gollerin ardından objektiflere yansıyan en mükemmel gol sevinçleri var Galatasaray'ın. Artık gollerin ardından el ele tutuşup tribüne koşan bir takımı var Galatasaray'ın. Artık üzerini açan çocuğun, üşüdüğünde, onun üzerini örten bir hocası var Galatasaray'ın.

Fatih Terim eğer hülyalarının dünyaları sığmadığını söylüyorsa, artık en mükemmel anların bekçisi olmaya başlayabiliriz demektir. Çünkü bu, tek ihtimali olan insanların hikayesi.

Hayat bizim için artık daha önemli bir maç. Bu pres bizi de etkiliyor, bu hücum bizi de sevindiriyor. Teşekkürler Büyük Terim!