5 Mart 2012 Pazartesi

Antrenör - Diktatör ilişkisi

Pek çok otorite Brian Clough'u gelmiş geçmiş en iyi teknik direktörler arasına yazmıştır. Derby County'de ses getiren başarısı ve ardından tek başına giriştiği Leeds United macerasından yenik ayrılması ancak buna rağmen pes etmeyip Peter Taylor ile birlikte yeni bir serüvene atılarak Avrupa'nın en büyük kupasına ikinci ligden aldıkları bir takımla üst üste iki kez ulaşmaları futbol tarihinin belkide en güzel hikayesidir. Bunu bir daha başka bir aklın başarabileceği hayalini kurmak dahi ütopyadır.

Makaleye farklı bir açıdan yaklaşacağım. Başarılı pek çok kimse insanların sert olmaları gerektiğinden bahsetmiştir. Bunun ilk müdavimlerinden biri de Nietzsche'dir. Kararlılık göstermek, bir insana kişiliğinizi tesir ettirmek, bir grup insanı yönetmek, bunların hepsi kendi içinde bir sertlik gerektiriyor. Çünkü hamleleriniz ne kadar sert olursa karşınızdaki sizi bir o kadar önemsiyor ve nasıl davranması gerektiğine ilişkin tavır takınıyor. Yani kişinin üzerinde belli bir düzey çizgisi oluşuyor ve siz bu tutumunuzu ne kadar süre devam ettirirseniz, bu çizgi kendisini o denli korumayı başarıyor. İş hayatında da bu böyledir.

Brian Clough'un hafızalara kazınmış çokça sözü vardır ama bence onu tanımlayan en iyi cümlesi şudur: "Eğer saha kenarında bir diktatör değilseniz, hiçbir şansınız yoktur."

Bunu bir düşünün. Brian Clough 'saha kenarında diktatör olmanız gerekir' derken aslında neyi kastediyor? Bence herşeyi. Oyuncularını, rakiplerini, hakemleri, taraftarları... Bir diktatör olmak hepsi üzerinde etki bırakmayı gerektirir. Ancak hareket konusunda Brian Clough kenarda epey sakindir. Çünkü diktatörlüğünü çoğu zaman soyunma odasında konuşturmayı yeğlemiştir ve bunu açığa vurmayacak kadar zeki ve soğukkanlıdır.

Biyografisinden bir kısım paylaşacağım. Brian Clough kendisini beğenen biri olduğunu söylemiyordu. Dilinin sivri olduğunu biliyordu ve sadece insanlara koca kafalı olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Kendisini beğenen insan suretini küçüklüğünde annesinin yemek masasında atmış olduğunu da açık açık belirtiyordu. Birlikte yaşadığı insanlardan birşey öğrenmediğini düşünenler bence büyük bir hata yapıyor fakat Clough onlardan biri değil.

Elbette bir diktatör gibi davrandığınızda sizi sevmeyenler olacaktır. Ancak dönemde Clough'un çok konuştuğunu söyleyenler cümlesini bitirmeden, 'O bir dahi' diye eklemeyi de unutmuyorlardı. Sert ve çok konuşan yapısı sahadaki takımının güzelliği altında büzülüp kayboluyordu. Onun takımlarının attığı goller, İngiltere tarihinde örnek gösterilebilecek bir başyapıt niteliği taşıyor. Bence bu tamamen büyük bir doğallık içeriyor.

İşte bu adam, futboldaki büyük tabuları yıkarak akılda ve hatırda kalır izler bırakmayı başardı. Pek çok kişi ise onun izinden yürümeye çalıştı.

Jose Mourinho'ya bir diktatör diyebilir miyiz?
Buna büyük bir çerçeveden baktığımızda böyle bir tanımlama yapabiliriz. Ama çok ince ve büyük farklar var. Real Madrid'in Barcelona'nın hezimetine uğradığı birkaç yıl öncesinde kimse hakemleri bahane ederek bir mevzu yaratmaya çalışmıyordu. Çünkü Real Madrid kalite olarak rakibinin epeyce gerisindeydi. Pellegrini ile birlikte yeni transferler yapılarak bu uçurum ortadan kaldırılmaya çalışıldı ve o yıl bana göre Real Madrid çok iyi bir iş çıkardı. Yalnız sezonun genelinde değil, Barcelona ile oynadığı ikili maçlarda da rakibine oldukça yaklaştı. Fakat Madrid gibi organizasyon yoksun bir kulüpte, ne kadar fazla puan toplamış olursan ol, rakibinin gerisindeysen adamın gözünün yaşına bakmazlar.

Jose Mourinho ile ilk senesinde Real Madrid kapasitesinin üzerine çıkmayı az çok başardı ve bunu Kral Kupası'nı kazanarak kanıtlamış oldu. Fakat ikili maçlarda rakibinin hezimetine uğramaktan geri kalmadı. Mourinho sürekli olarak hakemlerin performansını basın toplantısına konu edinerek bir üstünlük sağlamaya çalıştı ki bunu ilk kez yapmıyordu. İstediğini ikinci senesinde almayı başardı. Fakat diktatörlüğünü kanıtladığı asıl mesele, takımın hemen hemen her bölgesinde görev almış ve saygıyla karşılanmış olan Valdano'yu kovdurmasıydı. Mourinho için bu büyük bir riskti çünkü eğer bunu takımın çıkarları uğruna yapmıyor olsaydı bir kez daha kovulması anlamına geliyor olacaktı. Ancak beklenen olmadı ve Mourinho otoritesine darbe vurdurmadan işinin ehlini yerine getirmeyi başardı.


Chelsea'de yalnız diktatör konuşur
Manchester United'ın başarılarına iki yıl üst üste darbe vurmayı başaran tek antrenör Mourinho oldu fakat buna rağmen işinden kovuldu. Mourinho'nun daha sonra elde ettiği başarılar elbette İngiltere'de bir özümseme yaratacaktır. Peki onun izinden gitmeyi tercih eden ve görevinde bir yıl dahi kalamadan benzer bir şekilde işinden olan Villas Boas neden Mourinho gibi anılmayacak?

Portekizli çalıştırıcı İngiltere'deki işinde
yalnızca sekiz ay kalabildi
Villas Boas için işlerin hızlı geliştiğini düşünüyorum. Ayrılması ne eski takımına, ne kendisine, ne de Chelsea'ye yaradı. Kendisi için hızlı bir atılımdı ve genç yaşı, bir diktatörün bile iki yıl üst üste kupa kaldırarak kovulduğu bir ortamda bundan daha az olanını kaldıramazdı. Kaldı ki Mourinho'dan daha üstün bir başarı elde etmeden bu kulübün yolunu tuttu ve çizmeyi dengede tutması gerekirdi. Ancak Villas Boas kötü giden işlerin sonunda farklı noktalar üzerine yoğunlaştı. Demeçleri taraftarına ve yönetimine samimi gelmedi ve bir antipati oluşturdu. Frank Lampard'ı yedek bırakması, kulübe bunca yıl hizmet etmiş ve başarılı olmuş bir futbolcunun kaldıramayacağı bir davranıştı, taraftarlar ve yönetimin için de durum benzerdi. İşler tehlikeye girince Chelsea yönetimi futbolun basit kuralını yerine getirdi: İşler iyi gitmiyorsa, birşeyler değişir. Bu noktada Villas Boas'ın yapısının otoriter kişiliğe uygun olduğunu düşünmüyorum. Villas Boas daha gelenekçi ve teknik bir ligde takım çalıştırmalı. İspanya'da kesinlikle başarılı olur. Hatta ben, Guardiola'nın ardından bayrağı kendisinin alabileceğini düşünüyorum çünkü yapısı buna müsait. Villas Boas hücum oynatmayı seven ve akıcılık isteyen futbol yaratmak istiyordu, tıpkı Porto'daki gibi. Halihazırda Chelsea'nin buna cevap verecek bir kadro yapısı yoktu. Villas Boas'ın en büyük sorunlarından birisi buydu. Bu nedenle bir sonraki durakta tercih etmesi gereken yer İspanya olmalı.

Bielsa'nın İspanya'daki otoritesi
Bielsa Athletic Bilbao'nun başına geçtiğinde tüm alışkanlıkları değiştirdi. Bielsa gibi antrenörler nerede çalışması gerektiğini çok iyi bilirler. Athletic Bilbao gibi özel bir şehre sahip kulübü çalıştırması da büyük bir ayrıcalık oldu. Başlarda işlerin iyi gitmediği zamanlarda herkes Bielsa'nın bunun üstesinden geleceğini biliyordu. Öyle de oldu. Şuan dördüncü sıradalar ve nefis bir sezon geçiriyorlar. Bielsa, bir kural olarak yalnızca basın toplantılarında demeç veriyor, aksi bir yerde konuşmuyor. Darbeciliği takım üzerinde işliyor ve bunu gösterişsiz yapmayı başarıyor.

Villas Boas'ın tercih meselesinde dikkat etmesi gereken ayrıntılar bunlar. Bielsa çok özel başarılara sahip olmamasına rağmen, otoritesini konuşturabileceği yeri seçiyor. Ve kesinlikle kendi düzenini her yerde oturtmayı başarıyor. Bence bundan konumuza uygun olarak pay çıkartabiliriz. Bazı teknik direktörler yalnızca macera adına farklı liglerde çalışmayı tercih ediyor. Oysa işlerini iyi yapabilecekleri bir yer seçmeleri halinde, otoritelerini istedikleri gibi konuşturmayı başaracaklardır.

Hiç yorum yok: