12 Aralık 2012 Çarşamba

Galatasaray'la ilgili notlar

*Galatasaray bu yıl inişli çıkışlı pek çok maç yaşadı. Ama şimdiye kadar genel olarak iyi futbol oynamadı. Fatih Terim bir dönem savunma hatalarından çokca yakınarak "Bütün golleri biz atıyoruz" şeklinde demeç veriyor ve şansızlığa dem vuruyordu ancak bir süreden sonra artık rakipleri tebrik etmeye başladı, yani bu fikri değişti. Çünkü şans diye birşeyin olduğuna aslında kendisinin de inanmadığını biliyoruz. Bunu sadece birileri ona hatırlattı.

*Geçtiğimiz yıl Terim, doğru oyuncuları seçti. Transferde isabet oranı %90'ın üzerindeydi. Yalnızca Yiğit, Kazım gibi isimler hayal kırıklığı oldu. Bu yıl transferlerden Umut ve Burak iyi iş yapıyor, gol atıyor. Ancak Galatasaray bu iki forvetle hücum presini unuttu. Hücum iyi pres yapmayınca, orta saha da görevini yerine geriremez oldu. Umut çok koşuyor diyorlar, ancak yapmış olduğu şey bana göre boş bir koşudan ibaret. Elbette çabalaması güzel birşey.

*Burak'ın geçtiğimiz yıla göre artıları var. Artık çok kafa golü atıyor. Sağ atıyor, sol atıyor. Ancak oyuna katkı anlamında yine sıkıntıları var. Top kontrolü çok zayıf, top sürerken başarılı değil, ani kararları yanlış verebiliyor. Bu nedenle hücumda top oynayamıyor Galatasaray. Umut da keza Galatatasaray'ın ileride top tutmasını sağlayabilecek bir oyuncu değil. Galatasaray topa sahip oluyor gibi görünebilir ancak pozisyon üretmede takımın ne derece sıkıntıları olduğu açık. Galatasaray'ın pozisyonsuz, uzaktan şutlarla yahut ortalarla maç kazandığı pek çok oyun oldu.

*Selçuk ve Melo ikilisi birbirine uymuyor bu yıl. Fatih Terim'in onlara geçtiğimiz yıl tanıdığı serbestliğin aynen geçerli olduğuna inanıyorum ama bu ikili çok az deniyor. Çok bocalıyor. Şampiyonluk için ellerinden gelebilecek şeyin en iyisi yapmışlardı geçen sene. Bu ikilinin sıkıntısının daha çok psikolojik olduğunu düşünüyorum.

*Artık her takım Galatasaray'a karşı nasıl oynanması gerektiğini iyi biliyor. Galatasaray'ın şuanda geçen yılki yaratıcı oyun anlayışından yoksun olduğu gerekçesiyle topu çok dolaştırdığı açık. Topa sahip olmak tek başına birşey ifade etmez. İyi bir atak düzeninizin olması gerekir. Eğer çoğu takım size karşı aynı düzende oynamaya başlıyorsa, size de tek birşey gerekir: Akıcı ve seri bir oyun. Bekleri hızlı atağa çıkarma, geride iki stoper ve bir orta saha bırakıp, rakibe karşı daha fazla adamla hücum etme. Oyununuzun adı "Toplu savunma toplu hücum ise" kanatlara savunma özelliği kazandırmak gerekir. Oyunu daha çok yerden oynamak lazımdır. Bunlar bu takıma ilaç olabilecek nitelikte. Ayrıca sistem elbette değişmez. Ama diziliş değişebilir. Ben Burak Yılmaz'la birlikte 4-3-3'ün Galatasaray'a yarayabileceğini düşünüyorum. 4-4-2'in bu yıl çok zaafı var.

*Psikolojik sorunlar: Eğer bir oyuncu, Galatasaray gibi bir takımda oynuyor ve her maçı kazanması gerektiğini bilmiyorsa ciddi bir psikolojik sorunu var demektir. Ve aynı zamanda, bir oyuncu, maçın ciddiyetini anlayabilmek için, hocasının konuşmasına ihtiyaç duyuyorsa, bu daha ciddi bir sorun demektir. Büyük ve büyük olmayan maçlar arasında yalnızca "baskı" farkı vardır. Oyuncu daha çok ya da daha az baskı hisseder. Ama her ikisini de kaldırabilmesi gerekir. Her topu kovalaması gerekir. Maç seçmemesi gerekir. Gün seçmemesi gerekir. Bu işten milyonlar kazanan futbolcuların bu tarz hareketler içine girmeye hakkı yoktur. Bu şekilde düşünenlerin çoğu, sonunda, şuanda Şanlıurfaspor'da oynayan Serdar Özkan'a benzer.

*Gereksiz oyuncular: Gaddar olmak istemiyorum ama Galatasaray'da çok fazla sayıda gereksiz oyuncu var. Bunlar çalışmıyor, takıma odaklanmıyor çünkü az forma şansı bulacağına kendisini inandırmış. Fatih Terim'in de artık zamana değil, karar vermeye ihtiyacı var. 1461 Trabzonspor'un Arena'da galip gelme ihtimalinin zor olduğunu hiç düşünmedim. Maç öncesinde kazanabileceklerini düşündüm. Çünkü gerçekten iyi ve beğendiğim oyuncuları var. İyi hocaları var. İyi futbol oynuyorlar. Bu yıl kişisel olarak takip ettiğim bir takımdı. Bence gayet hakederek galip geldiler. Ayrıca Göksu'yu da oldukça beğeniyorum. Galatasaray açısından bakarsak, Fatih Terim'in en az 4-5 kelle alması gerekiyor bu maçın oyuncularından. Küçük bir havuz, büyük, gereksiz ve sizi seçim yapmaya iten büyük bir havuzdan her zaman daha üstündür. Yeter ki oyuncularınızı iyi seçin.

*Amrabat'ın takım oyununa inanmaya ihtiyacı var. Bazen nerede ne yapması gerektiğini bilmiyor, bu nedenle topla çok saçmalıyor. Arkadaşlarıyla tanışır, konuşursa, futbolunu daha ileri götürecektir. Cris ise tam bir felaket tellalı oldu Galatasaray'ın başına. Fatih Terim olabildiğince stoperde Semih, Dany, Gökhan üçlüsüyle devam etmeli.

Kısa bir not, eminim Fatih Terim bunları bizden çok düşünüyor, önemsiyordur. Ama eleştiriyi çoğu kez yararlı bulurum. Ne işin ipini kaçıran yorumlar, ne de fazlaca övgüye mazhar olmuş fikirler önemlidir benim için. Bunlar bizi ileri götürmez. Biraz eleştiri gerekir. Anlamaya çalışmak gerekir. Şimdilik bu kadar.

7 Aralık 2012 Cuma

Yazmak ve okumak üzerine düşünceler



Adamın birinin bir oğlu varmış; 12 yaşındaymış. 300 kitap okumuş. Duyduğumda şaşırdım. 12 yaşına değin 300 kitap okumak akıl karı bir iş değil. Bir an daldım düşünceye. O çocuğun yerinde ben olsaydım, olgun bir karakterle hayata daha erken bir yaşta tutunabilir miydim? Kadınları daha erken anlayabilir miydim? Ebeveyn kısıtlamalarını, tutumlarını, onların bir anne ve baba olmadaki rolünü ve buna yönelik eğilimlerini daha erken ve iyi bir biçimde çözebilir miydim? Saatlerimi daha iyi ayarlayabilir, vaktimi daha verimli kullanabilir ve bir grup içerisinde daha saygın bir rol kazanabilir miydim? Bilemiyorum. Fakat şüphesiz her yaşın bir ağırlığı var. Bu nedenle yaşının nelere yetebileceğini iyi kestirmek gerek.

Dün gece uyku tutmadı. Televizyonu kapatıp, bir sigara yakıp, Freud'un yaşamını anlatan kitabı okumaya koyuldum. "Görüntünün Ortasındaki Karanlık" gibi etkili bir başlık vardı kitabın üzerinde. Kitap Freud'u anlatmakla kalmıyor, 19. yy'da yaşama dair önemli kesitler sunuyordu. Okumak isteyenlere tavsiye edebileceğim bir kitap bu. Bir bölümde Freud'un en küçük kardeşiyle olan ilişkisinden bahsediliyordu. Freud, evin en büyüğü olarak, bir gün kardeşinin yanına gitmiş ve ona şöyle demiş: "Bak kardeşim, sen ve ben raftaki ciltler gibiyiz. Sen kitaplığın en başısın ve bense en sonundayım. Dolayısıyla aramızdakileri görüp kavrayacak ve muhafaza edecek en önemli ciltler biziz." Freud, gerçekten, evin en büyüğü olarak ona sımsıkı sarılmış. Freud, kardeşinin okuyacağı kitapları kendi namında özel olarak seçip belirlermiş. Bir gün yine bir kitap okumaya koyulacakken, Freud, onun yanına gelmiş ve kitaba bakıp ona şunu söylemiş: "Hayır, bu kitabı okumak için doğru yaşta değilsin." Psikanaliz üzerine sayısız çalışmalar yapmış bir adam için bu hikayeler çok da koyu kaçmıyor. Ama Freud her defasında, gerçekten olaylara doğru bir açıdan yaklaşmıştır.

Bu hikayeden kasıtla, hayatımda yaşadığım herşeye kendimi inandırmayı başaramadığım notunu da ekleyerek, okuma ve yazma konusunda doğru davrandığımı düşünüyorum. Her yiğidin yoğurdu yiyişi farklı olduğu gibi her yaşın vücutta ve beyinde vermiş olduğu doğurganlık da farklıdır benim için. Bu nedenle, kitap okurken ve birşeyler yazma hevesine girişmeye çalışırken gayet tabii dikkatli davranmak gerekiyor. Mesela ben, yazma konusunda o kadar tereddüt çekmedim. Çünkü yazmaya başladığım ilk zamanlar beden fonksiyonlarım zihnimden önce çalışıyordu; yani hareket beyinden bir adım öndeydi. Ancak zamanla bu tam tersini aldı; insan önce düşünür oldu, sonra uygulamaya koyar oldu. Herkeste olduğu gibi!

Yazmak, benim için bir samimiyetin göstergesidir. Fakat yalnızca bunu hissedenler için. Mesela ben, samimi birşey yazmaya çalıştığımda bundan keyif alıyorum. O samimiyeti kelimelerle süslediğimde bu işi yapmayı gerçekten istediğimin farkına varıyorum. Yazmak, biraz yaşamaktır. Bilgi dolu bir adamın kılavuzundan çıkan fikirlerdir benim için yazmak.

Aslında yazının bir sanat olduğunu ilk olarak Kuran tefsirlerinde gördüm. Kuran'da büyüleyici bir bütünlük var. İnsan kendisini alamıyor, çünkü Kuran'da kanıt var. İnsan ders alıyor, çünkü Kuran'da yaşanmış hikayeler var. İnsan mana buluyor, çünkü Kuran'da mana var. İnsan yaşamı ve yaşamdan sonrasını biliyor, çünkü Kuran cevabını veriyor. İnsan gezegenleri ve onların hareketlerini öğreniyor, çünkü Kuran bu bilgiyi size sunuyor. İnsan, parmağındaki şekillerin dahi Kuran'da kanıtlarına rastlayabiliyor. Bu insana huzur veriyor. İşte, akıl ürünü kitaplar da, yaşanmışlıkla yoğrulduğunda, bana bu tadı vermekten geri kalmıyor. Tamamen gerçekçi bir yaklaşım olarak adlandırabiliriz bunu.

Okuma hususunda polisiye ve aşk romanlarına aşırı merakı olanları görürüm mesela. Ben bunu hep yanlış buldum. Kendimi bildim bileli, bilim-kurguyu dışarı itersek, bilgi barındırmayan beriki kitapları sevdiğimi hiç hatırlamıyorum. İnsan yaşayarak da birşeyler elde edebilir, savunabilir... Heyecan yaşamak isteyenlere doğayı tavsiye ederim. Aşkı anlamak isteyenler için bu işe bulaşmalarını tavsiye ederim. Deneme-yanılma yöntemi kısacası. Ama bilgi farklıdır, bilgi bizi büyütür. Bilgi, yaşanmışlığıın bir ürünüdür ve gerçekten düşünmeye başladığınızda, onu tüm gerçekliğiyle ele alabilirsiniz. Zevkler elbette farklıdır ama kurgular benim için tadımlıktır. Eğer büyütürseniz elinizde koca bir sıfır olacağının farkına bir gün elbet varırsınız.

Bilgi demişken internetten söz etmeden olmaz. İnternet gerçekten bir bilgi kirliliğidir. Şu sıralar ben ya haber için kullanıyorum, ya araştırdığım bir konu üzerine yorum okumak için ya da iletişim için. Biraz da bloglar ve köşe yazıları iyidir. Bence bundan fazlası saçmadır. İnternet, insanın bilgisine hiçbir şey katmıyor. Vakit çalıyor, dar ve fakir bırakıyor ve üzüyor. Sosyal medyada filozof gibi bir cümle çıkarıp da yazacağım derken iç çamaşırına ter bulaştırıyor adam. Çoğu zaman alıntı cümlelerden beyan sunuluyor. Bazıları gezi fotoğraflarını ekliyor, bardan resimleri koyuyor, öbürü ona bakıp içini daraltıyor. Ben neden yalnızım diye hayıflanmaya başlıyor. Günümüz çağı bence gençler için oldukça zor.

Kısaca bir özetlersek, okurken yazmamayı öğrenmeye başladım. Yazmak gerçekten büyük bir iş ve bunun için ortaya bilgi, emek ve fikirle yoğrulmuş bir hamur koymak gerek. Yazmak için iyi okumak, iyi yaşamak gerek. Bilgi gerek. Okumak gerek. Elbette okurken yaş unsurunu da dikkate alarak iyi kitaplar seçmek. [ilk paragrafta verdiğim örneğe ithafen.] Okumak, sırf bilgili olmak ve bilgiyi paylaşmak için değildir. Geleceği de görmek içindir okumak.

Okuyan herkese teşekkürler. Yakın bir zamanda futbol tarihi üzerine güzel bir çalışmayla dönmek dileğiyle.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Galatasaray, Savunma Sorunu ve 3-5-2

Uzun bir aradan sonra -ki bu ara da yaklaşık 1,5 sene, yazı yazıyorum buraya. Açıkçası daha önce çok sefer istedim fakat bir türlü odaklanamadım. Sanırım ben en kolayını yapanlardan oldum ve hazır takım kötü giderken farklı fikirler yazayım da dikkat çekeyim havasında olanlar arasına katıldım.

Koskoca 1,5 senede değişen o kadar çok şey var ki, belki de değişen bütün bu olgular yazmayı bize, en azından bana, kolaylaştırdı. Galatasaray'lı biri olarak, bunca zamanda yaşananlar, geçen sezonki heyecan ve final elbette bambaşka duygular ve etkiler bıraktı insanda. Biten sezondan sonra yeni sezona daha iddialı ve daha güçlü girdiğimiz kanaati de birçok Galatasaray'lı gibi bende de vardı. Kaldı ki bu kanaati hâlâ korumaktayım ve her şeyin daha başında olduğumuzu, 34 maçlık lig maratonunun henüz ortasına bile gelmediğimizi, yolu yarıladığımız tek kulvarın Şampiyonlar Ligi olduğunu göz önünde bulundurarak çok da karamsar bakmamaktayım şu ortama. Bizim asıl heyecanımızın ve odaklandığımız noktanın Şampiyonlar Ligi olması ve oradaki olumsuz tablo elbette karamsarlığın en baş etkeni. Her şey bir penaltıya, bir direkten dönen topa bakıyor şu anki ortamda. Son 1 ayda şanssızlığın en çok yaşandığı futbol takımıyız galiba.


Fatih Terim'in de bu şanssızlığa bakış açısı benim gibi biraz. Kaleye her gelen top gol oluyor ve nasıl ve ne kadar etkili geldiğinin önemi yok. Çarpıyor giriyor, sekiyor giriyor, güzel gol atılıyor, uzaklaşmıyor vs. vs. Bir şekilde giriyor. Geçen sene bu takımın en önemli özelliği ve en çok övülen özelliği kuşkusuz savunma hattıydı ve rakip kim olursa olsun kolay net pozisyon vermemesiydi. Bu yıl bunun aksine hem kolay pozisyon veren, hem de çok fazla hata yapan bir takım oldu. Tabii Şef'in sakatlığının etkisi büyük, takımın gerideki en büyük koordinatörüymüş meğerse, Selçuk'tan da önce başlarmış takımı korumaya, savunmaya, organize etmeye. Direk etkisi mi bilmiyorum ama şu an eksikliği hissedilen yegane adam tabii ki. Gelelim bu eksikliğin giderilmesinde yapılan hamlelere.



Aslına bakarsanız eksikliğin giderilmesi için yapılan Cris hamlesi (tamamen tecrübe diye düşünmek istiyorum) tutmadı. Aslında tutmaktan çok bir anda gelip de yepyeni bir savunma kurgusunun en önemli adamı olması çok da beklenir bir şey değildi. Bu yıl bu savunma düzeninin oturmamasında sürekli stoper ikilimizin değişmesinin de etkisi büyük elbette. Uyum süreci uzadıkça uzuyor ve sorun daha da büyüyor, tamir edilemiyor. Semih ve Dany benzer nitelikte iki adam. İkisi de Ujfalusi'nin yanını toparlayacak tipte adam, toparlamaktan kasıt partneri olacak özelliklerde. Semih ve Dany'nin beraber oynaması ve bunun uyumlu bir stoper ikilisine dönüşmesi uzun zaman alacak gibi. Mevcut ortamda bu ikiliyi sezon başından beri sürekli oynatmamış olmamız uyum sürecini doğal olarak ileriye sararken aynı zamanda sezonun da en önemli kısımlarını problemlerle geçirmemize sebep oldu.

Elimizdeki kadro yapısının 4-4-2 için uygun olup olmadığı tartışılabilir bir konu ama benim asıl kafamı yorduğum şey bizim sistem değiştirmemiz ve bu kadar bozuk savunma hattını 3 stoperle tölere etmeye çalışmamız üzerine. Yani basit bir 3-5-2 sistemiyle belki de geriyi daha sağlama alabilir konuma gelebiliriz. Sağ bekimizin oyunun her iki yönünü oynayan, gidip gelebilen bir adam olması bizim için bu sistemi daha uygulanabilir kılıyor bana göre. Aynı şekilde sol kanadımızda tam anlamıyla bek görevi görebilen bir oyuncumuzun olmaması ve mecburiyetten Riera'nın oynuyor olması aslında 3-5-2'nin sol tarafında Eboue tipinde bir adama ihtiyacımız olmadığını gösteriyor. Sonuç olarak Riera'nın önde ve arkada Eboue kadar dengeli oynamasını çok beklemiyoruz ve doğal olarak o da kendi mevkisi olmaması sebebiyle bu katkıyı yeterince veremiyor.


İşin özünde 3'lü savunma hattı kurmamız ve bu savunma hattında 3 stoperle oynamamız, önlerinde orta sahanın göbeğini Hamit-Melo-Selçuk'la kurarak orayı daha kullanılabilir hale getirmemiz, Melo'nun hücuma yönelmesini daha aza indirmemiz, geriye de vereceği yardımla savunma hattındaki kalabalığın ve kapalılığın fazla olmasına da yardımı olacaktır. 3-5-2'nin en büyük özelliği hücum ederken 3-3-4 gibi bir dizilime bürünmeyi, savunma yaparken de 5-3-2 gibi dizilime bürünmeyi sağlamasıdır. Kanat adamlarının iki yönde de sağlam olması bu konuda en büyük avantaj olur -ki Eboue bu oyun düzeninde oynayabilecek bir bek. Riera için ise çözüm sol stoperin Dany olmasıyla problemi minimize etmek olabilir.

Genel olarak sistemin takıma uyacağı kanaatindeyim. Asıl sorun bu sistemin Terim tarafından denenip denenmeme ihtimali -ki gidişatın gösterdiği bu ihtimalin bizim Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmamızdan daha zor oluşudur. 3-5-2 bana göre her geçen gün futbola iyice yerleşiyor bu dönemde. İtalya'nın Avrupa Şampiyonası'nda oynamış olması, Juventus ve Napoli gibi iki takımın -ki İtalya'nın zirvesindeler, bunu oynuyor olması bunun bir göstergesi sayılabilir.

Asıl değindiğim nokta ise bizim buna erken geçiş yapmamız ve bu sistemi oturtmamız. 3-5-2'nin daha dengeli bir taktik olabileceği kanaati bende fazlasıyla yerleşmiş durumda. Şu anki kadro yapımızın bu sisteme tamamen adapte olması zor gibi ama 4-4-2'den daha faydalı olacağını da düşünüyorum aynı zamanda.

Mevcut Elmander sakatlığında kadro olarak böyle bir şey düşünülebilir. Maç içinde oyunun gidişatına göre 4-4-2'ye dönme lüksü de var. Bu da oynanan oyuna ve sahadaki performansa göre verilebilecek bir karar olur ve alternatif olarak büyük koz olur takım için.

Galatasaray'ın en büyük problemi savunma ve bu savunma kurgusunun bu kadar bozuk olduğu ve acil olarak takımın özgüvene ihtiyacı olduğu düşünülürse Dany-Semih çiftinin uyum sağlamasını beklemek çok zaman kaybettirecektir takıma. Mevcut kadroda elinizdeki savunma oyuncularınız tam olarak istenen seviyede oynayamıyorsa o bölgeyi biraz daha kalabalık tutarak ve bu kalabalıklığı hücumdan feragat etmeden sağlayarak oynamak takıma yeni bir çehre kazandıracaktır.

Farklı bir futbol anlayışı ve sisteme artık göz kırpmamız gerekir. 3-5-2'nin yanı sıra 4-5-1 (forvet Burak) gibi bir düzen bile bu takım için savunma yönünü daha da kuvvetlendiren bir etken olacaktır.

26 Haziran 2012 Salı

Herşey bir son dakika golüyle başlamıştı

20 Haziran 1984 tarihinde Paris'de Parc de Prince Stadyumunda Alman ve İspanyol Milli Takımları arasında yapılacak maçın sonucu, Fransa'da yapılmakta olan 1984 Avrupa Şampiyonasında yarı finale çıkacak takımı belirleyecek. Almanlar o zamana kadar çok büyük oyunlar ve turnuvalar çıkarmış. 1966 finalisti, 1970 üçüncüsü, 1972 Avrupa Şampiyonu, 1974 Dünya Şampiyonu, 1976 finalisti, 1980 Avrupa Şampiyonu, 1982 finalisti diye sürer gider. Almanya, o gün, dört yıl önce Belçika'da kazandığı ünvanı korumak için sahaya çıktı. Maç başladı. Almanya muhteşem oynuyor fakat golü bir türlü bulamıyordu. Toplar direkten dönüyor, İspanyollar bir penaltı kaçırıyordu. Son dakikalara kadar mücadele golsüz eşitlikle sürdü. Yine de maçın bu şekilde tamamlanması Almanya'ya yetecekti. Çünkü A grubunda averajla ve bir puan farkla İspanya'nın önündeydiler. Derken dakika 89 olmuştu. Hamburglu Wolfgang Rolff'un yaptığı bir faulle İspanyollar serbest atış kazandı. Derwall'ın bahsedişiyle hiçbir oyuncu bu faulun önemini anlayamamıştı. Tüm oyuncular turu garanti görüyordu. Derwall saha kenarında oyuncularına bağırıyordu ama kimse sesini duymuyordu. O dönem Real Madrid'de oynayan Macedo ileri çıkmıştı. İspanyollar Victor ile serbest atışı hemen kullandı ve bu Alman Milli Takımı savunması için aşırı hızlı bir hareket olmuştu. Top sağ bölgede Francisco'ya geçmiş ve kimse müdahale edemeden Francisco ortayı yapmıştı. Top arka direğe süzülerek gitmişti ve Macedo kafa vuruşuyla gelecek yıllarda Fenerbahçe'nin de kalesini koruyacak olan Toni Schuhmacher'i avlayıp topu ağlara göndermişti. Bu dakikadan sonra herkes uyandı. Son şampiyon Almanya, Fransa'da yapılan 1984 Avrupa Şampiyonası'ndan elenmişti. Bu, aynı zamanda büyük bir yıkım anlamına gelecekti.

Neticesinde Fransa'da düzenlenen turnuva finalini Fransızlar, İspanyollara karşı 2-0 galip gelerek tamamlamış ve Jupp Derwall bu maçın ardından Fransa'da Alman Milli Takımı'ndan istifa ettiğini açıklamıştı.

O dönem Galatasaray'ı Tomislav Ivic çalıştırıyordu. Takım o sezon ligi üçüncü bitirdi ve kimse bundan mutsuz değildi. Herkes gelecek senenin daha iyi olacağına inanıyordu. Tıpkı yukarıda bahsettiğimiz maçta bir golle değişen birçok şey gibi, Ivic de ani bir teklif almıştı Benfica'dan. Yönetimden anlayış bekledi ve Galatasaray saygı göstermek zorunda kaldı. Takımın hocası artık yoktu. Acil bir kararla başkan, Faruk Süren ve Alp Yalman'ı bir hoca bulmakla yükümlü kıldı. Alp Yalman iki gazeteci aracılığıyla o dönem İsviçre'ye gitmeye hazırlanan Derwall ve eşinden randevu istedi. Fakat kabul görmedi. Sonra bizzat kendisi, kararlı bir şekilde davranarak ona telefonda akıcı bir Almanca'yla ricada bulundu ve görüşme onaylandı. İki gazeteci, Faruk Süren, Alp Yalman, Derwall ve eşi bir restoranda bir araya geldi. Konu pek Galatasaray değildi, gayet futboldan bahsediliyordu. Fakat sonraki görüşmelerde yöneticiler düşündüklerini söylediler, Derwall, tatile gitmeye, gazetecilerin yüzünü bir daha görmemeye, futboldan uzak kalmaya hazırlanırken birden fikrini değiştirmeye çalışan bir-iki yöneticiyle karşı karşıya kalmıştı. Farklı bir kültür, farklı bir dine mensup insanlar, farklı bir oyun anlayışı....

Derwall İstanbul'a ziyarette bulunmaya karar verdi. Bu ziyarti ilk başta farklı yorumlayanlar, Galatasaray'ın yeni hocasının Derwall olduğunu iddia edenler oldu ama Derwall bunun sade bir ziyaret olduğunu düşünüyordu. İstanbul'dan ve boğazdan çok etkilendi. Ama ülke şartlarından, organizasyondan ve sahalardan o derece memnun kalmayacaktı.

"Şampiyon olmak istiyorlardı. Kupayı almak istiyorlardı ve Avrupa Kupası'nda yüksek mertebeye ulaşmak istiyorlardı. İstanbul semaları artık bir kez daha Galatasaray'ın renkleriyle sarı kırmızı parlamalıydı. Kulübün simgesi ve amblemi olan aslan, gururla göğüsünü gerip dişlerini göstermeliydi."

Derwall, "Zahmet edip buraya gelmişim" dedi. Gördüklerinden hoşnut değildi. Bunları düşünürken bir yandan da şu soruyu soruyordu kendine: "Galatasaray'ın neden 11 yıldır şampiyon olamadığı çok açık değil mi?"

Bu soru Derwall'ı iştahlandırıyordu. Derwall, başka bir ülkede başka bir takımın gururu olabilme duygusunu tatmak istiyordu. Ve böylece Derwall, sözleşme kağıdını formüle edip koşullarını belirten bir kağıda maddeleri yazarak Boğaz manzarası eşliğinde Galatasaray'a imza attı. Alp Yalman ondan aldığı kağıdı okumamıştı bile, yalnızca bir fotokopi çektirip imzalamış ve başarı dilemişti.

Antreman sahalarını düzenleyecek bir makine yoktu, futbolcuların rahatlayabileceği bir tesis yoktu, çakıl ve taşlarla dolu bir alanda futbol oynanmaya çalışılıyordu. Bir topu düz bir şekilde yuvarlandığınızda bile sekerek yürüyecek bir haldeydi zemin. Ama ona bu tür işlerde yardımcı olabilecek çok tatlı bir başkan vardı: Ali Uras. Geçtiğimiz günlerde kaybettik onu, bugünlerde en az Derwall kadar payı vardır. Zemini kuşlar bozmasın diye tüfekle nöbet tutardı rahmetli. Ne istendiyse yerine getirdi ve başarıya giden yolun kapılarını açtı.

Derwall benzersiz bir adamdı. İştahlıydı, sevecendi. Kuralcıydı çünkü Almandı. Hiçbir olumsuzluktan dert yakınmadı. Gördüğü herkesten ilerlemiş yaşına rağmen birşeyler öğrendi ve onlara da kendi tecrübelerini aktardı. Kulüpteki tüm organizasyonu sağladı. Galatasaray profesyonel bir kulüp olma yolunda kendini gerçekleştirmesi Derwall ile birlikte olmuştur. Yalnızca kazanılan başarılar değildir elbet bu.

"Takımlar daima antrenörlerinin çizdiği görüntü, kişilik ve imajla örtüşürler. Futbolda söz konusu olan, her zaman yalnızca antrenör ve takımın futbol yeteneği, teknik olgunluğu ve kurnazca oyunları değildir. Antrenörün görevi, aynı zamanda, oyuncularına spor ruhu, centilmenlik ve rakip karşısında saygı duygusu kazandırmak, fakat bunun yanı sıra oyuncularına saha dışında da değer yargılarına sahip kişiler olarak eğitmektir. Bu, her zaman bilincinde olmamız gereken bir görevdir."

Yabancı teknik adam yoktur, yabancı kalmış teknik adam vardır: Derwall, dil ve taktik üzerine
Derwall Türkçe'yi çok zor bulmuştu. "Bu dilde nasıl futbolumu anlatacağım" diyordu. Şanslıydı ki karşına Ahmet Akcan çıktı. Almanya'da doğmuştu ve aynı zamanda antrenörlük lisansı bulunuyordu. Bundan daha iyisi olamazdı. Aynı zamanda yardımcısı olarak Mustafa Denizli'yi seçmişti. Kendisi Ivic'in de yardımcılığını yapıyordu ve Derwall onu futbolculuğundan tanıyordu. Onun da çok iyi bir Almanca lisanı vardı.

Taktik elbette önemliydi. Derwall takımla ilk antrenmanlarda garip olaylar yaşamıştı. Mesela o dönemlerde futbolcu üzerinde teknik direktörlere pek söz hakkı verilmezdi. Sözleşmeler isteğe bağlı olarak gerçekleşirdi. Derwall bunu garip bulmuştu ve havuzu epeyce geniş olan bu kadroyu 25'e düşürmüştü. Sonra ise kendisi şöyle anlatıyor: "Bunu yaptığımda oradaki 25 kişi kendilerinin özel olduğuna inandılar." Açıkçası Derwall'ın futbol anlayışına en uygun takımın Galatasaray olduğunu düşünüyorum. Çünkü diğer takımlar Avrupa kupalarını pek önemsemiyordu. Galatasaray ise nerede olursa olsun o arenada başarılı olmak istiyordu, Türk adını duyurmak istiyordu. Zaten takımın kuruluş gayesi de buydu. Bu yüzden teknik, bilgili, organize bir takım ve biraz da hücum futbolu istiyordu Derwall. Dikine oyun, mücadeleci ruh ve taraftara seyir zevki vermek istiyordu. Her ne kadar bunların Galatasaray için uygun olduğunu söylesek de bunlar için zaman gerekiyordu ve Türk halkının sabırlı olduğunu söylemek pek doğru bir ifade olmayacaktı. Derwall, ilk yılında takıma birçok şey aşıladı ama tablo pek iç açıcı değildi. Birçok kişi Galatasaray'ın neden beşinci olduğunu sorgulamadı. Taraftar ve onun arasında iyi bir birliktelik doğmuştu. "I love you Derwall" yahut "Herr Derwall" diye sesleniyorlardı ona.

Özellikle ikinci yılında Derwall daha katıydı. Kuralları ve mantaliteyi öğrenmişti. Birçok gurbetçi futbolcu transfer edildi ve bununla birlikte çok yerli ve yabancı oyuncular Galatasaray'ın formasını giydi. Derwall kısa sürede onlara mentalitesini anlattı ve olumlu dönüş aldı. Bu sezonda Galatasaray ligi namağlup bir şekilde ikinci tamamladı. Şampiyonluk sevinci için boğazlar bir yıl daha düğümlenmişti.

Üçüncü yılında herşey yerli yerindeydi. 14 yıldır gelemeyen şampiyonluk... Bastırılmış bir kazanma arzusu. Gündüz Kılıç'tan sonra Galatasaray yavaş yavaş halkın takımı olmaya başladı. Eğer halkın takımı iseniz, kazanmak zorundasınız. Sizi çimdikleyen şeyler elbet olacaktır. Velhasıl Galatasaray, o sezon işler çok iyi giderken Rize deplasmanından puansız ayrılmıştı. Taraftar dönüşte Galatasaray takım otobüsüne saldırdı, Florya'yı basıp antrenman sahasına taş fırlattı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Derwall, "Pes etmek yok" diyordu.

Beşiktaş'ın Malatyaspor ve Denizlispor'a kaybettiği puanlarla tüm olumsuzluklar silindi, Derwall'ın Galatasaray'ı son haftaya lider girdi. Sadece bir galibiyet, bir galibiyet şampiyonluk için yeterli olacaktı. Beraberlik dahi kurtarmıyordu. Galatasaray o gün, Ali Sami Yen stadını dolduran ve "Seni sevmeyen ölsün" diye tezahüratta bulunan binlerce taraftarı eşliğinde, Eskişehirspor'u 2-1 mağlup edip 14 yıl aradan sonra şampiyonluğa ulaştı. İnanç, devrim ve zafer. Galatasaray 1986-87 sezonu şampiyonuydu.

Jupp Derwall şampiyonluğa ulaştıktan sonra omuzlara alınıyor


Bundan sonrası aslında bizim için daha önemli bir konu. Galatasaray Derwall'dan sonra onun bıraktıklarını silip atacak mıydı? Elbette hayır. Hep onun yolunda yürüyecekti. Keza sonra danışman oldu. Bir şampiyonluk daha geldi. Sonra Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final... Devrim niteliğinden maçlar. 1993'te Denizli'den sonra hoca tayin edilirken futbol şube sorumlusu Adnan Polat, Derwall'ı arayıp teknik adam önermesini istemişti. Kalli geçmişti başa. Şampiyonlar Ligi adı altında düzenlenen ilk organizasyonda Galatasaray, Manchester United'ı saf dışı bıraktı. Ligi ve kupayı kazanarak duble yaptı. Kısacası onun kazandıracağı şampiyonluktan çok, yön verme şekli Galatasaray ve Türk Futbolu adına daha büyük önem teşkil ediyordu.

Jupp Derwall, Fatih Terim ve hücum futbolu
Bugün Fatih Terim'i Galatasaray'ın başında görmek, Jupp Derwall'ı Galatasaray'ın başında görmek gibi birşeydir benim için. Onların ilişkisi farklıydı. Derwall'ın Galatasaray'ında, ilk sene takım kaptanı Fatih Terim'di. Galiba bir gün Galatasaray'ın başına geçebileceğini tahmin eden ilk kişi Derwall'dır.

Fatih Terim şüphesiz ilhamını Derwall'dan alıyor. Oyun tarzı ve hücum futbolu üzerine kurduğu temeller Fatih Terim tarafından birebir kullanılıyor. İlkeler, dizilişler ve yöntem birbirine çok benzer şekilde işliyor. İkisi arasında en bilinir diyalog Uefa finalinden önce aralarında geçen olaydır sanırım. Derwall sürekli olarak Terim'e Avrupa'da bir kupa kazanacağını söylüyordu. Mayıs 2000'de, Terim onu "Sana ihtiyacım var" diyerek Kopenhag'a davet etmişti ve Derwall şöyle cevap vermişti: "Bana ihtiyacın yok, sen bu işi tek başına halledersin Fatih."

Derwall'ın Uefa Kupası'nı kazandıktan sonra kaleme aldığı makaleyi de buradan okuyabilirsiniz:

Bunca zamandan sonra Derwall'ın mirasının sürdüğünü görmek -ki bu muhteşem bir Galatasaraylı ile birlikte yürüyor- tadına varılmaz bir duygu. Bizim yönetim herkesin bildiği gibi biraz derindir. Liseli-Alaylı tartışmalarından çok bu biraz yönetmek ile ilgili birşeydir. Kendi değerlerimize sahip çıkmasını pek bilmiyoruz ve belkide bu yüzden bunca yıl pek çok acıya katlanmak zorunda kaldık. Oysa ilişkileri canlı tutmak daha makul bir yol olmalı. Tıpkı seneler öncesinde olduğu gibi, nasıl Derwall birilerine birşey öğrettiyse, nasıl birilerine tavsiyede bulunduysa, bundan bir 10 sene sonra da Fatih Terim ve Galatasaray arasında benzer bir ilişki olmalı. Fatih Terim, Galatasaray'a hizmet edecek insanlar yetiştirmeli, tavsiyecilikte bulunmalı. Çünkü burası onun hayatına şekil veren yer. Onun teknik, taktik bilgi tohumlarının atıldığı yer. Burası onun yuvası ve gideceğimiz yol da Fatih Terim üzerinde olmalı.

7 Aralık 2011: Derwall devrimine benzer birşey
Öncelikle bu tarihi hatırlamayanlar olacaktır, oysaki benim için bir milattır. Bu tarih, Galatasaray'ın Arena'da Fenerbahçe'yi muhteşem bir oyunla 3-1 devirdiği maçın tarihidir. Neden devrim diye adlandırdım bunu peki? Çünkü Galatasaray birkaç yıldır doğru yönetilmiyordu. Şampiyonluklarda dahi Avrupa Kupalarında belli bir kademeye kadar ilerleyebiliyorduk. Benim istediğim elbet bu değildi. Fenerbahçe her ne kadar kontrollü oyunlarla Galatasaray'a karşı birçok yıl galip gelmişse de, bu çok derin birşey değildir. Gerçek başarı daima kendisini her bölgede hissettirir. Bu tarih de benim için böyle oldu. Rakibinin başını bile kaldırmadan, muhteşem bir hücum futbolu oynadı Galatasaray. Eğer kaçırdıklarını atsaydı bugün bile çok farklı konuşuluyor olurdu. Ama yalnızca bir galibiyetten söz etmiyorum. Ünvanını geri almaktan, liderlik koltuğunu alıp bir daha hiç bırakmamaktan, güzel oyunu sürdürmekten ve Galatasaray'ın nasıl bir takım olduğunu hissettirmekten bahsediyorum. Bu maç, ileriki yıllar için bir umut oldu. Eğer Galatasaray, bir kez daha Avrupa'da kendisinden söz ettirmeyi başarırsa, işte herkes o zaman bu maçın ne denli önem teşkil ettiğini geriye baktığında anlayacak. Çünkü devrimlerin etkisi, yaşadığın anda ne kadar azmış gibi görünse de, aslında derin ve etkileyicidir. Üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra etkisini hissettirir.

İşte böyleydi Derwall'ın, "kısacıktı ama dolu dolu yaşandı" diye nakşettiği yılları. Herşey bir son dakika golüyle başlamıştı. Üzüntü verici ve istifaya sebebiyet veren bir gol. Ama sonra, hayatının en güzel günlerini yaşadığı bir yere getirdi o gol Jupp Derwall'ı. Hepimizin hayatında eminim böyle kırılma noktaları vardır. Önemli olan ise yaşadığımız anı en güzel şekilde geçirmektir.

"Böyledir benim Türkiye'm. Güzel bir zamandı geçen. Eğer onları yaşamamış olsaydım, hayatımın en güzel anlarını kaçırmış olacaktım."

Gözün hep üzerimizde olsun Herr Derwall!




İspanya 2012

İspanya hakkında yanılgıya düşmemek için birkaç maç bekledim ancak tarzlarını korudular. İspanya'nın seyir zevki açısından büyük bir problemi var, keza futbolun yerden oynanması gerektiğini iddia eden ben bile bu oyunu kabullenemiyorum.

Bu oyun, pasın merkezinde Busquets-Xavi-İniesta gibi Barcelonalı futbolcular olduğu sürece İspanya adına süregelecek. İşlerini bildikleri gibi yapıyorlar ve aslında turnuva boyunca gördük ki pek çok takım onlardan topu almaya niyetli değil, tıpkı Barcelona'nın rakiplerinin yıl boyunca uyguladığı taktik gibi.

Topa sahip olmak mı, pozisyon üretmek mi?
İspanya'nın maçlarını izledikten sonra pek çok istatistiksel veriyi kontrol ediyorum ve sonuç beklediğim gibi çıkıyor. Oyun, sürekli merkezde oynanıyor ve çok az girişimde bulunuyorlar. Bunun bir numaralı sebebi şu: Takımda bireysel risk almayı seven oyuncu sayısı çok az. Kimdir bireysel risk almayı seven oyuncular: İniesta ve Silva. Takımda girişkenliği yüksek sadece iki oyuncu var ve diğer tüm oyuncular garantici oyun, mükemmeliyetçi fikirlerin altında pas trafiğinin buyruklarına boyun eğiyorlar. Barcelona ile kıyaslanan bir oyun olduğu söyleniyor ama bu doğru değil, çünkü orada kural şöyle işliyor: topu en hızlı biçimde rakip kalenin önüne taşımak, bekleri hücuma çıkarmak, olabildiğince fazla adamla hücum etmek, top rakibe geçtiğinde rakip sahada çok adamlı prese başlamak. Sadece son adam ve kaleci arasında bir yarı saha kadar fark var. Bu iki takım arasında tarzlar benzer gibi görünse de aslında bayağı farklılar. Topu alış biçimleri dahi farklı. Stoperleri oyunu tamamiyle orta çizgiye yakın kurmuyor ve prese katılmıyor. Ramos, Arbeloa gibi hücum gücü düşük oyuncular haricinde Pique'nin bile o zarif tekniğine rağmen çok az ileri çıktığını görüyoruz. Haliyle bireysel anlamda risk almayı seven oyuncuların az oluşu sebebiyle çok az girişimde bulunuyorlar.

Bu oyuna Del Bosque'nin de epeyce katkısı var. Turnuvadan önce Torres bir Avrupa kupası kazanmadan evvel onu kadrosunda düşünmüyordu ama sonra işler değişti. Kadroya çağırdı, oynattığı oldu ama çoğu maça yedek soyundu. Elinde Negredo, Llorente, Pedro, Mata gibi forvetler varken bunları çok az tercih edip Fabregas'ı girişimci bir forvet olarak kullandı. Del Bosque de bunu yarı final ve olası bir final maçında değiştirmeye pek lüzum görmüyor.

"Kullanabileceğimiz üç çok iyi forvetimiz var. Fabregas'ın iyi oynadığını düşünüyorum. Kararlarımı haklı çıkarmaya ihtiyacım yok. Busquets-Alonso işbirliğinin saldırıyı düşünen orta sahalar olduğuna inanıyorum."

"Çok iyiler, olağanüstülükten dahi, yenilmezler, ancak şampiyonlar sıkıcı bir oyun oynuyor. Muhtemelen 9 numarada Fabregas seçimi onları bu zorundalığa itiyor."

Yukarıdaki alıntı bir İtalyan gazetesinden. Haklı derecede yalnızca  Türkiye'de dile getirilmiyor bu sözler. Fransız basını ise şöyle yazıyor: "Topu kapıyorlar ve oyunu kontrol etmeye çalışıyorlar."

Bu oyun İspanya'ya tam da Fransız basınının değindiği bir konu üzerinde yardımcı oluyor: Kontrol oyunu. İspanya topa karşı çok iyi pozisyon alıyor ve baskı uyguluyor. Aynı zamanda kazandıkları topları dolaştırmasını iyi biliyorlar. Oyun diagramı merkez üzerine temellenmiş bir takımın topu kaptırması zaten beklenemez çünkü oyunu orta sahada oynamayı bu denli seven bir takım top kaptırsaydı epeyce gol yerdi. Öne geçtiğinizde skoru koruyabiliyor ve maçı rahat bir şekilde tamamlayabiliyorsunuz. Bu tarzın iyi yanı bu olsa gerek.

2008'de daha atiktiler çünkü Torres o kadar da kötü değildi. 2010'da tam performans verememelerine rağmen Villa gibi çok iyi bir forvetleri ve Casillas gibi bir kalecileri vardı. Bu, onlara bir Dünya Kupası kazandırdı. Bu İspanya'ya nazaran 2008 ve 2010'daki takım akılda daha kalıcı işler yaptı.

Almanya, kendi ekolüyle İspanya'dan beş kat daha iyi hücum ediyor
Neden beş kat? Çünkü beş tane daha fazla adamı var hücumda. Hummels'i hücuma rahatça çıkıp şut atarken görebiliyorsunuz, Lahm'ın bindirmelerini, golü koklayışını izleyebiliyorsunuz, hücumda her alanında iyi organizasyon kurduklarına tanık olabiliyorsunuz. Pozisyon üretmede sıkıntısı yok Almanya'nın ve bu tamamen hücum odaklı tasarlanmış bir oyunun sonucu. Hepimiz turnuvaya başlamadan evvel Almanya'nın favori olduğunu biliyorduk, hatta bunu evimizde bizi mükemmel bir oyunla 3-0 mağlup ederlerken söylemiştik Şuana kadar yarı finale ulaşmayı başardılar. Ve bana göre kupayı kazanmamaları için hiçbir sebepleri yok.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Gol çizgisi teknolojisi, futbolun ruhuna aykırı mı?

Küçüklüğümüzde de yapardık bu tartışmaları. Kalelerimiz taştandı. Direklerimiz yoktu. Top, taşın üzerinden mi geçti yoksa gol mu oldu? Genelde çoğunluğun sözü geçerdi ama bu işin en önemli yanı bence amatörce yapılmasıydı.

Gol çizgisi teknolojisi dün akşam oynanan İngiltere-Ukrayna maçında yapılan bir hatayla bir kez daha gündeme geldi. Sepp Blatter bugün şöyle bir demeç verdi: "Dün geceki maçtan sonra gol çizgi teknolojisi bir alternatif değil, bir gereklilik oldu."

1966 finalinde yapılan tartışmalar bugün hala süregelir. İki yıl önce Lampard'ın verilmeyen golünden o kadar da uzun bir süre geçmedi. Hataları birinin misyonuna yüklemek kolaydır. Bu, bir hakemin verdiği karardan çok insanlığın doğasında bulunan bir izdüşüm. Yakın çevreme de sürekli fısıldadığım bir cümle geliyor aklıma: İnsanlar kendi koydukları kuralları uygulayamayacak kadar aciz. Çünkü birçok kesime göre bir değişimden, bir yenilikten söz ederseniz kurallarınızı da değiştirmek zorunda kalırsınız. Ne kadar basit bir açıklamadır oysa bu.

John Terry, İngiltere-Ukrayna maçında
çizginin tamamını geçen topu içeriden çıkarıyor.
Hep ince bir değişim gelir aklıma. BBC'nin Kop tribünüyle ilgili nostaljik görüntüleri vardır; yan yana, bir koro takımını andırırcasına herkesin ezbere bildiği şarkı fısıldanırdı tribünlerde. Biletler için eziyet çekilirdi ama değerdi, üstelik şimdiki kadar pahalı değildi. Pek zorlamazdı gelirlerinizi. Şimdi ise güzel bir oturak, fiyakalı takım elbiseler ve bir pozisyonu kaçırdığınızda dahi kafanızı arkaya çevirerek koca ekranda görebileceğiniz tekrarlar... Rahatlık verici bir hadise olmasına karşın bir takıma veya bir coşkuya hitap etmekten çok 'Sana daha çok para veriyorum, benim rahatlığımı sağla" demek gibi birşey artık bu. Üstelik bu tür yenilikler sinir katsayısında da değişiklik yapar. Süper Final'de Beşiktaş-Galatasaray maçında Beşiktaş taraftarının Ligtv spikerinin golle ilgili 'ofsayt' yorumundan sonra maç boyunca gerginlik yaratması buna iyi bir örnektir. Bu iyi midir, kötü müdür, siz karar verin.

Derinliğini konusunda fikir belirtmek istediğim şey futbolun nereye doğru gittiği. Halihazırda futboldan artık pek az keyif alan ben, futbolda yenilik barındıran her türlü şeye karşıyım. Futbol bir aitlik oyunundan çok artık bir kazanç oyunu. Para için oradan oraya giden futbolcular varken bu oyunu nasıl eskisi kadar sevebilirsiniz ki? Artık bazı şeyler samimi gelmiyor.

Daha bir kaç ay önce Arsene Wenger şöyle bir demeç vermişti: "Futbol artık eğlence ve spor olmaktan çıktı; ruhu satıldı. Tamamen para kazanma sektörüne dönüştü. Bu sektörün de başında yayıncı kuruluşlar var. Her şey onların istekleri ve kazançları doğrultusunda şekilleniyor. Artık fikstürümüze bile karışamıyoruz. Tüm ayarlamalar maksimum maddi kazanç sağlama doğrultusunda yapılıyor. Bu da önemli adaletsizliklere yol açıyor. Fikrimiz bile alınmıyor. Televizyon da kesinlikle futbol için çok önemli ama şu durumda sadece yayınların çıkarları gözetiliyor."

Konu üzerine birlik sağlamak gerekirse, kimisi bu yenilikler güzel futbolun ruhuna aykırı, diyor, kimisi bunun için çok geç kalındı, diyor. Ben ilki ile birlikteyim. Bu iş video tekrarı ile halledilebilir. Kenarda görüntülerin tekrarını izleyen bir komite hakeme mikrofonla yardımcı olabilir. Bunun için derin yenilikler yapmaya gerek yok. Futbolun ruhunu satmaya da.

27 Mayıs 2012 Pazar

Güle Güle Hücum Ustası (2008-2012)




















Joseph Guardiola'nın takımı, dün gece Vicente Calderon'da Athletic Bilbao'yu 3-0'la geçerek 14'üncü kupasına uzandı. Mayıs 2008'den bu yana bir düzene sokmaya, şekil vermeye ve geliştirmeye çalıştığı takımı dün gece ona kupayla veda etti. Şüphesiz bu takım sadece kazandıkları kupalarla anılmayacak; aynı zamanda gelmiş geçmiş en iyi takımlardan biri olarak hatırlanacak.

Başarıyı yönetmek, başarıyı kazanmak kadar önemlidir: Frank Rijkaard ve Pep Guardiola
Frank Rijkaard, Barcelona kulübüne uzun yıllar sonra başarıyı getiren adam olarak tanınır. Barcelona'nın toparlanma süreci tam olarak onunla başlamıştı. Ligde herşey kazanılmış ve buna ek olarak da Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu eklenmişti. Ancak bu başarılar bir mihenk taşı değildi. Barcelona gibi kulüpler sürekli kazanmak ve iyi yönetilmek zorundadır. Frank Rijkaard zirveye diktiği bu bayraktan sonra sürekli bir düşüş yaşadı; oyuncularla iyi geçinemedi. Oyuncular da problemliydi ve daha da önemlisi birer yıldızdı. Başarı kazanmışlardı. Birlikte uzun süre geçirdiğiniz bir toplulukla aranızda mutlaka sorunlar patlak verir. Ve yıldız oyuncuları yönetmek zordur çünkü onlar işler kötü gitse de kendilerine kucak açacak başka bir kulüp olacağını bilirler. Kısacası, sadece futbolu anlamak futboldan da anlamamaktır. Frank Rijkaard'ın Barcelona'da kazandığı başarılardan sonra düzeltemediği şey bu olmuştur.

Dönemin başkanı Laporta, bu tür sorunları göz önünde bulundurarak kulübün başına rezerv takımın çalıştırıcısı Pep Guardiola'yı getirdi. Frank Rijkaard aslında ona iyi bir takım bırakmıştı ama yukarıda bahsettiğimiz sorunlar Barcelona'nın kabul edemeyeceği şeylerdi. Guardiola öncülüğünü transfere ayırmak yerine Deco, Ronaldinho ve Eto gibi sorunlarda baş gösteren oyuncularla yolları ayırmaya verdi. Genç takımları çalıştırdığından ötürü kimi, nerede kullanacağını iyi biliyordu. Ve aynı zamanda elindeki oyuncuların ne gibi eksiklikleri olduğunu da. Hepsinde iyileşmeler yaptı. Lionel Messi'yi senede 50 gol atan bir adam haline getirdi. İniesta ve Xavi'yi pasın merkezine atadı. Pique, Busquets, Pedro ve Thiago gibi oyuncular onunla büyüdü. Dışarıdan yapılan transferlerde genel olarak başarılı oldu. Ve motivasyon konusunda da gayet kayda değer işler yaptı. Bu hamleler başarıyı kaçınılmaz kılıyor ama Guardiola'nın kazanma sanatı yalnızca değişiklik yapmak değil. Guardiola, dört sene içerisinde yalnızca Barcelona'ya değil, futbola çok fazla şey kattı. Elbette kastettiğim şey taktik. İyi bir taktik olmadığı sürece hiçbir motivasyon, hiçbir değişiklik, hiçbir atama işe yaramayacaktır. Guardiola, bu ufak çaplı temizlikten sonra kendisini tamamen oyun taktiği üzerine adadı ve fikirleri ortaya muhteşem organizasyona sahip bir takım çıkardı.

Pep'in Takımı
Barcelona, halihazırda 20-25 yıldır pası iyi yapabilen bir takım. Bu miras sürekli geliştirilmek amacıyla kulüpte kalıcıdır. Bana göre bu mirası en fazla geliştiren teknik adam Pep Guardiola olmuştur. Aynı zamanda Guardiola 20 yıl önceki takımda oynadığı için artı olarak bir tecrübesi bulunuyor. Geçmişten günümüze futboldan neyin değiştiğini, nelerin döndüğünü çok iyi kestirebiliyor. Tasarısını hep ileriye doğru yapıyor. Oyun içinde de, oyun dışında da. Guardiola'nın oyun taktiği bu şekilde temellendi. 4-3-3 düzenini kullandı. Küçüklükten beri öğretilen "Futbol topu benim namusumdur" cümlesini tekrarladı ve bir senede tam altı kupa kazandı. İsimler değişti, numaralar değişti ama kazanmak hiç değişmedi. Pas yapmak, hücum etmek hiç değişmedi. Ne kadar durdurmaya çalışsalar da.

Guardiola, son yılında sakatlıkların verdiği baş ağrısıyla yeni taktik düzen arayışlarına girdi. Oyuncuyken hocası Johan Cruijff'ün Barcelona'da kullandığı diziliş olan 3-4-3 düzenini ilk olarak Villareal maçında denedi ve takım şaşalı bir futbol sergileyerek rakibini darmadağın etti. 'Neden böyle bir değişiklik aradınız' diye sorulduğunda şöyle dedi: "Bu değişiklik rakiplerimizin bezdirici oyun taktikleri üzerine geliştirildi. Onlara bir cevap idi." Bu düzenle kötü dönemlerin yaşandığı oldu. Guardiola ısrarcıydı, puanlar kaybetti. Ama zor dönemde onu gerçekten iyi taşıdı. Barcelona, 3-4-3 ile orta alanda daha fazla yoğunluk kazandı ve daha fazla pozisyona girmeye başladı. Sanchez transferi ve elindeki oyuncular 3-4-3'ün statik görevlerini yerine getirebilecek düzeydeydi. Mourinho'nun Real Madrid'ine karşı deplasmanda 1-0 geriye düşüp Alves'i hücuma gönderen ve 3-4-3'e dönen Guardiola, rakibine 3 gol atıp maçı bitirdi.

Rossell döneminde Guardiola neye maruz kaldı?
Barcelona oynadığı güzel futbolla insanların hafta sonlarını ayırdığı birkaç saatlik bir etkinlik haline dönüştü. Pep Guardiola kazandıkça Barcelona da kazandı. Taraftar sayısı arttı; takım yeni sermayeler elde etti. Yeni anlaşmalar yapıldı. Formaya ilk kez reklam alındı. Yönetim bu tür şeyleri daha açık seçik bir şekilde dokumaya başlamıştı.

Guardiola'nın bugün neden yıpranıp ayrılmak istediğine dair Cruijff'ün birkaç ay önce verdiği röportajaj üzerinden gideceğim: "Sportif başarılara bakıldığında herşey kusursuz. Kulüp felsefenin getirdiği sonuçlar yıllarca kendisini yineliyor. Ancak şuan kulüp takıntılarının sadece kupa kazanmak olmadığını, bununla birlikte para kazanma yolları aradıklarını görüyorum. Benim için bu başka bir yol etrafında olmalı. Geçtiğimiz yıllarda para koşuşturması işin merkezi üzerinde değildi. Göndermek istediğimiz mesajın her zaman futbol olması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden, para terimlerinin içinde futbol yok, sadece yolun karşı tarafında var." 

Sürekli kazanan bir takım olduğunuzda futbol endüstrisi sizinle iyi ilişkiler geliştirmeye çalışır. Oynanan futbolla da bunca taraftar kazanmış bir takımı elbette rahat bırakmazlar. Formaya reklam alınması, sponsorluk antlaşmaları vb şeyler Guardiola'yı yalnız bıraktı. Özellikle Mourinho onu saha dışında yıpratabilecek bir numaralı kişiydi. Ağzı iyi laf yapıyordu ve bunu kullanmaktan çekinmedi. Hakemlerden bahsetti durdu, Guardiola'ya sataştı, ismini vermeden nükteler yaptı. İstediğini de aldı. Guardiola, yarı finalde Chelsea takımını eleseydi gerçekten ayrılmak ister miydi bilmiyorum ancak onu yıprattıkları kesin. Guardiola basın toplantılarında sürekli futboldan bahsetmek isteyen bir adam. Sadece son dönemini göz önünde bulundurduğunuzda futboldan ne kadar uzak konularını gündemine aldığını göreceksiniz. Barcelona kulübü bunu daha iyi analiz etmeliydi.

Guardiola'nın ayrılışı, bir çağın sonu mu?
Barcelona kulübü Guardiola yönetiminde müzesine tam 14 kupa koydu. Bu kadar kısa bir sürede böyle bir iş çıkarmak olağanüstü. Pekala takım kazanmaya devam edecek mi? Guardiola'nın muhteşem bir takım bıraktığı ortada. Bununla elbette birşeyler kazanacaklar fakat Guardiola çağının artık sona erdiğini biliyoruz. Barcelona, Guardiola gibi bir teknik adamı bir daha bulamayabilir. Guardiola futbolun yanında saha dışında bazı şeyleri kontrol etmesini çok iyi biliyordu. Üstelik onun A takımda yardımcılık yapmak gibi bir fırsatı yoktu. Ancak çocukluğundan itibaren kulüpte barınan bir insanın zamana ihtiyacı olmadığı ortadaydı.

Barcelona saha içinde olduğu kadar saha dışında da güçlü olmak zorunda. Tito'nun bu konuda ne kadar güçlü olduğunu bilmiyoruz. Guardiola'nın izini takip edeceği ortada ki bu zaten planlanmış birşeydir. Ancak bana göre bir devir sona ermiştir. Pep'in takımı çok farklı bir kalibrede anılacak. Sacchi'nin Milan'ı, Cruijff'ün Ajax'ı gibi kalibreler içerisinde.

Son olarak: Teşekkürler Guardiola
Pep Guardiola oyuncularıyla olan ilişkileriyle, oynattığı futbolla ve kazandığı başarılarla farklı olarak anılacak. Takımı yalnızca tarih sayfalarına değil, akıllara kazınacak. Bugün İspanya'nın iki turnuva şampiyonu olmasında onun da emeği çok fazla. Futbolda başarıyı isteyen pek çok takıma örnek oldu. Başarısızlıkla sonuçlanan olsa da böyle bir rol-model herkesin sahip olmak isteyeceği birşeydir. Güzel futbol kavramı dünyanın her yerinde her takımın sahip olmak isteyeceği şeydir. Bunu denemek bile güzeldir. Nereye giderse gitsin onun gibi çalışkan adamlar her daim başarılı olacaktır. Yeni bir takım almasını sabırsızlıkla bekleme dileğiyle: Güle Güle Hücum Ustası.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

17 Mayıs paranoya bir tarih mi?


Bence değil. Asıl olan 17 Mayıs da değil. 17 Mayıs'a dek gerçekleşen süreç ve bu süreci Avrupa'nın zirvesinde sonlandırmak. Herkes bu tarihten bahsederken yalnızca Avrupa'nın tepesinde bir kupa görür ancak ince bir detay vardır. O dönemde üst üste kazanılmış dört lig şampiyonluğu var. TSYD, Cumhurbaşkanlığı vb. kupaları saymıyorum. Yanılmıyorsam o takım, Galatasaray tarihine tam 12 kupa koydu. Oynadığı futbol neticesiyle zaten hafızalara kazınmıştı. Uefa Kupası'nı 'Biz de yapabiliyormuşuz' olarak yorumlamak daha makul. Ancak gel görelim ki bu 'Biz de yapabiliyormuşuz' felsefesi birkaç ay sonra Lucescu'nun kazandığı Süper Kupa dışında bir başarı görmedi.

Ülke olarak başarıya aç bir milletiz. Yıllarca ne diplomaside ne de kürsüde bir başarı elde edememişiz. Siyasi bölgeyi de havuzun içinde tutuyorum. Ve biz coşkuyu fazlaca yaşayan bir milletiz. Kazanalı 12 yıl geçmiş bir kupayı her sene başı yad etmek paranoyak bir görüntü çizebilir. Ancak tam burada izninizle istatistiklerden yararlanacağım.

1963-64 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Çeyrek Final: Fenerbahçe
1988-89 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Yarı Final: Galatasaray
1999-xx Uefa Intertoto Kupası Yarı Final: Trabzonspor
1999-00 Uefa Kupası Kazananı: Galatasaray
2000-01 Uefa Süper Kupası Kazananı: Galatasaray
2000-01 Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final: Galatasaray
2002 Dünya Kupası İlk Dört: Türk Milli Takımı
2002-03 Uefa Kupası Çeyrek Final: Beşiktaş
2003-04 Uefa Kupası Dördüncü Tur: Gençlerbirliği
2007-08 Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final: Fenerbahçe
2008 Avrupa Futbol Şampiyonası Yarı Final: Türk Milli Takımı

Yıllara göre Avrupa Liglerinde
Galatasaray'ın derecesi
Ne 17 Mayıs'tan önce ne de sonra, "Türkler şampiyon" dedirtebilen bir takım çıkmadı. Kimse kürsüde madalya alamadı. Ufak çaplı başarılarda dahi istikrar sağlanamadı. Bir sonraki yıl ortalarda kimse yoktu. Düzgün bir sistem, bir yapı yoktu. Herhangi bir şampiyonaya katılmayı bile başarı olarak algılıyoruz. İşte 17 Mayıs bu nedenle yalnızca bir zirve değil, bir yapılanmanın baş gösterisi. Başarıya nasıl gidildiğinin göstergesi.

70'lerde Brian Clough'un 'renkli televizyonlar' olarak değerlendirdiği ve oyuncularına, "Avrupa liglerinde oynamak tatile çıkmak gibidir. Sahaya çıkın ve keyif alın" diye tanımladığı bu lig eşi benzeri olmayan bir gösteri sahası. Mesela İngiliz veya İspanyol takımlarının geçmişten bu şekilde bahsettiğini görmeyiz çünkü sadece başarısız takımlar geçmişini arar. Haliyle onlar da başarılı oluyorlar. İngiltere'de Şampiyonlar Ligi'ni kazanan takımlar: Aston Villa, Nottingham Forest, Manchester United, Liverpool. İtalya'da: Milan, Inter, Juventus. Portekiz'de: Porto, Benfica. Hollanda'da: Ajax, PSV, Feyenord. Almanya'da: Bayern, Dortmund. İspanya'da: Real Madrid, Barcelona. Ve geçmişteki adıyla Uefa Kupası, şimdiki adıyla Avrupa Ligi'ni kazanan takımlardan bahsetmiyorum dahi. Hepsi şampiyon oldular. Eğer bu söylemleri orada söyleyecek olursanız, sizi o zaman paranoyak görebilirler.

Türkiye'de kazandığın şampiyonluklarla övünmek hapishane ağası olduğunu ilan etmekten başka birşey değil. Seni Avrupa'da etnik kökenlerin dışında pek az kimse izliyor. Hapishanede ağa olman umurlarında değil.

Bu ülkede böyledir. Ortaya gerçekçi şeyler koymak gerek. 17 Mayıs'ı kutlamak bu yıl daha akıllıca olacaktır çünkü Fatih Terim yine Galatasaray'ın başındadır. Planı, projeyi, sistemi ve arkadaşlığı en iyi o bilir. Aynı zamanda büyük düşünür. Açın arşivlerinizi ve izleyin 17 Mayıs'ı. Çünkü 12 yıl boyunca Türk Futbolu daha sistemlisini, daha başarılısını görmedi. Ne zaman kürsüde şampiyon bir Türk takımı göreceğiz, işte o zaman 17 Mayıs paranoya bir hal alacak. Elbette geçmişi, geleceğe mahkum etmeyerek...

8 Mayıs 2012 Salı

Taktik ve gerilim üzerine: Üç farklı Galatasaray

5 Nisan 1989. İstanbul'da ve yurdun dört bir yanında heyecanlı, stresli bir hava hakim. Galatasaray, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı finalde Steaua Bükreş'in rakibi. O zamanlar kulüpler arasında düzenlenen en büyük futbol organizasyonu olan bu kupada toplamda dokuz karşılaşma oynanıyor  ve Galatasaray halihazırda yarı finaldeki Bükreş maçlarıyla bunların sekizini oynamış oluyor. Yani dokuzuncu maç, bir final demek. İçten bile değildi!

Jupp Derwall, Galatasaray'ı 14 yıl aradan sonra şampiyon yapmış ve emekliye ayrılmıştı. Yerini ise hiç de yabancı olmadığımız birine, Mustafa Denizli'ye bırakmıştı. Denizli, Derwall'ın başında ustalık yaptığı takımı bir kez daha şampiyonluğa taşıdı ve ertesi yılın hedeflerini belirlemeye başladı. Kazanılan iki şampiyonluktan sonra artık çıta daha yükseğe çıkmalıydı. Denizli, Avrupa kupalarında ince detaylar peşinde koşmuş ve istediğine ulaşmıştı. Ona göre, Avrupa'da bir başarı için o yıl ligi feda etmek gerekiyordu. Öyle de yaptı. Ligde ve Avrupa'da oynadığı karşılaşmalarda beklenmedik kadrolar çıkardı ve amacını belli etti. Galatasaray, yarı finale gelmeden evvel destansı üç galibiyet, iki mağlubiyet ve bir beraberlik almıştı. Final için Hagi'nin liderlik yaptığı Bükreş takımını geçmek gerekiyordu. Romanya'da Çavuşesku diktatörlüğünün hüküm sürdüğü yıllardı. Maça gitmek isteyen taraftarlar sınırdan geri çevriliyordu. Baskının yüksek olduğu açıktı.

Mustafa Denizli, Galatasaray'ı çalıştırdığı yıllarda en ciddi taktik hatasını bu maça saklamıştı. Yarı final maçlarından önce "Büyük bir riskle oynayacağız" demeçleri verirken sahaya farklı taktik anlayışta bir takım çıkarmıştı. Yıl boyunca defansı orta sahada kuran Mustafa Denizli'nin Galatasaray'ı, bu maçta ceza sahası önünü terk edememişti. İlk yarıda Hagi, farkını ortaya koydu ve Bükreş 2-0'ı yakaladı. İkinci yarıda Denizli, gerekli hamleleri yaptı.ve Galatasaray hücum etmeye başladı. Hatta bir de gol buldu ancak ofsayt nedeniyle iptal edildi. Sonrası ise tam bir karmaşa altında geçti ve Galatasaray maçı büyük bir hezimetle tamamladı: 4-0

Bu maçın rövanşı Galatasaray'ın cezası nedeniyle İzmir'de oynandı ve 1-1'lik sonuçla tamamlandı. Finale yükselen Bükreş takımı, dönemin makinesi Milan'dan 46 dakikada dört gol yedi. Biraz sağlıklı düşündüğünüzde, insan, o zaman için, içinden dikkat ve konsantrasyonun biraz daha yüksek olmasını dilemiyor değil.

Neredeyse 12 yıl sonra, bu defa 3 Nisan 2001 gecesi, Şampiyonlar Ligi adıyla düzenlenmiş olan Avrupanın en büyük organizasyonunda, Galatasaray Real Madrid'i ağırlıyordu. Hagi, 12 yıl önce rakip olarak gördüğü takımın formasını giyiyordu ve futbolunun son demlerini yaşıyordu. Ama hala en iyisiydi! O gün hiçbir şey ona yabancı değildi. Real Madrid'de başarısız olduktan sonra Brescia'nın hocası Lucescu onu kollarına almıştı, onu tanıyordu. Ve şimdi ikisi yine Galatasaray'da buluşmuştu. Rakibi eski takımıydı. Karşısındaki oyuncular eski arkadaşlarıydı. Şampiyonlar Ligi'nde bolca maçlar yapılıyordu ve agresif olmak gerekiyordu. Tam da Galatasaray'ın o dönemki kadrosu gibi. Lucescu anlatıyor: "O takım süratliydi, Emre'si, Okan'ı ve Suat'ı vardı. Bireysel yetenek olarak Hagi, Popescu ve Taffarel forma giyiyordu. Jardel de bizdeydi. Yalnızca Avrupa'nın herhangi bir takımı için değil, büyük takımların da oraya gelip oradan galibiyetle çıkmasına imkan yoktu."

Sanıldığının aksine maç farklı gelişti. İlk yarıyı iki golle ve iki farklı üstünlükle önde kapattı Real Madrid. Lucescu oyunculara çok kızgındı. Hagi, eski takımına karşı oynamanın telaşı içindeydi. Kendisini göstermeye çalışıyor ancak istediğini elde edemiyordu. Lucescu, Terim'in ardından takımın agresifliğini artırmış ve takımın bireyselciliğini iyi kullanmaya başlamıştı. İkinci yarı iki oyuncu değişikliği yaptı, bunların içinde maçın kaderini değiştiren Fatih Akyel de bulunuyordu. Galatasaray, başlarda Hasan'ın kazanmış olduğu ve Ümit'in gole çevirdiği penaltıyla bir geri dönüş sinyali verdi. Devamı da geldi. Hasan bir kez daha sahneye çıktı. Ardından yine nefis bir bindirmeyle Jardel köşeye nefis bir kafa vuruşu yaptı ve takımı öne geçirdi. 0-2'den 3-2, dile kolay! Çeyrek finaldesiniz ve geçen yılın şampiyonu Real Madrid'e karşı 2-0 geriden gelerek oyunu kazanıyorsunuz. Ali Sami Yen'de nefis bir destan yazıldı o gece.

Rövanş karşılaşması yine tatlı değildi. Galatasaray neredeyse top dahi göremeden rakibinden 3-0'lık bir yenilgi aldı ve kupa dışı kaldı. Bayern Münih o sezon kupanın sahibi oldu.

Bunlar Avrupa'da Galatasaray'ın çıtayı en çok yükselttiği anlarda almış olduğu bazı yanlış kararların sonuçlarıydı. Farklı taktik stratejiler. Anlattığım her iki maç da farklı öneme sahip elbet. Bazı teknik direktörler maçın baskısına kapılarak alışılmadık kararlar alabiliyor. Günümüzde bu şekilde davranan teknik direktör sayısı az değil. Ancak bazıları da var ki, onlar yolunu hiç değiştirmiyor. Hep bildiklerini okuyorlar. Kazanmak için kaybetmeyi göze alıyorlar. Üstelik bunu daha önce pek çok kez yaşayarak, tecrübe edinerek... Böyle anlarda nedense hep bir savaş sahnesi aklıma gelir. Özellikle de Türk geleneğinde var olan bir savaş taktiği: Turan. Düşmanınıza geri çekiliyormuş, kaçıyormuş gibi yaparak farklı bir yol denersiniz. Sonra farklı bölgelerde sakladığınız askerlerle düşmanınızı sıkıştırır ve boğarsınız. Futbol, ne yazık ki buna benzer sahnelerin yaşandığı bir oyun. Barcelona-Chelsea ve Galatasaray-Fenerbahçe maçlarının son dakikaları buna o kadar benzer ki... Ama bu yolu tercih eden teknik adamlar da aldıkları riskin elbet farkındadırlar ve bunun için oynarlar. Buradan kalkıp o maçta kaybettiğin üç puanı arıyor olmak doğru değil. Üzülsen üzülsen ancak Trabzon ve Beşiktaş karşılaşmalarında evinde kötü oyunla kaybettiğin dört puana üzülürsün. Gerçi hangi düzende neye üzüldüğün bile belli değilken... Benim için önemli olan gurur verici bir oyun. Gurur verici ve zafer dolu bir oyun. Değişmesi gereken şey taktik değil, her dakika maçın baskısını farklı bir şekilde kaldırabilme sanatıdır. Velhasıl, savaşlarda öyle olmasa da, futbolda kazanmayı beklemek için harcadığımız birkaç dakikanın bile benim için o kadar büyük önemi var ki.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Güzel zamanlar



1997 Rotterdam Kupa Galipleri Kupası finali: Barcelona-PSG maç sonu.

2001-02 Valencia kadrosu ne yapıyor?


















Rafa Benitez:
 Liverpool ve Inter'i çalıştırdı. Şuanda takım çalıştırmıyor. İngiltere'de yaşıyor.
Canizares: Spor muhabirliği yapıyor.
Palop: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 38 yaşında ve Sevilla'nın kalesini koruyor.
Angloma: 2002 yılında emekli oldu.
Garrido: Valencia'nın teknik kadrosunda sekreterlik görevini üstleniyor.
Curro Torres: Valencia 16 yaş grubu teknik direktörü
Carboni: Fifa'nın adamı ve spor yorumcusu
Fabio: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 32 yaşında ve Liverpool'da forma giyiyor.
Navarro: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 31 yaşında ve Levante'de forma giyiyor.
Ayala: Racing Avellaneda takımının teknik kadrosunda bulunuyor.
Pellegrino: Estudiantes La Plata takımının antrenörlüğünü yapıyor.
Djukic: İkinci ligdeki Valladolid'in antrenörü
Marchena: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 32 yaşında ve Villareal'de forma giyiyor.
Albelda: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 34 yaşında ve Valencia'nın formasını giyiyor.
De los Santos: Emekli oldu. Uruguay'da antrenörlük yapıyor.
Aimar: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 32 yaşında ve Benfica'nın formasını giyiyor.
Rufete: İşsiz. 35 yaşında.
Vicente: Aktif futbol hayatına devam ediyor. 30 yaşında.
Kily Gonzalez: 2011'de emekli oldu.
Jandro: Aktif futbol hayatına devam ediyor. İkinci ligde Girona formasını giyiyor. 33 yaşında.
Baraja: Eski Atletico antrenörü ve şuanda Milli Takımların kurslarında ders veriyor.
Mista: 2011'de emekli oldu. Yorumculuk yapıyor.
Angula: Radyo ve televizyonda yorumculuk yapıyor.
Adrian Ilie: 2006'da emekli oldu. Futboldan uzak.
Salva: 2010'da emekli oldu.
Carew: Aktif futbol hayatına devam ediyor. İkinci ligde West Ham forması giyiyor.
J. Sanchez: Valencia'nın teknik kadrosunda sekreterlik görevini üstleniyor.
Serban: 2007'de emekli oldu. Antrenör.

26 Nisan 2012 Perşembe

Aykırı adam 65 yaşında

























Ajax formasıyla sahaya ilk çıktığında aykırıydı. Hollanda Milli Takımı'nda genç yaşta bir kırmızı karttan ötürü başı belaya girerken de. Barcelona'da Atletico Madrid'e ruh golünü attığında aykırıydı. Ezeli rakipleri Madrid'i deplasmanda 5-0 mağlup ederken de. Antrenmanlarda aykırıydı. 1975'te hocasının oynattığı oyununu eleştirirken de. İlk kupasını kazandığında aykırıydı. 1978 Dünya Kupası'na katılmazken de. Ajax'a yeniden döndüğünde aykırıydı. Aynı sezonun sonunda kendisiyle anlaşmak istemeyen yöneticileri yüzüstü bırakıp ezeli rakibin yolunu tutarken de. Futbolculuğu bırakıp teknik direktörlüğe geçtiğinde aykırıydı. Ajax'a dönüp kupalar kazanırken de. Barcelona'ya ayak basıp Rüya Takım'ı kurduğunda aykırıydı. Kulübün tarihine ilk büyük Avrupa kupasını koyarken de. Ağzındaki lölipopla oyuncularına hükmederken aykırıydı. 1994 finalinde Milan'dan 4-0'lık ezici bir mağlubiyet alırken de. Katalan takımından ayrılıp bir daha takım çalıştırmak istemediğini söylerken aykırıydı. Dönüp on binlerce insanın önünde veda konuşması yaparken de. Barcelona'nın onursal başkanlığını yaparken aykırıydı. Kendisine terbiyesizlik yapıldığında rozetini en ufak bir şüphe duymadan çıkarırken de. 2010'da finale kalan Hollanda'nın sert futbolunu yerden yere vururken aykırıydı. Bielsa'nın hücum futbolu oynayan Şili'sini izleyip 'işte bunlar benim takımım' derken de.

Hendrik Johannes Cruiff. Futbolculuk döneminde uzun sarı saçlarıyla akıllarda kaldı. Teknik direktörlüğünde ise krem rengi uzunca bir paltoyla. Hayatı boyunca aykırı bir adamdı. Yıllar geçti ama o hala büyük bir asi ve hala büyük bir idealist. Fikirlerini hiç değiştirmedi. Nerede olursa olsun insanlara bir futbol maçından fazlasını verdi. Tarihin en iyi takımlarında ya o oynadı, ya o yönetti, ya o yetiştirdi ya da o etkiledi. Çoğu kez ters düştüğü Van Gaal bile bugün çıkıp, "O bir usta" dedi. Belki onun için gelmiş geçmiş en iyi teknik direktör ya da gelmiş geçmiş en iyi oyuncu demeyebilirsiniz ancak şu kesindir: Johan Cruijff tarihin en iyi futbol adamıdır.

19 Nisan 2012 Perşembe

Chelsea 1-0 Barcelona

Dün akşam beklenen bir oyun oldu. Bir tarafta topu şerefi olarak gören Barcelona, diğer tarafta savunmada safları sıklaştırıp seri ataklarla rakip kaleye gitmeyi amaçlayan Chelsea... Sonuç olarak İngilizler, ikinci maçtan önce avantajlı bir skor elde etti.

Pep Guardiola yönetimi altında Şampiyonlar Ligi'nde dört yılda en az dört yarı final gördü Barcelona. Çevirdiğimiz bir röportajında Pep, oynadıkları yarı finallerin final müsabakalarından daha zor geçtiğini vurgulamıştı. Bu akşamdan sonra Barcelona'yı dördüncü zor bir yarı final bekliyor gibi görünüyor. Üç yıl önce Chelsea'yi İniesta'nın son dakika golüyle saf dışı bırakarak altı kupaya giden yolu açtı Barcelona. İki yıl önce Mourinho'nun savunma futboluyla baş edemedi. Bir yıl önce Madrid'in işini ilk maçtan bitirdi. Ve yine bir yarı final ve yine Chelsea. Villas Boas'ın ayrılmasından sonra takım bir heyecan yakaladı. Son 16'da Napoli'ye karşı 3-1 kaybettikleri ilk maçı evlerinde uzatmaya götürerek çeyrek finale kaldılar. FA Cup yarı finalinde Tottenham'ı 5-1 yenerek finalde Liverpool'un rakibi oldular. Bu akşam da Barcelona'yı, kaleyi bulan tek bir isabetli şutla 1-0 mağlup ettiler. İngilizlerle baş etmek her zaman olmuştur çünkü kazanmak için iyi bir futbol yeterli olmayabilir, aynı zamanda iyi bir hazırlık süreci de gerek.

Buna bir intikam eşleşmesi denilebilir. Chelsea-Barcelona maçları her zaman zorlu geçmiştir. Dün akşam dersine daha iyi çalışan tarafın Chelsea olduğunu düşünüyorum. Pep Guardiola'yı hamle konusunda ilk kez bu kadar yetersiz buldum. Geriye düştükten sonra direnci daha da artacak olan Chelsea göbeğini bu kadar zorlamanın bir anlamı yoktu. Oyunu kenardan oynamak daha mantıklı bir tercih olabilirdi. Eğer bir hastalık kaptıysanız vücuda sürekli vitamin aşılamanıza gerek yoktur çünkü çaba sonuç vermedikçe hastalık hep yeni bir savaş kazanır.

Barcelona sahaya 4-3-3 şeklinde dizildi
Sahada kullanılan numaraların bir önemi yok. Asıl önemli olan, kullanılan numaralar üzerindeki oyuncular. Barcelona'nın oyun dizilişi 4-3-3 üzerineydi. Halihazırda Abidal gibi bir oyuncunuz yoksa, en mantıklı tercih bu gibi görünüyor. Ancak karşı müdafaa, bu dizinin dinamitlerini adeta yok etti. Barcelona gol pozisyonuna girse de oyunda bir aksaklık mevcuttu.

Chelsea savunmasında aslında çok ince bir detay vardı. Rakip takım oyuncularına kesinlikle bire bir markaj uygulanmadı. Bunun yerine iki bloktan oluşan kalabalık bir hat oluşturuldu. Messi, buradan fırsat bulamayınca kendisini kırmızı oklarla çizilen bölgeye, yani pas trafiğinin merkezine attı ve yaratıcı rolünü üstlenmeye çalıştı. Bunu ligde de sık sık deniyor. Ancak ortada bariz bir oyuncu kalitesi farkı var. Barcelona'nın son iki lig maçını seyredenler, takımın ne kadar zorlu maçlar çıkardığını görmüştür. Çünkü her iki rakip takım da maç boyunca Barcelona'yı 7-8 oyuncuyla savundu. Bu, oyunu kazanmaktan çok tamamen durdurma üzerine kurgulanmış bir taktikti. İlk kez karşılaşılmıyor elbet ama savunma ve hücum arasındaki dengeyi koruyamıyorsanız orada tek bir şey planlıyorsunuz demektir: Sadece durdurmak. Guardiola da ne kadar zorlu iki maç atlattıklarını basın toplantısında dile getirmişti.

"Kazanan her zaman doğru olanı yapmıştır. Bu yüzden Chelsea bu akşam bize karşı doğru bir taktik uyguladı."
Pep Guardiola, maçın ardından

Bazı istatistikler:

Topla oynama: Chelsea %28 - %72 FC Barcelona
Toplam şut: Chelsea 4(1) - 19(6) FC Barcelona
Toplam faul: Chelsea 11 - 9 FC Barcelona

Chelsea'nin doğru bir yol kullandığını söyleyerek Barcelona'nın hakkını yemiş olmayalım çünkü istatistikler ve oyun yine herşeyi ortaya koyuyor. Barcelona yalnızca bu maçta biraz daha beceriksizdi ve son vuruşları gerçekleştiremedi. Bir takım her zaman iyi oynayamayabilir, her zaman goller atamayabilir ancak her zaman oyun felsefesini ve mücadelesini sahaya yansıtır. Sahada olan buydu ve Chelsea kendisi açısından doğru olanı yapmıştı.

Chelsea, savunmasını iki blok üzerine kurdu. Drogba bir forvet
olarak zaman zaman bunun dışında kalsa da golün ardından
takımına daha fazla destekte bulundu ve skoru korudu
Üç yıl önceki son dakika travmasından sonra Chelsea disiplin olarak da iştahlıydı. Antrenmanda neyi yapmaya çalışmışlarsa, onu sahaya yansıtmayı başarmışlar gibi görünüyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi, maçta bire bir markaj söz konusu olmadı, Chelsea iki blok üzerinde alanı çok adamla kapattı ve kaleye yaklaşan rakip oyuncular üzerinde yüksek baskı uyguladı. Barcelona pas trafiği yine etkili olsa da sonuç olarak bir beceriksizlik söz konusuydu. Eğer Chelsea müdafaa anlayışının disiplinsiz ya da yetersiz olduğunu söyleseydik şuan Barcelona'nın golünü konuşuyor olurduk. Çünkü bireysel beceri anlamında da Barcelona, rakip taktik anlayışları yıkacak kalitede. Chelsea'nin bu konuda dersine iyi çalıştığını bir kez daha söylemek gerekir.

Barcelona üstün bir oyunda neden gol yedi?
Messi'nin kırmızı oklarla gösterilmiş olan sıkıştırılmış oyunun yaratıcı oyuncu modelinde, ilk yarının sonlarına doğru bireysel bir hata baş gösterdi. Topu kapan Chelsea, Ramires'in süratini kullandı ve hızlı bir hücumla Drogba'nın ayağından golü buldu. Pozisyonun başlangıcında her ne kadar hata olsa da Adriano'nun geç kalmış olan bir kademe anlayışı olduğunu söylemek gerekir. Böyle bir savunma planı kurgulamış olan Chelsea'nin kazanmak adına elbette sinsi hücum planları da olacaktır.

İkinci yarı daha az pozisyon ve golü merkezden arama
İlk yarının son dakikasında golü yemek rakip direnci elbette daha fazla artıracaktır. Soyunma odasında geriye düşen takım için yeni bir hamle ve önde giren takım için daha iştahlı oyun demektir bu. Guardiola'nın yaptığı en önemli hata, oyuncularını bu konuda uyarmamak oldu. İlk yarı Barcelona'nın kontrolünde geçmişti ve üstünlük elde edilecek olan gol her an gelebilirdi ama skor aleyhe dönmüştü. İkinci yarıda Guardiola bunu sürdürmek istedi ve herhangi bir yol kullanmadı. İlk hamlesini Cuenca tercihiyle yapmasını bekledim çünkü yandaki oyun basamaklarında da görüleceği üzre, oyun mavi oyuncular tarafından sıkıştırılmıştı. Barcelona'nın kenarları ne denli az kullandığı da görülüyordu. Cuenca nitelikleriyle bir İngiliz ligi kanat oyuncusunu andırıyor ve içeriye süratiyle iyi bindirmeler yapabiliyordu. Kenarları çok adamla kullanmak daha mantıklı olabilirdi. İniesta sol bölgenin hakimi olsa da, o da oyun anlayışı gereği futbolunu dikine, yani içeriye doğru oynamaktan yana kullandı. Adriano çok az destek oldu. Sonlara doğru Cuenca oyuna alındıktan hemen sonra Di Matteo'nun Bosingwa hamlesi geldi. Neticede son dakikada kaçan akıl almaz golle Barcelona oyunu 1-0 tamamlamak zorunda kaldı ve eşleşmede Chelsea avantaj elde etti. Yine de ben, serinin ikinci maçında çok tatlı bir oyun anlayışı beklemiyorum. Guardiola ufak bir kulak fısıltısıyla eşleşmeyi lehine çevirebilir. Chelsea ise bugün elde ettiği ünvanı rövanşta da korumak için var gücüyle savunma yapacaktır. Bu nedenle yine zor bir maç olacak.

15 Nisan 2012 Pazar

Aşırı milliyetçilik yahut ideolojicilik




















Havuzuma fazlaca tarih kitapları dolduruyor olmamdan gerek, bu 'gereğinden fazlacılık' her zaman zihnimi kurcaladı. Geçenlerde bir arkadaş sohbetinde bunun konusu açılmış ve şöyle bir yorum duymuştum: "Milliyetçilik, ırkçılıkla doğru orantılıdır." Bu cümle kafama çok yattı, hatta konu üzerine zihnimi oldukça açtı. Milliyetçilik kelimesini duyanlar bunu bir 'özerklik kazanmak' şeklinde düşünebilir. Benim bahsetmek istediğim konu elbette bu değil. Ben günümüzdeki aşırılıktan söz ediyorum.

"Herşeyin fazlası zarardır" derler. Tarih derslerinde I. Dünya Savaşı anlatılırken felanca kişiden söz edilmez, kişiye hep bir topyekünlük aşılanır. Kürdü, Türkü, Çerkezi... Ama zaman ilerledikçe gerçeğin öyle olmadığı görülür. Çünkü değişen yönetim şekli ve yönetim şeklinin temelini oluşturan milliyetçilik olgusu, ülkede yıllarca farklı sorunlar türetmiştir. Bu, en küçük çocuğun okulda işlediği derslere dahi yansımıştır. Bunların dışında kalanlarsa kendisini ne yaparsa yapsın kabullendiremez. Kişilik oturdukça bir aitlik duygusu aranır ve ayrımlar meydana gelir. Bu konuyla ilgili küçük bir olay anlatayım: Bir sınıf ortamında tarih dersi işlendiği sırada öğretmen Ermeni sorununa değinmektedir. Ermenilerin Osmanlı toplumunda zamanla üst sınıf kademelere çıktıkları ve görev aldıkları anlatılır. Hatta o zamanlar halk arasında bu kişiler 'sadık kimseler' imiş. Sınıfın en önünde, kökeni İspir'e dayanan birisi hocadan söz kullanma hakkını aldığında Ermenilerin yaptığı katliamlardan söz eder ve onları aşağılar. Tabi bunu söylendiğinde hemen iki sıra arkasında oturan çocuğun bir Ermeni olduğunu bilmez. Hemen o da devreye girer ve şöyle der: "Türkler de bizden güzel olanları kendisine eş alıp, kalanları katletmiştir!" Bu olanların ardından öğretmen elbette devreye girip ortamı yatıştırıyor. Ama ne fayda, yeri geldiğinde bu olaylar aynı kişiler üzerinde yeniden ceryan etmeyecek mi? Bu ufak sözlü tartışmanın ardından İspirli arkadaşa "Gereğinden fazla zorlamıyor musun?" diye sormuştum ve o da "Yok birader, ben sevmiyorum onları. Biz onlara bu kadar iyilik yapmışız, onlar gelip bizi arkamızdan vurmuş" diye yanıtlamıştı. Bunun üzerinden küçük bir zaman dilimi geçmişti ki Ermeni arkadaşı bir Cuma namazından önce abdest alırken görmüştüm. Hatta iç de geçirmiştim: "Demek ki herkesin ortak bir nokta üzerinde anlaşabileceği bir konu var."

Reddemeyeceğimiz birşey var ki o da şudur: Farklı ideolojiler hep çatışır. Hatta birbirinden doğar. Edebiyat akımlarından tutun da sağcı-solcu olaylarına kadar. Ülkemizde sayısı hızla artan ateist yanlısı kimseler, nasıl olur da bir müslümanla çatışmayabilir ki? Sen, onun inandığı Allah'ı reddediyorsun ve bunu açık bir biçimde dile getiriyorsun. Müslüman bunu duyduğunda, "Sen nasıl bu kadar ileri gidebiliyorsun?" diye soruyor ve Ateist de, "Hani sizin dininizde hoşgörü vardı?" diye karşılık veriyor. Bunun son örneği Fazıl Say. Bir şeyi benimsemiş bir kimse, -bu bir din ya da herhangi bir ideoloji olsun- neden bunu dışa vurma gerekliliği hisseder ki? Eğer bunu yapıyorsan ideolojini başkalarına da aşılamaya çalışıyorsun demektir. Başkalarını etkilemek istiyorsun demektir. Üstelik bunu televizyon ve medyada kullandığın sanatçı etiketiyle empoze etmeye çalışarak... Sen bir sanatçısın. Halk seni ortaya koyduğun eserlerle anmalıdır. Yalnız Fazıl Say için söylemiyorum bunu, bir müslüman, bir hristiyan için de durum benzer. Bunu sakin ve açıklanabilir bir şekilde birisine anlatmak başka, senin çizdiğin yol başka. En çok üzüldüğüm konu böyle insanların 'sanatçı' diye anılması. Aynı adam birkaç hafta önce vizyona giren 'Fetih 1453' filmini gereğinden fazla milliyetçi bulduğunu açıklamış ve sanatsal bir yönü olmadığı için filmin yapım müziklerini hazırlamayı reddetmiş. Sen bu olaylardan sonra insanların karşısına bu şekilde çıktığında, ortaya attığın bahanenin ne kadar gerçekçi olabileceğini düşündün mü? Osmanlı toplumu dindar ve hoşgörülüdür. Tam olarak teokratik olmasa da bu, devletin yönetim şekline de yansımıştır. Yani doğal olarak sana ters. Ben, şimdi senin bunu milliyetçilikten ötürü reddettiğini nasıl kabul edeyim? Doğrusu bence şudur: Sen, bir ateist olduğun ve Allah'ın varlığına inanmadığın için, filmi izleyip bir bölümde Fatih Sultan Mehmet'in arkasındaki ordusuna namaz kıldırdığını gördüğün için bunu 'sanatsallıktan yoksun' şeklinde yorumladın. Bu iyi bir bahane değil. Amerikan filmleri değil mi her fırsatta eserlerine İncel'den sözler yükleyen? Demek ki farklı milletler bunu dilediği şekilde uygulayabilir. Elbette sen meseleyi farklı bir şekilde açıklamak istiyorsan orası başkadır.

Konuyu spor üzerinden de yorumlayabiliriz. Son dönemde özellikle İngiltere'de sıklaşan 'ırkçılık' olayları siyah-beyaz renk ayrımı ve milliyetçilik kavramlarıyla doğrudan alakalı. Hayatı boyunca bundan en fazla çeken insan, gelmiş geçmiş en iyi sporcu mevkisini benim için kabul görmüş olan Muhammad Ali'dir. Ruhunu hiçbir zaman milleti için satmadı. Engellenmeye çalışılsa da hep çalıştı ve ünvanını yeniden kazandı. Bir başka örnek ise futbol. Hergün şöyle bir Kadıköy'e çıksanız yahut Taksim'e inseniz elli tane adama raslarsınız "Ben Fenerbahçeliyim veya Ben Galatasaraylıyım" diyerek kendiyle övünen. Twitter'da da etiket yapıp bolca samimiyetsizlik akıtırlar. Eğer bu iki kavram, ortak bir noktada buluşmuyorsa ne anlamı var bunu bu şekilde manipüle etmeye çalışmanın! Ben Rıdvan'ım, ben Cüneyt'im diyerek karşındaki insanın fikirlerini değiştirmiş olmuyorsun, yalnızca kendini tatmin ediyorsun. Ancak ve ancak Metin, "Jübile maçımda Fenerbahçe'ye karşı oynamaktan gurur duyarım" dediğinde ortak bir noktada buluşuyorsunuz. Bu yüzden sakin olmak lazım, üretken olmak lazım. Kimsenin sana birşey yaptığı veya elinden birşey aldığı yok. Sen ve benimsediğin şeyler yine birliktesiniz. Attila İlhan'a Galatasaray'la ilgili bir kitap yazacak mısınız diye sorulduğunda, kendisinin verdiği, "Neden yazayım. Böyle bir kitabı yalnızca Galatasaraylılar okur" yanıtı da buna mükemmel bir örnektir.

Demem o ki dünyaya evrensel insanlar lazım. Aya ilk ayak basmadan evvel "Kendim için küçük insanlık için büyük bir adım atacağım" diyen Neil Armstrong'lar, İngiltere'yi sömürgecilik tarihinden ötürü aşağılayan Roger Waters'lar, ülkesine demokrasi isteyen Corinthianslı Socrates'ler, Muhammad Ali'ler, Quenn'ler lazım. Farklı kabilelere ayrılıyor olsak da biz bir insanız. Yalnızca dillerimiz ve kültürlerimiz farklı. O da halledilmeyecek bir sorun değil. Aşırıcılık hiçbir zaman birşey kazandırmaz. Mutluluk herkese hitap ettiğinizde güzeldir.

9 Nisan 2012 Pazartesi

Toplu savunma ve toplu hücum oyunu: Terim'in yolu


Herşey bir 'hadi' sözcüğüne bakıyordu. Futbolu bıraktıktan sonra Şişli'de bir spor mağazası işleten Fatih Terim'e dönemin spor yazarı İslam Çupi ve futbol federasyonu yönetim kurulu üyesi Erdoğan Şenay tarafından ufak bir ziyaret gerçekleştirilmiş ve ağızdan şehvetli bir 'hadi' sözcüğü mırıldanılmıştı. Onlar da bu işe girişirken bu kadarını tahmin etmediklerini söylemişlerdir. Ancak harikulade başarıların arkasında hep küçük vesileler yatar. İşte onun hikayesi de bu türdendi. Basit ama güzel bir hikaye. Futbolu da, karakteri de, şekil verdiği takımları da. İşte bu da bir Fatih Terim takımıdır. Terimizm denilen olgunun, onun modelinin ve hırsının ortaya çıkardığı bir güzelliktir.

Hayatı boyunca hep doğru inandığını yaptı Fatih Terim. Hiçbir zaman şaşmadı, kendisini hep yeniledi. Elde edemeyeceği şeyden uzak durdu, ancak istediği şeylere canı pahasına da olsa girişti. Büyüklük Allah'a mahsustur dedi, çalıştı ve sonra tevekkül etti. Ve yine başardı.

Piontek'in yardımcılığını yaptığı sırada ondan birşey öğrendiği pek söylenemez. Terim bu işi doğuştan biliyordu. Kazanmayı, birilerini etkilemeyi, yönetmeyi, kendi yoluna inanmayı... Bu yüzden bu model hep 'Terim modeli' diyoruz.

34 haftayı en yakın takipçisinin 9 puan önünde lider tamamlayan Terim modeline göz atmadan önce onun İtalya günlerinden biraz bahsedelim.

Terim, İtalya'da nasıl bir iz bırakmıştı?
İtalya ligini keyifle seyrettiğim yıllar çok az olmuştur. Çünkü bu lig futbol arayan insanlara pek birşey vermez. Güzel hikayelerle doludur, oldukça başarılı takımlara sahiptirler. Ancak şöyle kendinizi akşam 8'de Inter'in maçını seyredeyim ya da Roma maçına bakayım diye pek az ayarlamışsınızdır. Uzun yıllar boyunca bu ülkenin takımları başarıyı korkaklıkla aradı. Hücum futbolu oynatan teknik adamlara çılgın gözüyle bakıldı. 2000 yıllarına kadar İtalya'da çalışan yabancı teknik direktör sayısı 20'den fazla değildi. Bu şu demektir: Alışılagelmişin dışında çok az şey. Arada elbette istisnalar oldu. İtalya'ya farklı bir ekolün parçalarını monte eden Arrigo Sacchi bunların başında geliyordu. Ancak bu ne kadar kalıcı oldu orası tartışılır. Fatih Terim'in İtalya günleri de buna benzerdir. Galatasaray eski teknik direktörü Jupp Derwall, Fatih Terim'e bir yemekte şu sözleri söylemişti: "İtalya'ya git. Sen bu işi başaracaksın." Fatih Terim bu tavsiyelerle doğru yerde çalıştığına inanıyordu. Başta onu anlamadılar ancak zamanla karakterini benimsemeye başladılar ve insanların fikirleri değişmeye başlamıştı. Bu fikirlerin değişmesine vesile olan en önemli maç ise, Fiorentina'nın yıldızlarla dolu kadrosu olan Milan'ı 4-0'la hezimete uğrattığı maçtı. Yönetimde papaz olduğu Gori'yi maç sonunda sevinç göz yaşlarına boğmuştu Fatih Terim. Daha sonra bir gece yarısı şampiyonluk yarışına sokulabilecek bir takım kurmak adına istenilen şartlar yerine getirilmeyince istifa etmişti. Ve ardından Milan'a geçiş... Milan takımı, Fatih Terim'den çektiği kadar hiçbir teknik direktörden çekmemiştir. Belki de bu yüzden onu takımın başına geçirmişlerdir. Velhasıl orada da teknik direktörlük kariyeri çok uzun sürmese de, Fatih Terim'in kıymetini zamanla anladılar. Dile kolay, kaç teknik direktör İtalya'da toplu savunma toplu hücum anlayışıyla futbol oynattı ki? Bu, herkesçe bilinen bir oyun anlayışının küçük bir parçasıydı. Fiorentina'nın başındayken ligin en gollü maçları Fiorentina'nın oynadığı maçlar oluyordu ve takım risk almaktan hiç çekinmiyordu. Bu nedenle de ligin en golcü iki takımından birisiydi. Milan'a geçişinden sonra takımın taraftarları kendi kendilerine 'Sacchi'li yıllara geri mi dönüyoruz' diye sormaya başladı, gazetelerde manşetler atıldı. Çünkü Terim modelinin farklı olduğunu biliyorlardı. Fatih Terim, galibiyetler kazanmış olmanın dışında taraftara keyif dolu bir oyun izletme çabasındaydı. İşte Fatih Terim, çok da uzun sürmeyen bu maceradan alnının akıyla çıkmayı başarmıştı. Ve kendisine İtalyan Dayanışması Yüksek Liyakat Nişanı verilmişti. İtalya Dış İşleri Bakanının teklifi ve İtalya Cumhurbaşkanının onayının ardından, kanun hükmünde kararnameyle verilen bu nişan, İtalya'daki 5 Devlet Nişanı'ndan birisi ve 1952'den beri veriliyordu. Nişan, İtalya'ya, sanat, edebiyat, ekonomi, sosyal, kamusal ve askeri alanlarda katkıda bulunan ve hizmet eden kişileri ödüllendirip, onurlandırmak amacıyla takdim ediliyordu. Kısacası, bugün İtalya'da Milan maçına bir uğrasa, onu yine sevgisiz bırakmayacaklardır.

"Hep beraber hücum edeceğiz, böylece hep beraber savunma yapmış olacağız."
Terim, 1996'da 

Türkiye'de toplu savunma ve toplu hücumun ilk sancıları ve galibiyetlerle gelen 'yerine oturuş'
Tarihinin en kötü sezonu ve değişen oyuncularla şüphesiz ilk badireleri sıkıntılı atlatacaktı Galatasaray. Yeni bir takım, yeni bir şekil alma ve eski bir ruhu canlandırmak. Çoğu kimse bundan alay ederek söz etmişti. Ancak bunun gerçek olduğunu Fatih Terim bizlere bir kez daha gösterdi.

Takımın bu sezon ilk maçlarına bakarsanız farklı mevkilerde farklı oyuncular denendiğini görürsünüz. Üçlü orta sahanın sağ içinde Sabri Sarıoğlu, ileride sol açıkta Eboue vb. Bunlar zamanla yerine oturdu ve Terim iyi gitmeyen birşeyler olduğunu anladı. Bu sıkıntıların hızla aşılmasında Terim'in karakterli sporcularla çalıştığı gerçeği yadsınamaz. İlk dönemi kalite kokuyordu ancak takım içinde birbirinin kuyusunu kazanlar olduğu açıktı, ikinci döneminde ne olduğu belli olmayan topçular Florya'da cirit atıyordu, ancak bu defa gerçekten ikisinin de ortası bulunmuş gibi. Oyun düzeni üzerinde ufak bir oynamayla taşlar yerine oturdu. Bu, 4-4-2 düzeniydi ancak toplu hücum ve toplu savunmanın farklı dizilişler üzerinde farklı sonuçlar doğurduğu pek söylenemez. Keza Terim 2000'li yıllarda kendisinin eleştirildiği haftalarda bir maçta 3-5-2 oynatmış ve maçı 4-4-2 tamamlamıştı. Çoğu yazar bunu 'Yola geldi' olarak yorumlasa da takımın oyun anlayışı hiç değişmemişti. Bu yüzden sistemin temel prensipleri vardır ve buna diziliş ne olursa olsun her oyuncu sadık kalmak zorundadır. Savunma ve hücum arasındaki kısa mesafe, kalecinin haricinde topun arkasındaki 10 futbolcu ve hücumdan başlayan pres. Terim sadece işin kimyasında bir değişme yaptı. Bu kimya, oyuncuları tanımaktan ve onları bir uyum içerisine sokmaktan geçiyordu. Yani onların özellikleri... Zamanla bunları daha iyi tanıyamazsanız oyunculardan ne istediğinizi bilemezsiniz ve oyuncu da sizin anlatmak istediğinizi anlamaz. İşte burada bir rutin söz konusuydu. Herkes bu düzene hizmet etmeye başladı ve Terim, kazanan takımı değiştirmedi. Adaletini esirgemedi. Neticede bu, Fenerbahçe maçıyla bir ivme kazandı ve takım artık güzel futbol oynamaya başladı.

Baros'un sakatlık ve kart cezalarından önce Terim'in takımı: Şans yaratma becerisi yüksek olan bu kadroda herkes uyum içerisinde çalışıyordu ve takımın maçları bol gollü geçiyordu.

Yukarıdaki kadro Baros'un göstere göstere gördüğü ve Terim'in onu mızrağına çektiği Antalyaspor maçından sonra bozuldu. Oldukça keyifli bir düzende ilerliyordu ve takım gerçekten bol gol pozisyonuna giriyordu. Bunun nedenini kısaca şöyle açıklayabiliriz: Koşuyu ve baskıyı sevdiğinden ötürü Elmander, Baros gibi hızlı ve nerede durması gerektiğini iyi bilen bir oyuncuya oldukça boş alan yaratıyordu ve Baros, sezon boyunca en fazla golü bu dönemde atmıştı. Buna Engin'in agresif oyunu, Emre'nin iyi şut becerileri, Eboue'nin önemi büyük olan hücum bindirmeleri, Melo'nun özgür oyunu ve Selçuk'un yol göstericiliği de ekleniyordu. Kişisel olarak ben, Fatih Terim'in bazı şeyleri gömerek Süper Final'de böyle bir kadroyla çıkmasını isterim. Sonuçları onu tatmin edecektir.


"En iyi savunma atak yapmaktır."
Terim, hücum futbolunu oyuncularına anlatırken


Hücumda diziliş, topu dolaştırarak gol arama oyunu
Çoğu kez orta saha oyuncularından bahsederiz ancak onlar kadar mukaddes olan bir mevki vardır ki o da bek oyuncularıdır. Hakan Balta bu takıma yeni transfer olmuş gibi hiç sırıtmıyor. Zaman zaman çizgisini aşarak aşırı derecede hücum bindirmeleri yaptığı maçlar oluyor ve bunu benim aklım almıyor. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz o her golde hatası olan adam da buydu, şimdi ki adam da bu. Bu değişim, Fatih Terim'in büyüsü. Diğer bir oyuncu da elbette Eboue. Onun takım adına ne denli önemli bir parça olduğunu Afrika Kupası ziyaretinde anladık. Gerek savunma olarak gerek hücum olarak çok önemli bir yük haline geldi sağ bölgede. Bunları sürdürmek lazım çünkü isminden de anlaşılabileceği gibi 'Toplu savunma, toplu hücum' oyunu birlikte hareket etmeyi gerektirir. İşte bu nedenle bu iki bek oyuncusu bu düzende çok önemli birer görev adamı haline geldi. Çünkü her ikisinin de iki farklı görevi yerine getirebilme kabiliyeti var.

Galatasaray hücumu: Topun etrafına diziliş ve baskılı bir yerden oyunla oldukça etkili bir strateji

Yukarıdaki hücum dizilişine baktığımızda risklerle dolu bir hücum oyunu görüyoruz. Ancak Galatasaray bunu kontrol etmeyi çok iyi başarıyor. Çünkü hemen hemen her futbolcusu pas konusunda kabiliyetli ve oyun görüş açısı oldukça kuvvetli. Burada en önemli görevin aslında Engin'de olduğunu görüyoruz çünkü çoğu zaman içeri kat etmeyi seven agresif yapıda bir oyuncu o. Bu yapısı onun uzun süre sahada kalmasına olanak sağlıyor. Özellikle Türkiye gibi bezdirici oyun taktiklerinin olduğu bir ligde Engin gibi agresif oyuncular bir kozdur. Silahını her an çıkarıp ateş edebilir. Sivasspor ve Bursaspor karşılaşmalarında olduğu gibi. Fatih Terim onu nerede ne zaman kullanması gerektiğini çok iyi biliyor. Ancak böyle oyuncuların da eksik özellikleri mutlaka mevcut. Terim, Engin'deki bu eksikliği bir cümleyle nefis özetlemişti: "Türk insanı için basit zordur. Engin de bizimle oynamaya alışacak. Olmazsa başkasını koyacağız oraya." Aslında Engin-Eboue oyunu bu zorluklar ortadan kalktığında daha etkili bir şekil alabilir ve buna Selçuk'un oyunu dahil edilebilir ancak önce işin temeline inmek gerekiyor.

Galatasaray-Orduspor karşılaşmasında Necati silahını çekmeden önce
Engin ceza alanına yaptığı dikine bir koşuyla rakip rakibin sol bekini
kendi üzerine çekiyor. Sol bek oyuncusu Necati'nin şutu çekeceğini anladığı andan itibaren
Engin'i takibi bırakıyor ancak artık çok geç oluyor.

Hücumdayken savunma oyuncularının aldığı pozisyona dikkat edin. Buradaki blok gereğinden fazla açılmıştı ve Fenerbahçe maçında rakibe etkili bir 15-20 dakikalık oyun vermişti. Ancak daha sonra kendi oyununa yapılan bir dönüş ile ipler ele geçmiş ve bir daha hiç rakibe verilmemişti. Semih ve Ujfalusi'nin buradaki uyumu göze çarpıyor. Bu uyum zaman zaman Muslera'ya da çok az iş bıraktırdı ancak Muslera kalitesini her daim kanıtladı. Sezonu 16 maçta gol yemeyerek tamamladı ve Galatasaray tarihine geçti. Bu önemli bir nottur çünkü takım olarak iyi bir müdafaa anlayışınız yoksa böyle birşeyi kesinlikle başaramazsınız. Semih'in de kişisel olarak her ne kadar kart görme ve bire birde eksik özellikler barındırma gibi zaafiyetleri olsa da bunları zamanla aşacaktır. Onun ve Ujfalusi'nin hücumdaki görevi topu sorunsuz biçimde kanat bölgelerine indirmek veya oyunu kontrol eden orta saha oyuncularına teslim etmektir. Hakan'ın hücum görevi ise çoğunlukla Melo'ya serbestlik tanınmadığında geliyor. Ve bu da etkili bir yöntem.


"Güzel ve göze hoş gelen bir futbol oynamaya çalışıyoruz. Bu yüzden oyuncularıma sık sık 'oynadığınız oyundan keyif alın' diye tembihliyorum."
İlk döneminde takımı 40 maç yenilmezken, Fatih Terim, başarının inceliklerini anlatıyor



Bireyselliğe meyilli Necati'li oyun ve daha az şans yaratma becerisi
Büyük bir isim beklerken, Necati birçok kişinin olumsuz ve beklentisiz düşünceleriyle kulübe yeniden katıldı. Ancak bu olumsuz düşünceleri çok geçmeden akıllardan sildi. Bunda onun iyi bir Galatasaray taraftarı olmasının da payı var. Necati'nin harikulade oynadığı 2-3 maç oldu ancak genel olarak onun takım oyunundaki tarzını beğenmedim. Gereğinden fazla bireyselciliğe kaçtı ve bu da takımın şans yaratma becerisine bire bir yansıdı. Sıkıntılı maçlar yaşandı. Yine de onun Türkiye ligini götürebileceği bir yeteneği olduğu açık.

Neticede İtalya'da oynattığı toplu savunma ve toplu hücum anlayışı onun Galatasaray'ında da şekil aldı ve başarıya ulaştı. Sezonun ilk yarısında Bursaspor'u Milan Baros'un oyuna girdikten birkaç dakika sonraki golüyle mağlup eden Galatasaray takımına Terim şöyle bir ithafta bulunmuştu: "Böyle bir takım istiyorum. Giren girmeyen herkesin çabaladığı, golü kovaladığı bir takım..." 34 haftayı tamamladığımız bu ligde Terim'in istediğini başardığını söylemek oldukça kanıtlanabilir bir ifade olacaktır. Dün akşam normal sezon bittiğinde Nando'nun penaltı golüyle takımda süre alıp da golü bulunmayan yalnızca üç-dört oyuncu vardı. Bu bir Terim modeli. Yalnızca zaferlere oynayan, herkesin gol attığı ve herkesin savunma yaptığı kazanan bir takım. Biz buna Terimizm diyoruz.