28 Kasım 2011 Pazartesi

Yeniden düşün


Takımı şuanda Madrid'in altı puan gerisinde. Bu altı rakamının şüpheciliğini ister Guardiola'nın oyun felsefesine katmaya çalıştığı yeniliklerin verdiği sancılar olarak adlandırın, ister Mourinho'nun Real Madrid'in mükemmel seviyeye gelmesi olarak yorumlayın, ortada tek bir gerçek var ki o da altı puanlık fark. Son yıllarda rakiplerine karşı ezici bir üstünlük kursalar da bu, artık geçmişin insafına kalmış bir yorum. Oynanması gereken iki El Clasico orada duruyor ve hiç de kolay bir lokmaymış gibi görünmüyor. Bunu bu yılın başında Süper Kupa için oynanan ikili ayakta gördük.

Beni bu konu üzerine yazmaya teşvik eden şey sonuçlardan çok takımın stilindeki değişkenlik. Nedeninin Getafe stadının zeminin gerektirdiği oyun anlayışı olup olmadığını konusunda kararsızım. Kararsızlığı gidermek için daha ilerisini görmek zorundayız. Aslında bununla sınırlı kalsa yine iyi, takımın artık tamamen Messi'ye odakladığı görüşüne kapılıyorum ve bu hiç de iyi birşey gibi görünmüyor. Dünya Kupası'ndaki başarısızlığını takımının mükemmelliğine alıştığından kaynaklandığını söyleyen pek çok otorite varken şimdi bunu nasıl yorumlayacaklarını da aynı ölçüde merak etmekteyim. Çünkü onlara göre işler artık tersinde...

Son üç yıl içerisinde Guardiola'nın takımının yine uzun süreli sakatlıkları olduğu halde bu kadar özlenmiş bir İniesta olduğunu hatırlamıyorum. Fabregas transferi oturmuşken, o beklemediği sert rüzgarların artık daha aza indirgenmiş olduğunu düşünürken şimdi Guardiola ikisiyle birlikte bir dala tutunamıyor. Bunda oyun felsefesi üzerinde yenileştirme çalışmalarının da etkisi olduğunu söylemek gerekir. Messi'ye sahte 9 numarada orta alandaki yaratıcılık konusunda daha fazla görev vermek demek bu.

Aslında takımıyla ilgili yapılması gereken en çarpıcı yorum Villa ve Pedro olmalı. Bu iki oyuncu geçtiğimiz yıl Messi ile mükemmel bir denge tutturmuş ve takımın gol ortalamasının yarısından çoğunu MVP isimli ünvanlarına kazandırmışlardı. Alexis Sanchez transferinin maliyetinin karakteri üzerinde yapabileceği baskıcı rejim olarak adlandıramam bunu çünkü Guardiola, Ibrahimovic'i yüksek bedelli zararla kulübün dışına iterek takımına tekrar Şampiyonlar Ligi'ni kazandırmış bir isim. Alexis ve birkaç haftadır süregelen Cuenca ısrarı yeni bir formülün habercisi mi bilemiyorum fakat Guardiola'nın bu rotasyon zamanlamasını iyi ayarlaması gerekiyor. Kimileri bu tür seçimlerin küskünlük yaratabileceği yorumunu getiriyor ancak ben bunun en son ihtimal olduğunu düşünüyorum. Guardiola'nın takım içindeki sükuneti mükemmel derecede sağladığına ilişkin güvenim tam. Villa ve Pedro ise geçtiğimiz yıla göre daha az süre alıyor ve bu onların gol sayılarına net bir biçimde yansıyor. İkinci olarak, Messi'ye sahte 9 numara üzerinde hücumda daha fazla yük demek bu.

Messi'nin gol ve asist sayısına ilişkin rakamları gerçekten devasa boyutta. Bunun nedeni sorulduğunda Messi, kaleye dikine gitmeyi denerken -özellikle kapanan savunmalara karşı- takım arkadaşlarının kendisine çok yardımcı olduğunu ve seri hareketlerde onları arkada bırakarak bitirici vuruşu yaptığını söylüyordu. Takım içindeki Messi'ye yardımcı oyuncu rolü bazen İniesta'da, bazen Villa'da ve bazen ise Pedro'da bulunuyordu. Sadece Messi'ye odaklı değil, aslında onun da yapmış olduğu asist sayısı bunun net göstergesi. Takımdaki derinlik ve yaratıcılık havası burunlarımıza kadar işliyordu. Villa ve Pedro'nun geçtiğimiz yıla ait gol sayıları yine ortada duruyor. Bielsa'nın elinde 2010 Dünya Kupası'ndan mükemmel izlerle ayrılan Alexis Sanchez'in bu yardımcı rolü pek iyi üstlendiği söylenemez; yapısı itibariyle de bunu diğer oyuncular gibi mükemmel derecede yapabileceğine kanaat getiremeyiz. Guardiola'nın onun üzerinde bu kadar düşünmeksizin takımına nasıl oturttuğuna da anlam veremiyorum. Hatırlayın, geçtiğimiz yıl Mascherano formayı düzenli olarak giymek için kılı kırk yarmış, bu yıl Puyol ve Pique'nin sağlıklı olduğu zamanda dahi büyük süreler almıştı. Ve performansı kesinlikle onların olup olmadığı zamanları gözetmeksizin kusursuzdu...

Bu yıla ileriki bir zamandan baktığımızda Manchester City ve Real Madrid'in konumlarını göze alarak 'paranın yılı' diyecek miyiz bilemiyorum. Manchester City, United'ın beş puan önünde, Madrid ise Barcelona'nın altı... Hangisi sizi telaşlandırıyor diye bir soru sorulsa, elbette İspanya Ligi'ni seçersiniz. İngiltere'de mükemmel denilen maç sayısı o kadar fazla ki... Bu yıl ilk dönemde Sevilla ve Valencia gibi takımlar Barcelona'dan puan almayı başarırken Real Madrid'e karşı başarılı olamadı. Ancak futbol uzun ve istikrarlı bir yol. Guardiola'nın karakter olarak sonuçlar üzerine pek yoğunlaşmayan bir yapısı vardır. Bu yapı tıpkı Albert Einstein'ın "Gelecek hakkında endişelenmem. Eğer zaten iyi olanı yapıyorsam, sonuç gelecektir." sözlerine benziyor. Guardiola'nın maç sonu açıklamalarını dikkatli takip eden biri olarak bu sonuca varıyorum. Bu yapısından ödün vermediği sürece takımı yine en iyilerle kıyaslanmaya devam edecektir. Beklentim stilini koruması. Aslında neden paniğe kapılıyorsam! Bunun için zaten en mükemmel adam yok mu orada?..

24 Kasım 2011 Perşembe

Brian Clough ve Arsenal'in yenilmezliği üzerine



Öncelikle aksan için özür. Brian Clough'un Arsenal'ın son lig şampiyonluğunda elde ettiği yenilmezlik ünvanı ile ilgili görüşlerine rastladım, buyrun...

20 Kasım 2011 Pazar

Johan Cruijff 1-0 Van Gaal | Hagi ve Cruijff üzerine: Sevgi ne zaman kaos oldu ki?

Hayatın her alanında sevgi çok dramatik bir kavram. Hakkında en ufak bir eylemde ne yapacağınızı kestirmeye çalışmaktan yorulabilirsiniz. Kötü bir karar ya da ani bir hareket, içlerinden en zedeleyicisi olur. Ancak tıpkı kanatlı, sevimli bir yavru kuşun sürüsünden ayrıldığı anda başlayan şüphe gibi sorgulamaya başlarsınız kendinizi. Ve sonunda bir yerde mutlaka yanlış yaptığınız noktayı teşhis edersiniz.

Birinci aktör, Gheorghe Hagi. Kimdi o? Ülkesinde bayrağı eline alıp tepeye dikmiş, 94 Dünya Kupası'nda fırtınalar estirmiş ancak Avrupa macerası pek doludizgin gitmemişti. Oradan oraya savrulmuş, kısa süreli büyüler yapmış lakin elle tutulur bir değer elde edememişti. Sonra Galatasaray'a gelmişti. Tıpkı Galatasaray'a da yaşatacağı gibi hayatında ilkleri yaşamıştı. Aradan seneler geçecek ve onun giydiği numarayı doldurmaya çalışacaklardı, ancak boştu. Peki bugün tıpkı Galatasaray'ın anımsadığı gibi kim anımsayabilirdi onu? Onun Galatasaray'a verdiklerini ve Galatasaraylıların ona karşı olan sevgisini dünyanın en harika şeyi nasıl değiştirebilir ki? İki eski takımının maçında, Barcelona'ya karşı Ali Sami Yen'de oynanan mücadelede, onun gülücükle Galatasaray soyunma odasına bakarak ağzından çıkan "Başarılar" sözcüğünü hangi sevginin yerine koyabilirsiniz ki?

Aslında tüm bunlar yazarlığını Erich Segal'ın yaptığı, yönetimini Arthur Hiller'ın üstlendiği ve başrollerini Ali MacGraw ile Ryan O'neal'ın oynadığı 1970'de çekilen bir filmle başlamıştı: Love Story. "Sevginin olduğu yerde asla üzgün olduğunu söyleyemezsin." 

1970 yılında çekilen Love Story filminden bir kare
O filmi izledikten sonra pek çok şey değişti. Gerçekten öyle miydi? Sevginin olduğu yerde başarısızlık dahi olsa üzgün olduğunu söyleyebilir miydin? Bunu sorguladım, ancak tam da eninde sonunda hissedeceğim şekilde yanıldığımı düşündüm. Hagi hakkında yanılmıştım. Hagi, Galatasaray'a hiçbir zaman kendi menfaatleri doğrultusunda gelmemiştir; bilakis, Hagi her zaman Galatasaray'a ona ihtiyaç duyulduğu anda gelmiştir. "Burada işler yolunda gitseydi beni getirmezlerdi. Kötü bir takım aldığımın farkındayım." İşte o adam; düşündüklerini hiçbir şüpheye bağımlı olmadan söyleyebilen, amacı zarar vermek değil; doğruyu bulmak olan o adam, o anda dünyanın en doğal insanı değil midir? Galatasaray, Ekim ayında oynanan Ankaragücü maçını saçma bir şekilde kaybetse de futbol; Cruijff'ün dediği gibi hataların oyunudur. Doğru bir seçim yapıp yapmadığını ancak onu uygulamaya koyduğun anda görebilirsin. Hagi sadece bunu yapmıştı ve başarısız olmuştu. Olaya basitçe şöyle bakabiliriz: Geldi, denedi ve gitti. Ancak sevgi hiç gitmedi. Sevgi hep aynıydı. Bugün sevgi, Hagi Galatasaray'a tekrar uğradığında yüzünü en ak ve şiddetli biçiminde gösterecektir. Sevgi, ona yine ulaşmaya çalıştığınızda ilk uçakla atlayıp Florya'nın yolunu tutacaktır. Tıpkı Viyana yakınlarında Bratislava’da başlayan ve Romanya topraklarında Ramnicu Sarat yakınlarından geçen ve ardından Tuna üzerinde sona eren, adına "Karpatların Maradonası" lakabı takılan bir dağ silsilesi gibidir Hagi'ye olan sevgi. Hagi sevgisi Karpatların şaşalığı kadar büyüktür. Ve eğer sevgi yukarıda anlattığımız gibi birşey ise onun üzerinde asla oynama yapamayacağız.

İkinci aktör, Johan Cruijff. 1973 yılında bu ince, sıska görünümlü adamın Katulunya'da başkenti olan Barcelona'yı seçmesinin nedeni, İspanya liginin oyun kültürü ve yapısıdır. Johan Cruijff Avrupa'da büyük bir tarihi olan takımda oynamayı isteyerek Barcelona'yı seçmiştir. Ve gittiği gibi orada yalnızca futbolu değil, insanların oyuna bakış açılarını da değiştirmiştir. -80'li yılların başlarında bir maçta Barcelona taraftarı takımlarını fazla pas yapıyor diye yuhalamıştır- Franco'nun rejimi altında ezilen Katalanların başını dik tutmasını sağlamıştır ve üstelik bunu futbol ile başarmıştır. O dönem tüm Katalanlar Madrid takımına yapılan ayrıcalıkları bahane etmiş, hatta bir maçta bir hakem için ödenen 20.000€ 'dan dahi söz edilmiştir. Cruijff'ün hikayesi ise futbolculuğunu yaptığı takıma 88 yılında geri dönerek dönemin başkanı Nunez'e Katalanca söylediği "Soyunma odası yalnızca bana aittir" sözleriyle başlamıştır. O dönemden beri Barcelona'da Johan Cruijff'ün kurduğu yapı hiç değişmemiştir. Sürekli gelişmiş ve üzerine konmuştur. Bugün Barcelona'yı bu denli sevmemin nedeni de budur. Ben hiçbir zaman Cruijff'ün oynadığı takımları tutmadım, Cruijff'ün değiştirdiği takımları tuttum.

Johan Cruijff bir takımın tarihini bu denli değiştirerek dünyanın en iyisi olmasın bir numaralı sebebidir. Ve bugün onu Barcelona'da bir ordu komutanı gibi anarlar. Oğlunun adını bir Katolik ismi olan "Jordi" diye koymuştur. Tüm bunları anlatmamın nedeni, dünya futbolunda bu denli büyük bir yıkıma neden olmuş bir adamın kendisini yine de Ajax'a ait olarak hissetmesidir. Ona kendinizi en çok ne zaman özel hissettiniz diye sorsanız şöyle yanıt verir: “Kariyerim boyunca Ajax’da, Barcelona’da ve milli takımda çok hoş anılarım oldu elbet. Ancak kendimle en gurur duyduğum an 17 yaşımdayken ilk defa Ajax stadyumunda binlerce seyircinin karşısına çıktığım andı.” 


Cruijff ve Ajax çalkantıları eski Ajax antrenörü Martin Jol döneminde başlamıştı. Cruijff sürekli Ajax'ı eleştirmiş ve bu kadar korkak olmaması gerektiğini söylemişti. O dönem Martin Jol istifa ederek yerini De Boer'a bıraktı. Cruijff yönetimde görev almaya başladı ve Ajax'ın yeni yapılanmasıyla ilgili toplantılara katıldı. Başlarda hoştu ancak sonra Cruijff'ün düşündüğü atamaları yapmayan yönetim ile onun arasında problem patlak vermeye başladı. Bu arada Ajax yönetimi toplu istifa kararı aldı ancak sonra tekrar uzlaşma yolu arandı. Cruijff kulübe Bergkamp'ı getirdi ve o dönem sonunda geçtiğimiz yıl Ajax ligi kazanmayı başardı. Tüm bunlar devam ederken ertesi sezon Cruijff işlere erken koyuldu. Türk Milli Takımı'nda başarısız grafik çizen ve ayrılacağı iddaaları kuvvetlenen Hiddink'in sportif direktörlük için uzunca adı geçti. Ancak tam bunlar hakkında fikir yürütülürken Ajax yönetimi Cruijff'ün bir numaralı karşıtı olan Van Gaal'i CEO olarak getirdiğini açıkladı, hem de bunu Cruijff Barcelona'da bulunurken yaptı ve onun bundan hiç haberi olmadı. Açıkca ona 'git' dediler. Sevgiye 'git' demişlerdi. Johan Cruijff'ü görmezden gelmişlerdi.

Johan Cruijff, kim seni görmezden gelebilir ki?

Cruijff ise her zaman Ajax'ın Ajax'a bağlı ve kendisini oraya ait hisseden kişiler tarafından yönetilmesi gerektiğini düşünür ve sık sık Ajax sevgisi öbeğini nitelerdi.

Tavsiyecilik işini seviyor musunuz? sorusu üzerine Cruijff:
"Daha önce De Boer’a da belirttiğim gibi ek olarak formüle Ajax’ın geleceği için en iyi fikirleri verebilecek insanlarla birlikte bir tartışmaya oturmak. Rijkaard, Van Basten, Winter, Roy, Schoenaker, Boeve, Emperor, Jonk ve Bergkamp gibi eski oyuncuları görmenin keyifli olacağını düşünüyorum. Kulübe bağımlılığı olan kişiler, Ajax ve Ajax gibi bir futbol kulübüne sahip çıkabilir."

Şimdi düşünün, Ajax'ı Hollanda'da farklı takımlarda oynamış ve yönetmiş bir adam olan Van Gaal mi yukarı çıkarabilir, yoksa takımın yaşadığı süre boyunca her zaman yukarıda olmasını gözlemlemiş ve Ajax'ın kültürünü korumaya çalışmış bir adam mı? Burada Van Gaal'in üstün teknik direktörlük meziyetlerine büyük saygım var ancak bir seçim yapılmaya kalkınsaydı ben Van Gaal'i Cruijff'ün yanında çırağı olarak dahi görmezdim. Ben her zaman sevgiyi ve bağlılığı tercih ederdim.

Bugün, 2011 yılının 19'uncu Kasım gününü geride bıraktık ve Ajax, Nac Breda'ya karşı bir futbol maçı oynadı. Tribündekilerin baştan sonra Cruijff'a olan ilgisi, maça olan ilgisinden fazlaydı. Bu tutum beni oldukça cezbetti çünkü benim gibi düşünen binlerce Ajax taraftarı olduğunu gördüm. Bu işi yöneticiler yapamazdı. Yöneticiler takım elbiseli, gömleklerinin üzerine kravat takan ve siyah ayakkabılar giyen adamlarken, Johan Cruijff klasik formasını veya gri paltosunu giyen, ardından Ajax'ı Avrupa'nın zirvesine taşıyan adamdır. Cruijff bazen bir futbolcudur, bazen bir teknik direktör ve bazen ise bir taraftar. Bu gece Ajax taraftarı sevgiyi seçti. Hem de en isabetli adama karşı. Şimdi siz düşünün, başarılı veya başarısız olma pahasına sevgiyi seçmek mi, yoksa onu çıkarıp atarak uzaktan izlemek mi?


Johan is een echte Ajacied.
Johan Cruijff wie kent hem niet?

Johan Cruijff gerçek Ajax'tır
Johan Cruijff, kim seni görmezden gelebilir?

"Cruijff, bize Ajax'ı geri ver!"
"Her zaman yanındayız Johan Cruijff"
"Apple Steve Jobs ise, Ajax Johan Cruijff'tür!"




14 Kasım 2011 Pazartesi

Ajax futbol okulundan yeni bir dünya yıldızı mı doğuyor?

Christian Dannemann Eriksen, 14 Şubat 1992 doğumlu Danimarkalı futbolcu. En iyi düzenin kurulu olduğunu bildiğimiz Ajax genç akademisine Odense Boldklub takımından katıldı ve 2008 yılında Ajax ile €1m karşılığında profesyonel kontrat imzaladı. Birçoğumuz onu Afrika'da oynanan Dünya Kupası -Dünya Kupası'nda forma giyen en genç oyuncu- ile tanıdık. 2011'in sonlarına doğru yaklaştığımız şu günlerde gösterdiği performans yanıltıcı olmadı ve görünen o ki dünya futbolu yeni bir yıldız kazanıyor.

Ona ilk şans verenlerden biri olan dönemin Ajax teknik direktörü Martin Jol, pozisyonuna bağlı olarak onu Sneijder ve Van der Vaart'a benzetiyor. Tekniği, oyun vizyonu ve hızı ile bu günlerde Johan Cruijff onun Laudrup kardeşlerin izinden yürüyebileceğini düşünüyor. "Verilen ödül onun için sadece bir başlangıç. Bu ödül, onu, vitrinin en tepesine çıkması için daha istekli kılmalı. Yeteneği artık herkes tarafından kabul görüldü. Stili tıpkı diğer Danimarkalı oyunculara benziyor. Brian ve Micheal Laudrup ile kıyaslayabilirsiniz ancak onlarla aynı seviyeye gelmesi gerekiyor."

Eriksen aynı zamanda ülkesinde en iyi Danimarkalı futbolcu ödülünü kazandı. Takım arkadaşı bir başka Danimarkalı Nicolai Boilesen ise en yetenekli genç futbolcu ünvanını aldı. Özel turnuvalarda ve alt milli takımlarda gösterdiği performansla Manchester City'nin yakın kıskacına girdi ancak Eriksen City için Ajax'ı bırakmak istemediğini açıkladı. Eriksen ile ilgilenen diğer kulüpler: Barcelona, United, Tottenham ve Arsenal. Şuanda kariyerine bir KNVB Kupası ve Eredivisie lig şampiyonluğu sığdıran Eriksen, Şampiyonlar Ligi'nde de mükemmel bir çizgi çiziyor.

Kişisel olarak Eriksen'in Ajax'da 2-3 yıl daha geçirmesi düşüncesindeyim. Bu teknik ve zeki oyun vizyonunu İngiltere'de yitirmemeli. Keza Laudrup örneklerinin başarısız olduğunu gördük. Eğer bir ayrılık düşünürse seçeceği lig kesinlikle İspanya olmalı. Aşağıda birkaç video görüntüsü bulunuyor, ayrıca bu kanalı takip ederek daha fazlasını bulabilirsiniz. Bir Ajax hayranı olarak, hünerlerini umarım daha uzun süre izletir bizlere.







4 Kasım 2011 Cuma

GSCimbom Fanzin #46

GSCimbom Fanzin, elimizin altında son defa yayına girdi. 2009'un ortalarından beri çeşitli görevler üstlendiğim GSCimbom Fanzin'e kişisel problemlerim nedeniyle son vermek durumundaydım. Hepinizin tanıdığı dergi editörü Sertaç bu işi yürütme çabasındaydı ancak o da olmadı. Kendisini tamamlayana dek dergi bir daha yayına girmeyecek. Bir fırsat bulabilirsek eski yazıları, röportajları veya dökümanları bloga dökme çabası içinde olacağız. Bizi takip eden herkese; dergiciliği önemseyen ve emekleri göz ardı etmeyen tüm okurlarımıza teşekkür ederiz.

Ayrı bir teşekkür ise yazarlarımıza olacak, onlar olmasaydı bu yoğun çalışma olmayacaktı. Hepsinin fikirlerine sağlık.

Muzaffer Can Mutlu
Muhsin Mordeniz
Berat Mahmuzlu
Eren Loğoğlu
Çağlar Torun
Burak Eren
Atilla Çelik
Tansu Gürsel
Serap Bahar
Efe Yılmaz
Cem Doğan

Tasarım ve Planlama - Muhammet Gülhan
Editör - Sertaç Murat Kılıç
Grafiker - Cem Kılıç

 Fanzin arşivi: 
GSCimbom Fanzin #45
GSCimbom Fanzin #44
GSCimbom Fanzin #43
GSCimbom Fanzin #42
GSCimbom Fanzin #41
GSCimbom Fanzin #40
GSCimbom Fanzin #39
GSCimbom Fanzin #38
GSCimbom Fanzin #37

  (Not: Okunabilirlik için dergiye tam ekranda göz atın)


25. yılında Ferguson: Değişim beni değiştirdi

1995-96 sezonunda United, Paul Ince, Mark Hughes ve Andrei Kanchelskis gibi tecrübeli oyuncularını satmış, hemen ardından Aston Villa deplasmanına konuk olmuş ve maçı kaybetmişti. O dönem BBC'de yorumculuk yapan eski Liverpool kaptanı Alan Hansen bir yorumda bulunmuştu ve bu, bir hikayenin nereden nereye geldiğinin en somut göstergesiydi: "Çocuklarla asla birşey kazanamayacaksın..." Bu olayın ilginç yanı sene sonu geldiğinde Manchester United'ın Ferguson yönetiminde Premier Lig'i ve FA Cup'ı kazanarak çifte zafere ulaşmasıydı.

"Liverpool'un koltuğunu çalmak istiyorum."
Ferguson, 1986 yılında Manchester United'a katılırken

Tıpkı imzasının ardından kanıtladığı gibi Ferguson Abardeen'den büyük başarılarla 4 Kasım 1986 gününde Manchester United'a imzasını attı. Bu şarkının 25. yılında ne söylerseniz söyleyin elinizde kalacaktır. Çünkü bir kulüpte geçirilen 25 yıl ve onun sayıca çok üzerinde kazanılmış kupalardan bahsediyorsak, üzerine söylenen herşey küçük bir atom parçası gibi görünecektir. Ferguson'un Manchester'daki mirasının ne kadar süreceğini bilmek için ise emeklilik gününü beklememiz gerekiyor.

Bill Shankly'nin başlattığı Liverpool mirascılığında Paisley bu devrimi sürdürmüş ve 80'lerin başlarına kadar Liverpool İngiliz ve Avrupa futbolunu domine etmişti. Ancak 80'lerin ortalarında bir sanayi şehrine gelen bu adam, Manchester'da adeta yeni bir akımın yol göstericisi oldu. Aradan geçen 25 yılın ardından Ferguson, gezilerin en uzununa çıkmış, bilinen tüm maçların havasını solumuş ve bir sanayi şehrinin başarılarına nüfuz etmiş biri olarak Manchester United'ın imge dünyasında tamda isabet ettiği gibi yerini almıştır.

Ferguson'un Glasgow'dan eski bir arkadaşı ve İskoçya'da asistanlığını yapmış olan Walter Smith, Ferguson için şöyle diyor: "Ferguson'un gelmiş geçmiş en iyi menajerlerden biri olduğuna şüphe olacağını sanmıyorum. Doğruyu bulmada, taktik anlayışında, takım seçimlerinde ve oyundaki değişikliklerde kusursuz bir içgüdüsü vardır. Bunu onunla çalıştığınızda fark ediyorsunuz ve yaptıklarının bir parçası olduğunu görüyorsunuz."

Kişisel olarak futbol hayatım boyunca izlediğim Ferguson takımları için "Bu yıl yanlış takım kurdu" gibi bir yorumda bulunduğumu hatırlamıyorum. Her sene takımını en üstlerde tutmayı başaran bu gözlüklü deha, Chelsea'nin para çantalarıyla kurulmuş ve Kenny Dalglish'in Blackburn'u gibi istisnai durumlar haricinde ligleri ve organizasyonları domine etmeyi başardı. Bunun yanında futbol dünyasına ve Manchester'a sayısız efsane kazandırdı. Bunlardan başlıcaları Cantona, Giggs, Beckham, Neville, Solskjaer, Schools idi... En önemlisi ise bir şarap haline gelmiş yılların üzerinden Schools'a veda maçının yapılması ve bu maçtan önce 92 sınıfının Ferguson'un omzuna dizilerek poz vermesiydi; tıpkı eski günlerde olduğu gibi...

Bir takımın başında en uzun süre kalan dördüncü menajer
Ferguson'un Manchester'daki 25. yılı aynı zamanda yeni bir rekoru pekiştirdi. Bu alanda bir futbol takımının başında en uzun süre kalan teknik direktör 44 yıl ile Auxerre'i çalıştıran Guy Roux oldu. (1961-2005) 
Ardından 43 yıl ile Celtic çalıştırıcısı Willie Maley ikinci sırada yer alıyor. (1897-1940) 34 yıl ile üçüncü sırada bulunan isim bir başka İskoç takımı Rangers manejeri Bill Struth. (1920 - 1954) Bunun ardından dördüncü sırayı Ferguson alıyor. (1986 - ?) Beşinci sırada 24 yıl ile şuan aynı kulübün başkanlığını yapan Ronnie McFall var. (1986 - Başkan)

İlk Kupa 1990'da
Üçüncü yılında Ferguson FA Cup'da Nottingham Forrest ile karşılaştı ve Manchester maçı 1-0 kaybederek kupa kazanamama hastalığına devam etti. Bu dönemde Ferguson kovulabilirdi ancak eski yöneticilerden Martin Edwards onun her zaman devam etmesi gerektiğine inandı.

Mayıs 1990'da tekrarlanan maçta Ferguson'un önderliğinde Manchester United, FA Cup finalinde Crystal Palace'a karşı galip gelerek ilk kupasını kazandı. Mayıs 1991'de ise Johan Cruijff'ün Barcelona'sına karşı Ferguson 2-1 galip geldi ve Kupa Galipleri Kupası'nı kazandı.

Ferguson, 25 yıllık Old Trafford kariyerine
37 kupa sığdırdı
Eğer Ferguson'dan bahsediyorsak elbette futbolda vazgeçilmez bir tavır haline gelmiş olan karşılaştırmalardan da bahsetmemiz gerekecek. Her zaman en iyilerden birini kendi tecrübe ve fikirlerinize göre seçmeniz gerekecek. Bob Paisley'in yönetimi altında Alan Hansen'in kaptanlığını yaptığı Liverpool 5 yıl arayla 76'da Uefa Kupası'nı, 77, 78 ve 81'de ise Avrupa Kupası'nı kazandı. Ferguson ise 4 Avrupa Kupası finalinden ikisini kulüp tarihine geçirdi ve ikisini de gelmiş geçmiş en harika takımlardan birine kaptırdı. Bununla birlikte Aberdeen ve Manchester United ile Kupa Galipleri Kupası'nı kazanma başarısı gösterdi. Ancak ben buna hareketle zamanın futbol şartlarını da göz önüne alarak Ferguson'ı önde buluyorum. Değişen ve gelişen futbolda Ferguson kendisini sürekli yinelemeyi başardı ve kazandığı kupalar bunun en iyi kanıtı oldu. "Zaman değiştikçe ben de değiştim..." Üstelik Manchester'ın bu denli saygı gösterilen bir kulüp haline gelmesinde kuşkusuz onun payı çok büyük. Paisley ve Ferguson kulüplerinin isimleriyle özdeşleşti ve artık onların temsilcileri haline geldi.

Ferguson için belirli bir terminoloji üzerinde durmamız onun kişiliğine uymuyor. Bir yetenek avcısı, bir yıldız üreticisi ya da bir kazanan. Hayır, sadece mükemmel bir futbol adamı...


12 Premier Lig Kupası
2 Avrupa Kupası
5 FA Cup
4 Lig Kupası
10 FA Community shields
1 Kupa Galipleri Kupası
1 Avrupa Süper Kupası
1 Uluslararası Kupa
1 Dünya Kulüpleri Kupası

Resimlerle Sir Alex Ferguson