30 Ekim 2011 Pazar

Semih Kaya

Terim yönetiminde sahneye ilk çıkış: Semih Kaya, Kayserispor
karşısında bu sezon ilk kez forma şansı buldu

Geçtiğimiz yıl Semih'i Kartalspor'da kiralık bulmuşken onunla görüşmek istemiş ve Kartalspor'un maçlarını izlemeye gitmiştim. Yanılmıyorsam Rize maçıydı, devre arası olduğunda sahada ikiye bir top kapmaca oynayan Kartalspor'un genç futbolcuları arasından Semih'e seslenerek maruzatımı belirttim. Beni kırmayıp maç sonu görüşebileceğimizi söyledi. Bunun üzerine gergin geçen maçın ardından kulübe ait bir binanın önünde beklerken bir çocuk gelip Semih'in beklediği kişinin ben olup olmadığını sordu. Şaşırdım. Sonunda onu buldum ve elini sıktığımda farkettiğim ilk şey geçtiğimiz yıla oranla güçleşen fiziği ve daha kuvvetli hale gelmiş olan kollarıydı. Ayaküstü yaptığımız ufak muhabbetin ardından yola koyuldum. Bunun haricinde birkaç kez daha görüştük ve kendisi gerçekten Kartalspor'da başarılı maçlar çıkardı. Hocası da Ergün Penbe'ydi. Stoper ve sağ bek mevkilerinde bolca fırsat buldu, oynadı. Bu yılsa mukavelesi gereği yeniden Galatasaray'a döndü.

Fatih Terim'in yönetimi altında bu sezon sahneye ilk çıkışını gerçekleştiren Semih Kaya, Kayserispor hücum oyuncularına karşı mükemmel bir markaj uyguladı ve Galatasaray'ın üç puanının üstüne adeta bir tatlı servisi oldu. Bugün Fatih Terim'in Kayserispor'a karşı farklı bir denklem kurmak yerine sahada ona görev vermesi en çok beni sevindirdi. Yaz kampının ardından birçok oyuncuyu takımında düşünmeyen hocanın onu mevcut havuzun içerisinde barındırması hakkında bilgi sahibi olduğunu gösteriyor. Hala daha fazlasını istediğini biliyor olsak da, bu tip tercihler sene içerisinde belirleyici olacaktır.

Aslında bu geç bir patlamaydı. Daha önce Galatasaray'da adından ilk ciddi anlamda söz ettireceği maç, Emre Güngör'ün partnerliğinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi karşısında gerçekleşmişti. Semih o maçta markaja aldığı hiçbir rakibine dönüş fırsatı dahi vermeyerek tamamlamış ve Galatasaray'ın 1-0 galip gelmesinde büyük pay sahibi olmuştu. Birkaç gün sonra Uefa Kupası'nda dramatik bir rövanş maçı öncesinde Bülent Korkmaz tarafından tercih edimedi ve yerine devşirme bir stoper kullanıldı. Semih, her ne kadar Tam Saha'ya verdiği röportajda hocasının o anki kararını doğru bulsa da bu onun için kullanılabilir bir şanstı.

Fatih Terim Kayserispor maçının ardından Semih için "40 yıllık Galatasaraylı gibi oynuyor. Ben formayı isteyene, onu üzerinden hiç çıkarmak istemeyene şans vermek istiyorum" diyerek performansına vurgu yaptı. Bugün Semih'in Galatasaray için önemli bir sorumluluğu yerine getirdiğini söylemek gerekir. Ujfalusi'nin onun performansına olan katkısı da yadsınamaz. Ayrıca gelişime açık bir futbolcu olabileceği gibi karakterlidir de. Bundan böyle formayı bırakacağını sanmıyorum.

28 Ekim 2011 Cuma

Attila İlhan'ın Galatasaray'ı

Kasım 2003, Galatasaray Dergisi

Attila İlhan’ın Galatasaray’ı Az çok hepimizin hayatından bir Attila İlhan şiiri geçmiştir belki ama onun nasıl bir Galatasaray sevdalısı olduğunu bilmeyenlerimiz olabilir. Yakın bir zamana kadar rahat bağıramadığı için maçlara gizli gizli giden İlhan, hala gündemi sıkı bir taraftar olarak takip ediyor. Edebiyat dünyamızın bu yaşayan çınarından kendi deyimiyle Galatasaray’ın geçmişte nasıl bir ‘hicran’ olduğunu ve bitmeyen Galatasaray şiirini dinledik.

  Siz Karşıyakalı olarak da tanınıyorsunuz ama okurlarımız, nasıl Galatasaraylı olduğunuzu merak edeceklerdir... 
1930’lu yıllarda aramızda bir adet vardı. Herkes bir şehirden takım tutardı. İzmir’de Kaf Sin Kaf’lıydık. Ama İstanbul’dan da bir takım tutmamız lazım geliyor çünkü o zaman Türkiye Ligi yok; ben Galatasaray’ı tuttum. Londra’dan da takım tutuyorduk, oradaki takımım da Arsenal’di. Adet böyleydi o yıllarda. Galatasaray’ı niye tuttuğuma gelince; otuzlu yıllarda bir Fenerbahçe maçında Galatasaray açık farkla yenilmişti. Güçsüzün yanında olma psikolojisinden mi ne bilmiyorum, sonra ilan ettim, ben bu adamlardan yanayım diye. Sonra bizim Kaf Sin Kaf’lı arkadaşlarla kavga etmeye başladım tabii. Çünkü, sarı-kırmızı renkler aynı zamanda Göztepe’nin de renkleriydi. Bizim çocukların da allerjisi var tabii Göztepe’ye. Onlar da yavaş yavaş alışmışlardı bu duruma. Sürekli Galatasaray’ı düşünüyordum ben ama geldim gördüm ki, kafamda yarattığım imgeyle hiç ilgisi yok burada gördüklerimin. Halkın takımı değildik çünkü. Eyvah dedim kendi kendime, bu adamlar çok alafranga. Bir çare bulmak lazım. İşte o çareyi Gündüz Kılıç bulmuştu.

  Daha sonra Gündüz Kılıç’a geri döneceğiz ama niçin halkın takımı değil diye düşünüyordunuz Galatasaray için? 
Bilinçli olarak işin içine girdiğimde farkettim ki, Türkiye’de Fransız sermayesinin ve Fransız misyonerlerinin kurduğu bir okulda yetişen çocuklar, aristokrat bir hava içinde böyle bir takım kurmuşlardı. Seyircileri bile farklıydı. Dolayısıyla halka mal olmadığı için de yürümüyordu işler. İşte Gündüz Kılıç’ın başarıları burada çok önemli bir iş yapmıştı. Üç büyük takım içinde üçüncülükten yukarı çıkamıyorduk. Hele 40’lı yıllarda Beşiktaş, hepimizin anasını ağlatıyordu. Üst üste durmadan şampiyon oluyorlardı. Çok iyi hatırlıyorum o günleri. Şeref Stadı’na gidiyoruz ama "Bu inekler gene bizi yenecek, dur bakalım kaç tane yiyeceğiz" diyorduk hep.

  Sizin futbolla ilişkiniz nasıl başladı, ne zaman sevdiniz onu? 
Şöyle ki. O yıllarda gayri federe kulüpler İzmir’de çok etkiliydi. Bunlardan birinin adı Yıldırımspor’du. Yıldırmspor, yeşil-kırmızı forması olan ve aslında Karşıyaka’nın PAF takımı gibi çalışan bir kulüptü. Oradan çıkan çocukların hepsi birinci takıma geldiler. Tesadüf bu ya, benim evimde Karşıyaka Stadı’nın burnun dibinde. Sabahtan akşama kadar oradaydık. Kısacası tek iştigalimiz top oynamaktı bizim.

  Hangi mevkide oynuyordunuz? 
Ben kaleciydim hep. Çok seviyordum kaleciliği. Maçlarımız 12’de bitiyordu, 6’da halftaym (devre) oluyordu. Gazozunaydı tabii maçlar. Yalnız kadere bak ki, nasıl İstanbul’da Galatasaray yeniliyorsa, Karşıyaka’da da hep Yıldırımspor yeniliyordu. Bir keresinde kalenin arkasında seyrediyordum maçı. Birden arkadan birilerinin güldüğünü farkettim. Döndüm baktım ki bir takım insanlar beni seyrediyorlar. Çünkü ben olduğum yerde şutu çekiyorum, pas veriyorum, kalecilik yapıyorum... Sahada ne yapıyorlarsa bizimkiler, aynısını ben de yapıyorum. Futbol aşkının başladığı yıllardı işte. Sonra gelip bir de bizim arka bahçede top oynardık. Kocaman maşrapalarla su içtiğimizi hatırlıyorum. O kadar çok susardık ki. Şimdi ne o yalı var orda, ne de onun büyük arka bahçesi.

  Bu arada İstanbul’a gidip geliyordunuz herhalde... 
Çocukluğumda gelişlerim olurdu İstanbul’a. Ama çok küçük olduğum için pek birşey anlamıyordum İstanbul’dan. Otuzlu yıllarda İzmir’de hali vakti yerinde olan insanlar yaz tatillerini İstanbul’da geçirirlerdi. Yani şimdikinin tam tersine. Babam da her yaz bizi Gül Cemal vapuruyla, ki o aslında iki bacalı bir Transatlantik’ti, İstanbul’a getirir, Yakacık’ta tatilimizi yapardık. Edindiğim izlenimler vardı yalnızca. Birincisi, bu şehir pisti hala öyle. İkincisi, bu şehir karanlık, çünkü siyah ahşap evler karartıyordu şehri. Üçüncüsüyse, bu şehir çok kalabalıktı. İstanbul’u uzun bir süre beğenmedim ben. Hep İzmir’i tercih ederdim. Ama sonra bunun neden olduğunu da buldum. İzmir bir Akdeniz şehri idi. İstanbul ise Balkan şehirlerine benziyordu. Onun için İzmirliler buraya geldiklerinde yadırgıyor biraz.

  Işık Lisesi’nden, burada gittiğiniz ilk maçtan bahseder misiniz bize?
Işık Lisesi bildiğiniz üzere Galatasaray Lisesi’nin kardeş lisesiydi. İzmir’den gelmiş biri olarak Galatasaray’ı daha içerden tanımaya başlamıştım. Bülent-Reha Eken kardeşler de oradaydı. Hatta Bülent bizim muallim muavinimizdi. Oturup maçları konuşurduk. İlk gittiğim maç yine Şeref Stadı’nda idi ama şimdi hatırlamıyorum hangi maç olduğunu. Aklım başıma gelip İstanbul’a geldiğimde Işık Lisesi’nde özel izinle okuyordum ben. Solcu diye okuldan kovulmuştum çünkü. Bir sürü macera geçmişti başımdan. Düşünün hapise girmiş çıkmış bir adam buraya geliyor, Galatasaraylı oluyor ama bir bakıyor ki herkes burjuva. Tabii bende müthiş bir hayal kırıklığı. Beşiktaş seyircisine bakıyorum, aslında orda olmam gerekiyor, bana daha yakınlar diyorum ama gel gör ki ben çok fena Galatasaraylı olmuşum. Galatasaray halk nezdinde popüler hale gelinceye kadar bu rahatsızlık devam etti bende. Ama hiç bırakmadım Galatasaraylılığı.

  Kimlerle gidiyordunuz maçlara? 
Mesela 1960’larda Sadri Alışık’la maçlara giderdik. Başımızdan geçen bir olayı anlatayım sizlere. Bir gün yanımızda Dolapdere’de doğrultmacılık yapan Ermeni bir arkadaşımız, boğazda balıkçılık yapan bir arkadaşımız ve Rum kökenli bir dişhekimi arkadaşımız olduğu halde maça gittik. O yıllarda da adım iyi kötü ortaya çıkmıştı. Bu Ermeni arkadaşımız da halftaym olunca ekmek arası bişeyler yaptırmaya gitti. Dikkatimizi çekti. Sanki kavga çıkacakmış gibi bir tartışma oluyordu. Biz de dikildik tabii, bakıyoruz. Neyse arkadaşımız elinde ekmeklerle geldi. N’oluyor orada dedik. "Yok be ağabey" dedi. Oradaki o herif var ya, ‘şairdir o adam’ dedi. ‘Ne demek şair, o adam gibi adamdır’ dedim ben de". O kadar hoşuma gitmişti ki bu olay benim. Halkın bakış açısı buydu aslında. Oraya gelmişiz, Galatasaray için avaz avaz bağırıyoruz ama hayır işte; taraftarsın orada.

  Türk futbolunun bu değişiminde Galatasaray’ı nerede görüyorsunuz? 
Bizim halkımız futbolda başarıyı çok önemsiyor. Çünkü diğer konularda başarısızız. Yani dışarıda kendimizi gösteremiyoruz, bilakis taklit ediyoruz. Futbola dair yenmek yenilmek meselesi söz konusu olunca, bu halkın kulakları dikiliyor. Futbolda hep yeniliyorduk. Ama artık durum değişti. Özellikle Galatasaray değiştirdi bu gidişatı. Futbol anlayışımız değişti. Bakın size fıkra gibi bir hikaye anlatayım. Beton Mustafa, Milli Takım’da iken birgün maç yapacaklar. O zaman antrenör de bir yabancı. Hoca tahtanın başına geçmiş, planlar, şemalar anlattıkça anlatıyor. Bittikten sonra Mustafa bir süre çok düşünceli duruyor. Tercümanın yanına gidiyor ve "söyle ona benim adamım kim?" diye soruyor. İşte biz böyle futbol oynuyorduk. Futbolun kendine göre bir diyalektiği var ve o yıllarda bunu katiyen anlamış değildik.

  Toplum olarak futbolu çok sevdik diyebilir miyiz? 
Futbolu çok sevdik çünkü, biz ciriti de seviyoruz. Bizim yapımızda grup anlayışı, grup rekabeti var. Futbolun yapısı bizim toplumumuzda karşılığını çok güzel buldu.

  Ama gençliğinizin Galatasaray’ı biraz üzmüş sizi galiba? 
Ne yalan söyleyeyim. Üzdü vallahi. Bizim çocukluğumuzda yıldız takım Fenerbahçe’ydi. Beşiktaş, ancak kırklı yıllarda çok başarılı bir takım kurarak gündeme gelmeye başlamıştı. Mesela bizim hiç iyi kalecimiz olmuyordu o yıllarda. Turgay gelince kurtardık paçayı. Kendisiyle sohbetimiz vardır. Bir gün Turgay’a "Kaleciler 0-0 giden bir maçın son dakikalarında penaltı atılacağı zaman ne düşünür?" diye sormuştum. Turgay’da "Yapma yahu, çok zor bir soru bu" demişti.

  Gündüz Kılıç neyi başarmıştı gerçekte size göre? 
Gündüz, o yıllarda Galatasaray’ın üç büyüklerin içinde hatırı sayılır bir yer edinmesine neden olmuştu. Bu seyirci sayısını da çok etkilemişti. Bu da başarıyı etkiledi çünkü, bizim o kibar seyircimiz takımı coşturamıyordu. Bu yeni oluşmaya başlayan taife ise her türlü etkileyebiliyordu sahadaki çocukları. Neticede o kalabalık geldi ve Galatasaray halkın takımı oldu. Galatasaray’ın başarısı Gündüz Kılıç’la başladı derken aslında bunu söylüyorum. Galatasaray’ın dramı da bu şimdi. Artık popüler bir takım var ve bu takım Türkiye’nin takımı. Böyle bir takımı yönetmenin de kuralları daha başka tabii.

  Attila İlhan küfrediyor muydu maçlarda? 
Elbette ediyordum. Hem de en usturuplusundan. Ayıptır söylemesi ben biraz külhanbeyimdir. Mahallemizden geçen delikanlılarla az çatışmamız olmamıştır yani.

  Galatasaray’ı bugün nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Bu seneyi saymazsan Galatasaray son üç sene içinde çok güzel top oynadı. Renk veriyor. Seyrederken hoşlanıyorsunuz. Eskiden biz bir İngiliz takımıyla oynayacağız ve yedi tane yemeden döneceğiz; böyle birşey yoktu. Şimdi berabere kalınca ‘tüh be’ diyoruz. Buralara getirdiler bizi. Bu çocuklar yaptı bunları. Ve bu çocuklar da halk çocuklarıydı.

  Edebiyat dünyasının, aydınların futbolu, sporu pas geçtiğini söyleyebilir miyiz? 
Bana sorarsan onlar yabancı. Türk değil onlar. Türk gibi yaşamıyorlar. Kendileri dar bir dünya içinde, birbirlerini yağlayarak, ‘aman sen daha iyisin’ şeklinde, durmadan kafa çekerek yaşıyorlar. Bence bu Türkiye’yle beraber yaşamak falan değil. Ben oralarda katiyen görünmeyen bir adamımdır ama hiç ummadığın bir yerde, bir maçta beni görürsün. Giderim, gizlice seyrederim. Televizyonda programda yaptığım için insanlar şimdilerde daha çok tanıyorlar beni. Ne maçı seyredebiliyorsun, ne de bağırabiliyorsun. Eskiden daha rahattım doğrusu.

  Siz hiç futbolu eserlerinizde kullanmayı düşündünüz mü? 
Bir keresinde romanlarımdan birinde bir futbolcuyu kahraman yapmıştım. Eski futbolcunun dramı büyüktür, hele biraz tanınmış biri olmuşsa. Bir kez Metin Oktay’ı görmüş ve çok üzülmüştüm. Çünkü Metin çok hassas biriydi. Futbolculukta mankenlik gibi, balerinlik gibi belirli bir yaşa kadar yapılabilen bir meslek. Şöhret oluyorsun ama yaşın otuza geliyor ve birden yok oluyorsun. Hayatın içinden enterasan tipler bunlar. Yanılmıyorsam "Ver elini İstanbul" filminde de Feriköylü bir futbolcuyu oyuncu olarak oynatmıştım. Bu malzemeyi kullanmayı ihmal etmedim ama zaten spor dünyasını ihmal etmemek lazım gelirdi. Edebiyat dünyasının büyük kusurlarından birisi bunların içinde yer almamasıdır, bu malzemeyi pas geçmesidir. Aramızdan futbol oynayanlar da vardı. Samim Kocagöz, Orhan Kemal mesela. Yanlış hatırlamıyorsam Orhan, Adana İdmanyurdu’nda oynamıştı.

  Avrupa’da, örneğin İngiltere’de futbol, çok hayatın içinden, sosyal bir faaliyet alanı olduğu için sanatsal ürünler sıkça çıkıyor... 
Bizde edebiyatçılar hayatın dışında olduğu için böyle oluyor. Bizim edebiyatçıların bildiği yer Cihangir’dir, Beyoğlu’dur. Saksı da yetişmemek için, yazdıklarının gerçek olabilmesi için elimden ne geliyorsa yaptım ben. Benim yazdığım herşey hayatın içinden geliyor. Aksi bir şey olursa, o dakikada tanır okur. Sen oturup ahkam kesiyorsun. Ömründe maç görmemişsin, maça bok atıyorsun olur mu böyle birşey? Bir kere git o hayatı yaşa, o heyecanı gör. Oğlan yeniliyor diye kendini jiletliyor. Bu beşeri bir aksiyon. Bu bir heyecan, hayatın içinden bir şey. Ama sen bunları bilmiyorsun.

  Peki Metin Oktay Galatasaray’ın popülerleşmesinde nerede duruyor? 
Metin Oktay’ın da Galatasaray’ın popülerleşmesinde etkisi oldu tabii ama yine Gündüz vardı o takımın başında. Takım ruhu diye birşeyden söz edecek olursak bunu Galatasaray’a getiren isim Gündüz Kılıç’tır diyorum. O zaman hepimiz takımla özdeşleşmeye başladık. Daha evvel öyle birşey olmuyordu. Geçen seneki Fenerbahçe taraftarları gibiydik. Durmadan kötülüyorlardı takımı, hocayı. Biz de durmadan yeniliyorduk be kardeşim yahu. İşte, Gündüz zamanında yenmeye başladık bunları. Gündüz, harp meydanından gelmiş bir isimdi. Zaten öyle olmadı mı, çok dil uzatırlar sana.

  Fatih Terim’in de benzer bir tarafı var... 
Elbette. Fatih’in de böyle bir yanı var. Fakat Gündüz’ün daha sessiz, daha sakin öfkesini kontrol edebilen bir yanı da vardı. Fatih’in de karizması çok güçlü. Futbolcu üzerinde çok tesirli bir kişilik.

  Galatasaray’a dair edebi bir çalışma düşünmediniz mi hiç? Aklıma gelmedi böyle birşey. Futbolla ilgili bir şiir, roman olabilir belki ama sadece Galatasarayla ilgili bir çalışma oldu mu iş değişir. O zaman Fenerli birinin sizi alıp okuması diye bir şey söz konusu olamaz.

  Galatasaray’ın maçlarına gidebiliyor musunuz? 
Şu aralar maça gitmem yasak, çünkü bir enfarktüs geçirdim. Yoksa fırsat buldukça hep gittim maçlara. Televizyondan maç seyretmeyi sevmem ben. Size maç üzerinde ukalalık yapma fırsatı veriyor televizyon. Maç seyretme zevki vermiyor. Durduğunuz yerden ahkam kesmeye başlıyorsunuz; ulan sen oraya çık da göreyim ben bir seni, o topa öyle mi vurulurmuş, böyle mi vurulurmuş! Bekara hanım boşamak kolay tabii. Vallahi çocuklar, gördüğünüz gibi Galatasarayla ilgili herşeyi takip etmeye çalışıyorum. 78 yaşındayım. Futbolun iyi taraflarından biri de budur işte. Siz gençlerle de konuşabiliyoruz böylece.

  Geleceği nasıl görüyorsunuz? 
Avrupa’da daha çok kupalar alacağımızı düşünüyorum. Çünkü batı Avrupa’da elle tutulur, belirgin bir gerileme var. O da Batı Avrupa’da ki nüfusun yaşlanmasıdır. Bundan yirmi-otuz sene sonra Alman parlementosunda Türkler dörtte üç oranla temsil edilirlerse şaşmayın. Kaç Avrupa takımında, kaç Türk futbolcu oynuyor bir bakmak lazım. Eskiden böyle şeyler hayallerimizdi bizim. Türkiye, Cumhuriyet olduğu zaman Mustafa Kemal Paşa’nın bize gösterdiği hedef muassır medeniyet seviyesidir. Dikkatinizi çekmek istiyorum. Mustafa Kemal Paşa burada Batı medeniyeti demiyor, çağdaş medeniyet diyor ve bunun nerede olacağı belli olmaz. Bir tarihte batıdaydı, bir tarihte doğuda olabilir. Zaten oraya doğru da kayıyor. Aslında bizim yerimiz de orası. Batıda olamıyoruz bir türlü ama onlarla yarışmamız bizi geliştiriyoruz. Bunu Türkiye’de ilk gösteren kurum futbol olmuştur. İlk defa olarak Türk antrenörleri çağdaş manada topun nasıl oynanacağını öğrendiler ve uyguladılar. Darısı şairlerin başına diyeyim. Galatasaray bu konuda çok büyük işler başardı ve ben bundan gururlanıyorum. Mustafa Denizli ve arkasından Fatih Terim bu gelişmeyi kavradılar ve uygulamaya başladılar. Şimdi arkası da geliyor. Avrupa’da var olmaya başaranlar ilk olarak futbolcularımız olmuştur, aydınlarımızın beğenmediği futbolcularımız.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Johan Cruijff ve Puma



Almanya Puma Brand Center'da Cruijff'un giydiği ayakkabılar sergilenirken orayı ziyaret eden Arzu Keskin fotoğraflamış. Sağolsun gönderdi bizlere.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Özgünlüğünü aramak, asla yanlış bir yol değildir

Johan Elmander ve arkadaşları, golü Engin Baytar ile kutluyor

Değişimi kabul etmeyen farklı bir kimyası var Galatasaray'ın. Milan Baros'un oyuna girdikten sonra attığı gol sadece bir galibiyetin golü olarak anlamdırılmayacak. Bugün Galatasaray, yokuş aşağı giderken nasıl düzlüğe çıkabileceğini tekrar hatırlattı. Yine Galatasaray, midesine saplanan ağrıları hep beraber nasıl silebileceğini gösterdi.

Derler ki bazen insanın özlediği şey sadece yüz değişimi değil. İnsanın özlediği şey alışkanlıkları... Herkesin bir stili, kendi içinde hayatı şekillendirişi vardır, insanın özü olarak da adlandırabiliriz bunu. Sabah kalkar, kahvaltımızı yapar ve spor sayfalarından gireriz gazetemizi okumaya. Kimileri haftasonunu rafa kaldırır kendini. Kimileri en çok görmek istediği kişiyi görür, kimisi ise en çok hayatı paylaşmayı sevdiği insanı... Alışkanlık olarak gördüğümüz bazı şeyleri kaybetmekten hoşlanmayız. Onlar varken herşey normaldir ama yokken birden rahatsızlık duymaya başlarız, bu genellikle homurdanma sonucunu verir dilimizde. Hayat üzerine sadece kazanmanın kurulu olduğu birşey değildir. Mükemmel bir hayatın otobüsünde yolculuk ederken dahi kaybedeceklerimiz olacak. Çünkü insan yapısı mükemmelciliği kaldıracak düzeyde olamaz. Bu bir yapı kesinlikle ve harika kurgulandığını söylemek gerekiyor. İnsanı üzen asıl şeyse, kesinlikle çaba göstermeden kaybetmektir.

 “Bilirsiniz ki her insanın ayrı bir huyu, ayrı bir karakteri olduğu gibi, her futbol takımının da kendine has bir karakteri vardır.Biz sizlere burada Galatasarayımız’ın huyunu suyunu açıkça ve iyice anlatabilirsek, onu adamakıllı tanıyıp, inşallah senelerce dost geçinirsiniz. Galatasaray bir his takımıdır. Renklerine aşık birbirlerine seven futbolcuların takımıdır. Galatasaray feragat ve fedakârlıklarla çalışacak futbolcuların takımıdır. Galatasaray şımarıkları, kendini beğenmişleri, yalnız kendini düşünenleri sevmez. Kısacası Galatasaray, bir halatı hep birlikte çekenlerin, hep birlikte üzülüp, hep beraber sevinmesini bilenlerin takımıdır.” 
Gündüz Kılıç, Galatasaray eski antrenörü
Küçüklüğümde bir Beşiktaş taraftarıyken Galatasaray bende farklı bir çağrışım uyandırırdı her zaman. Bu takımın farklı bir özgünlüğe sahip olduğunu hissediyordum. Ve o küçük çocuk her zaman Galatasaray'a saygı duydu. Ancak bu yalnızca saygıyla sınırlı kalmayıp daha ileriye gitti. Ben kesinlikle bu renklerin gururunu, bu renklerin ruhunu hissetmeyi yeğledim, küçük bir çocukken verdiğim bu kararın hayatımı nasıl değiştireceğini hiç düşünmeden bu seçimi yaptım. Kendimi kendim gibi hissetmediğim anlar da dahil olmak üzere, Galatasaraylılığımdan her zaman gurur duydum. Bu bazen kırıldı, zedelendi, ancak sahip olduğumuz geçmişimiz bu çalkantılı dönemi de anlatmasını bildi. Soyunma odasında "Gören herkes kırmızıyı görsün!" diyen kaptanı, çocuklarını bir savaşa gönderircesine "Allah yardımcınız olsun" diyen bir hocası ve kaybettiğinin ertesi haftasında çalıştığının bin katı daha fazlasını esirgemeyen bir takımı gördüğünde, bir Galatasaray taraftarı en fazla ne kadar üzülebilirdi ki? Sadece çaba göstermeden kaybetmeyi kabul eden bir takıma üzülürdü Galatasaray. Birbirine saha içinde küfür eden futbolcular gördüğünde üzülürdü Galatasaray.  Takım arkadaşı kendisine sert girdiğinde dönüp ona hunharca saldıran futbolcusuna üzülürdü Galatasaray. Sahanın içinde bir arkadaşı kavga ederken, diğeri onu görmezden gelip yürümeye başladığında üzülürdü Galatasaray. Galatasaray başarısızlığa üzülmezdi. Galatasaray 14 yıl şampiyonluğu görememişti, çok da koymazdı. Tepkiyi koyma gereği hissettiğinde, bunu yapmaktan da çekinmezdi Galatasaray.

"Oyuna sonradan girenler de dahil olmak üzere herkesin elinden geleni yapmasını istiyorum. Tıpkı bu gece Baros'un yaptığı gibi. Böyle bir takım istiyorum!"
Fatih Terim, Bursaspor maçının ardından

Bugüne geldiğimizde Galatasaray'ın eski hüviyetine yavaş yavaş kavuştuğunu söylemek yanlış olmayacak. İlk golün ardından büyük bir heves ve sevinçle birbirini kucaklayan bu takım, bir galibiyetten daha fazlasını verdi. Bir takımı ve özellikle de Galatasaray'ı; onun başarısızlığı ve başarısını tek bir algıda düşünenler öncelikle kendi başarısızlığını sorgulamaya başlasın.

Milan Baros, golün ardından takım arkadaşlarıyla
Onu yargılayın, ancak ondan asla şüphe duymayın
Milan Baros takımın zor döneminde de adından gururla bahsettirmiş bir futbolcu. Diğerlerinin ne söylediklerine bakmayın. Onlar "x" kişi de sakattı der, neden hep gündeme kendilerinin geldiğini sorgularlar. Ancak görmezler ki bahsettikleri oyuncular bu takım için örnek bir duruş sergiledi. Bu yüzdendir ki Bülent Ünder onun için "Baros bu takımın en karakterli oyuncularından biridir" diyor. Milan Baros kendisine gösterilen sevginin ve kulüpte verilen değerin bilincinde. Yapmaya çalıştığı şeyin her zaman en iyisi olduğuna şüphe gerekmeyecek. Bu yüzden onu yargılayın, eleştirin ancak asla şüphe etmeyin. Milan Baros Galatasaray tarihinin gördüğü özel futbolculardan biri, bunu tüm futbol birikimim ve kalbime dayanarak söylüyorum. Tıpkı bu gece olduğu gibi, gerektiği yerde gerekli noktaya koşuyu yapacak ve Galatasaray'ı zafere taşıyacak.

Ve son bir not, seni çok sevdim rock adamı...

9 Ekim 2011 Pazar

O An: Eskilerden

Almanların muhteşem orta sahası Paul Breitner, Bayern Munih - Köln maçında sigarasını tüttürüyor, 1984 
Liverpool kaptanı Emlyn Hughes, takım arkadaşı Kevan Keagen'a ödül verirken, 1972. Ayrıca arkadakiler: Bill Shankly, John Toshack, Ray Clemence ve Steve Heighway

Marco Van Basten, John Bosman ve Danny Blind soyunma odasında, 1987

Franz Beckenbeuer takımının Chelsea ile oynanayacak dostluk karşılaşması için Heatrow havaalanında, 1978

BBC kameramanı, 1963 yılında Milan - Benfica arasında oynanan Avrupa Kupası final maçında kale arkasında

Manchester United taraftarı, takımlarının Benfica ile oynadığı  Avrupa Kupası finalini stadda izleyemediği için üzgün, 1968

Lutter Blissett ve John Barnes Watford'da bir futbol topuyla poz veriyor, 1980

Micheal Owen, 14 yaşında, 1993

8 Ekim 2011 Cumartesi

Türkiye 1-3 Almanya: Panzerler futbolu mükâfatlandırdı!

Joachim Löw ve Almanya Arena'dan mutlu ayrıldı. (Getty Images/UEFA)
Öncelikle şunu anlayalım, karşısına çıktığımız takım hiç şüphe duymadan parmakla gösterebileceğimiz dünyanın en iyi üç takımından biri. Grup elemeleri başlamadan önce kendimizi onların önünde öngörebilecek kadar yüksek bir katsayıya sahiptik. Sonuç olarak olmasa da Joachim Löw Arena'ya futbol izlemeye gelen insanlara büyük keyif verdi. Türkiye için sadece direksiyonu kaybetti demek doğru bir tanım olmayacak keza ne yaptığı bilinmeyen bu felsefenin doğru yanları çok az.

2008 yılındaki maç kıstas alındığında Türkiye'nin geriye gittiğini söylemek ne kadar yanlış olmuyorsa, Almanya'nın bir o kadar ileriye gittiğini söylemek de yanlış olmaz. Fatih Terim'in eksik Türkiye kadrosuna Almanya karşısında oynattığı futbol çarpıcıydı. Joachim Löw maçtan önce verdiği demeçlerde o günün Türk Milli Takımı'ndan halihazırda olumlu şekilde bahsetmişti. Löw'ün Almanyası'na bakıldığında oyununu ne kadar geliştirdikleri hayranlık bırakacak türden. Ballack, Klose gibi isimler vazgeçilmez görünürken Löw genç yaştaki yetenekli ayaklara Alman Milli Takımı formasını verdi. Neuer, Götze, Özil, Boateng, Khedira gibi fark yaratanları takımına yerleştirdi. Üstelik bu hunharca yapılan birşey değildi, Bugün 89 doğumlu Muller, Khedira ve Mesut Özil'in Alman Milli Takımı ile en az 20 maçı var... Dünyanın en iyi 4-2-3-1'ini oynayan takımın Almanya olduğunu söyledi Rıdvan Dilmen, kesinlikle haklıydı. Mesut Özil'i bu baskıda kullanmayarak dahi sahanın her alanını parselleyen Alman Milli Takımı'nı tebrik etmek veya keyif almak gerekir. Her pasın şiddetini ayarladılar ve baskıyı mükemmel teptiler. Takımda belkide en zayıf halka olarak gösterilebilecek Khedira'nın pası verdiğinde nasıl boş alana hareketlendiğine bakın... Alman eğitimi diyorlar buna. Statik müdafaa yapan orta sahalardan uzak, topun yorulmadığını bilen ve her an dripling atabilen, oyunu mükemmel derecede hızlı dokuyan bir takım Almanya. Neuer'in gollerdeki iki akıllı hareketiyle Almanya hızlı hücumu da ne kadar iyi yapabileceğini gösterdi. Götze'nin mental futbol yapısı ve yeteneği ileride bu takım için ne büyük bir iş arz edeceğini gösteriyor.

Burak Yılmaz ve Hamit Altıntop, kaçan bir gol sonrasında (Getty Images/UEFA)
Biraz Türkiye'den bahsetmek gerekirse, elemeler boyunca ne yaptığı belli olmayan bir takımı suçlamak doğru değil gibi görünüyor. Hiddink-Oğuz Çetin'in orta sahada pres yapan eleman olarak düşündüğü Sabri tercihi, Almanya'nın orta sahasını bastıramadı. Topu bu denli hızlı kullanabilen Alman Milli Takımı'na karşı Türkiye orta sahası kafasını kaldıramadı. Diğer bir yardımcı presci Selçuk İnan, ilk yarıda en fazla iyileştirmeleri yapan futbolcuydu. İkinci yarıda neden çıkarıldığını anlamak güçtü. Savunma ve orta saha tandeminde Servet-Egemen; Aurelio-Sabri-Inan tercihleri Türkiye'nin hızını yavaşlatmayı başarmış olmalı. Almanya'da kademede Burak'a şans tanımayan Boateng'in oyundan alınması, Türkiye için o bölgede bir fırsat yarattı ve birkaç dakikalığına da olsa Türkiye heveslendi. Ancak Almanya yine çok iyi bir organizeyle penaltıyı alarak durumu yeniden iki farka çevirdi. Gösterilen birkaç iyi niyetli çaba Türkiye'nin müdafaasına çare olmadı. Göründüğü ve olması gerektiği gibi, ipler artık bugün mükemmeliyetçi bir futbol izleten Alman Milli Takımı'nın elinde.

7 Ekim 2011 Cuma

Sade görünümler üzerinde sade duygular

Galatasaray A2 takımı, Denizlispor'u 3-0 mağlup ettiği karşılaşmada klasik formaları sırtına geçirdi. (Florya, Galatasaray.org)

1903 yılında Notts County takımını izleyen Juventus onlardan etkilendi ve siyah beyaz renkleri aldı. 2 yıl sonra Arjantin takımlarından Independiente Nottingham Forest'ın oyununu izledikten sonra kırmızı renkleri seçmeye karar verdi. 1909 yılında kalecilerin takım arkadaşlarından farklı bir renkte giyinmeleri kararlaştırıldı. 1933 FA Cup finalini oynayan Everton ve Manchester City, futbolda ilk kez numaraları kullandı. 1973 yılında bir Alman takımı Eintracht Braunschweig, Jägermeister isimli bir markayla prosedür imzaladı ve formalarında onların isimlerini kullanmaya başladı. 1974 yılında Johan Cruijff Puma ile bireysel bir kontrat imzaladı ve onların ürünlerinden başka bir marka kullanmadı. Yine bir başka dünya starı Pele'ye başka bir krampon giymemesi için $120,000 ödendi. 1980 yılında forma üzerinde tasarımlar, gölgelendirmeler başladı ve farklı biçimler kullanıldı. 1991 FA Cup finalinde Tottenham uzun şortlarla sahaya çıktı. 2003 yılının yazında Real Madrid, Manchester United'dan transfer ettiği David Beckham'ın ismiyle yaklaşık olarak 1 milyonu aşan forma satışı gerçekleştirdi.

 Futbolu çılgınlar gibi izleyen insanlar gördüklerinde takım elbiseli adamların odak noktasında yuvarlak bir meşin oluştu. Bu endüstriye paralar yatırdılar, çılgınca rakamlar dönmeye başladı ve piyasa yıllar geçtikçe yükseldi. "İnsanlar buna bu değeri verdiğine göre, neden ben de bunu istemeyeyim?" diyerek sorgulamaya başladılar. Rasyonelleştiler. Bir fırsat olarak gördüklerinde güzel futbolu paraya çevirdiler. Teknoloji gelişti. Tribüne gitmek istemeyenler daha kaliteli yayın istediler. Daha kaliteli yayın, daha fazla para anlamına geliyordu ve bunu yapmaktan da çekinmediler. Sürekli reklam aldılar ve maç sırasında bunları yedirmeye çalıştılar. Gittiğiniz stada artık bir kurum adını ağzınıza alarak gidiyor, yolunuzu onların isimleriyle buluyorsunuz. Tribünde oturduğunuz koltuklar onların satın aldıkları alanı kapsıyor. Bunlarda yetmiyor artık sahanıza giriyorlar. Size üzerinde kendi adları yazılı ücretsiz formalar dağıtıyorlar. Sizi siz yapan değerlerden, sizi efsanelerinizden uzaklaştırıyor, kendi malı yapmaya çalışıyorlar. Artık giydiğiniz formaların kollarında, göbeğinde, sırtında, şortunun arka kısmında onların isimleri yazıyor. Hepsi kağıt üzerinde birkaç imzadan ibaret. Ve onlar maç çıkışında köftenin kokusunu sevmezler.

 Bununla uzun süre savaşan takımlar oldu ancak onlar da pes sonunda pes ettiler. İspanya'nın Bask bölgesinde, takımında yalnızca Bask futbolcuları oynatan ve 100 yılı aşkın süredir renklerini koruyarak formalarını sade bir şekilde koruyan Atletic Bilbao bunu bir misyon edinmiş, ancak 2008 yılında yine kendi bölgesi dahilinde Petronor isimle bir şirketle anlaşarak formasına reklam almıştı. Yine bir başka İspanyol kulüp olan Barcelona, nakit sıkıntısı sebebiyle yıllardır koruduğu duruşunu bozmuş ve formasına 5 yılı içeren bir sponsorluk anlaşmasıyla kendilerine rant sağlamaya çalışmıştı. İngiletere'de bunun öncüsü 1979 yılında formasına Hitachi reklamı alan Liverpool futbol kulübü oldu. Londra'da bir semtin adı olan Highbury akıllara Arsenal'i kazımıştı, şimdi onlar bir uçak filosunun isminin yazdığı stadda futbol oynuyorlar

13 Eylül 2010'da Galatasaray, Ali Sami Yen stadında Gaziantespor ile karşılaştı. Maç öncesi ısınmak için sahaya giren futbolcuların üzerinde Metin Oktay'ı anma gününe özel hazırlanan t-shirt'ler görüldü. Taraftar bunları görmekten oldukça keyif aldı. Isınmanın bitmesi ve oyuncuların formalarını giyip tekrar sahaya gelmesiyle Eski Açık tribünlerini kapsayan dev bir Metin Oktay forması açıldı. Klasik sarı ve kırmızı tonların kullanıldığı dev formada 10 numaranın altında Türk Telekom yazıyordu.

10 Şubat 2008'de oynanan Manchester derbisinden
Manchester United ve Manchester City, 10 Şubat 2008 günü oynanacak olan karşılaşmayı 6 Şubat 1958'de meydana gelen kazada hayatını kaybeden Manchester Unitedlı futbolculara ve gazetecilere adadı. Ve o günü takiben, formalarında hiçbir sponsor izi olmadan, sadece oldukları gibi görünerek oynamayı hedef kılmışlardı. Nike firması bunun dahilinde iki takıma da klasik formalar hazırladı. 10 Şubat 2008 günü oynanan bu karşılaşma, benim için futbol tarihindeki en anlamlı karşılaşmalardan biri oldu.

Stada bir futbol maçı seyretme gittiğinize göre bir futbol izleyicisisiniz. Elbette renginizi belli ederek maçlara gitmeyi yeğlersiniz. Her taraftar, tuttuğu takımın formalarını sade görmeyi, bütünüyle onları temsil etmeyi ister. Ancak günümüz futbolunun ulaştığı endüstride klasik formaların satışı dışında bu artık pek mümkün görünmüyor.

İsterdim ki her takımın taraftarı bilinen rengiyle, armasıyla içeri girsin demir parmaklıklardan. İsterdim ki o formaların arkasında x kurum değil, kendi tercih ettiğimiz; bize çocukluğumuzu yaşatan isimler yazsın. Nasıl bir kadının güzelliğini saçları temsil ediyorsa, bir futbol takımının güzelliğini de formaları temsil ediyordur. Basit görünüm aslında olduğundan çok daha güzeldir. Bugünün güzel resmi için Galatasaray'a teşekkür ederim.

3 Ekim 2011 Pazartesi