31 Ağustos 2011 Çarşamba

Guardiola'nın 3-4-3 formasyonuyla zamana yolculuk



2 Mart 2007, Pep Guardiola El Pais gazetesindeki köşesinden,

"Söylendiğine göre Rüya Takım Zaragoza'da geri döndü. Ancak ben Rüya Takım'ın çok daha önceden bitmiş olduğunu düşünüyorum."
Guardiola'nın bunu yazma sebebi Frank Rijkaard'ın ertesi gece Thuram, Puyol ve Oleguer'i üçlü savunma olarak kullanması ve bu maçla ile ilgili üzerinden büyüyü atamamış olanların, o düzeni Johan Cruijff'ün 3-4-3'üne benzetmesiydi. (Johan Cruijff, Barcelona'nın başında olduğu sürede felsefesini bu düzen üzerinden işletti.) Estetik bir maçtı, tıpkı Villareal maçında olduğu gibi. Guardiola'nın bu yazısı ve Villareal maçı sonrası yaptığı basın toplantısından ufak ayrıntılarla yeni sezonda neler yapmaya çalıştığına bir göz atalım.

Öncelikle Cruijff'ün 3-4-3'ünden söz edelim, bugün her ne kadar kendisi de Guardiola'nın takımının daha iyi olduğunu düşünse de, Johan Cruijff'ün takımı sahip olduğu düzenle birlikte daha çok hücum yapma fırsatı yakalıyordu. Aslında bu, onların bir çok defa ağır yenilgiler almasına sebep oldu ama bu riskle oynamayı en başından göze almışlardı...

Johan Cruijff'ün kullandığı 3'lü savunma:
---------------- Koeman ----------------
--- Ferrer -------------------- Carlos ---
Frank Rijkaard'ın kullandığı 3'lü savunma:
---------------- Puyol -------------------
--- Olequer ------------------- Thuram ---
Pep Guardiola'nın kullandığı 3'lü savunma:
---------------- Busquets ----------------
--- Mascherano --------------- Abidal ---

Sadece savunmacılara bakarak Guardiola'nın ne denli bir risk aldığını görüyoruz çünkü elindeki oyunculardan sadece birisi gerçek anlamda savunmacı diyebileceğimiz türden. Cruijff ve Rijkaard'ın göbeğindeki oyuncuların sert yapılı ve savurucu olduğu da aşikar. Bu yönden baktığımızda Guardiola'nın elinde sadece teknik, iyi bir top çalıcı var. Ancak o bunu da çözmüş... Antrenmanda oyuncularına her seferinden biraz daha fazla olarak, topu bırakmamalarını ve kaybettiklerinde onu çok hızlı bir şekilde almalarını istemiş, ayrıca oyunu savunmanın dışında oynamaları gerektğinden bahsetmiş. Keza oyuncuları bunu başardı. Katalan radyosuna göre maçın 75. dakikalarında Barcelona'nın topa sahip olma oranı %80'in üzerindeydi. 5 gol atan ve sayısız atak girişimde bulunan bu takım savunmada çok az topla oynadı. Keita gereğinden daha fazla baskıyla rakibine orta alanda fırsat vermedi. Barcelona'nın 4'lü savunma oynarken yaptığı en iyi hareket 3'lü savunma. Çünkü genelde Alves efendi hücum ile meşgul oluyor. Ancak şu var, Barcelona 4'lü savunma oynadığında orada topla daha rahat oynayabiliyor.




"Bu kulübün içinde olduğum sürece iyi futbolun her zaman orta saha oyuncularından geldiğini düşündüm."
Pep Guardiola

İyi futbolun getiricisi orta sahalar Guardiola'nın çok önemli bir anahtarı var, Cesc Fabregas. Gelir gelmez ne denli bir kupa kazanma isteği olduğunu çok iyi bir biçimde gösterdi ve Barcelona ile şimdiden 2 kupa ekledi kariyerine. Guardiola öyle anı yaşayan biri değil. Her zaman bir planı var. Bu nedenle Thigo ve Fabregas geçtiğimiz pazartesi sahada birlikte oynadı. Bir 3-4 yıl sonrasını öngörebiliyor. Guardiola'nın kullandığı düzeni, kendisinin içinde bulunduğu ve komutanlığını yaptığı o takımın orta saha düzenine benzettim.

------------- Pep Guardiola --------------
------------------------------ Amor ------
------- Laudrup --------------------------
---------------------- Bakero ------------

Burada Fabregas, Bakero ile benzer bir görevi üstlenmiş durumda. Öncelikle Bakero dönemin kaptanı. Barcelona için 115 gol attı. Orta saha düzeninde pas trafiğini hızlandırmak adına bir duvar örücü. Ceza alanına yaptığı koşular ve o küçücük boyuna rağmen yaptığı mükemmel kafa vuruşlarıyla tanınır. Fabregas'ın Villareal maçında onun rolünü aldığını söylemek yanlış olmaz. Andres İniesta'yı Fabregas'ın pozisyonu sebebiyle daha az hücumda gördük ama her mevkide mükemmel hızını ve zekasını gösterdi bizlere. Onu Laudrup ile eş değer kılmamız çok tatlı olur, göze hoş gelirdi. Amor'un Thiago ile eşleşmesi garip değil çünkü Amor döneminde çok yönlü bir oyuncu ve takımın çok önemli bir parçasıydı. Thiago için henüz bu erken ama önünde bir harika bir gelecek görünüyor. Elbette Pep Guardiola'yı biriyle eşleştireceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

"Bu düzende oynadığınızda kanat forvet görevi üstlenen oyuncular daha statik olmalı."
Pep Guardiola

Bielsa üzerinden gidelim. Bu düzen Alexis'in işine yaradı biraz. Çünkü Bielsa'nın Şili'si de benzer bir şekilde boy gösterdi kupada. Sanchez bu nedenle görevini iyi biliyordu. Villareal karşısında ondan çok iyi baskılar gördük ve bu, topun hızlıca Barcelona'ya geçmesini sağladı. Pedro ise bunu formayı giydiği dönemden beri yapıyor, maçın ilk yarısında Zapata'ya basarak kazandırdığı korner iyi bir örnek...

Basın toplantısında Guardiola, bu düzen ile ilgili söylenenleri kabul etti. Ancak yine atladığımız birşey var ki, önemli olan Guardiola için bu değil, takımın sahip olduğu oyun felsefesi. Guardiola 3-4-3 formasyonunu kadro sıkıntısı nedeniyle kullandı ve bundan basın toplantısında bahsetti. "Mevcut oyuncularımız olsaydı, bunların olacağından şüpheliydim." Bir kez daha Guardiola'nın El Pais'deki köşe yazısına göz atalım: "Bir gün, dörtlü savunma çizgisiyle oynasaydık daha fazla ileri gidemeyecektik, oysa üçlü oynayabilirdik. Ben üç dedim, beş değil. Basit bir biçimde bunu hallettik ve iyi bir iş çıkardık. Sonra kupada yarı finale yükseldik."

Bazıları aksini söylese de, Guardiola'nın içinde olduğu futboldan sanırım hiç bıkmayacağım. Çünkü güzel düşünen, güzel bakar. Güzel bakan keyif alır. Keyif alan asla sıkılmaz. Onlar her zaman kazanır...

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Tik-Tak



George Graham'ın futbolcu transferinden komisyon aldığı ortaya çıkınca kovulmuştu. Bruce Rioch'un sonu da farklı olmayacaktı. Arsenal berbat durumdaydı. 1996 Eylül'ünde stat ekranından bir adam "Bonjour" diyerek kendini tanıttı. Arsene Wenger. Bu adam diğerlerinden biraz farklıydı. İngiliz futbolunun alışılagelmiş oyun tarzının uzağındaydı. Bu adamın yapmaya çalıştığı şey kazanmanın yanında futbolseverlerin seyir zevkini artırmak ve kendilerinde saygı uyandırmaktı.

Arsene Wenger İngiliz futbolunun çok üzerinde bir teknik direktör. Kişisel olarak onu gelmiş geçmiş en iyi teknik direktörler arasına koyabilirim. Yıllar boyunca hedeflediği gelişim ve gelecek teoirilerini kulübün felsefesi haline getirdi. Adını kulüp ile özdeşleştirdi. Arsenal'den bahsettiğimizde onların bize diğerlerinden daha farklı bir çağrışım uyandırdığını hissediyoruz. Bunu İngiltere'de başarmak zordur ve hele ki elle tutulur birşeyler elde edemediğinizde... Mesela Ferguson, onun için diyebilirler mi "Takımı 3 yıl boyunca hiçbir kupa kazanamayacak..." Her menajerin farklı yapısı, oturttuğu bir kimliği var. Ve uzun vadede süregelen teknik direktörler oturttuğu kimliği taraftarın beklentisi doğrultusunda aşılar. Bunda İngiltere'deki menajerlik sisteminin de etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Wenger bu açıdan ele alındığında İngiltere'de gerçekten farklı gözle bakılması gereken bir teknik adam. Öyleki Barcelona'ya transfer olmadan 2-3 ay önce Fabregas bir cümleyle bunu çok güzel özetlemişti: "İspanya'da 2 yıl boyunca kupa kazanamazsanız sizi değiştirirler ama burada öyle değil."

Wenger'in son yıllarda göze çarpan bir eksikliği var. Odak noktası zayıflığı. Wenger düşünmesi gereken her konuyu detaylıca ele alıyor ancak söz konusu kupa kazanmak olduğunda yetenekli oyuncuları sahada sadece isimleriyle kalıyor. Bu son yıllarda Arsenal'de bir beklenti olmaktan çıktı. Taraftar kupa kazanmak istese de sanki "bu olmasa da olur" gözüyle bakıyor. Ve bu iyi bir şey değil. İleride dönüp neler yaptığına bakmak istediğinde orada elbette bir kanıt olması gerekiyor. Özellikle de futbolda. Kaliteli bir başarısızlık geminin su almasına sebep oluyor. Bu su ilerledikçe seviyesi yükseliyor ve gemi batma noktasına geliyor. Ve bu şansı vermemelisiniz. İngiliz futbolunda 20-25 yıllık dönemlerde belirli bir takım kazandıklarıyla öne çıkabiliyor. Önceki yıllarda bu üstünlük Liverpool'un elindeydi ve şimdi Manchester kazandı. Chelsea ve Arsenal ise onların sürekli gerisinde kaldı...



Aslında Arsenal'in eski durumunda olmayacağını söylemek basit. Çünkü anahtar oyuncularını sattı. Barcelona Fabregas'ın dönmesi için elinden geleni yaptı, Nasri ayrılmak istedi. Wenger yerini dolduramadıklarında kazanmayı bırakın, futbol oynamaktan keyif alan o çocukların son iki haftadır topla oynama yüzdesi %40'lara indi. Durum böyle olunca Manchester United 8 golü atmakta vasıfsız kalmadı. Eski bir Liverpool efsanesi Alan Hansen onun için şöyle diyor: "Asla çocuklarla kazanamayacaksın." Kendisi aksini düşünse de, bilinen birşey var: Arsene Wenger 15 yıllık Gunners kariyerinin en büyük sınavlarından birini verecek...

20 Ağustos 2011 Cumartesi

O An: Guardiola'dan İkinci Adama Bir Ders

24 Kasım 1996. Rabson'un Barcelona'sı San Mames'de Bilbao'ya konuk oluyor. Mourinho, Barcelona'da Rabson'un yardımcısı. Bilbao çalıştırıcısı Luis Fernandez bir anda yedek kulübesinde Mourinho ile bir tartışmaya giriyor. Bir adam, maçın ardından soyunma odasına giderken Fernandez'in omzuna dokunuyor ve sert bir şekilde uyarıyor. Bu isim Pep Guardiola. Maçın ardından basın toplantısında Bilbao çalıştırıcısı Fernandez tartıştığı adamı tanımadığını söylüyor.

Aradan yıllar geçiyor. Mourinho, Guardiola'nın yardımcısı Tito'nun gözüne parmağını sokuyor. Basın toplantısında onu tanımadığını ve bundan artık bahsetmek istemediğini söylüyor. Bundan bir kaç dakika sonra Guardiola'ya bu demeçten bahsediyorlar. Guardiola sanki yıllar öncesine atıfta bulunarak şöyle cevap veriyor: "O Tito'yu tanımıyor olabilir ama ben Karanka'yı tanıyorum..."





18 Ağustos 2011 Perşembe

Deha, ustasına yetişti!



Yeşil sahalar elbette Mourinho'nun çirkinleştirdiği gibi kalmayacak. Arada güzel şeyler olacak. Guardiola bir kaç saat önce kazandığı kupayla ustası Cruijff'a yetişecek. Cruijff kazandıklarını 88-89 ve 95-96 sezonları arasında yaparken, Guardiola buna sadece 3 yılda yetişecek. 11 koca kupa. Bir öykünün simgeleri. Ve tüm bunları Cruijff'ün uyguladığı felsefeyle kazanmak futbolda "o eskidendi" tabusunu yıkıyor. Ustanın dediği gibi: "Kalite için başarı, başarı için kalite!"

Guardiola: 3 La Liga, 2 Şampiyonlar Ligi, 3 İspanya Süper Kupası, 1 Avrupa Süper Kupası, 1 Kıtalararası Kupa, 1 Copa del Rey
Cruijff: 4 La Liga, 1 Kupa Galipleri Kupası, 1 Copa del Rey, 1 Avrupa Süper Kupası, 3 İspanya Kupası

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Fabregas Barcelona'da: Bir iskandinav masalı sona erdi!

Geçtiğimiz yıl Kral Kupası finalinde Barcelona hiç de alışkın olmadığı bir biçimde Ronaldo'nun golüyle geriye düşmüş ve herkesi bir telaş sarmıştı. Bu elbette skor tabelasında kendini arkaya attıran bir histen daha fazlasıydı. Barcelona yedek kulübesi için bizim o kahvehanelerdeki konuşmalara benzer birşeyler söylenmişti. "Dışarıdan maçı çevirecek adam lazım abi!" Gerçekten de öyleydi. O sırada Guardiola'nın yapabileceği en iyi hamle Bojan Krkic ve saha içindeki bir kaç pozisyon değişikliğiydi. Messi'nin ve İniesta'nın bireysel çabaları sonuç vermemiş ve kupa Madrid'e gitmişti. Aslında bu sene başında Guardiola'nın yapmak istediği tercihti. Guardiola iskeletini bozmak istemiyor, gerektiğinde genç oyunculara belirli zamanlarda şans vererek takıma uygunluk getiriyordu. Bu tip takımlar elbette final günleri karşılaştıkları sürprizlerden hoşlanmaz. Bunu sağlamlaştırmak adına Barcelona'nın bir sonraki sezon için yaptığı hamlelere değinmekte fayda olacak.


Fabregas evine geri döndü (Fotoğraf: MD)

Bu gece Süper Kupa finalinin ortasında Arsenal, resmi web sitesinden Fabregas'ın Barcelona'ya gerçekleşen transferini duyurdu. Bu iş zamanında Cennet Mahallesi'nde Ferhat'ın Sultan'ı isteme olayına dönmüştü ve böylece bir destan sona erdi. Fabregas'ın dönme arzusu, Barcelonalı futbolcuların onu takımda görmek istemelerine yönelik demeçler; hatta Xavi ve Wenger sürtüşmesi dahi olmayacak. Bu işin sevindirici kısmı.

Aslında ben Fabregas'ın düne kadar gereksiz olduğuna düşünüyordum ama Guardiola'nın takımına kazandırdığı uygunluğun bir yere kadar olduğuna inanıyorum. Her yıl daha iyiye gidiyor diyebileceğimiz bir Madrid'in karşısında tüm sezon boyunca hedefi her sene yaptığını bir daha yapmak olan bu takımda topla tek dripling yapma lüksünü Messi'ye veremezsiniz. Guardiola önce Messi'nin yükünü hafifletmek istedi ve Sanchez'i sağa koydu. İlk maçında hiç de fena değildi. Bielsa ile çalışmış bir oyuncu bana göre hücum anlamında Barcelona'da sıkıntı çekmez. Geçtiğimiz basın toplantısında Guardiola da bunu vurguladı. "Alexis'in Bielsa ile çalışmış olması belirleyici değildi ama bu bir güvenceydi. Oyuncular ondan birçok şey öğrendi." Barcelona'nın Sanchez ile daha fazla top kaybedeceğini düşünenler ya da takıma uygun olmadığını söyleyenler var ancak ben onlara katılmıyorum. Mesela Cruijff topla oynama lüksünü Laudrup ve Stoichkov'a verirdi. Bu tip oyuncuların belirli bir risk alma görevi var. Bunu yaparlar ancak savunmayı da iyi yaparlar. Guardiola'nın izinden gitmek istediği şey bu. Bu nedenle Alexis transferini doğru buluyorum.

İkinci büyük vurgun Fabregas oldu. O gelmeden İspanya'da yine "Xavi ile birlikte oynayabilirler mi?" dedikoduları çıktı. Xavi ve Busquets bunlara katılmamıştı. Hatta Busquets bir demecinde şöyle dedi: "Mascherano ve benim için de aynı şeyi söylediler ancak birlikte bir çok maç çıkardık ve birlikte oynayabileceğimizi gösterdik." Bir kere şunu anlamalıyız: Barcelona'da "kesilmek" diye birşey yok. Herkes bundan bahsediyor. Sadece az ve çok süre almak var. Kimse orada 'Bana şans verilmiyor' ya da 'Bana güvenilmiyor' diyemez. Bu oyuncunun kendisini direk yalancı olarak çıkarır. Guardiola takımda ilk olarak bunu önlemek amacıyla birbiriyle sürtüşen Ronaldinho ve Deco'yu gönderdi. Ardından sesi bir türlü kesilmeyen Eto'o. Kim daha fazla süre alabilir sorusuna geldiğimizde, bence Busquets'e az süre vermek bir çılgınlık olur. Geçtiğimiz yılın en çalışkan oyuncularından biri oydu. Harika bir pozisyon bilgisi ve top çalma yeteneği var. Önlerinde Fabregas ve Xavi'nin iyi bir ikili olacağını düşünüyorum. İniesta, Messi, Villa, Sanchez ve Pedro'nun rolleri paylaşacağını düşünüyorum. Guardiola'nın en çok sevdiği şeylerden biri oyuncuları farklı pozisyonlarda yoğurmak. Bunun en iyi örneğini bu gece gördük. Takımın göbeğinde bir sol bek ve bir defansif orta saha oynadı. Mascherano bence maçın en iyilerindendi. Gelin şöyle bir pozisyon randımanı yapalım:

Savunmanın sağı: Alves, Adriano, Puyol
Savunmanın göbeği: Puyol, Pique, Fontas, Mascherano, Abidal, Busquets
Savunmanın solu: Abidal, Maxwell, Adriano, Puyol

Defansif orta saha: Busquets, Mascherano, Keita, Fabregas
Merkez orta saha: Xavi, Thiago, Fabregas, Keita
Ofansif orta saha: İniesta, Afellay, Alves, Fabregas

Sol hücum: Villa, İniesta, Sanchez, Afellay, Messi
Merkez forvet: Villa, Messi
Sağ hücum: Pedro, Messi, Sanchez

Buradan söyleyebiliriz ki, takım bir savaşa girdiğinde harika bir yoğunluk sağlayacak. Ve oyuncuların üzerindeki etiketin bir önemi olmayacak çünkü oyuncular şöyle diyecek: "Ben 20 kişilik kadronun bir bireyiyim. Dünya'nın en iyi takımında oynuyorum ve 3 yılda 15'ten fazla kupa kazanan bu takımın içinde burada kesilmek söz konusu olmamalı."

El Clasico'da birbiriyle örtüşmeyen demeçler görmemize artık şaşırmıyorum. Mourinho "Sezonun en boktan kupası" dediği bu çift kart üzerinde kullanabileceği en iyi adamları kullandı ve takımını müthiş hazırlamış göründü. Barcelona'da ise Guardiola "Bu maçı oynamamız bizim geçtiğimiz sezonun en iyilerinden olduğumuzu gösteriyor. Bu bir final ve bahane yok." demecini verdi ve oldukça zor anlar yaşadı. Maçtan sonra Fabregas transferine verdiği cevap çok hoşuma gitti: "Pazartesi sabah gelip başlayacak. Çarşamba sahada olup olmayacağını göreceğiz."

12 Ağustos 2011 Cuma

Başlıksız


Ne denir ki şu görüntüye? Kaç futbolcu gözlerimi doldurdu acaba bugüne kadar senden başka? Sözün bittiği yerdeyim be çocuk, o formayı çıkarmadan üstüne takmışsın ya o çubukluyu, susturuyorsun insanı be çocuk...

Yolun açık olsun be aslan, o forma sırtında olmasa bile hep kalbinde olacak, biliyorum. Biliyorum çünkü biz seni hep "parçalı"yla bildik, senle büyüdüm ben, o formayı üstüne ilk taktığın günü hatırlıyorum, sanki yıllardır oynuyordun, gollere öyle bir seviniyordum ki anlatmam güç. Ya şimdi? Gittin ya, yine aynı şekilde sevineceğim, bu sefer yıllardır dışardaymışsın gibi değil, sanki her gün ilk kez başka formayı giyiyormuşsun gibi seyredeceğim seni. Çünkü biliyorum, üstündeki o çubuklu çıkınca altında daima parçalı olacak, biliyorum çünkü o parçalı hep senin yanında olacak.

Yolun açık olsun be Kaptan, Aslan Yürekli Kaptan...

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Güle Güle Arda Turan



Clint Eastwood'un yazdığı ve oynadığı en etkileyici filmlerden biriydi Milyon Dolarlık Bebek. Gerçek bir hikâyenin üzerinden işlenmesi onu daha da çekici yapmıştı. Maggie'nin en iyisi olana kadar gösterdiği çaba, izleyicilerin onun adını haykırana kadar Maggie'nin kendi içinde yaşadığı savaş; ve yediği son yumruktan sonra yaşadıkları kaldırılamazdı. Maggie bu travmadan sonra hocası Frankie'ye şöyle demişti: "Bu makineyi kapat. Artık bununla yaşayamam, adımı bizzat söylemeseler de bana tezahürat yaptılar." Ve ardından Morgan Freeman bu sahneyi şöyle özetlemişti: "Gerçek şu ki sadece tek birşey için yaşayan insanların elinden bunu aldığınızda onlar artık gerçek bir savaşçı değildir..."

Biri çok sevdiği, hayranı olduğu Arif abisinin 6'sıydı, diğeri altyapısında olmaktan gurur duyduğu kendi forma numarası olan 6'ydı. İkisini birleştirip bir çocuk koydular sahaya. En tatlı hikâyelerden biri oluverdi. Onu sahaya koydukları günden beri, her zaman adından etkileyici bir biçimde söz ettirmeyi başardı.

Arda'nın adını ilk olarak içinde çok güzel anılarım olan kurs hayatımda duydum. Oradayken de kendimi Galatasaray olmadan rahat hissetmezdim. Telefon taşımamıza izin vermezlerdi. Haber alamazdık dışarıdan. Galatasaray'ın en dandik ön eleme maçlarından biri, bir genç çocuğun adını duyurdu. Hocama maçın skorunu söyletmek o kadar kolay değildi. En sonunda "Onlar iki gol attı" dedi. Ardından bizi sordum, telefonu gösterdi. 5 gol atmışız. Arda adını ilk orada öğrendim. Güzel bir hikâyeydi.

Bolesnav maçında 2 gol atan Arda'yı hemen ertesi maçta Gerets'in yedek bırakması herkes tarafından ilginç olarak karşılanmıştı. Ama eminim Arda'yı piyasaya bu denli yavaş yavaş sürmek onun için en iyisiydi. Çünkü Arda kaptanlık bandını aldıktan sonra gösterdi ki, ani kararlara alışkın değil. Biz de değildik. Bir çok taraftar 2008 yılında kritik şampiyonluk maçlarından birinde, Gençlerbirliği'ni 0-1 mağlup ettikten sonra onun o çamurlu formasının armasında yazan 66 numaraya daha fazla aşıktı. Bir çok taraftar, onun 66 numarayı giyerken Anfield'a dahi fazla gelen bileklerine daha fazla aşıktı. Bir çok taraftar yine onun Skibbe'nin altında Trabzonspor'a çizgiden attığı aşırtmadan sonra yaşadığı sevince daha fazla aşıktı.

Arda çoğu zaman ağrıları göze alarak maçlara çıktı. Bu yanlıştı ama yapanlar da vardı. Geçtiğimiz yıl Xavi de benzer hikâyeyi yaşamıştı. Düşünüyorum da bu iki futbolcunun yapısını ortak kılan ne? Sevgi?..

Messi'yle kıyasladılar, yeni Metin Oktay dediler, kilo aldı koca götlü koca kafalı dediler. Lüks arabalara biniyor, camiye gidiyor, dışarı çıkıyor dediler. Arda Messi değildi. Arda Metin Oktay da değildi. Arda koca götü, koca kafasıyla sayısız gol attı, asist yaptı. Bu onun en iyisini göstermesine engel değildi. Camiye gidene karışmayanlar, dışarıya gitmesine de karışamazdı. Arda, Arda'ydı..."Ben 22 yaşında Arda'yı izleyen bir taraftar olsaydım onu kıskanırdım."

Bir çok efsane oyuncunun kariyerinde medya ile yaşadığı sorunlar oldu. Aslında medyayı en iyi özetleyen Kewell'ın bir yorumuydu: "Sanırım dünya var olduğu sürece hiçbir medya iyi olamayacak." Terbiyesizlik yaptılar, sustu. İleri gittiler, tepkisini verdi. Ama en güzeli sakatlığından sonra çıkıp Manisa deplasmanında 10 dakikada şovunu yaparak 2 gol atmasıydı. Yine benim de tribünde izlediğim bir dostluk maçında, Avusturya'ya karşı rakiplerini alt ederek golü atan Arda, medyaya dönüp "Bunu da yazın" dedi. Elbette yazdılar.

Hiç hatası olmadı mı? Frankie'nin defalarca uyarmasına rağmen Maggie'nin bir boks maçında her zaman kendisini koruyabildiğini gördünüz mü? Elbette hayır. Benim de çoğu kez yaşayarak söylediğim gibi, olgunluk yaptığın yanlışların ardından gösterdiğimiz erdemlilik ile öğrenilir. Arda için kaptanlık pazubandı koluna öylece takılan basit birşey değildi. Arda için kaptanlık, Ali Sami Yen'in soyunma odasında maçlara çıkmadan önce aynaya bakarak o bandı ruhunda hissetmesiydi.

Hadi konuşalım, 19 yaşında Anfield'da dünyanın en harika taraftarının önünde kendisini özel hissettiren kaç tane futbolcu izledik? Arda'ya Liverpool'a olan hayranlığından dolayı kızıyorlar. Arda bunu söylerken dahi Galatasaray ile bağdaştırıyor, Liverpool'u Galatasaray'a benzettiğini söylüyor ve bu yüzden onlara hayranlık duyduğunu söylüyordu.

Gerets ile hayalleri, Kalli ile disiplini, Skibbe ile taktiği, Rijkaard ile olgunluğu, Terim ile motivasyonu öğrendi. Herkesten birşeyler aldı. Adına seviniyorum çünkü en olgun döneminde Avrupa tecrübesi yaşayacak. Diğerleri gibi olmayacak. Kendisini en iyilerle kıyaslatacak. Arda artık burada gerçek bir savaşçı değildi. Eminim Galatasaray her zaman kalbinin bir köşesinde olacak.

“10 yıl sonra nerede olacağımı bilemem ama şu kesin ki bu kalpte her zaman Galatasaray olacak."


Sol elinde top ve sağ eliyle yumruğunu sıkarak Hagi'nin golüne sevinen bu çocuk, Galatasaray'ın kaptanı oldu. Mustafa Denizli'nin dediği gibi bu resme bakarız, ve ardından sayısız cümleler kurarız...