23 Haziran 2011 Perşembe

Coşkun Özarı



"Alo, Jakop sen misin? Aaa Hayko... Alo Hayko duyuyor musun beni? Bir çift 9 paund 36 numaralı siyah bir ayakkabı gönder. Evet, çok iyi bir müşterimiz için. Fakat 2-3 güne kadar elimize gelmeli, tamam mı?"

Telefonla konuşan bu adam, Coşkun Özarı'dan başkası değil. Bazen çamurlu, bazen sert toprak, arada sırada yeşil olan futbol sahalarından çıkma Coşkun Özarı. Mekanı cennet olsun. Onunla ilgili arşivde ilginç bir anıya rastladım...

Futbolu bıraktıktan sonra bir kadın ayakkabı dükkanı açan Coşkun Özarı, bundan duyduğu memnuniyeti dile getiriyor. "Hanımlara hizmet etmenin zevkli birşey olduğunu daha önceden bilseydim, inanın, kramponlu ayakkabılarla bu kadar uğraşmaz, şimdike işime daha önce girerdim." Bu dönemde Coşkun Özarı ile muhabbet eden bir gazeteci, merakını gizleyemeyerek soruyor. "Sizi kramponlu ayakkabılar dünyasından çekerek bayan ayakkabıları satmaya iten olay nedir?" Altı kapalı cevaplıyor Özarı "Galatasaraylıların yuh'larıdır." Coşkun Özarı açıyor: "Oyuncu olarak 15 yılımı verdiğim Galatasaray'a, daha sonra başantrenör oldum. Antrenörlük yaptığım dört yıl Galatasaray üst üste şampiyon oldu. Hatta bir kez hem lig hem de kupa şampiyonluğu olmaz üzere takımım çifte şampiyonluk yaşadı. Fakat beşinci yıl, Galatasaray ligdeki ikinci maçında beraberlik alınca, tribündeki tüm Galatasaraylılar bana "yuh" çekmeye başladılar. Takımıma 15 yıl oyuncu olarak, 4 yıl da antrenör olarak yaptığım hizmetler, bir beraberlik sonucu karşılığında unutulmuş, taraftarımızın yuhalamalarının hedefi oluvermiştim birden..." Ve ekliyor. "Bizim iş de en az futbol kadar yorucudur fakat futbol gibi asla nankör değildir."


Futbol kramponlarından kadın ayakkabıcılığına: Coşkun Özarı


Coşkun Özarı, bir müşteri ile ilgileniyor


Coşkun Özarı, Metin Oktay ile bir yemekte



Galatasaray başkanı Selahattin Beyazıt, Coşkun Özarı ile konuşurken



Coşkun Özarı, menajerlik görevini Derwall ve yöneticilerle yediği yemekten sonra bıraktı


Coşkun Özarı, Baba Gündüz ile bir maçta

Forması şortunun içinde olan adamlar: Michel Platini

16 Kasım 1977'de Fransa, Dünya Kupası elemelerinde son maçını oynuyor ve milli takımı oluşturan 16 futbolcu Bulgaristan'a karşı Paris'in ünlü Prensler Parkı'na çıkıyordu. Fransa'nın teknik direktörü Micheal Hidalgo, finallere gidebilmek için tüm umutlarını sahaya sürdüğü Bathenay, Rocheteau, Six, Bossis, Lacombe ve Platini'ye bağlamıştı. Saatler önce stada gelerek tribünleri dolduran Fransızlar Hidalgo'nun 11'inden adeta mucize bekliyor, ne pahasına olursa olsun Fransa'nın finallere katılması için dua ediyordu. Rocheteau 38. dakikada ilk golü atıyor, Platini 62. dakikada Fransa'yı 2-0 öne geçiriyordu. Bulgarların 85. dakikadaki attıkları gole Dolger 90. dakikada cevap veriyor, Fransa maçı 3-1 kazanarak zafere ulaşıyordu. Takımın bu zaferi karşısında Hidalgo gözyaşlarını tutamıyor ve Fransa'yı yıllar sonra Dünya Kupası finallerine götüren futbolcular adeta ulusal kahraman ilan ediliyorlardı. Bathenay, Rocheteau, Six, Bossis, Lacombe ve özellikle Platini, Fransız halkının ağzından düşmüyordu. Nancy takımının yıldızı Micheal Platini bundan böyle ulusal takımın kilit adamı ve uluslararası bir yıldız olacağını anlatmak istiyordu. Bulgaristan maçı Platini'yi birdenbire üne ulaştırmış ve değerini açıkça tüm dünyaya duyurmuştu.

Ve Platini, 16 Kasım 1977 günü artık dev adımlarla dünya futbolunda yola çıktığını müjdeliyordu. Kendisinin de sürekli söylediği gibi, 16 Kasım 1977 tarihinden önce de yine Platini idi.

Michel Platini, Fransızların 10 numaralı idolü

Soru: Bir top ile ne yapardın?
Platini: "Onu hemen bir çocuğa verirdim."

Michel Platini 21 Haziran 1955'de Fransa'nın Lorena bölgesinde Josevf adlı bir kasabada, bir İtalyan göçmen ailenin torunu olarak dünyaya geldi. Anne ve babası İtalya'dan göç etmiş iki İtalyan ailenin çocuklarıydı. Michel'in büyükbabası Birinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre sonra Milano yakınlarındaki Agrate Conturbia köyünden Fransa'ya göç etmişti.

"Sokaklar iyi bir futbolcu olmak için kullanılabilecek en iyi yol." 

Michel'in daha çocukluk yaşlarında en büyük tutkusu futboldu. Büyükbabasının kahvesinde yaşıtlarıyla sadece futbolu konuşuyor, uluslararası maçları taklit etmeye çalışıyordu. Bu sokak maçlarında iyi bir futbolcu olan baba Aldo Platini her zaman küçük oğlunu gözetiyordu. Büyükbaba ise torunun futbolcu değil, daha güvenli bir yol seçmesini, matematik okumasını istiyordu. Ancak Michel sokakta topun arkasından koşarken, o zamanların ünlü ismi Kopa'yı, Piantoni'yi düşledi. Kafasında sadece meşin yuvarlak ve futbol vardı.

1962'de Platini ailesi, anne, baba, Michel ve kızkardeşi Maryse, o güne kadar birlikte oturdukları büyükbabanın yanından ayrılarak Jocuf'da başka bir semte taşınıyordu. Saint Exupery Sokağı'nda ise Platini çocukluğunun en tatlı anılarını yaşayacaklardı. Mahalle arkadaşlarıyla hemen bir ekip oluşturmuşlardı. Yaz tatillerinde akşam geç saatlere kadar maç yapıp duruyorlardı.


"O günlerde çok eğleniyorduk. Arkadaşlarımızla aramızda Dünya Kupası maçları düzenliyorduk. Brezilya, İtalya ve Fransa takımları oluşturmuştuk."


11 yaşına gelen Michel, Joeuf futbol takımına giriyor ve ilk lisansını çıkarıyordu. İlk kez formayı üzerine geçirdiğinde o kadar küçük görünüyordu ki, arkadaşları ona "Joeuf'un cücesi" adını takmışlardı. Ama bu "küçüklüğüne" rağmen Michel bir üst takıma alınmıştı. Babasının öğütler ona bir güven sağlamıştı ve Michel boyuna bakmadan yaşının çok çok üzerinde bir olgunluk gösteriyordu. Küçükler takımına alınmıştı ama kısa sürede yıldızlar takımına girmeyi başarmıştı.

Her gün antrenman yapan, babasının öğütlerini dinleyen Platini, futbolu bir eğlence olarak değil, tamamen bir meslek olarak düşünüyordu.

"Ben futbolun içinde doğdum. Babam çok iyi bir oyuncuydu ve büyükbabam bir İtalyan göçmeniydi. Futbol hakkında çok hırslıydı ve bunları benimle paylaştı."

Lorena karmasına alınan Michel, o yıl Fransa'nın en iyi genç oyuncusu yarışmasına katılmak için Paris'e gitti. Ama şansı yaver gitmemişti. Kendini gösterme ateşiyle yanan Michel, bir çok futbolcu arasında dikkat çekemeden kaybolup gitmişti. Ama bu yenilgi Michel'i daha da hırslandırdı. Fransa'nın en büyük futbolcusu olma arzusuyla deliler gibi çalıştı. Ama bir süre daha kendini gösteremedi. Üstelik Lorena karmasından boyu kısa olduğu için çıkarılmıştı.


Resim: Kaptan Platini ve takımı

Bu düş kırıklığına rağmen küçük Michel, hedefine adım adım ilerledi. Joeuf'un genç takımına girmişti ve antrenörü de babası Aldo Platini idi. Henüz daha 16 yaşında olmayan Michel ve takımı Joeuf, 1971'de geleceğin profesyonellerinden oluşan Metz ile Gombardella kupasında yarı finali oynuyor ve maçı 2-1 kazanarak büyük bir sürpriz yapıyordu. 1971 Ocak'ındaki bu maçla Platini ilk kez büyük bir zaferi yaşıyor ve kendi adı ile ilk kez olarak duyuluyordu.

Michel 1971'de liseye yazılmış ancak bir kaç ay sonra okulu bırakmıştı. Futboldan bir türlü vazgeçmedi ve artık onu mesleği olarak gördü. Bir profesyonel kulübün yaz aylarında yaptığı seçmelere katılmaya karar verdi. Amacı Metz'de oynamaktı. Babasının yardımıyla Michel Platini 1972 Haziran'ında Metz seçmelerine katıldı.


"Beni Metz'e alsınlar, oraya yayan gitmeye razıyım."


Platini ve İlk İmza
Metz'in teknik yöneticilerini gösterdiği oyunla büyüleyen Platini öğleden sonra yapılan sağlık kontrolünde tüm umutlarını yitirecekti. Doktor raporunda kalp yetmezliği ve nefes kapasitesi düşük olarak yorumlanan Platini, doktora göre meslek değiştirmek zorundaydı. Ancak babası Aldo bu gelişmenin üzerine Platini'yi Nancy'nin C takımını çalıştıran arkadaşı Henri Colat'a götürdü ve oğlunu takıma alması için arkadaşını ikna etti. Michel Temmuz 1972'de ilk profesyonel kontratını Nancy ile imzaladı.

72-73 sezonunda Michel Platini, henüz 17 yaşındaydı ve ilk kez bir profesyonel takımla sahaya çıkıyordu. Nancy takımındaki ilk kez yer alışı son derece parlak oldu. Nancy'in 4-0 kazandığı bu maçta, Platini'nin 3 golü vardı ve kanıtladığı yeteneğiyle C takımdan A takıma yükseldi.

A takımıyla ilk maçta yedek soyunan Platini 5 Kasım 1972'de Strasburg'a karşı nihayet sahaya çıkacak, ama şansızlık yakasını bırakmayacaktı. Rakip oyuncu tarafından sert bir şekilde yere düşürülen küçük Platini, ayağa kalkamamış ve hastanede yapılan incelemede sol bileğinin iki yerden kırıldığını anlamıştı. Kısa bir süre sonra iyileşen Michel, 3 Mayıs 1973'de Nimes'e karşı takımında yerini alıyordu ve 13 Mayıs'ta Lione'a karşı harika bir maç çıkararak iki gol attığı gibi, iki golün de pasını veriyordu.

Platini antrenmanda frikik çalışırken

1973'de 18 yaşını dolduran Platini, Nancy'de başarı dolu bir sezonun ardından A takım kaptanlığına getirildi ve milli takıma çağrıldı. 1974-75 sezonunda Nancy B ligine düşerken Platini tekniğini iyice geliştirmiş ve takımın artık lideri olmuştu. Antrenmanlarda sürekli baraja karşı o ünlü ceza atışlarını mükemmelleştirmeye çalışıyordu. Günde yüzlerce atış yapmadan antrenmanı bırakmıyordu. Kaleye yaptığı her atış gol oluyor ve "Platini efsanesi" doğuyordu. 1975'de askere giden ordu takımında, ümit milli takımında Montreal olimpiyatları için olimpiyat takımında yer alan Platini, artık Hidalgo tarafından 27 Mart 1976'da Çekoslovakya'ya karşı A takım için düşünülüyordu. Hidalgo Platini'ye, ulusal takımda yerinin garanti olduğunu bildirecekti. Ağustos 76'da Nancy ile 3 yıllık kontrat imzalayan Michel, aynı zamanda Hidalgo'nun Dünya Kupası'na hazırladığı Fransa Milli Takımı'nın çalışmalarına katılıyor ve bu arada ligin sonunda Nancy yeniden birinci lige yükseliyordu.

"Gol atmak ve şans yaratmak tamamen futbola özgüdür. Ayrıca bu benim hayattaki felsefemdir."

Danimarka'ya karşı vasat bir oyun sergileyen Platini, 9 Ekim 1976'da Sofya'da Bulgarlara karşı fırtına estirdi. Platini bu oyunuyla yıldız olarak ortaya çıkmıştı. Tüm basın, radyo ve televizyon Platini'den söz ediyor, röportajlar yayınlıyordu. Yurt dışına transferinin o dönemler konuşması yapılmıştı. Platini bunu yalanlamış ve Nancy ile kontratı olduğunu yinelemişti. O yıl Nantes şampiyon olurken Platini'nin takımı Nancy, ligi dördüncü tamamladı.

"Çoğu zaman o topu alıyor ve kendi kendime 'o golü atarsan derste iyi not alacaksın' diyorum. Golü atıyordum ama derste iyi not pek gerçekleşmiyordu."

16 Kasım 1977'de Paris'te Bulgarlara karşı ulaşılan zaferle Fransa, Dünya Kupalarına katılma hakkı elde etti. Fransız halkı uzun sürenin ardından takımlarından övgüyle söz etmeye başladı. Bu dönemde çıkan Platini'nin yurdışı transferi dedikoduları, futbol kamuoyunun dışında polita dünyasında dahi başkaldırılamayacak gözle bakılıyordu.

1977 sonunda adım adım doruğuna yükselen Platini, Nancy'de Cristel ile evlendi. L'equipe gazetesi okuyucularının o yıl en iyi futbolcu seçtikleri Platini, France Football dergisinin açtığı Avrupa klasmanı kampanyasında da üçüncü sırayı alıyordu.

8 Şubat 1978'de Napoli'de oynanan İtalya-Fransa milli maçı Michel için ayrı bir önem arzediyordu. Maç 2-2 tamamlanmıştı ve Platini frikikten bir de gol atmıştı.


"Çok özel bir gün. Mesleğimi, ailemi ve İtalya'dan göç etmiş büyükbabamı ve hatta Agrate Contubla'daki akrabalarımı düşünüyorum."

Platini kontratını tamamladığında Nancy'den ayrılmak istediğini söylemeye başlamıştı. O dönem aylığı 6 bin frank idi. Bu ücret C liginde oynayan futbolcuların aldığı ücrete yakındı. Arjantin'deki Dünya Kupası'na giderken Liverpool'a imza attığı dedikoduları yayılıyor ama Platini sözleşmesi sona erene kadar Nancy için oynamaya devam edeceğini açıklıyordu.

Fransa'nın Arjantin'de ilk tur maçlarında elenmesinin ardından Bulgaristan maçıyla yıldızı parlayan o çocuk için tutulan alkış temposu, yerini ıslıklara bırakıyordu.

8 Ağustos 1978'de St. Etienne'de oynanan maçta Nancy takımının oyuncusu Platini kendisini göstermek için sahada yırtınıyor, bir topa yaptığı hamleyle şansızlık yaşayarak yere düşüyordu. Seyircinin ıslıklarıyla yerden kalkmaya çalışan Platini ters bir hareketle tekrar düşüyor ve sedyeyle sahayı terketmek zorunda kalıyordu. Platini'nin bacağı 3 yerinden kırılmıştı... 1978-79 sezonunu Platini olmadan tamamlayan Nancy, Platini’nin yeniden takıma dönmesi için uğraş veriyor, kendisine bir yıl için 300 milyon frank ve prim teklif ediyordu. Bu arada İtalyan İnter kulübü ile bir çok İspanyol takımı Platini için devreye girmişti. Kulüpten ayrılmayı kafasına koyan Platini o dönem Uefa vizesi alan Fransız takımı St. Etienne’i tercih etti.

Michel Platini, St. Etienne formasıyla


1980-81 sezonunda St. Etienne’e yeşil formasıyla katılan Platini, gerek milli takımın Avrupa kupası’ndan gerekse St. Etienne’in Uefa’dan elenmesinin üzüntüsünü lig şampiyonu olarak gideriyordu. Fransa Kupası'nda PSG'e karşı oynadığı maç Juventus'a transfer olmadan önceki son maçı oluyordu...

"Futbol nasıl bir arada yaşamamız gerektiğini, daha iyi olduğunda bunu nasıl paylaşmamız gerektiğini öğreten fantastik ve çok zeki bir oyun."

1981 yılında halk Fransız liglerini boykot ediyor, maçlar boş tribünler önünde oynanıyordu. Platini’li Fransa’nın Paris’te Stuttgart ile oynadığı özel maçta halk milli takımı ıslıklıyor ve Platini’nin oyundan çıkmasını istiyordu. Platini başı öne eğik bir şekilde sahayı terkediyordu. Fransa arka arkaya Belçika ve İrlanda’ya kaybederek İspanya’da yapılacak olan Dünya Kupası’na bilet alma şansını zora soktu. 18 Kasım günü Prensler Parkı’nda coşan Fransa, Platini’nin attığı frikik golüyle Hollanda’yı safdışı bırakarak Madrid yolunu açtı. Platini attığı gol ile yeniden gönülleri feth ediyordu.


Torino'ya Kaçış
1980 yazında Fransa milli takımının Juventus ile yaptığı özel maçta Platini Juventus için “Harika bir takım, onlarda oynamayı kim istemez ki?” açıklamasını yapmıştı. St. Etienne büyük bir krizin eşiğindeydi. Başkan, antrenör ve yöneticiler ile sürekli kavga ediyor ve Fransa’nın bu güzide kulübü batmaya başlıyordu. Platini’nin bu sürede mesleğini düşündüğü bir gerçekti. Bu sırada lig maçları sürüyor, Dünya Kupası hazırlıkları devam ediyordu. 28 Nisan 1982 günü Fransa’nın Paris’te Peru ile oynadığı hazırlık maçında Platini yine efsaneleşirken maçı izleyen İtalya teknik direktörü Bearzot kara kara düşünmeye başladı. 30 Nisan günü Platini, St. Etienne antrenmanında yoktu. Antrenör Herbin, "İşi olduğu gerekçesiyle gelmedi" derken Platini aslında Torino yollarını tutmaya başlamıştı...


Platini ve Agnelli aynı karede


30 Nisan sabahı Torino'da Caselle Havaalanı'na inen uçakta pilotun dışında Platini ve menajeri Genestar vardı. Havaalanı dışında bekleyen lacivert Fiat, bu iki konuğu alarak buluşma yerine götürdü. Restoranda Juventus'un başkanı Bonipertti ve genel menajer ile yemek yiyen Platini iki saat süren bir görüşme yaptı ve kulüp başkanının ofisine giderek mukaveleye imza attı. Platini Juventus'da...

"Eğer FIFA Dünya Kupası 1982-86 yılları arasında her yıl düzenlenen bir turnuva olsaydı, Fransa o turnuvayı iki ya da üç kez kazanmıştı."

Paris'te ve Torino'da çıkan haberlere kimse inanmadı. Boniek'i transfer eden Juventus'ta iki yabancı oyuncu hakkı Bradly'de idi ve herkes "bu takım Platini'yi nasıl oynatacak?" diye soruyordu. Michel'in imzası gerçekti. Bu seçim Fiat fabrikaları sahibi Agnelli tarafından yapılmıştı. Juventus Brandy'i serbest bırakıyor ve Platini'yi kadrosuna katmak için tüm hukuksal işleri yerine getiriyordu.

İspanya'da ilk maçında İngilizlere yenilen Fransa, daha sonra Platini önderliğinde harika maçlar çıkararak yarı finale kadar yükseldi. Herkes Fransa'nın final oynayacağını düşündü. Yarı finalde rakip Batı Almanya idi. Normal süresi 1-1 biten karşılaşmanın uzatmalarında Fransa 3-1 üstünlük sağlıyor fakat Batı Almanya'nın baskılarına dayanamayarak kalesinde iki gol görüyordu. Penaltıları geriden gelerek 5-4 kazanan Batı Almanya finale uzanıyor ve Fransızlara finali göstermiyordu.

Kupadan sonra yorgunluğunu Seychelles adalarında atan Platini, daha sonra Juventus formasını giymek için Torino'ya yerleşiyor ve Juventus'un imparatoru olarak futbola veda ediyordu.

Platini'nin Oyunu
Tarih boyunca iyi takımların fark yaratan bir oyuncusu oldu. Buna ülke takımları da dahildi. Hollanda'nın Cruijff'ü, Brezilya'nın Pele'si, Arjantin'in Maradona'sı, Danimakarna'nın Laudrup'u gibi... Platini de Fransa'nın kralıydı. İki ayağını da müthiş kullanabiliyordu. Harika bir pas kapasitesi vardı ve bunu oyun zekasıyla birleştirerek sayısız asist yaptı, goller attırdı. Antrenmanlarda frikik çalışarak bu özelliğiyle sayısız maç kazandırdı, sonucu belirledi. Duran toplarda bir ustaydı. Platini bununla birlikte harika bir liderdi. Küçük yaşta sokakta mahalle arkadaşlarını toplayarak takım kuran Platini bu özelliğini yıllara, yeşil çimlere taşıdı. Başlarda büyük gelen üzerindeki o forma, artık numarası büyümüş ve üzerinde Platini yazan 10 numaralı bir efsaneye dönüştü...

Platini, Pele ve Maradona ile birlikte

Hakkında Ne Dediler?

"Platini'yi marke etmeyi başardık ancak Platini'yi durdurmayı başaramadık."
Danimarka teknik direktörü Piontek, Fransa'ya 1-0 kaybettikleri maçtan sonra

"Arkadaşlarımla top oynarken her zaman Platini olmayı seçtim. Diğer idollerimi arkadaşlarım aralarında paylaşsınlar diye izin verirdim."
Zidane, Platini hakkında

"Daima Platini'ye ne düşündüğümü sentezlemeye çalıştım ve onun hakkında şöyle diyeceğim: 'Ayakları bile çok zeki'"
Michel Hidalgo, oyuncusu Platini hakkında

"Platini adını taşıyan Nouvet çorap ürettik. Bu yıl 50.000 tane satmasını umuyoruz."
Bir reklam şirketinin Platini üzerindeki fikri

"Bir şarkı satın aldım."
Gianni Agnelli, dönemin Juventus başkanı Platini'yi transfer ettikten sonra

"Platini herşeyi diğerlerinden daha hızlı görüyordu. Sanki hepsini önceden görüp buna göre plan yapıyordu. Savunmacıların bir adım ilerisindeydi. Gördüğüm en iyi futbolcu."
Dönemin futbolcusu Jean Hernandez, Platini hakkında

"O yörünge yönü olan bir moda tasarımcısı. Orta saha olarak başladı, muazzam bir forvet oldu. Frikik yeteneği sonuçları belirlemesine yardımcı oldu. Performansı ve tutumları bir sınavdı. O 19 yaşındayken Nancy'i çalıştırdım."
Di Stefano, Platini hakkında

"Michel bu yıl geçtiğimiz yıldan bin kez daha iyi. Şimdi savuramadığı kurşunları sallıyor. Savunması, mücadelesi, verdiği paslar kesinlikle harika. Onunla oynamayı seviyorum. Onu ve yaptığı herşeyi taktir ediyorum."
Jean Francois, 1980 yılında Platini hakkında

"Michel Platini gol girişimlerinde hiçbir zaman çok mutsuz değildi. Van Rijswick topu havaya vuruyordu. Hakem düdüğü çaldığında Fransa rakip kaleye 6 gol attı. Platini o geceye damgasını vurmamıştı."
Robby Langers, Platini hakkında

"Kişisel olarak Platini'yi daha önce hiç izlememiştim. En iyisini onu izledikten sonra keşfettim.
Robert Herbin, 1981 yılının Kasım ayında, Platini hakkında

"Top ile yaptıkları gördüm ve onlar inanılmazdı. Zeki, doğru ve teknik unsurları içeriyordu."
Paolo Rossi, Platini hakkında

BAŞARILARI

Uluslararası Kariyeri
Fransa: 1976 - 1987
72 maç, 41 gol
37 galibiyet; 17 beraberlik; 18 mağlubiyet

1986 FIFA World Cup™ üçüncülüğü
1982 FIFA World Cup dördüncülüğü
1984 UEFA Avrupa Şampiyonluğu

Bireysel
1984 UEFA Avrupa Şampiyonası Gol Kralı: 9 Gol

Dünya Kupası
14 maç, 5 gol
6 galbiyet; 4 beraberlik; 4 mağlubiyet

Kulüp Kariyeri1972 - 1979 Nancy
1979 - 1982 Saint-Etienne
1982 - 1987 Juventus (Italy)

Kazandıkları
Toyota Kupası: 1985
UEFA Avrupa Kupası: 1985
UEFA Kupa Galipleri Kupası: 1984
UEFA Süper Kupası: 1984
Fransa Şampiyonluğu: 1981
İtalya Şampiyonluğu: 1984, 1986
Fransa Kupası: 1978
İtalya Kupası: 1983

Bireysel
Avrupa'da Yılın Futbolcusu: 1983, 1984, 1985
Italya Gol Kralı: 1983, 1984, 1985




18 Haziran 2011 Cumartesi

Etik



Etik değerleri çoğu zaman farketmeyiz, farkedemeyiz ya da farketmek istemeyiz. Bir gün olması gerekeni göremediğinizde "nereye kayboldu onlar" deriz. Kusura bakmayın, insanlar çoğu zaman etik değerleri farkedemiyorsa çoğu zaman aptaldır.

16 Haziran 2011 Perşembe

Kevin Nolan West Ham'da



Kevin Nolan'ın Newcastle'ın önerdiği yeni kontratı kabul etmediğini bir hafta önce karışık bir yazıyla yazdık. Bugün West Ham'a transfer olduğu haberi geldi ve 5 yıllık imzayı attı. Ücret açıklanmadı. Hani futbolda "hocanın götürdüğü yere git" diye bir laf vardır ya, bu da o hikayelerden biri oldu efendim... Sam Allardyce Kevin Nolan'ın West Ham'a transfer olmasındaki bir numaralı sebep. Bolton'da ona kaptanlığı veren de o idi. Kevin Nolan şimdi West Ham'ın tekrar Premier Lig'e dönmesi için savaş verecek. Allardyce ona kaptanlık bandını ilk senesinde verecek mi bilinmez. İngiltere'de bu tip şeyler için çekingenlik yok...

Barcelona soy ağacı



"Eğer Barcelona'da bir aile ağacı yapmaya kalksaydık ​​Laureano Ruiz büyük baba olabilirdi. Cruijff baba ve Guardiola ise onun mirascısı olurdu..."

Perarnau Marti, Gazeteci

Ronaldo&Eto



Resim 2004 yılından. Mallorca ve Real Madrid karşı karşıya geliyor. Maçtan bir gün önce oyunun iki kilit adamı belirleniyor: Ronaldo ve Eto. Bir gün sonra Ronaldo etkileyici bir performans gösteriyor ve Madrid maçı 1-3 kazanıyor. Sene sonunda Eto'o Barcelona'nın yolunu tutuyor. Aslında resmin önemi bu iki harika forvetin İspanya'nın iki büyük kulübü için oynamış olması...

Sen neden bahsediyorsun?

Partileri boşver
Eğlenceyi boşver
Sadece düşün
Kendin hakkında
Kim olmak istediğin hakkında
Unutma, İngilizler asla finale çıkamaz!


ve sonra...
Hayatımdaki en güzel gün olması gerekirken İngilizlerin hayatındaki en güzel gün oldu.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Galatasaray Basketbol Takımı



Final serilerinde üç maçı salonda seyretme fırsatı buldum. İnanın bana, hayatımda ilk kez bu tip bir olaya rastlıyorum. İzin verin anlatmaya başlayayım. Başlarda maçı izlemeye gitmeyi düşünmedim. Bir arkadaşın işinin çıkması üzerine telefonla aniden o akşam kendimi Sinan Erdem'deki final serisinin ikinci maçında buldum. Maça beş Fenerbahçeli arkadaşımla birlikte gittim. Başlarda  Fenerbahçe için işler iyi gitti ve yüzdeli sayılarla bir anda fark yakaladılar. Takımın ilk maçı farklı kaybetmesi, Kaya Peker'in demeçleri gibi etkiler var elbette. Daha sonra Haluk Yıldırım'ın üçlükleriyle Galatasaray toparladı ve 5 sayı farkla öne geçti.. Devre oldu ve arkadaşlarıma takılarak "Nasıl gidiyor maç?" diye sordum. Hiçbiri cevap vermedi. Maç son saniyeye kadar sıkıntılı geçmişti. Sonunda bitmiş ve Fenerbahçe kazanmıştı. O an nedense Liverpool ile Anfield'da oynanan 3-2'lik efsane maçı anımsadım. Avrupa Şampiyonu Liverpool'un kaptanı Steven Gerrard korner bayrağının hemen yanında topu ezerek vakit geçirmeye çalışıyordu. Birden kiminle oynadıklarını fark ettiler. Bu iki karşılaşmanın ortak özelliği bana göre şuydu: Rehavet, hiçbir zaman iyi birşey olmayacak ve karşınızdaki rakibe saygı duymadığınız sürece asla gerçekten kazanamayacaksınız.

2-0 giden serinin üçüncü maçı Abdi İpekçi'de. Maç aslında tribün desteğiyle rahat gidiyor. Ama saçma sapan kaçan toplar ile 5. set sonunda Galatasaray galibiyete uzanıyor. Son dakikaları ekran başında bir çok Galatasaraylı benim gibi izleyemiyor. Seride durum 2-1.

Dördüncü maçta bir kez daha salondayız. Müthiş bir destek var. Maç devreye kadar ortalarda gidiyor. Galatasaray farkı açamıyor, Fenerbahçe ilerleyemiyor. Kritik set üçüncü set. Fenerbahçe çok iyi bir performansla üçüncü sette arayı açıyor ve Galatasaray'ı geride bırakıyor. Dördüncü set için umut var. Galatasaray yine tüm gücüyle saldırıyor. Jerry Jahnson'un attığı iki üçlük ile fark 8'e iniyor. Fenerbahçe fazlasına izin vermiyor ve maç kopuyor. Galatasaray toparlanamıyor. Abdi İpekçi'de benim gibi bir çok taraftar büyük bir hayal kırıklığına uğruyor.

Andric'e sinirliyim. Çok fazla sinirliyim. Tribünde maçı beraber izlediğimiz arkadaşlara "Kalkın gidelim" diyorum. Ama gitmiyoruz. Salonda yaklaşık 300 kişilik bir grup taraftar kalıyor. Maç bittiğinde alkışlarla gönderdikleri oyuncuları "Cimbom buraya" sesleriyle bir kez daha salona çağırıyorlar. Galatasaraylı sporcular yine geliyor. Oktay Mahmuti'ye büyük destek var. Tüm oyuncular bir kez daha alkışlanıyor. Hepsine teker teker katılıyorum. Tribünler maçın belkide en kötüsü Andric'i çağırıyor bu defa. "Luksa Andric" sesleriyle büyük bir sevgi yumağı... Herhangi bir takımda oynasaydı onun sırtından formayı almışlardı! Maçtan sonra uğradığımız Tophane'de vakit geçirirken, arkadaş birden haberi veriyor: "Luksa Andric taraftarın desteğinden sonra ağlamış!" Aslında görülenler sadece bunlar değildi.

Video: Galatasaray - Fenerbahçe, serinin dördüncü maçı sonrası Abdi İpekçi Spor Salonu

Luksa Andric o gözyaşlarından bir kaç gün sonra çıktığı final maçında bir örtü çekiyor Fenerbahçe'nin üzerine. 20'nin üzerinde sayı. Büyük performans. Ermal üçlük deniyor ve isabet buluyor. Shipp, son saniye basketiyle iki saniye önce çalınmayan faulün acısını çıkarırcasına Sinan Erdem'in üzerine çöküyor. Bundan sonra Fenerbahçe şampiyon olur olmaz, ben Galatasaray ile neden gurur duyduğumu bir kez daha yaşayarak anlıyorum.



Düşünün, bir takım evinde şampiyonluk maçına çıkıyor ve tüm kutlamalar tamamlanmış. Ermal Kurtoğlu "Salondaki balonları görünce daha fazla motive olduk" diyor. Bir naylon var tepede, içerisinde balonlar. Muhtemelen kürsüde kupa kaldırılırken bırakılacaktı onlar. Bırakılmıyor. Galatasaray bırakmıyor.



Oktay Mahmudi özel bir insan. Gerek hocalığı, gerek insani kişiliği ve becerisiyle. Bazen oturup sadece seyretmek istediğiniz adamlar vardır... Benim için öyle! Düşünün, saha içinde yanlış seçimi yapıyor ya da bazen hiç yapamıyorsunuz, ama kenarda sizi her zaman destekleyen bir koçunuz var. Caner Topaloğlu dördüncü maçta iki kez üst üste top kaybı yapıyor, Mahmuti oyuncu değişikliği yaparken Caner üzüntüyle reklam panosunun arkasından çıkmaya çalışıyor. Mahmuti yanına gidiyor ve elini omzuna atıyor. O an herşeyin sıcaklığını hissediyorsunuz.

11 Haziran 2011 Cumartesi

Laudrup&Cruijff



Yıl 1994, gazeteciler Cruijff ile röportaj yapıyor. Cruijff'a "Bir kaç gün önce Ajax'dan hiçbir oyuncuyu transfer etmek istemediğinizi söylediniz, neden?" diye soruyorlar. Cruijff "Evet bu doğru, bakın burada sadece 3 yabancı oyuncu oynatabiliyorsunuz. Eğer Ajax'dan bir oyuncu transfer etmek istersem bu oyuncular Koeman, Stoichkov, Laudrup ve Romario'dan iyi olmalı" diyerek yanıtlıyor. İşin ipi aslında burada kaçıyor, bu kural... Cruijff o dönem Laudrup'un performansından memnun değil. Ceza sahası içerisine artık daha az girdiğini ve daha düşük performansla oynadığını düşünüyor. Aslında yeniden başlı başına bir değişim yaratmak istiyor. Bunun ilk adımları bu. Önce Romario transferiyle Laudrup kural gereği o yıl yedek kalıyor. Yıl sonu geldiğinde Laudrup Real Madrid'in yolunu tutuyor. Daha sonra Dünya Kupası yıldızı Hagi esiyor gözüne. "Laudrup'un attığı her pası Hagi de atar. Hatta ondan fazla gol atar" diyor Cruijff. O kimya da tutmuyor. 8 yılın ardından Nunez ile yaşanan sorunlar da patlak verince lig bitmeden Cruijff'ün görevine son veriyorlar. İşte benim için işte hata oradaydı, Laudrup hakkında kararın bu kadar erken verilmesi. Ama Crujjff bu, aşağıdaki videoyu izlerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız...



Not: Bu maçta Laudrup bir asist yapmıştır orası ayrı :)

Resim: Laudrup Real Madrid'e imza atarken

Luis Enrique Roma'da



Sezon tamamlanmadan önce Zubizaretta Luis Enrique'nin sezon sonu takımdan ayrılacağını açıklamıştı. Bu aslında sürpriz değildi. Totti İtalyan basınına "Enrique bizim için iyi bir seçim olabilir" mesajı vermişti. Genç, harika bir kültürden yetişmiş ve fikirleri olan bir adam. Barcelona B takımında yaptıkları yadsınamaz. Herkes onun Guardiola'nın yolundan gideceğini düşündü ama Enrique seçimini erkenden bir takım almaktan yana kullandı. Ona ilk teklifi yapan kulüp Atletico Madrid oldu ama Enrique belkide bir Madrid takımı çalıştırmak istemediğinden bunu reddetti...

Roma'da onun fikirlerine ve sahip olduğu kültüre inanılıyor. "İtalya ve İspanya'nın kültürünü sentezleyeceğine inanıyoruz." Enrique dün öğleden sonra Roma şehrine indi ve ardından sportif direktör Sabatani ve Totti ile tanıştı. Kontrat iki yıllık, bir yılda alacağı para ise 1.6 milyon €. İtalya'da bu yıl Roma'nın peşindeyiz. Taze bir haber daha verelim, Bojan'ın menajeri İtalyan radyosuna Bojan'ın Roma'ya gitmek istediğini söyledi. Barcelona'nın yapacağı hücum takviyesiyle bu transfer zor görünmüyor...

If you say...


"O bana "Faruk" derse ben de ona "Adnancık" derim."

Bir benzeri için bknz. (Eğer bana "Pep" derse ben de ona "Hey Jose" derim)

10 Haziran 2011 Cuma

GSCimbom Fanzin #45




GSCimbom Fanzin'in 45. sayısı 78 sayfalık tasarımıyla yayına girdi.

Phil Jackson
Hayatı, üçgen hücumları ve NBA'ye dair kariyeri. Efsane veda etti...

Kenny Dalglish
Takımı berbat bir yerden alarak harika bir noktaya taşıyan bir adam düşünün. Oyunculuk döneminde Anfield'ın kralı ilan edilen Kenny Dalglish belki yüzünde buruşuklar meydana geldi, sahadaki pozisyonu kulübeyle değişti ama onun doğallığı hiç değişmedi.

Claudio Andre Taffael
İyi bir kaleci olmak için önce iyi bir insan olmaya ihtiyacınız var. Bu hikâye, bir efsanenin dönüş hikâyesi.

Ozan Darıcı
George Weah'ın "Futbol ezilen halkların mutluluğudur" sözleriyle blog hayatına giriş yapan Lucarelli-Breitner yazarı Ozan Darıcı, sert dilinin ötesindeki güzelliğini bizlere anlatıyor.

Selçuk İnan
Galatasaray'a transferi nokta vuruş olarak yorumlanan Selçuk İnan'ın Galatasaray'daki "Omurgasının şekillendiriciliği" görevi üzerine.

Johan Elmander
Yeni transferimiz hakkında bilinmesi gerekenler...

Sefa Yılmaz
Bu yıl Bundesliga'da öne çıkan gurbetçilerimizden biri olan Sefa Yılmaz'ın detaylı analizi.

Garry Neville
Bayrak futbolcu tanımının son jenerasyonlarından birisi, Garry Neville. 20 yılı aşkın süredir süren bir Old Trafford öpücüğü...

Galatasaray
Ünal Aysal, Fatih Terim, Johan Elmander ve son olarak Selçuk İnan ile transfer piyasasında iyi vuruşlar yapan Galatasaray'ın stigmatik ruh hali yok oluyor.

İhtimâller
Galatasaray'a atanan isimlere dair ihtimâller denizi, kehanetler...

Galatasaray Cafe Crown
21 yıl aranın ardından finale yükselen "Yenilmez Armada"nın dönüş hikâyesi...

14 Mayıs 2006
Günün kahramanı Galatasaray.

Jose Mourinho
Real Madrid'de atılan adımlar ve Jose Mourinho'nun izlediği yol.

NBA
2000'li yıllarda yeni bir iş kapısı açıldı. Şampiyonluk için mücadele eden ya da az da olsa şansı bulunan takımlara tecrübe katkısı ilave edilmesine izin verildi. Bu dönemde fırsat kapısından kimler yararlandı?..

ve daha fazlası GSCimbom Fanzin'de!

Okumak için TIKLAYINIZ!

Not: Üstteki linkte, üst tarafta bulunan "full screen" butonunu kullanarak fanzini daha güzel bir boyutta, daha net görüntü kalitesiyle okumanız mümkün.

Bir efsanenin dönüşü: Claudio Andre Taffarel



GSCimbom Fanzin 45. sayısında yayınlanmıştır.

Kişiliğin kökeninde insanları birbirinden ayıran duygu, düşünce ve davranışlar vardır. Kişilik, bir insanı diğer insanlardan ayıran ve özgün kılan tüm ruhsal bütünlüktür. Futbol sadece futboldur deriz fakat sahip olunan kişilikler, saha içindeki ve dışındaki tutumlar, yaşadığınız ülke hakkında yapılan en ufak olumlu bir yorum bile sizin kişiliğinize karşı gösterilmiş bir değer olarak döner. Bunun sadece bir iş olduğunu söylemek kafalarda makineleşmiş bir düşünce yapısı yaratır. Benim de bundan pek hoşlandığım söylenemez. Onu belki de bu yüzden severiz. Bir direnişin kahramanı. Ona baktığınızda hiçte büyük bir iş başarmış gibi durmaz. Gerektiğinden fazla göz alıcılığı sevmeyen bir adamın hikayesi bu…

Claudio Andre Taffarel Brezilya futbolunun gelmiş geçmiş en iyi kalecilerinden biri. (Milli Takımı ile toplam 101 karşılaşmaya çıktı) Onu gelmiş geçmiş en iyi kalecilerden biri yapan sadece yeteneği değil. Taffarel için başarıdan söz ediyorsak onun karakterinden bahsetmeden yazımıza noktayı koyamayız. Başarılarla dolu kariyerinde en önemli zirve Brezilya Milli Takımı ile kazandığı Dünya Kupası ve Galatasaray ile Avrupa’yı domine etmesiydi. Taffarel aynı zamanda İtalya’da da çok iyi kariyer elde etti. Futbolu bıraktıktan sonra hoca olmak için gerekli sabrı olmadığını açıklayan Taffarel’e bir oyuncu ajansı oluşturmak için Atletico Mineiro’dan eski takım arkadaşı Paulo Roberto’dan teklif geldi. 2004 yılında Hagi’nin teklifiyle Galatasaray’da kaleci antrenörlüğü yapan Taffarel daha sonra kulüpten ayrıldı. Paulo Roberto ona yeni bir fikirle geldiğinde Taffarel bu ajansın İtalya ya da Brezilya’da kurulması gerektiğini düşündü. 2005 Nisan’ından sonra Taffarel seçimini yaparak bu fırsatı yerine getirmeye karar verdi. 3 yılın ardından Taffarel ve Roberto iyi bir yapı hazırladı. İlk meyvesi Libertadores ve FIFA Dünya Kulüpler Kupası’nda önemli işlere imza atan Fernandao oldu. Taffarel’in genç oyuncular üzerinde durduğu en önemli iki konu iyi bir insan olmak ve oyunu güzel algılamak. Onun başarısındaki anahtar kelime ise dürüstlük…

Paulo Roberto onu “İş adamı Taffarel, kaleci Taffarel ile benzer. Gerektiğinden fazla göz alıcılığı her zaman arka plana atmayı deniyor ve sadece dürüstlük ve açıklık ile işini yapmaya çalışıyor.” sözleriyle anlatıyor. 2000 finalinde bir görüntü vardı, hatırlarsınız. Henry’in uzatmalardaki kafa vuruşunu çıkarmasının ardından Taffarel’in gözlerindeki o bakış... Tüm ülke “Gözlerinden öpüyorum Taffarel” diye ağlarken o çoktan bir sonraki pozisyon için soğukkanlılığını korumuştu. Finalin ardından Kopenhag’ı Türk bayrağıyla turlayan bu kahramanın karakterine elbette hepimiz hayranız.

Şimdilerde eski hocası Fatih Terim ile çalışmak için Florya’da. Bu defa kaleci olarak değil, nasıl iyi bir kaleci ve insan olunur dersi vermek için gelecek. Kaleciliğin farklı bir pozisyon olduğunu biliyoruz. Yediğiniz hatalı bir golde arkadan gelen seslere kulaklarınızı tıkamalısınız. Bunu çıkarabilmelisiniz. Taffarel bu tecrübeyi en iyi aşılayacak kalecilerden biri. Son yıllarda kaleci denemelerinde şansız olan Galatasaray’a yeniden hayat vermek için ter dökecek...

GSCimbom Fanzin



Bu hikâye kısa ama soluklu bir hikaye. O zamanlar buralara geleceğimi bilemezdim elbette. Hayat sürprizlerle dolu derler, öyle... GSCimbom ile bir araştırma sonucu tanıştım. O dönem forumu sadece takip ediyordum, yazmak için fazla yeltenmedim. Bir adam vardı forumda, güzel bir adam. Bilmiyorum nedendir ama hep ilgimi çekti. Farklı bir üslubu vardı orada. Üyelerle sıcak, uzun süredir samimi arkadaşlarıymış gibi konuşuyordu. Sevgili merhum Hakan ağabey... Bu sıcaklık ile ben de oraya üye oldum ve yazmaya başladım. Arada bir kaç muhabbet ettik onunla. Sonrası malum. Mekanı cennet olsun tekrardan. Bir çok hayıra vesile olduğuna inanıyorum. Galatasaray Sözlük'e onun önerisiyle üye olmuş benzer arkadaşlar da vardı...

Forumun o dönem çıkardığı küçük çaplı Fanzin'lere göz atıyordum. Başarılı işlerdi ama sınır vardı. Ben edebiyatı, okumayı, yazmayı seven bir insandım. Bir gün bu işe meraklı olduğumu keşfettim. Ahmet Çakır'a bir mail attım ve teklifimi kabul etti. Bir kaç soru sordum ve yanıtlayıp gönderdi. Foruma koydum. O dönem medya kurulu başvuru alıyordu ve ben de başvuranlardan biriydim. Yaptığım röportaj bana iyi bir referans oldu ve bu kadroya girdim. Ardından iyi bir ekip çalışmasıyla bir kaç sayı hazırladık. Bu dönemde grafikerlik ve editörlük yaptım. Bir kaç röportaja daha imza attım. Daha sonra Medya Kurulu tamamen dağıldı. Ortada bir ben kaldım. Üst yönetim ani bir kararla Medya Kurulu'nun başına beni geçirdi. Sonra dönemin sert yazarlarından Sertaç ile tanıştım. Bu adamda beni çeken bir şeyler vardı. (Ehehe) Bu işte ortağım oldu, birlikte çalışmaya başladık. İlk sayılarımızda Fanzin'in kendi çizgisi üzerinden devam ettik. Sonra bir yapı kurmaya başladık. Uzun bir yoldu. Desteğe ihtiyacım vardı. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Adem hocam bir gün beni ağırladı. Ona bu işten bahsettim ve bana eksiklerimi söyledi. Özellikle işin editörlük kısmına ağırlık vermemi ve tasarım yeteneğimi geliştirmem gerektiğini söyledi. Hatta şunu hiç unutmuyorum: "Bu fakültede tasarım bilmek çok büyük bir ayrıcalık." Daha sonra yazılardaki boşluklara ve kırmızı rengin gözü çok yorduğuna dikkat çekti. (bkz. aşağıdaki resim) Bir sonraki sayıda ilk bunları değiştirdim. Bu önerilerden sonra çıkardığımız 2010 Dünya Kupası Özel Fanzin'i efsane oldu. Fanzin, yayın hayatının en yüksek hitini yakaladı.


Fanzin hazırlarken bunun aynı zamanda iyi bir arşiv olacağına inanıyorum. Her ne kadar kulüp tarihinin en kötü dönemine rast gelsek de bu böyle. Dünya Kupası sayısından sonra forumdan bir üye "Gruplarda neler olup bittiğini yazmışsınız, bunları herkes biliyor." tarzında bir eleştiri getirdi. Ben de bunu şimdi iyi hatırlayabileceğini fakat gelecekte bunları okumaya ihtiyacı olacağını söyledim. Bırakın o üyeyi, şimdi ben o sayıyı açıp okumaya can atıyorum. Çünkü aklımda kalıcı olan çok az şey oldu, Şili'nin ve Almanların mükemmel futbolu gibi! Bu iş daha ileriye gitmeli diye düşündüm. Tasarımda düzelmeler gördüm. Artık işin içerik kısmına yoğunlaşmamız gerekiyordu. Eski yazarlarımız bizimle yollarını ayırdı. Katkı verenler gerçekten çok azdı. Bireysel olarak çok fazla çaba sarfetmemiz gerekiyordu. Dönemin büyük ilgisini çeken blog yazılarına yöneldik. Başlarda böyle oldu, daha sonra direk blog yazarlarıyla temasa geçtik. Bu iş özgün olmalıydı. Yazılar bize özgün olmalıydı. Bende aynı zamanda blog tutuyordum. Bu dönemde Twitter kullandım ve futbol blogu yazan arkadaşlarla tanıştım. Allah için hepsi mükemmel adamlar. Gerçekten öyle. Yazmaya hevesli, okumaya aç ve bilgili. Medyanın önünde olmayı hepimiz seviyoruz. Daha sonra bu arkadaşlarla birlikte çalışmaya başladık ve kendi yazar kadromuzu oluşturduk. Tasarımı oturttuk, içeriği sağlamlaştırdık. 40. sayımızda Ali Sami Yen'den çektiğim fotoğrafı kapak resmi yaptık ve mükemmel bir işe imza attık. Yayından bir hafta önce Tribün Dergi'de "Ali Sami Yen Anıları" konusu açtık ve özel hikayeleri toplayarak dergiye taşıdık. Tek kelimeyle efsane bir sayı oldu. Dünya Kupası özel sayısının tam yedi katı fazlası hit almayı başardı...

İçerik konusunda farklı fikirlerimiz oldu ve bu fikirler derginin buraya gelmesine çok büyük katkı sağladı. Ben bunun tamamen bir foruma veya Galatasaray'a özgün olmasını anlayamam. Tema yine Galatasaray'dır, fakat bu dergide herkesin(her renkten taraftarın) okuyabileceği, öğrenebileceği şeyler olmalı. Bu yüzden Avrupa Futbolu, Nba, Futbol Tarihi bizim ilgi alanlarımız. Bize bu gözle bakılmasını kesinlikle anlayamam. Bu içeriği oturtmamızda Sertaç'ın sıkı duruşu çok etkili oldu. Ben Medya Kurulu'nun başına geçtikten sonra Cem'in grafikteki yaratıcılıklarını es geçmemek gerek. Harika kapaklar çıktı ortaya...

2010 yılının sonlarında GSCimbom Fanzin için Goal.com ile anlaşma yapmaya gittik. Bir mekanda oturup buluştuk ve karşılıklı olarak neler yapabileceğimizi düşündük. Adam dönüp bana "eleman açığımız var" dedi. "Yok hocam ben öğrenciyim" diyerek kibarca reddettim. Düşünün, bu iş sizi buraya getirdi.

Bazı hayal kırıklıkları oldu elbette. GSCimbom forumundan yeteri kadar iyi destek alamadım. Yani şöyle özetleyeyim, aldığımız okuyucuların %80-85'lik kısmı kendi çevremiz, blogger arkadaşlarımız ve takipçilerimizdi. Geriye kalanı ise foruma aitti. Forumlar bu tür şeylere pek değer vermedi. Bir teşekkür mesajının yanında bir eleştiri yazısı görmek isterdim ya da bir arkadaşına "al bak bunu oku, çok iyi iş çıkarıyorlar" demelerini beklerdim sosyal çevrelerinden. Ama bunu yapan çok az üye oldu...

Bazen ertesi günleri çok önemli sınavlar vardı. Ama oturup bu işle uğraşmayı sevdim. Bundan keyif aldım. Okumaktan, yazmaktan, tasarlamaktan, insanlara bir şeyler vermekten... Hala öyle. Bazı arkadaşlar itici gözle bakabilir, bu dergi forumu simgeliyor, oranın reklamını yapıyor gibi. Asla öyle düşünmeyin. Hepimizin çabası Galatasaray.

Şimdi bitmesi gereken işler var. Bunun için ayrılıyorum. Artık bir Twitter hesabım yok. Kaan, Eren, Can, Chao, Atilla abi, Muhsin abi, Ozan abi, Yiğit, kısa sürede tanıştığımız Pan Monroe, Yakup ve diğer isimlerini sayamadığım mükemmel insanlar... Hepsi gerçekten çok iyi. Takip edemeyeceğim için üzülüyorum ama blogları listemde, enselerindeyim. Tatile giren bu yaz döneminde iyi bir seçim yaparak GSCimbom Fanzin'in devam edeceğini umuyorum. Bloga vakit buldukça yazmaya devam. Hepsinin dışında bu dönemde en fazla keyif aldığım şey Sertaç ile temel fikir olarak belirlediğimiz "Amaç, her sayının bir öncekinden daha iyi olmasını sağlamak" fikri ve bunu uygulamayı başarmamız. İşte buydu...

8 Haziran 2011 Çarşamba

Kevin Nolan



Nolan 18'inde. Yumruğu her zamanki gibi sıkılmış vaziyette. Bu onun karakteristik özelliği. Küçükken desteklediği takım doğduğu yer olan Merseyside'ın kırmızı yakası. Bir arkadaşı tarafından 16 yaşında Bolton seçmelerine katıldı, beğenildi ve bir yıllık kontrat imzaladı. Bir yılın ardından beğenilerek profesyonel sözleşme imzaladı. İlk maçlarına çıktığında takım Play-off'lardaydı. Nolan bu maçlarda forma giydi ve Bolton Premier Lig'e yükseldi. Genç bir futbolcu olarak takımın parçası haline geldi. Bir sonraki sezon 8 gol attı. Old Trafford'da attığı gollerle Ferguson'un dikkatini çekti. 2003-04 yılında Bolton lig kupası finalinde Middlesbrough'a kaybetti. O yıl Nolan ligde yine 8 gol kaydetti. Bolton çok uzun yıllar sonra Premier Lig'i çok en iyi pozisyonda bitirdi ve tarihinde ilk kez Avrupa Kupalarına katıldı. 2006 yılında Jay Jay Okocha kulüpten ayrıldığında kaptanlığa 24 yaşındaki Kevin Nolan atandı. Daha sonra Gary Magson Bolton menajeri olarak takımın başına geçti. Taraftar her ikisinin performansından hoşnut kalmadı. Nolan son sezonunda 3 kırmızı kart gördü. Yaklaşık 4,5 milyon €'ya senelerce formasını giydiği Bolton'dan ayrılarak Newcastle'ın yolunu tuttu.

Newcastle'da ilk sezonda işler iyi gitmedi. Merhaba demeden kırmızı yedi. Kariyeri boyunca bir sezonda 20'in altında maç çıkarmayan adam o sezon 11 maçta kaldı. Takım ligi 18. tamamlayarak bir alt lige düştü. Nolan takımı bırakmadı. Liderliğe soyundu. Takip eden sezonda olağanüstü bir istikrar ile 18 gol attı. 40'ın üzerinde maç çıkardı. O yıl Championship yılın oyuncusu ödülünü kazandı ve takımı Premier Lig'e çıkardı. 2010-11 yılının başında St. James Park'ın kaptanı olarak atandı...



Nolan istikrarını bu yıla da taşıdı. Ekim 2010'da ilk hat-trick'ini yaptı. Şubat 2011'de St. James Park'da eski takımı Bolton'a attığı golle 50. lig golünü kaydetti. Lig bittiğinde Newcastle'ın en skorer oyuncusu oldu. Hemen arkasında devre arasında Liverpool'un yolunu tutan Carroll 11 golle. Carroll'a ödenen ücret ile ilgili yapılan spekülasyonları yok etmeye çalışan adamlardan biri de o idi. Onun en iyisi olacağına inanıyor ve en iyisi olmak için doğru yerde olduğuna...

Bugün ilginç bir gelişme yaşandı. Nolan, Newcastle'ın yeni kontratını kabul etmedi. Alan Smith bunu doğruladı. Kontratının bitiş tarihi 2013. Nolan'ın görünen o ki farklı planları var. Kariyeri boyunca bir çok takımda oynayan futbolcular oldu. Sürüne sürüne oradan oraya... Nolan onlardan olmadı. İstikrara inandı. Ve kazandı. Benim için Nolan forması şortunun içinde olan adamlar listesinde oldu...

Sinirlenince çıldırdı, hakemi dövecek vaziyete geldi. Sonra tak kırmızı! Ama Nolan hep bildiğimiz Nolan. 18'inde sıktığı yumruğu 28'ine taşıyor. Beşikten kaptan olarak gelen çocuklardan biri...



Bir haber okudum bugün
Harika başarı yakalayan bir çocuk hakkında
Yine de üzüntü vericiydi
Sadece gülmek zorundayım
Fotoğrafını gördüm
Bir arabanın içinde aklına üfledi
Işığın değişmiş olduğunun farkına varmadı
Bir insan kalabalığı dikildi ve başladı
Önceden yüzünü görmüştü
Beyfendilerin evinden olduğuna kimse inanamazdı

7 Haziran 2011 Salı

Xavi Röportajı



Röportaj: Sport
Çeviri: Muhammet Gülhan


Harika bir sezondu, katılıyor musunuz?
Evet, öyleydi. Sadece Copa Del Rey finali hariç. Ligi kazandık, Süper Kupa'yı kazanarak başladık ve oynadığımız oyunu iyi futbolla birlikte sonuçlandırdık. Bunlar muhtemelen Barcelona'nın son yıllardaki en iyi maçları oldu. En iyisi olup olmadığını bilmiyorum çünkü hepsini göremedim. Fakat son yıllarda en iyilerinden olduklarına eminim. Göz alıcıydı. Bazı lig maçlarından keyif aldım ama hiçbiri bunun gibi önemli değildi. Harika bir yıl oldu. Futbola yeni başlayan ve ilk seferinde herşeyden keyif alan bir çocuk gibiyim. Hayatımda hiç şuanki kadar iyi oynamadım. Çok mutluyum çünkü bu yıllar bizi dünya çapında bir ün kazandırdı. Daha fazlasını soramam.

Kötü zamanları unuttunuz mu?
Basın istediğini yayınlıyor. Çoğu zaman onların söyledikleri futbolla ilgili olmuyor.

Sizce doping skandalı ne anlam ifade ediyor?
Uzun yıllar futbol oynadığınızda bu sizin için sürpriz değil. Bu sadece komik, tamamen çarpıtılmış. Haberleri izlediğimde bazen kendimi gülerken buluyorum "Tanrım, nasıl bu insanlar başarıları değersizleştirmeye çalışıyor?" diye düşünüyorum. Tamamen saçmalık. Daha fazlasına ihtiyacın var... Daha asiline. Ve doping sadece... Alçakça.

Madrid basınını mı ima ediyorsunuz?
Bizim hakkımızda ne söylediklerini konuşmaktan hoşlanmıyorum. Suçlamaları sadece bizi güçlü yapar. Mourinho'nun yapısı ve Real Madrid futbol oynamayı istemiyor. Copa Del Rey dışında herşeyi kazandık, futbol oynayarak... Barcelona bu yıl Real Madrid'e teşekkür ederek yaptıklarıyla daha güçlü hale geldi.

Mourinho'nun gelecek sezon için daha agresif olabileceğini düşünüyor musun?
Daha fazla tecrübe dışında hemen hemen aynı sevimlilikte olacak. La Liga hakkında daha fazla şey bilecek. Sadece Mourinho değil, genel olarak Madrid de böyle olacak. Ancak Mourinho türündeki adamlar ortalığı karıştırmayı sever, Katalanları ve Barçalıları kötülemeyi de... Katalan olarak onun gibi birine ihtiyacımız var çünkü sık sık ayak parmaklarımızı bağlıyor.

Dört Clasico'dan sonra Casillas ile konuştunuz mu?
Copa del Rey finalinden sonra onunla konuştum ve onu tebrik ettim. Endişe etmeyin, yakında yeteri kadar konuşacağız. Onunla kazandığımız çok şey var. Arkamızdakileri vurmanın bir yolunu bulacağız.


Bu Barcelona ve gelecek hakkındaki düşünceleriniz neler?
Gerçekten iyimserim. Hissettiklerim bu. Futbolda hiçbir şeyi önceden bilemezsin. Şuan 5 yıl daha Avrupa'yı domine edebileceğimizi söyleyebilirim fakat gelecek yıl kısa olduğunda bu defa söylediklerimi yutmak zorunda kalırım. Gelecek hakkında kehanette bulunamam. Ancak hislerimin pozitif olduğunu söyleyebilirim. Sadece futbol hakkında değil. Soyunma odasındaki havayı görmelisin. Fantastik!

Bu sahip olduğunuz en iyi takım arkadaşları ve en iyi soyunma odası diyebilir miyiz?
Evet bunu söyleyebiliriz. Ego problemleri yok. Eğleniyoruz, şakalaşıyoruz... Bilirsin. İyi insanlar var. Fark kişiliklerden kaynaklanıyor. 50 insanın 35 ya da 40'ı Barcelona'da büyüdü. Hepsi gerçek bir Barcelona taraftarı.

Neticede Pep'in bıkabileceğini düşünüyor musunuz?
Pep zeki bir adam. 4 ya da 5 yıl imza atarsa tembelleşebileceğini ya da yorulabileceğini bilir. Ne yaptığını bilir. Motivasyonunu ve bağışıklığını kaybeder. Eğer "1 yıl daha burada kalıyorum" derse yeniden kazanmak zorunda olduğunu bilirsin. Bu gerçekten çok akıllıca...

Menajerin ayrılacağının bilinmesi, soyunma odasında endişe yaratır mı?
Soyunma odasındaki bazı bilinmezlikler endişelere tercih edilir. Eğer gereken enerjiye sahip olsaydı bir 10 yıl daha devam edebilirdi. O burada kimsenin hayal kırıklığına uğramasını istemiyor. Hayatının dinlendirmek istiyorsa Barcelona'da kalmalı. Bu bir yol ya da ikincisi, buradan ayrılsa bile her zaman Barcelona'ya bağımlı kalacak. Guardiola'nın buradan herhangi biri gibi ayrılmasına izin veremezsiniz...

Abidal'in kupayı kaldırmasından bahsedelim. Puyol'dan çok düşünceli bir hareketti...
Bana oldukça doğal geldi.

Öyle mi düşünüyorsunuz? Bazen egolar bunu yolun üzerinde bırakabilir...
Saçmalık. Kimin kaldırdığı bu kadar önemli mi? Sadece 2 saniye. Kazanmanın şerefi herkes içindir. Bu bir takımın ne anlama geldiğini ifade eder. Puyol bana "Sen kaldır Xavi" dedi. Ben "Hayır" dedim. Daha önce bana söz etmemişti. Sonra birlikte Abidal'e karar verdik ve buna odaklandık.

Tüm dünya sizin en iyi olduğunuzdan bahsediyor...
Herkes bunu söylüyor ve benim ağzım sulanıyor. Van Basten, Sacchi, Aragones. Gururlu hislerim var. Bizi Sacchi'nin Milan'ı ya da 70'lerin Brezilya'sı ile karşılaştırıyorlar.

Dünya Kupası'ndan sonra yaptığı gibi Platini formanızı istedi mi?
Onu Justri'ye(Xavi'nin en iyi arkadaşlarından biri) verdim. Gerçekten mutlu oldu. Platini beni tebrik etti ve bu duygunun harika olduğunu söyledi. İspanyolcası benim İngilizcemden daha kötü olsa bile bunu bana İspanyolca söyledi.

Villa'nın Barça'daki ilk yılı hakkında ne düşünüyorsun?
El Guaje ile çok yakınız. Harika bir kişiliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Büyük bir kalbi var ve bu dünya futbolundan gelen çok zor birşeydir. Mütevazi, çalışkan, takıma harika uyum sağladı ve ego sorunları yaşamadı. Egosunu sadece nasıl gol atabileceğini düşünerek koruyor. Elbette atamadığı dönemlerde kendisini kötü hissetti! Bir forvete bir gol şart, bu yüzden bir çok kez acı çekti. Şampiyonlar Ligi finalinde gol atınca kendim atmış gibi hissettim! İyi insanlar her zaman iyi şeyleri hak eder.

Yaşadığın en mutlu zamanlar diyebilir miyiz?
Evet, kesinlikle. Birşeyler başarmış biri olarak kendimi yerinde hissediyorum. Eleştirildim, insanlar bana inanmadı. Şimdi bunların hepsi yaşadıklarıma değdi. Pislikte yaşamayan, hiç çamur görmeyen insanlar tüm bunları yaşamanın ne demek olduğunu bilemez. İnsanlar ne kadar maliyete nereden alınacağımı da bilemez. Barça'daki zor zamanlarımın ardından, sahip olduğumuz ve başardığımız üç yılın dışında ne olduğuzu bakarak kendimizi değerlendirdim.