31 Mayıs 2011 Salı

Eusebio



"İnsanlar takıma bir çocuk koyduğum için pişman olabileceğimi söyledi. 'Yeterince yaşlıysan yeterince iyisindir' fikri saçmalık. Bana göre Eusebio yeterince iyiydi."


Eusebio'nun 20 yaşında takıma girmesiyle ilgili, dönemin Benfica teknik direktörü
Bela Guttmann

29 Mayıs 2011 Pazar

2010/11 Final: Barcelona 3-1 Manchester United



"Biz birlikte ayakta duranlardanız..."

Maçtan önce kaptanlardan taraftara:

"Buraya uzun bir yoldan geldik, bazen oldukça zor dönemler oldu. Sezon oldukça yoğundu. 1 yıl boyunca ekibimiz yetenek, olgunluk ve sorumluluk deri verdi. Şimdi size bir kez daha ihtiyacımız var. 90 dakikanın ardından gökyüzüne dokunabiliriz. Oraya şerefimizi bir kez daha yazabiliriz..."

Barcelona kaptanları: Puyol, Xavi, İniesta ve Valdes

Guardiola'nın basın toplantısında bahsettiği 2009'daki finalden daha fazla efor sarfetmeleriydi. Oyuncularına bunu anlattı ve istediğini aldı. Sahanın en çok koşanı, en çok pas yapanı ve %92 isabet bulan adamı Xavi Hernandez'di. Haftalarca Barcelona nasıl durdurulur sorularına cevaplar arandı, analizler yapıldı. Sonuç yine hüsran. Barcelona topa sahip oldu, üçgenleri kurdu ve Wembley'de bir yıkıma doğru yürüdü...



Maç başlamadan önce 11'e Puyol ismi verildi, sonra geri çekildi ve yerine Mascherano yazıldı. Bir kaç korkum vardı ama takım bu hataları örtebilirdi. Öyle de oldu... Pedro'nun golü bir kombinasyonun ürünüydü. Bir babanın elleri gibi, şefkat dolu bir pas. Pedro zekice tamamladı. Manchester United'dan daha fazlasını bekledim çünkü yaptıkları ilginçti. Sanki doğru zamanı bekliyorlardı ama yanlış bir düşünceydi. Barcelona'nın ne zaman yorulduğunu hissettiniz? Onların yorulması için önce top yorulmalıydı. Roller tam tersiydi aslında, doğru zamanı kovalayan Barcelona'ydı. İlk yarının ardından durup baktım, istatistikler gerçekten ilginçti. Sahanın en çok koşanı Xavi Hernandez. Manchester United'ın en çok pas yapan adamı Carrick. Valdes biraz zorlasa onu bile geçecek! Ortada mücadele yok, neyin savaşıydı bu? Bir ara Rooney'i dövüyordu sol cebinde gül, ağzında sakızıyla Ferguson usta...

Manchester United'ın orta sahasını senelerdir biliyoruz. Orada Scholes'dan başka üst düzey diyebileceğimiz bir oyuncu yok. Carrick, Gibson, Fletcher gibi oyuncular sade, pastanın üzerinde krem şantisi eksik olan adamlardı. Ferguson yıllarca onlardan verim almasını bildi, onlarla şampiyon da oldu, finaller yaşadı. Ama iki finale kaybetmelerinde bu unsuru göz önüne almak zorundayız. Giggs ustanın ise bu pas trafiğinde yapabileceği pek fazla şey yoktu.

Dönüp yedek kulübelerine bakıyorsunuz ve şöyle diyorsunuz "Manchester yine daha iyi..." İyi bir B ya da C planı kurulabilir. Ama Barcelona'nın yıllarca kemikleşmiş A planını nasıl yıkabilirsiniz ki?.. Barcelona senelerdir rakiplerine kendisini kabul ettiriyor. Guardiola'nın dediği gibi: "Topu al, topu tut ve şansını yarat."


Soru: Hücum futbolu nedir?

19 gol girişimine karşılık 4 gol girişimi. 7 farklı oyuncu bu gol girişiminin içinde. Aklıma 1954'de Macarların İngilizlerin karşı oynadığı ve İngilizlere toplam 30 şutun çekildiği o maç geliyor. Diyoruz ya, Wembley özel bir yer. Barcelona maç boyunca toplam 5 faul yaptı. Manchester United için bu rakam 16. Dikkat çekici noktalardan sadece biri...



Rakamlarla konuşmaya devam edelim. Barcelona oyunun 4/3'ünü temiz oynuyor. 4/1'ini ise bireysel şans yaratırken kullanıyor. Bunu sadece lüksü olan oyuncular yapıyor. Biraz Messi, biraz İniesta. Sürat, teknik ve futbol akılları bu lükse değer. Cruijff'ün takımında bu lüks Laudrup ve Stoichkov'a aitti.



Bir yanlışlık yok mu orada? Xavi, İniesta ve Busquets en çok mesafe kat eden oyuncular. Manchester'da bu Ryan Giggs olursa doğru soruyu nasıl sormalıyız? Sene içinde Manchester United'ın istediğinde baskı kuran ama bazen topu rakibe vermek isteyen yapısından bahsetmiştim. Bunun orta saha oyuncularının kalitesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Manchester'ın iyi yemeği var ama yemeği yiyecek sağlam bir masası yok...



MVP'nin dönüşü: Daha fazla şans
Barcelona'nın maç içinde en az 5 net pozisyona girdiğini söyleyebiliriz. Maçtan önce Puyol "Umarım Messi gününde olur" açıklamasını yapmıştı ve dilediği oldu. Messi yine günündeydi. Barcelona, efsanevi 5-0'lık maçtan sonra ilk kez bu kadar etkili oynadı çünkü MVP'si (Messi-Villa-Pedro) tamamen formdaydı. Bu bitirim takımı ise kesinlikle Guardiola'nın eseri. Guardiola, Pedro'yu sistemine yerleştirerek altyapıdaki oyunculara ne kadar güvendiğini gösterdi.



Sistematik bir görev adamı: Sergio Busquets
Onun 3 yıl içinde nereden nereye geldiğine bir bakın. Bir kaç antipatik hareketi olsa da Busquets her zaman hatırlayacağım sistematik bir görev adamı olacak. Barcelona pas trafiğinin sorunsuz akması için Busquets gibi pozisyon bilgisi yüksek oyunculara ihtiyacı var. Ve bunun Guardiola sayesinde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. 30 milyon €'ya Toure'yi göndererek sistemine böyle sorunsuz bir oyuncu monte etmek son yıllarda yapılan en mükemmel iş. Barcelona'nın şampiyonluk kutlamaları gecesinde Busquets kısa bir konuşma yaptı, yüzünde gizlenin bir mutsuzluk olduğu görünüyordu. Xavi mikrofonu eline aldı ve taraftarlara "Busquets" diye bağırmaları için küçük bir şov yaptı. Busquets bu maçta buna layık olduğunu gösterdi. Benim için maçın adamı da o idi...



Guardiola ve İspanyol futbol devrimi
Barcelona B takımından gelecek ve İspanyol futboluna 3 yılda 10 kupa hediye edecek bir adam o. 3 yılda 2 final. Kaybettiği yarı finali nasıl kaybettiğini unutmayacağım. Her sene sistem biraz daha yukarıya ulaştı. Guardiola her geçen yılın ardından nasıl bir psikolog, nasıl bir kazanan olduğunu gösterdi. İspanyol futbol tarihinde Villalonga, Munoz, Del bosque ve Rafa Benitez ikişer avrupa kupası kazandı. Şimdi o listede bir adam daha var, Pep Guardiola. Devrim, Johan Cruijff'ün onu kulübe önermesi kadar basitti...



Kimse kalbim kadar yüksek sesle konuşamaz
Maç sonrasında Barcelonalı oyuncuların birbirlerine nasıl sarıldığını gördük. Bu basit bir sarılma değil. Hayatında hiç çocukluk aşkıyla evlenmemiş kişiler bu duyguyu çözemeyecek. Belki ben de eksik bir şeyler bırakacağım. Bunu tamamen anlatmak imkansız. İyi bir insan olmak, rakibi ne olursa olsun alkışlamak, tribünde bilet parası ödemiş ve sizi izleyen insanlara iyi bir gösteri şovu sunmak... Bunlar zor görünen ama basit şeyler. Futbol basit ve zor olan futbolu basit oynamak, Cruijff ustanın dediği gibi. Biz, bunu bu gece bir kez daha gördük...

Benim Güzel Wembley'im

Güzel futbol bir kez daha kazandı!





24 Mayıs 2011 Salı

22 Mayıs 2011 Pazar

Basitçe



"Bu hepten saçma. Nasıl bunu artık daha fazla yapamayacaksınız? Sabahları yataktan kalkamayacak, güzel bir kahvaltı yapamayacak ve haftada altı gün biraz antrenman mı yapamayacaksınız? Ve tabi yedinci gün dünyada var olan en harika şey, maç yapmayı... Bakın, Frank bir maçtan önce sinirli oluyor ya da her maçta biraz daha sinirli oluyorsa, o zaman futbolu bırakmalı. Ona bunu acil olarak bir kez daha düşünmesini öneriyorum. Futbolu Frank kadar seven biri emekli olmamalı."

Johan Cruijff, Frank Rijkaard daha fazla futbol oynayabilir mi sorusu üzerine

Ken her zaman kazanamaz


Breaking Bad 1. sezon 4. bölümden.

Kimyacımız akciğer kanseridir ve tedavi olması gerekmektedir. Doktora giderler fakat tedavi için çok yüksek bir bedel ödemeleri gerekmektedir. Üstelik iyileşme ihtimali de kesin değildir. Tedavide başarısız olup geride borç bırakmak istememektedir. Bunun üzerine oğlu "neden geberip gitmiyorsun o zaman?" diye tepkisini koyar ve kimyacımız arabaya atlayıp dışarı çıkar. Yine öksürük tutarken sağa çeker ve eline bakıp hastalığın ilerlediğini görür. Bu defa kan gelmiştir. Başını kaldırıp önüne baktığında dün arabasının plakası "Ken wins" (Ken kazanır) olan ve park sırasında yerini çalan adamı tekrar görür. Bu defa alt olmuştur...

Bu adam futbolu gerçekten seviyor



Cruijff'ün dönemin altyapı yapılanmasından faydalandı. İlk formayı aldığında tarih 3 Eylül 1995'di. Bobby Rabson ile daha fazla şans buldu. Partneri Ronaldo ile o yıl İspanya kupasını kazandı. El Pais tarafından 96-97 sezonunun en iyi genç oyuncusu seçildi. Van Gaal geldikten sonra İtalya'ya gitti, olmadı. Kiralık dolaştı ve yine kendini bulamadı. En sonunda Katalan halkının bir başka ırkı Espanyol'a transfer oldu. İstikrarını yıllarını geçireceği, efsane olacağı kulüpte yakaldı. De la Pena bir çok kez rakiplerinin canını acıttı. Barcelona'ya attığı aşırtma elbette unutulmadı. De la Pena, göz yaşlarıyla sevdiği mesleğe veda etti...

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Bir devrimin sonbaharı ve büyüklüğü: Arrigo Sacchi #1



1985'de Arrgio Sacchi Parma'yı Serie C1'den aldı. İlk sezonunda Parma'yı bir üst kademeye çıkardı. Takip eden sezonda ise Parma Serie A'daydı. 24 Mart 1986'da Silvio Berlusconi Milan'ın 21. başkanı seçildi. Berlusconi'nin başkanı olduğu Milan ile Parma İtalya kupası gruplarında çarpıştı. Her iki maçta Sacchi, Milan'ı 1-0'lık sonuçlarla geçti. Bu, Berlusconi'nin Sacchi'yi Milan'ın başına getirmesi için yeterli bir bahaneydi...

uyuyan istanbul

yine mecidiyeköy'desin. bugün orayı sevmedin. aşıklar artık orada değil. yıllardır hayatın merkezi olarak gördüğün yer artık bir buluşma yeri. artık... bu kelime ne kadar can yakıcı deği mi? artık, eskinin olmadığını hatırlatıyor sana. seyircisiz bir maç. öyleyse yolculuk nevizade'ye...

nevizade'den neden izlediğini anlamadığın bir maçı seyrediyorsun. bir fıçı bira karşında. muhabbet, sohbet derken vakit geçiyor. oradan kalkıp yürüyorsun. sonra yeni bir mekan seçiyorsun. "yea bu muydu lan?" dediğin şey bazen etkisini geç gösterebilir. mideni çalkalarsın ve başın dönmeye başlar. sonra düz yolda yürüyemezsin. ardından bir türk kahvesi ve suratına vurduğun su ile biraz kendine gelirsin. nargileyi çekersin, başın tekrar dönmeye başlar. sonra yürürsün. daha uzun yürürsün. saat gecenin üçü ve yine mecidiyeköy'desin. tarihin en iyisi ve en kötüsünü gördüğün yer. o zaman sen de tarihsin. arkadaşlarından ilkini bırakırsın ve yine yürürsün. sağındakini farketmezsin bazen. sonra birden kafanı çevirip baktığında beyaz bir surat görürsün sana "imdat" diyen. bunu bir adım ileri çıkarak söylemeye çalışır çünkü senin dikkatini çekmek ister. başını önüne eğip yürümeye başladığında o hamlesini yapıp geri çekilen savaşçılar gibidir. istediğini başaramamış gibi sanki. küçümsüyorsun onu "hayat bu mu?" diyerek, nice zorluklar yaşayan biri olarak...

ikisinden daha ayrılıyorsun. yalnızsın. sabahın dördünde köprüyü geçiyorsun. istanbul sessiz, uyuyan istanbul. gözlerini kapatmış gibi sanki. sağda solda yanan sokak ışıklarından başka bir şey yok orada. indikten sonra bir adım daha var. ama o da ne? yanlış seçim. bu sana pahalıya patlayacak gibi. zaman geçiyor. merak etmesin diye çocuklara "evdeyim" diye mesaj gönderiyorsun. sonra hemen 10 metre sağında taksileri kestiriyorsun gözüne. ama cebinde sadece akbil. gidip "bu gece bir iyilik yapmak ister misin?" diye sorasın geliyor, ama yapmıyorsun. 10 dakika sonra bir taksi arabasıyla geriye doğru geliyor. "sabiha gökçen'e giden var mı?" diye soruyor. oysa sen bu soruyu bir iyilik olarak algılıyorsun. "usta beni x köprüde bırak" diyerek atlıyorsun taksiye. giderken içinde kuşku, evet doğru bir kuşku. ayak titremesi. dönmeden önce son köprüye geldiğimizde şoför durup parayı istiyor ama sen "hakkını helal et" diyerek ayrılırsın oradan. sonra sabahın beşinde otoban kenarında 20 dakikalık bir yolculuk. arada koşuyorsun sanki seni bekleyen biri varmış gibi. camilerde ezan sesleri, arkada tırların motorundan gelen gürültürler, sağında köpek havlamaları, solunda kurbağa gıgıldamaları seninle. durup düşünüyorsun beatles dinleyerek yoluma devam etsem mi? diye. yok, ben zorluğu severim, zorluğu yaşamayı...

düşünüyorsun "doğru olanı yapıyor muyum?" diye. bazen evet, bazen hayır. ama bunun bir zorluk olduğu aşikar. ileride biri ensene binmeye çalıştığında "sen hiç sabahın beşinde otoban kenarında yalnız başına yürüdün mü?" diye verecek bir cevabın var artık. uyuyan istanbul'u gördün bu gece. bazen terk edip gitmek istediğin o istanbul'un uyuyan yüzünü. sonunda yatağını uzandığında ise senin mutlu eden şeyler elbette olacaktır...


19 Mayıs 2011 Perşembe

Benvenuti "Grande" Terim

E malum, Başkan konuşmuş, bir şeyler karalamasak olmazdı. Gündem bir anda nasıl da yoğunlaştı şaşırdım doğrusu. Uzun zamandır da yazamıyordum, Terim, Elmander falan derken heves geldi. Aslında yaz gelince daha çok vakit bulacağım, transferler falan da olunca biraz şöyle hasret giderelim blogla.

İlk adı geçtiği günden beri yarattığı heyecan ortada Fatih Terim'in. Hatta bazılarına göre -buna ben de dahil- tek kurtuluş, çıkış yolumuzun Terim olduğuydu. Ünal Aysal'ı ilk kez bir canlı yayında izlerken (divana konuşması hariç) biraz merak da vardı doğrusu. Sonuçta tanımadığım biriydi ve adaylığını açıkladığı basın toplantıları falan yeterli bir profil çizmemişti kafamda. Başkanın tek söylediği "kurumsallık". Kurumsallık için de ilk attığı adım Fatih Terim. Geniş açıdan baktığımda bunu doğru buluyorum. Fatih Terim'in de bu kurumsal yapı içinde barınmayı isteyeceğinden son derece emindim en başından beri. Zaten kendisinin de böyle bir futbol anlayışı ve sistemi olduğu düşünülürse birliktelik doğru, ortaya çıkacak sonuç da umarım doğru olacak.

Çok bir şey de yazmak istemiyorum aslında. Heyecan büyük, hem de çok. Elmander, Fatih Terim falan derken Kallström'ün de bittiği sinyalini aldık sayılır. Ünal Başkan Elmander'i ağzından kaçırınca devamındaki sohbette isimler konuşuldukça daha çok dikkat etti sözlerine. İlk canlı yayını tabii, heyecan da gözlendi biraz ama o kadar profesyonel ki çok çabuk toparlayabiliyor ufak tefek hataları. Selçuk, Kallström, Drogba, Frey vs., hiçbiri için "hayır" demedi, eh bize de beklemek düşer artık.

Transfer falan hepsini bir kenara bırakalım da İmparatora "HOŞGELDİN" diyelim. Fatih Terim'i özledik, sarı kırmızı formalılara bağırıp çağırma zamanı, artık Galatasaray'ı öğretmek için yeni öğrenciler var önünde, daha niceleri de gelecek. Yolun açık olsun İMPARATOR.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Euroleague İçin

Arkadaşlar,

Roma kulubünün basketbolda başarısız bir sezon geçirmesi ve mali yapılarının da bozuk olması sebebi ile Euroleague A lisansı iptal edildi. Aynı sebeplerden Cibona' nın da iptal edilme olasılığı var. Bu kulüplerin yerine ekonomik yapısı sağlam, marka bilinirliği üst seviyede olan ve büyük taraftar kitlesine sahip 1 veya 2 kulübe Euroleague A lisansı verilecektir. (Bilmeyenler için: A lisansı olan takımlar her sene direk katılıyor bu lige Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen gibi)

EUROLEAGUE' e katılmak için gerekli bütün şartlara sahibiz (+5000 kapasiteli salon, minimum 5 milyon dolar bütçe, bir yayıncı kuruluş garantisi, taraftarın sürekliliği). Kulübümüz adına çok sevdiğimiz başarılı yöneticimiz Hakan Üstünberk ve şube görevlilerimiz dün itibari ile ULEB yöneticileri ile görüşmelere başlamıştır. Öncelikle bizi bugünlerde fazlası ile mutlu eden başta Hakan Üstünberk olmak üzere kulübün bütün yönetici ve profesyonellerine çok teşekkür ediyoruz, artık geleceğe umutla bakıyoruz.

Sevgili arkadaşlar
Bu hususta biz Galatasaray'lılara da çok büyük bir görev düşüyor, bu kupada oynamayı her şeyi ile sonuna kadar hak ettiğimizi ULEB yetkililerine ve kendi yöneticilerimize göstermeliyiz.

Birlikte olursak neleri başarabileceğimizi biliyoruz, Galatasaray'ı hiçbir zaman yalnız bırakmadık. Şimdi bizlere bir görev daha düşüyor, ULEB'e bu kupada neden olmamız gerektiğini binlerce mail göndererek anlatmamız çok önemli ayrıca bu mail kampanyasının duyurusunu tüm Galatasaray forumlarında, facebook ta ki Galatasaray gruplarında ve Twitter'da yaygınlaştırmalıyız. ULEB basketbol severlerin ve Galatasaray taraftarlarının bu isteğine kayıtsız kalmayacaktır, bu konuda geçmişte olumlu örneklerde vardır, bu sebeple verilen tepkinin büyüklüğü çok önemlidir.

Kısaca diyoruz ki aşağıda mail adresine Galatasaray'ın neden bu kupada olması gerektiğini dilimiz döndüğünce anlatalım. Türkiye'deki en fazla ve basketbola en çok ilgi gösteren taraftar gurubu olduğumuzu ve bu kupaya katılmayı ne kadar çok istediğimizi gösterelim.

Not: Aynı mailler olmaması için örnek bir mail koymadık. Mail atan arkadaşlar yazdıklarını burayada koyarlarsa diğer atacaklar için örnek olur. Göndereceğimiz maillerin başlığında lütfen EUROLEAGUE ve GALATASARAY kelimeleri kullanalım. İngilizcesi olmayan arkadaşlar göndermek istedikleri metni buraya yazarlarsa çeviride yardımcı olacağız.

EUROLEAGUE İÇİN SALDIR GALATASARAY!


Mail İçin: webmaster@euroleague.net

Bir diğer e-mail adresi: uleb@uleb.net
Gsbasket.org'tan alıntıdır.
Bu çağrıya biz de destek vermek istedik. Galatasaray'ı Avrupa'nın en büyükleri arasında izlemek için taraftar olarak üzerimize düşeni bir nebze yapmalıyız. Mail gönderemiyorsanız bile gönderebileceklere bunu okutmayı deneyebilirsiniz.

Bir zamanlar Galatasaray'ın Bakero'su: Suat Kaya

Oyun stili, dağınık saçları ve çalışkanlığı ile ben onu hep Bakero’ya benzetirim. Suat Kaya Türk Futbol Tarihinde gördüğüm ender orta saha oyuncularından biriydi. Galatasaray altyapısından yetişen, birkaç yıl hayatı Konya’da geçtikten sonra tekrar Galatasaray’a dönen Suat Kaya’nın mevcut Galatasaray yapılanmasında ihtiyaç duyulan oyuncu tipi olduğunu düşünüyorum.

Suat Kaya’nın içinde bulunduğu üçlü orta sahada teknik direktör Fatih Terim’in onlardan yapmasını istediği 3 şey vardı. Pres, pres ve pres. Emre, Okan ve Suat üçlüsünün ortak özelliği kısa boyları, hızları ve çalışkanlıklarıydı. Fatih Terim’in onlardan istediği top rakipteyken topun olduğu yere baskı yapmalarıydı. Bunun için elinde harika üç yerli futbolcu vardı. Fatih Terim bu üçlü ne zaman oyundan kopsa kenarda gelir Suat’a bir şeyler anlatırdı ve Galatasaray sahada o dağınık görüntüsünü yok ederdi. Suat bu orta sahanın öncüsü ve en çalışkanıydı. Oyunun defansif rolünü üstlenmesine rağmen zaman zaman harika duvar görevleri üstleniyordu. Galatasaray’ın bu üçlüsü topu kaptığında Hagi’ye inanırdı. Hagi’nin o dönemde arkasındaki yerli kalitesini de bir şans olarak görüyorum. Fatih Terim’in bu oluşumda payı elbette büyüktü. Galatasaray Suat’ın önderliğindeki bu üçlü orta saha ile ligi ve Avrupa’yı yıllarca domine etti. Suat Kaya bu sayede Galatasaray’da en çok kupa gören birkaç oyuncudan biri oldu.


Resim: Milan - Galatasaray karşılaşmasından bir üçgen


Resim: Milan - Galatasaray karşılaşmasından bir üçgen. Suat Kaya rakibin topla çıkmasını engellemek için prese geliyor.

Bu yıl Galatasaray’da taraftarların lakap taktığı bir orta saha üçlüsü izledik. Barış, Ayhan ve Mustafa. Ayhan’ın zaman zaman iyi maçlar çıkardığı dönemler olsa da onun şarabı artık kırılmak üzere. (2008’deki şampiyonlukta hakkını yememek gerek) Barış Özbek yan pası düzgün veremezken no look pas atmaya çalışıyor. Mustafa’yı ise sahada bulmakta zorlanıyoruz. İnsan kendine durup “nereden nereye…” diyor. Galatasaray'ın bu yerli kalitesiyle üçlü bir orta saha oturtmaya çalıştı ve doğal olarak başarısız oldu. Onları ne zaman bir arada görsem aklıma Emre, Okan ve Suat üçlüsü geldi. Bizim bir komşumuz var, Halil abi "Ulan bunlar hiç mi Okan-Emre-Suat izlemedi!" diye yakınıyordu bana. Biraz çalışkan, biraz yürekli, bir tutam yetenek ile Galatasaray’ın orta sahasına Suat Kaya gibi bir beyin gerek, yanına ise atak orta saha oyuncuları... (Bir Hagi yok artık) Üçlü bir orta sahayı ancak bu şekilde oturtabilirsiniz. Şuanda izleyebileceğimiz en iyi aday futbolcu Selçuk İnan görünüyor. Bu yüzden mevcut Galatasaray yönetiminin ne meblağa bedel olursa olsun bu tip bir futbolcuyu kesinlikle transfer etmesi gerektiğini düşünüyorum.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Geriden gelen her zaman kazanır mı?

Ajax, Twente ile şampiyonluk maçına çıkıyor. Twente ligin son haftasına 1 puan önde giriyor. Ajax, Şubat ayının sonunda oynadığı PSV maçından beri ligde sadece Den Haag'a kaybetti. Diğer tüm maçlarını kazandı ve Twente'nin hatalarıyla onları yakaladı. İki takım bir hafta önce birbirleriyle Hollanda kupası finalinde karşılaştı. Twente 2-0 geriden geldi ve maçı uzatmalara taşıdı. Uzatmalarda futbolda geriden gelen her zaman kazanır kuralı işledi... Twente Ajax'ı 3-2 mağlup ederek kupayı aldı. Ligde Ajax Twente'yi kovalıyor. Twente double istiyor, Ajax seyircisinin önünde şampiyonluk... Yarın Amsterdam Arena'da 52.656 seyirci olacak. Twente'den 1600 taraftar gelecek. Futbolda geriden gelen yine kazanacak mı? Pazar 15:30'da göreceğiz.

Yayın: Beyaz TV
Saat: 15:30



Ajax maçı 3-1 kazandı ve şampiyon oldu.

Build Something Special Again

Hep derdin ki, zirve tırmanmak için çok dik.
Tırman ona!
Hep beni görmek istediğini söylerdin.
Tırman çabuk!
Sen "yer" i seçtin; ben ise "zaman"ı seçeceğim.
Ve ben tırmanacağım,
Zirve benim kendi yolumda artık.
Sadece biraz bekle,"doğru gün" için.
Ve ben ağaçlara doğru tırmandıkça ve de bulutlara kavuşunca,
Aşağıya doğru bakacağım,
Kulak vereceğim senin bugün söylediğin şeylere.

Futbolda 1969'da başlayan Kenny Dalglish hikayesi 1975'de takım kaptanlığına yükselerek devam etmişti. 24'ünde Celtic'in kaptanlık pazubandını taktığında nasıl bir lider olacağını göstermişti. 2010-11 sezonunun Ocak ayında Liverpool'un yeni sahiplerinden John W Henry Dalglish'i aradı. Aradan 4,5 ay geçti. Şimdilerde Merseyside Walk'da vakit geçiren insanlar birbirlerine "Liverpool nasıl bu halde geldi?" diye soruyorlar...

Anfield'ın kralı Dalglish... Benim için sadece tribünde oturup analiz edilesi adamlar vardır. Dalglish gibi. O kadar doğal, o kadar insani, o kadar becerikli. Ona nasıl bunu başardınız diye sorduklarında "Orada yeniden beğendiğim şeyler olacağına emindim" diyerek yanıtlıyor. Anfield çocuklarının örnek aldığı adam Torres gitmiş, Liverpool berbat durumda. Sıralamada nerede olduğu belli değil. Dalglish önce Ajax'ın en önemli adamını tutup getiriyor. Suarez geldiği günden bu yana inanılmaz maçlar çıkarıyor. Kulüp efsanesi Carragher onun için "Anfield efsanesi olabilir" diyor. Sonra Andy Carroll... Kulübe "çok fiyat ödedi aptallar" etiketiyle giriyor Carroll. Başlarda sakatlık ve psikolojik baskıyla mücadele ediyor ama bu ruh halinde onu kurtaracak en iyi adam oradayken Carroll çabuk atlatıyor. Dalglish bunun yanında Anfield'ın en çok vefa göstereceği işlerden birine imza atıyor. Takıma Martin Kelly, Spearing gibi kulüp çocuklarını oturtuyor. 16 yaşında bir çocuğa Dünya'nın en iyi tribünü The Kop'un önünde forma şansı veriyor. "Eğer sorununuz olan bir pozisyonda genç bir oyuncuyu oynatıyor ve verim alamıyorsanız bu bir problem, fakat onun yerine gidip bir transfer yapıyorsanız bu daha büyük bir problem" sözleriyle onlara nasıl değer verdiğini gösteriyor...

Dalglish'in hamlelerinden çok insani becerisini yazabilirsiniz. "Sonuçları almak için en iyi yol, seninle çalışan insanları kazanmaktır..." O psikolojiyi tutup kaldırırken büyük bir kaya parçasını kaldıran adamlara benziyordu. Dalglish takım kötü gittiğinde taraftarın aradığı ruhu buldu. O ruhu Liverpool'a geri kazandırdı. Tıpkı oyunculuk döneminde yaptığı gibi. Liverpool onunla Avrupa'da şaha kalktı. 78'de Wembley'deki finalde Brugge ağlarını sarsarken objektiflere yansıyan fotoğrafın ta kendisiydi Kenny Dalglish...


Flanno, Shelvey, Suarez, Carroll gibi futbolcular mental olarak en yukarı seviyede değildi. Sadece Suarez'in Avrupa'da çıkardığı maçlar vardı, en iyisi kesinlikle değildi. Liverpool bu baskıda ayağı kalkarken aramamız gereken adam Dalglish'den başkası olabilir miydi?... Olamazdı. "Biz oyuncuları doğru yönde işaret etmeliyiz, oyuncular da bizim ne söylediğimizi anlamalı."

Dalglish takımı Avrupa'ya götüremezse bile yaptıklarının küçük görülmesini istemiyor. "Avrupa'ya gidemezsek orada yine harika bir iş çıkarmış olacağız." Bırakın Dalglish'in takımı Avrupa'ya götürmesini, topladığı puanlarla bile kulübün sahiplerinden John W Henry'i tatmin edebiliyor. Onlar Dalglish'den memnuniyetlerini 3 yıl kontratını uzatarak yanıtlıyor.

Anlayacağınız Liverpool'da şu sıralar işler mükemmel gidiyor. Üstelik takımın kaptanı Gerrard yokken. (Geçtiğimiz yılda Liverpool Gerrard ve Torres yokken oldukça kolay bir takım hüviyetine bürünüyordu.) Meireles iyi bir parça haline geldi. Maxi'de son haftalar bir tuhaflık var, çözünce onu da yazacağız elbette. Liverpool hücumu seven bir yapı kuruyor... Pası, takım halinde oynamayı seviyorlar. Dalglish Liverpool'da elleriyle mıntıka yaptı. Son oynadıkları Fulham maçını arşivime aldım. Kim bilir, belki ilerde açıp tekrar izlediğimde "adam takımı işte bu hale getirdi lan!" derim. Futbolculuk kariyeri gibi, Liverpool'da yeniden özel bir yapı kurmak istiyor. Ve biz her zaman Liverpool'un takipçisi olacağız...

His answer to what has been the key to his immediate success was typical.
"If I had an answer to that, I wouldn't tell anybody..."

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Miras Yürümeye Devam Ediyor (Şimdi ozanlar başlasın şarkıları söylemeye!)

Sene başında Ibra'yı gönderdi, yerini Villa ile doldurdu. Henry'nin kulüpten ayrılışının ardından herkes bir transfer beklerken Pedro'yu sistemine monte etti. Pedro 21 gol attı. Transfer sorularına "gerekirse b takım oyuncularından yararlanacağım" diye cevap verdi. Sene içinde b takımda yer alan Fontas, Thiago, Nolito, Jeffren ve Vazques'den yararlandı. İniesta bir önceki yıl ligde 1 gol attı, bu yıl attığı 8 gol ile kariyer rekoru kırdı. İniesta'ya nasıl gol atacağını gösterdi. Messi'ye yeni bir pozisyon verdi. Messi geçtiğimiz yıl attığı golün üstüne çıktı ve yarısı kadar da asist yaptı. Xavi istikrarını sürdürdü, boşluğu taradı. Puyol'un olmadığı maçlarda sıkıntı çekti ama iyi idare etti. Alves'in sözleşmesindeki belirsizlik sürerken ondan sahada nasıl tam performans alması gerektiğini bildi, Alves sonunda sözleşmesini yineledi. Abidal sadece sol bekte yaptıklarıyla değil, stoperde de yaptıklarıyla harika bir sezon çıkardı. Maxwell ve Adriano'yu zaman zaman kullandı ve iyi performans aldı. Bu yıl katılan Mascherano ve Afellay dönem dönem harika işler çıkardı, Barcelona felsefesine adapte oldu. Valdes Barcelona'nın efsane kalecileri arasına girdi. Xavi kulüpte en çok forma giyen oyuncu ünvanını aldı ve 6. lig kupasını kazanan üç oyuncudan biri oldu. Guardiola, Cruijff'ün Rüya Takımı'ndan sonra üst üste 3 kez lig kupası kazanan adam oldu. Herşeyden önemlisi ise, Barcelona resmi sitesinin şampiyonluk haberinin altına "Rijkaard'ın mirası" diye haber düşmesiydi... Öyle demeyin, bakın yukarıda anlattıklarımı bende yaparım, ne varmış onları yapmakta?

Eskiden dünyayı yönetirdim
Ben söylediğimde denizler yükselirdi
Şimdi sabah yalnız süpürüyorum
Süpürüyorum eskiden sahip olduğum sokakları
Eskiden zarı yuvarlardım
Düşmanımın gözündeki korkuyu hisset
Kalabalığın dediklerini dinle
"Şimdi eski kral öldü, çok yaşa kral!"
Bir dakika anahtarı tuttum
Üzerime yaklaşmış duvarlara bitişik
Ve Ayakta duran kalelerimi keşfettim
Tuzdan sütunlar, kumdan sütunlar üzerinde...







8 Mayıs 2011 Pazar

GSCimbom Fanzin #44


Bu ay Bülent Timurlenk, Emre Tilev ve Bülent Korkmaz ile yüzyüze yapılmış röportajlarımız var. Sadece bu değil, Galatasaray, Avrupa Futbolu, Scouting, Altyapılar vb. üzerine çok keyifli yazılar var. 1 ay boyunca çabaladık, tavsiyemiz elinize kahvenizi alıp bu işi keyifle okumanız. İyi pazarlar efendim...

GSCimbom Fanzin 94 sayfalık tasarımıyla yayına girdi.

Arda TuranAli Sami Yen kale arkasından uzun ve sesli bir yola doğru yürüyen bir kaptan. Onun şimdi daha fazla desteğe ihtiyacı var.

Emre TilevSpikerlik hayatından futbol endüstrisine, hakkındaki eleştirilerden Galatasaray'a... Doğan Medya spikeri ile yüzyüze keyifli bir söyleşi.

Borussia Dortmund
Almanya'da küllerinden doğarak şampiyonluğa ulaşan koca bir lokomatif 2010-11 sezonunu şampiyon tamamladı. Bir istikrarın getirdiği onur verici diriliş...

Javier Hernandezİngiltere'de yeni bir Solskjaer olmaya hazırlanan bir çocuğun Manchester'a geliş hikayesi, yaptıkları ve yapacakları...

Bülent TimurlenkBir haftalık İspanya yolculuğunun ardından bizi kabul eden Bülent Timurlenk El Clasico, Galatasaray ve gazetecilik deneyimlerini bizlerle paylaştı.

Spor Toto Süper Lig
Şampiyonluk yolunda günahlar, gönüller ve şampiyonluk şansları.

Beveren Tatilcileri
96-2000 yılları arasında Galatasaray'dan yolu geçmiş 3 futbolcunun hikayesi, Beveren tatilcileri...

Galatasaray
Futbolda oynanan 101. Her hafa sonunda daha fazla dibe vuran Galatasaray hakkında teknik analizler...

Altyapı
Avrupa'da başarılı olan tüm takımların iskeleti oturmuş bir altyapısı vardı. İşte onların hikayesi...

Bülent KorkmazultrAslan-DAÜ'nün davetlisi olarak KKTC'de bulunan Bülent Korkmaz'a sizler için sorduk. Galatasaray, Galatasaray değerleri, altyapı ve yorumculuk hayatı üzerine yüzyüze bir röportaj...

Proje
GSCimbom, tüm Galatasaray forumlarını birlik olmaya davet ediyor...

Scouting
Scout ekipleri ve futbolun geleceği üzerinden teknik Galatasaray analizi.

Serie A2010-11 sezonunda Inter, Milan, Napoli, Roma ve Lazio'yu ele alıyoruz. İtalya'dan yanlışlar, şampiyonluğa doğru yürüyen bir takımın doğruları...

Galatasaray Erkek BasketbolOktay Mahmuti'nin Galatasaray'ı bu sezon neler yapıyor? Gerçekleştirilen basketbol devrimi ve uzun bir aradan sonra yeni yazar kadromuzla basketbol şubesi sizlerle.

Galatasaray Bayan BasketbolYeni transferimiz Alba Torrens hakkında yapılan detaylı analiz, Türkiye için artıları ve eksileri.

NBA
NBA'de yıldız sistemi ve yılın en'lerini seçiyoruz

İstatistik
GSCimbom özel istatistik köşemiz, düzenlenmiş haliyle yeniden sizlerle.

GSCimbom
GSCimbom'da ay içinde neler gelişti? Neler yapılıyor? Tüm sorularının cevabı GSCimbom Gündemi'nde.


Okumak için: http://www.gscimbom.com/fanzin/44/Not: Üstteki linkte, üst tarafta bulunan "full screen" butonunu kullanarak fanzini daha güzel bir boyutta, daha net görüntü kalitesiyle okumanız mümkün.

Fanzin #43
Fanzin #42
Fanzin #41
Fanzin #40
Fanzin #39
Fanzin #38

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Guardiola...

Bir adam... Nasıl anlatılabilir ki? Düşünebiliyor musunuz onsuz bir Barcelona? Camp Nou'da kameralara yakalandı bacak kadar bir çocukken. Sonra büyüdü, Cruijff formayı verdi, dizdi etrafına yıldızları... Beyin oydu. Pasör oydu. Modern bir orta çıktı ortaya. 94'te 5-0'lık tarihi bir galibiyet aldılar Madrid önünde. Unutulmadı. Bir kez daha yaptı onu, bu kez kulübedeydi. Soyunma odasına girip oyuncularına "Mütevazi olun!" dedi o maçtan sonra. Her geçen yıldan sonra biraz daha yaşlanıyor, insanlar "Barcelona'yı bende çalıştırırım" lafları etrafında dönmeye devam ediyor...

Felsefesi büyüyor. Bülent Timurlenk İspanya ziyaretinde bir gözlemde bulunmuş, anlatıyor. "Guardiola için Barcelona raflarında yazılmış 6 kitap var!" Onu neden bu kadar çok seviyorum? Barcelona stilinden sıkıldığını söyleyen insanlara dönüp "Burada olduğum sürece Barcelona stili devam edecek" diyor. Mirasına sahip çıkıyor. Vefalı, karakterli. "Bize bu şekilde oynamayı ilk olarak Cruijff ve Rexach öğretti." Sonra Rexach anlatıyor o yapıyı nasıl kurduklarını, Guardiola hakkında yorum yapmayı ihmal etmiyor. "Ben ve Cruijff Guardiola'ya söylediklerinden ötürü minnettarız." Barcelona'da işler böyle dönüyor. Orada sahip olduğunuz ruh çok önemli. Bunu bozmak isteyen birileri çıktığında Guardiola kapıyı gösteriyor, tıpkı Deco, Eto, Ronaldinho, Ibrahimovic'e yaptığı gibi. Belki Real Madrid gibi bir kulübesi yok, ama o elinde neyin olduğunu ve sistemin nasıl işlediğini o kadar iyi biliyor ki...

Neden felsefe diyoruz hep? Real Madrid'e kupayı kaybediyor pisliklerin içinde. Sonra çıkıp tebrik ediyor. Hemen önünde oyuncuları başını eğmiş bir şekilde Real Madrid'i izlerken o gelip "Kaldırın kafanızı, hayat her zaman kazanmak değildir" diyor. 2 hafta içinde Real Madrid'i iki maçta alt ederek oyuncularının neden kafasını kaldırması gerektiğini sorgulatıyor. O kazandıklarında gelip tebrik etmiyorlar, "Hakemler yardımcı oldu" diyorlar. Guardiola'nın takımı %75 topa sahip olurken o futbolcular dönüp "Biz Real Madrid'de oynuyoruz yahu" demeyi akıllarına getirmiyorlar. Total Futbol'un fikir öncüsü Gusztav Sebes 54 finalinden önce "Bizim tek rakibimiz kendi sinir gerginliğimiz" diyor, Guardiola'nın takımı da sadece buna benzer şeylerden kaybediyor. Bu yüzden sinirlerine hakim olamayıp Şampiyonlar Ligi ilk maçından önce patlıyor Mourinho'ya. Onlar psikolojik olarak saldırırken Guardiola futbolu düşünmeye çalışıyor. Onu farklı yapan da bu... Messi Barnebau'da kocaman bir büyü yaparak sevindiriyor Guardiola'yı. Kazanmanın zamanını gösteriyor onlara. Guardiola öyle bir adam ki, oyuncusunun ırkçılık yaptığını kabul ederek "Kararı Uefa vermeli, her türlü cezaya razıyız." diyor.

Guardiola şimdi 3. yılında. 2 final, 1 yarı final. Onu nasıl kaybettiğini biliyoruz. Onu mükemmelleştiren oyuncular değil, oyuncuları mükemmelleştiren Guardiola. Bunu zaman geçtikçe daha iyi göreceğimize eminim. Oyuncuyken rakip takımın teknik direktörü Ferguson, bu kez yine rakip ona. Gidip takımını izliyor ve analiz yapıyor. Ferguson kendi takımına karşı oynayan o çocuğun takımını "şimdi nasıl durduracağım" diye planlar yapıyor, gerekirse Mourinho'dan destek alırım diyor. Kimileri çıkıp onu başka liglerde de izlemeliyiz diyor, gerek yok. Kal Guardiola. Kaybetsen de biz o yapıyı, o felsefeyi görelim. Bunu sürdürecek en iyi adam orada. Bu tür yorumlar yapan insanlar mükemmelcilikten sıkılmış, saçma bahaneler arkasına saklanıyor. Yeni bir macera görmek istiyor. Bence herkes biliyor Barcelona'nın Guardiola'dan sonra böyle olmayacağını. Bende biliyorum Guardiola'dan sonra Barcelona'da bir şeylerin eksik olacağını...

Mourinho... Gelmiş geçmiş en iyi teknik direktörler listesinde yer alıyor. Açın bakın Fifa.com'un listesine. Kazandıklarına her zaman saygı duyacağım ama onun yaptığı pislikler her zaman aklımda kalacak. Brian Clough ile kıyaslıyorlar. Acaba biliyorlar mı Brian Clough'un röportaj yaptığı insana bile ismiyle hitap ettiğini? Diğer tarafta bir adam, gazeteciye insanların içinde "sen iki yüzlüsün" diye aşağılıyor. Clough insanlara felsefesi ve futboluyla sayısız kitap yazdırdı. Mourinho'nun nesini yazmalıyız basın toplantılarında bahsedebileceği bir futbolu bile yokken... İnsanlar şişkin egosuyla övünüyor. "Şuna bakın ne güzel laf sokuyor medyaya." Evet, burada nefret edebileceğimiz bir medyaya sahibiz ama orada öyle değil. Düşünün, insanların övündüğü şey bu. Rakibin paslarını nasıl tıkarım diye değil, orada çimler uzun olsun ve pas yapamasınlar diye kurnazlık düşünüyor. Şimdi sanane, iş arkadaşın mı? diyeceksiniz. Değil. Fakat dünyanın her yerinde bu tür şeylerin insanlar için belirleyici olacağını biliyoruz. Ben de onlardan biriyim. Kendimce güzel olan şeyi savunacağım. Ben Guardiola gibilerin peşinde olacağım...