23 Nisan 2011 Cumartesi

Bakış açısı


"Messi'nin Maradona'ya benzer kalitesi var. Bir çok bireysel şeyler yaptı. Maradona tabiki Dünya Kupası kazandı. Messi kazanamadı, bu tip şeyler belirleyici olacak. Ancak benim için, Messi harika bir oyuncu. Ronaldo daha fazla fiziğe dayalı. Diğer anılan isimler de fiziğe dayalı değildi ancak saf teknik futbolculardı."

Johan Cruijff'den Messi ve Ronaldo değerlendirmesi

21 Nisan 2011 Perşembe

Hayat her zaman kazanmak değildir


Eğer seçtiğiniz yol, uğrunda fedakarlıklar gerektirecek bir yol ise, bazen sonuçlarına katlanmak zorundasınız. Kupa finalinden sonra "hayat, her zaman kazanmak değildir" dedi Guardiola. Kupa kazanmak elbette önemli, eğer onu tutup havaya kaldıramazsanız içinizde her zaman eksik birşeyler olacak. Ama kazanırken, ben ve benim gibi düşünenler eminim, onun nasıl kazanıldığını da sorgulayacak...

Real Madrid'i ilk devrede ilk kez bu kadar beğendim. İyi taktik, sadece savunma değil, dengeli ve belirleyici ataklar. Tıpkı içerideki Lyon maçında olduğu gibi. 4 gün önceki maçta bu kesinlikle yoktu. Mourinho daha ileriye götürdü. Lig maçına oranla Real Madrid'in iyi atak yapmasındaki sebeplerden biri Mesut Özil'di. Real Madrid için final daha fazla motivasyondan ibaretti. Çünkü final tek ayak. Kazanan kupayı alır. Mourinho'nun en çok sevdiği şey. Real Madrid'in de öyle. Doğal olarak sahada savaşa bile gidebilecek bir takım vardı...

Barcelona için söylenebilecek bir şey yok. Onlar her zaman kendi felsefesini oynamaya çalışacak. Dün akşam izlediğim David Villa, izlediğim en kötü David Villa idi. Bir forvetten fazlası kesinlikle, ama formsuz ve güçsüz olduğunda hücumu Messi sahipleniyor. 11 maçtır gol atamıyor. Pedro'nun tamamlayıcı özelliği kaybolduğunda insanlar durup şöyle diyor: "Seneye bir forvet almalıyız. Tüm yük Messi'ye binemez..." Barcelona'nın bir yapı olduğunu herkes biliyor. Guardiola'nın seçimleri bence çok iyiydi. Milito'yu oynatmayarak kaybettiğini söylüyorlar fakat Milito'nun oynadığında ne büyük bir el bombası olduğunu biliyoruz. Özellikle kontra atağı bu denli iyi yapan bir Real Madrid, Milito'yu ilk yarıda bitirebilirdi. İlk yarıda orta alanda pas trafiğinde büyük bir sorun vardı. Mascherano ve Busquets farklı bölümlerde yer değiştirdiler. Busquets orta alana girdiğinde Barcelona daha rahattı çünkü kimin nerede olacağını çok iyi okuyordu. Orta alanda üç tane 1.70'lik adam ne kadar teknik olsa da, ısıran bir rakibe karşı oldukça zorlanır. Guardiola bunu düşünerek hamleler yaptı.

Oyunun ikinci bölümünde belirleyici olan Barcelona'ydı. Cumartesi gecesi Pepe hakem konusunda şanslıydı, maçı kart görmeden tamamlamıştı. Bu maçta 25'te sarı kart gördü. Madridli oyuncuların her pozisyonda hakemin yanında 5-6 oyuncuyla bitmesi, Mourinho'nun planının parçalarından biriydi. Ve ilk yarıda bu kadar ısıran, alanları tümüyle kapatan Real Madrid'in ikinci yarıda fişi çekilmişti. Buna bir de ilk yarıda sarısı olan ve kendisini geriye atan Pepe eklenince Real Madrid, yine o Mourinho'nun tanındık hareketlerine geri döndü. Barcelona oyunu domine etti. %70'lere varan topla oynama oranlarına ulaştı. Messi, elinden geleni yaptı. Barcelona'nın dün akşam tek sorunu haftalarca devam eden Villa-Pedro formsuzluğuydu. Onun dışında Barcelona, insanların tanıdığı o çizgi film kahramanlarıydı...


Kupayı kazanan Madrid'e dair hatırlayacağım şeyler Pepe'nin -sanırım anne rahminden çıkarken önce ayakları gelmiş, kafasında eksik birşeyler var- pislikleri, Arbeloa'nın Villa'nın ayağına basıp daha sonra Ramos ile birlikte çuval gibi Villa'yı yerden kaldırması, Casillas'ın neden büyük bir kaleci olduğu, Mesut Özil'in sağ ayağıyla da iyi orta açabildiği, Ramos'un otobüste kupayı düşürüp kırması ve Mourinho'nun Cruijff'e basın toplantısında taş atmaya çalışması...

Guardiola... Onlar 94'te de finalde Milan'a 4-0 kaybettiler. Ama bu, onların yaşattıklarını unutturmayacaktı. Şimdi de öyle olacak. Hayat her zaman kazanmak değil, Guardiola gazete manşetini atmış. Barcelona büyük bir kulüp. 5-0 kazanılan tarihi galibiyetten sonra "Bize bu şekilde kazanmayı Cruijff ve Rexach öğretti." diyen Guardiola'ya cevap olarak Rexach'ın "Ben ve Cruijff Guardiola'ya sözlerinden ötürü minnettarız." demesi kadar büyük...

Ek bir not: Barcelona cephesinde üzgün insanlar gözlemleyemedim. Sadece Villa ve Pedro'ya kızgınlıklar var. Onun dışında her şey, bildiğimiz gibi. Dün akşam Barcelona taraftarı takımı maçtan sonra çağırarak destek verdi. Hepsi bu. Teşekkürler Barcelona...

14 Nisan 2011 Perşembe

İlk olmayacak (El Clasico tarihi üzerine)

Dün Şampiyonlar Ligi maçlarının ardından, eşleşmelerin netleşmesiyle dört El Clasico izleyeceğiz. İlginç bir tesadüf gibi görünebilir fakat bu, bir ilk olmayacak. İki takım 95 yıl önce üç hafta içinde (26 Mart-15 Nisan) İspanya Şampiyonası yarı finali için dört kez karşı karşıya geldi. Her birinin ise ilginç hikayeleri vardı...

26 Mart 1916 / Barcelona 2-1 Real Madrid / Carrer Muntaner (Espanyol'un sahası)
2 Nisan 1916 / Real Madrid 4-1 Barcelona / O’Donnell (Atletico Madrid'in sahası)
13 Nisan 1916 / Real Madrid 6-6 Barcelona / O’Donnell (Atletico Madrid'in sahası)
15 Nisan 1916 / Real Madrid 3-2 Barcelona / O’Donnell (Atletico Madrid'in sahası)

Barcelona Cephesi
Katalanların kalecisi Lluis Bru, orta sahası Ramon Torralba. Forvetleri ise dönemin en önemli golcülerinden ikisi, Vicenç Martinez ve Paulino Alcantara. Martinez o sezon 29 maçta 32 gol, Paulino ise 24 maçta 33 gol istatistiği ile oynuyor.

26 Mart 1916, yarı final maçının ilk ayağı. Barcelona Espanyol'un zemininde 2-1 deviriyor Madrid'i. Goller Alcantara ve Martinez'den. Barcelona'da Baonza bu maçta sakalandı ve dar kadrolar nedeniyle bir sonraki maçta Barcelona kadro sıkınısı yaşadı...

2 Nisan 1916'da oynanan karşılaşmada Barcelona maça 9 kişi başladı. Costa, 15 dakikanın ardından Barcelona'yı 10 yaptı, Fransesc Bru ise yarım saate ancak gelebildi. Barcelona karşılaşmayı 4-1 kaybetti.

13 Nisan 1916'da, 6-6'lık destansı karşılaşmayı eski Real Madrid oyuncusu ve aynı zamanda kulüp üyesi Jose Angel Berraondo yönetti. Bir maçta Madrid lehine 3 penaltı çaldı. Madrid ise sadece birini atabildi. Kaleci Bru, iki penaltıdan birini kafasıyla çıkardı. Maçın ilk yarısı 2-2, tamamı ise 4-4 sona erdi. Uzatmalarda 6-6'lık eşitlik bozulmadı.

15 Nisan 1916'da, Barcelona'nın uzatmalarda 3-2 kaybettiği maç, enteresan maçlardan biriydi. Alcantara'nın golüyle öne geçen Barcelona'ya cevap, Real Madrid'in açık ofsayt golüyle geldi. Martinez tekrar takımını öne geçirmeden önce, 1 golü de sayılmamıştı. Vinyals tekrar beraberliği sağladı. Hakemlerden yana epey şansız olan Barcelona'ya, bir ofsayt golünün üzerine bir de aleyhinde penaltı çalındı. Bru, yine takımının kurtarıcısıydı. (4 maçta Madrid lehine çalınan 5 penaltının 3'ünü kurtarmayı başardı) Beraberlik ile tamamlanan maç uzatmalara gitti. Uzatmalarda açık bir ofsayt pozisyonunda Sotero Aranguren, Real Madrid'i 3-2 öne geçirdi. Bu maçın en ilginç anektodu ise, bir sonraki günde Passeig de Gracia istasyonunda hakemi selamlayan futbolcular oldu...

Biri sahada, biri kulübede lider


"Bir çok kulüp hayatı yaşadık ve o, benim gibi bir taraftar. Çok bağlı bir kişilik. Benim gibi sahada bir pasör. Rekabeti analiz etmeyi ve sahada boşluğun peşinden koşmayı seviyorum. Onunla taktik konuşmayı seviyorum. Harika bir kişilik, alçakgönüllü, sıkı çalışıyor ve benim burada gördüğüm en iyi menajer. Her zaman seninle nasıl ilgili olurum, nasıl iletişim kurarım diye düşünür. Bir grup için yol gösterici ve harika bir lider."
Xavi Hernandez, Pep Guardiola için

Ajaxlı taraftarların isteği


"Johan, bize Ajax'ı geri ver!"

13 Nisan 2011 Çarşamba

Bu da sana ders olsun


Dün akşam oynanan Şampiyonlar Ligi çeyrek final ikinci ayağında, Chelsea’nin rakibi Manchester United ve devre arasında rekor ücretle kulübe katılan Fernando Torres idi. Bir başka deyişle ona ödedikleri paraydı. Sahada Chelsea formasıyla toplam 11 saat bulunan Torres’in gol atamamasını onun bahsettiği profesyonellik çizgisiyle yorumlayamayız. Durumun, yeteneği ile de alakası olduğunu sanmıyorum. Kırmızıyı çıkarıp maviyi giyerken, Anfield'ın en harika adamıylken bu açıklamalar bana hiç samimi gelmedi: “Ben profesyonelim. Hayatımda sadece Atletico’nun formasını öptüm. Burada işimi yapıyorum” 

 Bu oyunun içinde her türlü psikolojiyi gördük. Zidane, Materazzi’ye kafa atarken de, paralarını alamayan futbolcular saha içinde 5 dakika boyunca yönetimi proteste ederken de, rakip takım onlara ayak uydurup kendi sahasında pas yaparken de, İniesta Dünya Kupası finalinde attığı golü armağan ederken de... Bu bir iş. Bunu herkes biliyor. Ama sağlam bir kafaya ihtiyacınız var. Bunları aşamazsanız 2 yıl önce dünyanın en iyisi dediğimiz adam, şimdi göründüğü gibi berbat bir durumda olur. Şimdi Fernando Torres’in evine gidip rahat uyuduğunu kim söyleyebilir?...

Ferguson’un maç sonrası açıklaması, durumun psikolojik baskını özetler nitelikte. “Bir çok insan Drogba’nın oynayacağını düşündü, ama ben, para yüzünden Torres’in oynayacağını düşündüm ve onlarda bunu yaptı. Torres’i oynatmak zorundaydılar.” Bu açıklamanın üzerine Ancelotti Torres’i seçme nedenini açıkladı. “Bu doğru değil. Torres’i seçtim çünkü onun becerileri ve yeteneği bizim için iyi olabilirdi.” Torres’i oyundan alma nedenini ise Drogba ile bağdaştırıyor. “Drogba’ya önde daha fazla baskı vermek istedim, bu yüzden Torres’i oyundan aldım.” Aslında Ancelotti’nin kendisini nasıl açık duruma düşürdüğü ortada. Torres’in oyundan alış nedenini açıklarken ilk söylediğiyle çelişki içine düşüyor. Düşünün, kulübe rekor ücretle giren bu adama böyle bir maçta daha fazla sorumluluk veremiyorsanız, başka hangi maçta vereceksiniz? Bence Ancelotti de durumun psikolojik baskısının farkındaydı...

Çok değil, bir kaç ay önce Torres’in en sevdiği şarkının “Yellow Subarmine” olduğunu okumuştum. Şuanda bir profesyonel değil. Torres, futbolun en olgun çağında, en verimli olması gereken dönemde bu psikolojik baskıyı kendi seçimleri yüzünden yaşıyor. Bunu aşıp tekrar eski Torres’i izletir mi bilemem, ama ortada bir gerçek olduğu açık. Carroll geçtiğimiz akşam ilk gollerini rakip filelere gönderdi. Eninde sonunda büyüklerimizin bize o sık sık söylediği şeyi işitiyorum. “Bu da sana ders olsun...”

10 Nisan 2011 Pazar

Farkındalık


Bir iş günü çıkışı. İşten eve gidiyorsun servisle. Oldukça kötü bir zaman. Bunaltı, sıkkınlık, boş gelme, hiçbir şey yapmama isteği fazlasıyla var. Biri gelip kolunu koparsa, umrunda olmayacak. Düşün, düşün, düşün. Çaresine bak ve bu durumdan kurtul diye düşün. Deniyorsun ve bakıyorsun, ama olmuyor. Yardım istiyorsun. Dua ediyorsun. Sonra servisten iniyorsun. Hayatın boyunca farkında olmadığın bir şeyin farkına varacağını bilmeden... Kuzenin seni çağırıyor yanına muhabbet etmek için. O engelli. Doğuştan duyamıyor ve doğal olarak konuşamıyor. El hareketleriyle anlaşıyorsun. Hayatın boyunca yanındaydı o, ama bunun farkına şimdi varıyorsun. Aslında düşünmen gereken şeyi düşünmediğini anlıyorsun. Bakıyorsun kendine, "Ben kimim yahu? Benim ne haddime bu bunaltı? Ben gerçekten bu kadar değerli değilim. Değerli olması gereken o." Aslında, sende olanlar onda olması gerekiyor. Ama o sana engelli haliyle engelsiz bir ders veriyor. Gözlerin doluyor sonra. Hayatın güzel ve anlamlı olduğunu anlıyorsun. Ve bundan sonra tüm hayatın boyunca bir kez dahi olsun sıkılırsan aklına bunu getir. Çünkü tüm insanlığın buna ihtiyacı var. Hepimizin, bunun farkında olarak yaşaması gerekiyor...

9 Nisan 2011 Cumartesi

Söyleşi: Eren Loğoğlu

GSCimbom Fanzin söyleşi bölümümüzde bu ay konuğumuz Eren Loğoğlu. Kişisel olarak, söyleşiyi yaparken ayrı bir keyif aldığımı söylemeliyim. Birçok konuda benzer fikirlere sahibiz. Umarım benim gibi Eren'i yakından tanımaktan mutluluk duyarsınız.

Gerçekleştiren: Muhammet Gülhan
GSCimbom Fanzin 43. sayısında yayınlanmıştır. Link: http://www.gscimbom.com/fanzin/43/

Eren, bir blog sahibi olarak, Digitürk'ün son aldığı kararlar hakkında ne düşünüyorsun? Blogun senin için ne anlam ifade ediyor?Aslında herhangi bir alanda yasaklanma veya daha açık tanımıyla sansürlenme olması ülkenin demokratik gelişimi açısından sağlıklı bir yöntem değil. Mutlaka başka alternatif yol bulmak zorunda kalınıyor ve bir şekilde uygulamada farklılıklara gidiliyor. Yayıncı kuruluşun haklarını korumak istemesi elbette doğal ancak bunu yaparken bireylerin düşüncelerini tüm dünyayla paylaştı platformların kapatılmasına ya da erişiminin zorlaştırılmasına sebep olmak hoş olmadı. Blog biraz önce de bahsettiğim gibi, sesini duyurmak, okunmak, bilgi ve birikimini paylaştığı, kendisine benzer düşünceler üreten arkadaşlar edinmek ve benim payıma düşen araç olarak yazmak açısından bulunmaz bir mecra. Bu sebeple blogu önemsiyorum ve elimden geldiğince, zaman yarattıkça gayret ediyorum bu hususta.


Gündemden yavaş yavaş sert rüzgarlara inelim. Son kongreye kulüp tarihininde ilk kez bu denli fazla bir katılım gerçekleşti. Çıkan sonuçtan bir Galatasaraylı olarak memnun musun?Çok fazla etken var duygu ve düşünceler oluşurken mutluluğu belirleyen. Hangi tarafa denk düştüğümü hala çözemiyorum gibi. Çok şey yaşandı, katılımın yüksek olması kulübe sahip çıkılması noktasında heyecan vericiydi. Hayri Kozak ve Doğan Hasol'un en kritik anda yönetimi uyarması olağan kurulun en şık hareketiydi kanımca. Türker Arslan'ın yönetim şekli sevimli dursa da, hezeyan ötesiydi. Elektronik oylamaya gerek kalmadan çözülebilecek basit bir sayımı zorlaştırarak, televizyon ekranlarından canlı yayınlanan ve derbi havasında geçen Galatasaray suyunun kaynağını iyi temsil edemediler. Geleneksel tavrın devam ettiğine dair bir algı oluştu. Keza yapılan konuşmalar haklı biçimde, nerdeyse aynı yönetim yanlışlarına işaret etmesine karşın, Canaydın döneminde aynı muhalefetin olmaması da ayrıca üzüntü vericidir. Başkanlık makamının gerektiği saygıyı görmemesi, yuhalanması, konuşmasına kahkahalarla karşılık verilmesi hoş görüntüler oluşturmadı, her ne kadar bunları hak ettiğine ben de inansam da. Yeni bir yönetim, heyecan, profesyonel, organizasyonel bir yapı adına başlangıç olacaksa bu olağan kurul elbette mutsuz olmak olası değil. 15 Ocak'ın hesabının sorulması da ayrıca etkileyiciydi.

Her senenin sonunda, başarısızlık geldiğinde sürekli bir yapılanmadan bahsediyoruz. İhtiyaç olunan şey doğru yapılanma olabilir mi? Ve futbolun olmazsa olmazı istikrar. Bunları düşündüğümüzde teknik direktör olarak Galatasaray'ın başında kimi görmek istersin?Öncelikle futbolun sürekli değiştiğini, dönüştüğünü, geliştiğini ve endüstriyel pek çok argümanı kullanarak içinden çıkılmaz bir profesyonel iş haline geldiğini kabul etmemiz gerekir. Dünyanın bilmem kaçıncı ekonomisi olma yolunda ilerleyen, önde gelen devletlerle sıcak ilişkileri olan ülkemiz de bundan payını mutlaka alacak. Stadyumların yenilenmesi, tribün profilindeki değişme çabası, önemli turnuvalara aday olmamız başlangıcını oluşturuyor bu halin. Eric Cantona'nın yaşamından bir kesit anlatılan Ken Loach'ın LooKing for Eric filminde bir bar sahnesi vardır ve orada meşhur söz duyulur bir taraftarın ağzından. "Otopark yalan söylemez" Maça gidenleri otopark üzerinden tanımlayabilirsiniz artık. Bisikleti olanlar orada değildir. Ülkemiz de yavaş yavaş bu seviyeye gelecek. Bunun kulüplere yansıması da olacak haliyle. Bir şirket gibi yönetilme zorunlulukları var, çünkü rekabet had safhada. Merchandising diye bir kavram 10 yıl önce bizler için hayaldi, şu an çok olağan. Anadolu kulüpleri, 2000 sonrası, özellikle havuz sisteminin katkısıyla ve biraz da İstanbul kulüplerinin profesyonel bir organizasyon kuramamasıyla arayı kapattılar. Amatör de olsa scouting yapıyorlar, televizyon kuruyorlar, yerel medyayı kullanıyorlar. Gaziantep, Bursa, Eskişehir, Trabzon, Kayseri çok güzel örnekler bu açıdan. Oyunu kuralına göre oynuyorlar artık ve sahada rekabet edebiliyorlar. Cenk Tosun'u getirebiliyorlar, mantalite açısından çok önemli bir hamle. Kadro mühendisliğine önem veriyorlar, veri tabanları oluşturuyorlar, teknik direktör konusunda da istikrar yakalamaya çalışıyorlar. İstanbul kulüplerinin, kesinlikle sorunda da bahsettiğin üzre doğru yapılanmayı yaratması elzem. Aksi durumda rekabette geriye düşecekler, her ne kadar ciddi taraftar destekleri olsa da. Ki bu noktada ben, 5 - 10 yıl içinde, yenilenen stad ve ek gelirlerle Anadolu şehirlerinde kendi takımını daha çok destekleme gibi bir yönlendirmenin de başlayacağını düşünüyorum. Doğru yapılanma, organizasyon da yönetimle başlıyor elbette.

Sportif Direktör, scouting, Teknik Heyet gibi farklı mekanizmaların iç içe geçse de, görevlendirmeler noktasında keskin çizgilerle birbirinden ayrıldığı, üst düzey yöneticilerden oluşan futbol birimleri, özel video analiz ekipleri gibi alt kurumlar yakın zamanda göreceğimiz kavramlar kanımca. Buralara değdikten sonra başarı / başarısızlık kısır döngüsünden kurtulabilir ve isimlere takılırsınız. Şu durumda isimlerin hiçbir önemi yok çünkü üst yapı tamamen yanlış kurgulanıyor. Rijkaard'ın sorunu da buydu en başından itibaren. Gönlümden geçen teknik direktörden ziyade Galatasaray'ı şu an bu belirttiğim endüstriyel futbol araçlarını kullanan ve tekrar rekabetin içersine katabilecek biri çalıştırmalı. İki adayım var, Tolunay Kafkas ve Ersun Yanal. Her ikisini de teknik taktik açıdan çok stratejij hamleler üreten direktörler olarak görmesem de, takım iskeleti oluşturma, kadro yaratma, oyuncu araştırma ve geliştirme hususlarında çok başarılı buluyorum ve Galatasaray'ın da ihtiyacı bu. 1 - 2 yıl içersinde iyi bir takım kurup görevi daha Avrupalı, modern futbolun gereklerini yerine getiren birine devredebilirler, Van Gaal gibi. Rijkaard böyle bir anda gelse başarılı olabilirdi. Şenol Güneş güzel bir misal, Ersun Yanal'ın kurduğu takım üzerine.


Derbi maçıyla ilgili, ben, son yıllarda bu kadar özenle hazırlanılmış bir maçı kaybetmeyi hak etmediğini düşünüyorum Galatasaray'ın. Senin fikirlerin neler? Özellikle mental olarak çok iyi hazırlandı takım ama son 20 metrede hep problem doğuyor gibi? Bu diğer maçlar içinde geçerli değil mi?Adnan Polat'ın top çizgiyi geçmiyor yanılsaması bu maç özelinde doğruydu. Fenerbahçe sezonun en çaresiz oyunlarından birini sergiledi, ilk yarı yokları oynadılar nerdeyse. 2. golün atılamaması sendromu beceriksizlik ve şanssızlık karışımı bir şeydi. Ve son düzlükte özgüven eksikliği, savunmada yerleşim hatalarını tetikledi. Semih'in etkisi de yadsınamaz. Maç öncesinde çok umutlu değildim, rakibin form durumundan ötürü ancak takımın sahada gösterdiği reaksiyon gerçekten diğer maçların aksine daha bir olgundu, özenliydi ve kazanacağımızı düşündüm öne geçtikten sonra. Diğer maçlarda aynı taktiksel disiplini, mücadeleyi bütün bir maç boyu gösterdiğimiz kanaatinde değilim. Arena'da ilk derbi olması münasebetiyle, nevi şahsına münhasır bir geceydi, taraftarın eski tabirle gelin gibi süslediği, hazırladığı bir ortamda.


Biraz daha futbolun derinliklerine inelim. Katalunya'da bir sanat şehrine. Benim gördüğüm en harika ve en mütevazi takımlardan biri bu takım. Belki bu sorunun cevabını vermek zor ama, sence Barcelona'nın en iyisi kim?Katalunya'nın başkenti Barselona, kültür ve sanatın da merkezi. Dali, Miro ve elbette en önemlisi Gaudi'nin eserleri şehrin dokusunu içtenlikle yansıtıyorlar. Yemeğe olan özel ilgileri, Picasso Müzesi, şehrin tarihi ve bunların yanında da tarihin en güzel futbolunu oynayan bir takımları, FC Barcelona var. Yaklaşık 20 küsür yıldır futbol izliyor, yakından takip ediyorum. Çocukken defter tutar ve kadrolar yazardım, bir nevi menajerlik oyunlarının olmadığı yıllarda, bu kağıtlara karaladığım isimler üzerinden zihnimde oynatırdım maçları. Avrupa karmaları, Galatasaray'a transfer edilmesi gerekenler gibi listeler de bulunmaktaydı. Defterimi en çok meşgul eden takımlar da FC Barcelona ve AC Milan'dı, 90'ların başı. O gün bugündür yoğun olarak futbolla ilgiliyim, teorisine merak saldım, bilimsel makaleler ve kitaplar okudum teknik konulara dair, binlerce maç izledim ve rahatlıkla söyleyebilirim, Guardiola'nın 3 yıllık takımının 3. yılı, futbolda oyun olarak erişilebilecek son noktadır, kusursuz değildir belki ama çok yakındır. Tarihin en iyisi olma övgüsünü Mayıs sonunda kazanacaklarını ve güzel futbolun yeryüzünde onlar ve felsefeleri üzerinden daha hızlı bir biçimde yayılacağına da inanıyorum. Bu tarihi performansın ana dayanak noktası kim diye sorulursa, çok farklı cevaplar verilebilir. Saha dışında elbette önce Johan, sonra da Pep'den bahsedilebilir kısaca. Saha içindeyse felsefeyi tamamen tüm takıma dağıtan, oyun odağının merkezi olan, akışkanlığın asli unsuru Xavi'dir. Diğer tüm faktörler ondan sonra gelir benim futbol görüşümde. Onun son 3 yıllık kariyeri bu görüşü destekliyor ayrıca. 2008 ve 2010'da Avrupa ve Dünya Şampiyonluğu, 2009'da Barça'yla 6 kupa, 2011'de üç kulvarda devam eden takımın parçası. Xavi olmasaydı, Barça bu denli kusursuz bir performans sergileyemezdi, keza İspanya'da. Gelgelelim tam da bu noktada Messi'ye dokunmak gerekir. Barça'yı İspanya'dan daha iyi gösteren de o, büyük futbol sihirbazı, bizim arka mahallenin çocuğu Leo. Her maçında İspanya topa çok yüksek oranlarda sahip olsa da pozisyon üretmekte ve gol sayısını artırmakta çok zorlanıyor, aldığı sonuçlardan da görülebilir bu durum. Barça öyle değil, gol rekorları kırıyor, barajları zorluyor, ortalamaları al aşağı ediyor. İspanya olmayıp da Barça'da olan iki oyuncu var, Messi ve Alves. Farkı da ikisi yaratıyor, özellikle de Arjantinli. Sağ bek / açık gibi oynayan Alves de özel. Takıma ruhunu veren Puyol da. Teknik açıdan Xavi'yi mükemmel tamamlayan Iniesta da. Xavi dribling üzerinden oynayan biri değil, pasör, yönlendirici, onda olmayan özellikler de Andres de bulunuyor. Yapboz gibi.



Geçtiğimiz haftalarda Cruijff'ün köşe yazısını okudum. Alves'e önerilen iki sözleşmeyi de gördüğünü ve Alves'in bunu kabul etmemesi durumunda teşekkür edilip iyi şanslar dilenebileceğini söyledi. Biraz kolay harcadığını düşündüm, keza Laudrup'un 94'teki o son senesi geldi aklıma. Messi-Alves ikilisinin CL'de Panatinaikos'a attıkları gol, ne kadar üstün olduğunu kanıtlamıyor mu zaten? Alves'in takımdaki rolü gerçekten dolduralamaz, yenilenen sözleşmesinin Barcelona'nın istikrarını korumasına yardımcı olacağını düşünüyor musun?Cruyff bu takımın felsefesini, altyapısını, mevcut yapısını yaratan adam, onun her sözü kanun niteliğinde. Ve bence burada da doğru düşünüyor bu büyük futbol filozofu. Barça'nın futbol felsefesi salt topa sahip olma, pas pas pas, güzel oyun, hücum futbolundan geçmiyor, arkasında derin bir organizasyon var, Galatasaray'da da olmasını istediğimiz kurumsal yapılanma. Kulübün kendisi başlı başına bir değer ve oyuncuların üzerinde her zaman. Tarih de açıkça bunu söylüyor. Alves'in kontrat sorunu da burdan doğuyor. Barça, oyuncu ücretleri için üç seviye belirlemiş, bunun dışına çıkmak kulübün taviz vermesi anlamına geliyor. Başarı bu detaylarda gizli daha çok. Messi, ilk kademe, Xavi, Iniesta, Villa ikinci kademe, Puyol, Valdes ve Pique üçüncü kademeden kontratı bulunan oyuncular. Alves ikinci kademeden bir kontrat istiyor, kulüp dengeleri gözeterek üçüncü seviyeden öneriyor. Ara noktada uzlaşmaları gerek, kulübün dediği oluyor ve Alves, üçüncü kademeden imzalıyor, aradaki farkı da sponsorlar yoluyla halletmeyi uygun görüyorlar. Kulübün ağırlığı, saygınlığı açısından bu tür davranışları çok önemlidir oyuncuların gözünde. Barcelona prensipleri olan bir kulüp ve bundan ödün vermemesi onu biraz da bir kulüpten daha öte yapıyor. Alves, bir dönem Roberto Carlos'un Madrid'de bıraktığı teknik etkiyi Barça'da yakaladı. Bir bölgenin kontrolünün ve kullanımının tamamen tek oyuncunun elinde olması, takımın rakip karşısında başka bir bölge ve alanda bir oyuncu fazla oynamasına yol açıyor, Los Galacticos bunu Zidane ve Figo'yu yan yana oynatarak kullandı, Barça Pedro'yla değerlendiriyor. Kulübün marketi araştırdık ve Barça profiline en uygun sağ bek Alves demesinin altında yatan sebep de bu. Aynı etkiyi Gareth Bale da solda gösterebilir. Bu çok uç bir nokta olur.

Peki futbol kitapları ya da futbol filmleri sever misin? Önerebileceklerin var mıdır?Geçmişte okuyup izlediklerim var, çoğu artık bilinen, popüler aşamaya yükselmiş eserler. Nick Hornby'den Fever Pitch ayrı bir yerde benim için, filmi de öyleydi. Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte'sini bir türlü okuyamadım. Futbolda hikayeleri seviyorum, Barça'yla ilgilendikçe zaten, karşınıza her yerden özel bir anlatım çıkıyor, içine dalıveriyorsunuz. Futbolun bu kısmı da çok büyüleyici, Simon Kuper'ın Football Against the Enemy kitabında olduğu gibi. Ben yine de futbolun teorik, teknik taktik kısmıyla uğraşmayı, videolar üzerinden analizler yapmayı daha eğlenceli buluyorum ve oraya odaklanmaya çalışıyorum. Yazarken mutlaka hikaye kısmından besleniyorum çünkü duyguyu yakalayan da o, teorik kısım çok makinalaşmış duruyor diğer türlü. Jimmy Burns'den Barça, Bobby Robson'un Otobiyografisi ve bir de Cruyff'la ilgili bir kitap vardı, yazarını anımsayamadım, Ajax, Barcelona, Cruyff sanırım. Şunu da ekleyeyim, Emir Kusturica'dan Maradona belgeseli.

Peki, senin için özel olan 3 futbolcu ismi verir misin bize? Neden "özel" olduklarıyla birlikte...
Formasını almakta tereddüt etmediğim iki isim, Puyol ve Maldini. Bayrak adam olmaları bunda en temel etkendir. Sanırım benim de bulunduğum yerden, birlikte olduğum insandan ayrılmama gibi, bağlılığa değer veren bir yapım var, özdeşleştiriyorum kendimi. Galatasaray tarihinde Bülent Korkmaz'ın da benzer sebepten ayrı bir yeri bulunmaktadır. Florya topraktı, o cesur ve yürüyedurdu büyük kaptan yorulmadan, kahramanca. Bu adamlar futbolu sevme, hayatla bir tutma sebeplerimizdir. Bunun dışında Kubilay Türkyılmaz ve Rivaldo, Galatasaray ve Barcelona konusunda beni tamamen en yoğun duygulara taşıyan iki oyuncudur, ayrıca belirtmek isterim.

Seni sıkmamışızdır umarım, kültürlü ve bilgili cevaplarından ötürü teşekkür ederim.Kolaylıklar.

6 Nisan 2011 Çarşamba

GSCimbom Fanzin #43


GSCimbom Fanzin, 50 sayfalık tasarımıyla yayına girdi.

Genel Kurul
Yıllık olağan genel kurulunda tarihi bir gün yaşandı. Çıkan sonuçlar üzerine genel bir analiz.

Arda Selim Üçer
Galatasaray kongre üyesi Arda Selim Üçer ile özel bir röportaj. Kongrede yaptığı konuşma ile bir çok taraftarın yansıması olan Arda Üçer'e sorduk, o cevapladı.

Gheorghe Hagi
Kötü bir zamanda verilen çabalar yetersiz kaldı. Hagi gitti. Sonu, başlandığında bilinen bu hikaye, onun yaşattıklarını elbette öldürmeyecek.

Arda Turan
Galatasaray'dan da öte, Milli Takım için vazgeçilmez!

Eren Loğoğlu
Barcelona ve Galatasaray hayranı Eren Loğoğlu, blog köşemizde. Muhammet Gülhan'ın sorularıyla keyifli bir sohbet.

Gurbetçiler
Galatasaray'ın en çok ihtiyaç duyduğu futbolcular elbette gurbetçiler. Olcay Şahan ve Sercan Sararer analizleri.

Kemal Tokak
Samsunspor'un başarılı savunma oyuncusu Kemal Tokak, analiz köşemizde.

NBA Panorama
Doğu ve Batı cephesinde neler oluyor? NBA Panorama köşesinde detaylı analizler...

Gusztav Sebes
Total Futbol'un fikir öncüsü Gusztav Sebes'in hayat hikayesi.

ve daha fazlası GSCimbom Fanzin'de!