27 Şubat 2011 Pazar

Açaydım Kollarımı



Dün, maçın sadece belirli bölümlerini izleyebildim. Bugün zafer manşetlerini okurken bir habere rastladım. Klopp maçtan sonra sevinirken gözlüklerini kırmış ve gözünün altında hafif sıyırıklar oluşmuş. 1991'den beri, 20 yıl sonra deplasmanda Bayern'i avlayan Klopp'un dün gece aklında kalıcı olan tek şey zafer olmayacak. Resim 1'e bakın, babam ve oğlum filminin sonlarındaki o efsane sahne gelmedi mi aklınıza?...




24 Şubat 2011 Perşembe

Bak Ibra!


Burada felsefe asla değişmez. Ya bize ayak uydurmaya çalışırsın ya da artık kafamın içinde değilsin!

Ibra Eurosport'a konuşmuş. Onun açıklamalarına kulak verelim daha sonra üzerine bir kaç yorum yapalım. "Barcelona'da sorunum felsefe ile alakalıydı. Hiç kimseyle problemim olmadı. Yanlış birşey söyleyebileceğim kimse yoktu. İlk 6 ay herşey olağanüstüydü, işler iyi gidiyordu ve ben mutluydum. Hala ne olduğunu bilmiyorum. Hala bir cevap bekliyorum. 2010 yılından sonra bir kaç Guardiola benimle hiçbir şey konuşmadı. Mourinho ile birlikte bana verdiklerinden dolayı onun için katil olabilirdim. Çünkü Mourinho beni bunun yapmaya teşvik etti. Özellikle 70 milyonluk bir oyuncu alıyorsanız ona göre bir oyun planı ayarlamak zorundasınız. Guardiola benimle oyun yapısını değiştirebilirdi çünkü ağaçlardaki kuşları görmek için beni satın almadı.

Şöyle bir kurgu: Ibra ilk 6 aydan sonra Guardiola'ya gitti, kendisine göre bir oyun planından bahsetti. Guardiola daha sonra onunla konuşmamaya başladı. Çünkü herşey o anda kafasında bitti. Ibra'ya yine de birisi şöyle diyebilirdi "Hadi ama, bu felsefenin tohumları atılırken bu adam kulübün beyniydi. Nasıl bunu değiştirmeye çalışırsın!" Ibrahimovic sürekli Guardiola'nın kendisiyle konuşmamasından bahsediyor. Ama Guardiola kulüpte iletişimi en iyi adamlardan biri. Abidal, Bojan ve Messi ile yaptıkları şakalar onların ne kadar dost ve işlerine geldiğinde ne kadar seviyeli olduklarını gösteriyor. Bu çizgiyi dengede tutmak kolay değildir. Ayrıca Guardiola oyuncuların sorunları olduğunda onların bir yemeğe çıkarıp bunu halletmeye çalışıyor. Ibrahimovic ise hala onun hakkında konuşmaya devam ediyor.

Bir adam düşünün, kulüpte geçen yıl 6 kupayı kazanmış bir takıma geliyor. Kendisinin üzerinde de 70 milyonluk bir değer apoleti var. Guardiola'dan oyun planını değiştirmesini istiyor. Guardiola bu felsefeye en çok sahip çıkacak adamlardan biri. Ona söylemesi gereken en son şeyi söylüyor. Guardiola için o an bitiyor Ibra. Xavi daha geçen haftalarda Guardian'da yayınlanan röportajda "Burada 2 yıl kupa kazanamazsanız herşey değişir ama felsefe asla!" diyor. Kulübün öz çocuğu diyor bunu. Yıllarını vermiş bir adam. Ee sen kim oluyorsun Ibra? deyip kapıyı gösteriyor Guardiola. Bak Ibra, işte bu kadar basit diyorlar. Guardiola onu transfer edip sene sonunda kapıyı göstererek büyük bir zarar yaptı ama 70 milyon ve felsefeye karşılık o, yine en çok keyif aldığı şeyi seçti. Bu yüzden her ne kadar hata yapsa da Guardiola hayranı olacağım bir felsefe hocası olacak.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Biz daha büyümeden "büyüyoruz"

Eskişehirspor-Sivasspor maçının son dakikasında yaşanan olayı öğrendim birkaç dakika önce. Maçı izleyemediğim için videoyu gördüm ve bir şeyler karalamak istedim. Kim bilir ne örnekler vardır bunun gibi. Türk futbolunda erken doğup erken yaşlanan kaç tane isim sayabiliriz kim bilir. Hepsinin sonu aynı oldu gibi. Sezer Öztürk aslında baş kahraman. Olayı dramatikleştiren Pele ama baş kahraman Sezer Öztürk. Aslında son dakikada atılan bir frikik golü sonrası insanlar Pele'yi konuşmayı isterdi, golü atan adam o çünkü. Ama baş kahraman Sezer Öztürk.

Sebep basit aslında. Türk futbolcusunun gelişememesinin sebebi basit. Eleştirmek haddimiz olmaktan çıkıyor artık, bu bayağı ağır küfür etmeyi bize mecbur kılıyor bir noktadan sonra. Ya eleştirmek az kalıyor bizim için. Çünkü futbolcunun saha içerisinde yapması gereken basittir. Takım arkadaşını korumak, ona saygı duymak, kendisi için değil sahdaki diğer 10 arkadaşı için oynamak. Yapması gereken bu, bu çünkü futbolcu olmak bireysellikten ötedir. Bugün Ronaldo'nun Messi'den daha az sevilmesinin sebebi bu belki de. En azından Türkiye şartlarında bu durum böyle.

Biz ülke olarak duygusal bir milletizdir. Okulda bir hocamın bize söylediği de böyle bir şeydi. Millet olarak çok duygusalız, hak vermemek mümkün mü? Değil, çünkü bizim değer yargılarımızda saygı-sevgi hep ön plandadır. Bencillik en sevmediğimiz şeydir falan filan işte. Bunlar belirli kıstaslar bizim gözümüzde. Hayatın her alanında böyle bakarız olaylara. Futbolda da bu durum böyledir. Batuhan'ın birkaç sene önce BJK-FB maçında Higuain'i kahramana yapmak istememesidir sevmediğiz şey. Sevmediğimiz şey Emre Belözoğlu'nun çirkefliğidir falan.

Bunlar bizim olaylara duygusal yönden bakışımızdır. Çünkü biz saygıyı severiz, terbiyeyi severiz. İnsanları yargıladığımız en önemli iki özelliktir bunlar. Futbolumuzda genç yetenekler çok fazla, hatta abartayım çok çok fazla. Alt yaş gruplarında tonla başarı kazanıp da hâlâ üst seviyelerde belli bir ağırlığımız yoksa sebepleri direk eğitimde ararız. Aslında suçu direk kulüplerin alt yapı yetersizliğine bağlarız. Bir yerden sonra onları unutuyorum ben. Tam da bu noktada unutuyorum. Genç yaşta bir yeteneğiniz varsa onunla övünmek de bu halkın başka bir özelliğidir. İlla biz en iyiyiz, her şeyin mükemmeli bizde, "en iyi benim" godoşluğundan da büyük haz alırız. Kaybetmek yoktur bize göre, nasılsa yapabiliyorum, istersem daha da iyi yaparım da istemiyorum havası vardır hep. Derslerde, okul hayatında vs. Tonla örnek sayılabilir, neden büyümediklerine dair. Büyüyemeyenler mi? Kazım belki de en başta gelir. O listenin en başıdır, yarı Türk ama o listeye girer yine de. Aydın Yılmaz, İbrahim Akın, Batuhan Karadeniz, Ufuk Ceylan... Uzar bu liste de nereye kadar kestiremiyorum.

Kurban mı? Kurban bunlar işte, bunları kurban eden de bizler değiliz, kendi içlerinde yenemedikleri egoları belki de. Hepsinin egoları onları bu konuma getirmemiştir elbette, farklı sebepler de olmuştur ama özel hayatları da etkilemiştir onları. Bu da bir egodur işte. Sezer'in yaptığı hadsizlik, terbiyesizlik, saygısızlık, ahlaksızlık, kendi bilmezlik, kendini beğenmişlik, ukalalık, artistlik bla bla bla... Böyle gider bu. Yani aklınıza gelebilecek tonla şey sayarsınız o yaptığı hareket için.

Pele'nin golü atması, gözyaşlarını tutamaması falan da işin en romantik yanı. "Kim daha bağlı şimdi bu takıma?" diye sorarlar adama. Kendi egoları yüzünden 90+3'te takım arkadaşıyla kavga eden Sezer mi, yoksa golü atıp, formasını çıkarıp ağlayan Pele mi? Kim daha çok mücadele etmiştir. Pele de olamayanlardan, ülkemizin değil ama Avrupa'da büyük kulüplere gitmesine rağmen tutunamayanlardan. O da belki zamanında Sezer gibiydi ya da yeteneği yetmedi ama en azından böyle bir şeyi daha önce yapmadı bu kulüpte. Belki o akıllandı ama yanındaki bir türlü akıllanamadı. Manisa'da 2. lig şampiyonluğu yaşarken Sezer, Pele İnter'de sahaya kurtarıcı olarak giren adamdı. Yerimizi bilmiyoruz ya biz, işte bu yüzden hep kaybediyoruz. O golden sonra adam olsa gidip özür dileyip tebrik ederdi, o kadar adam mı peki?

Adam olmak büyümeyi gerektirir, olgunlaşmayı gerektirir. Pele karşısında kendini Ronaldo görmemeyi gerektirir. Sırtındaki 10 numaranın büyüklüğünü taşımayı gerektirir. Büyük olmamayı gerektirir belki de büyük olmak. Sezer'in yaptığı onun egolarının kendisine hükmettiğini gösterir.

Biz Türk olarak erken büyüyoruz gerçekten. Biz 3 büyüğün ilgilenmesiyle büyüyoruz aslında. Biz daha büyümeden "büyüyoruz".

Bu da videosu;


16 Şubat 2011 Çarşamba

AŞIKLAR ÖLMEZ, ölen hayvan imiş..


Yıllar önce sevdiğim bir dizi film’de duyardım bu sözü. Kuşçu söylerdi…

Dizinin akıl babası, fikir ağabeyi, denklem bilimcisiydi sanki. Bütün olumsuzlukları bir bardak demli çay eşliğinde yok olur hale getirirdi. Meziyetiydi…

İzleyici, o ne diyecek diye bakardı. Dervişlerimizden, fikir adamlarımızdan, şairlerimizden, ozanlarımızdan; yani ölümsüz olanlarımızdan alıntılardı aslında Kuşçu’nun ilhamı..

İtiraf edeceğim; her defasında “acaba ne demek istiyor” diye düşünüp dururdum..

‘Aşıklar ölmez’ kısmı tamam ama peki ya ‘ölen hayvan imiş’ kısmı? Cevabı Yunus Emre’nin mısralarında aradım ve galiba bu sefer oldu.

Hani “şiir evrenseldir” derler ya; bende kendi anladığımı anlatayım izin verirseniz.

Kaç gündür izliyorum, dinliyorum, bakıyorum, bir anlam yüklemek istiyorum; olmuyor!..

Beşiktaş’ın çocuğu… Kaptanı, hırs küpü, yavru kartal Batuhan’dan bile daha Han’…

Hani, bir azim hikayesi olan değil de azmi bir hikaye olmuş cinsten…

Kompozisyonunu yazdırmaya kalksak, en ala edebiyatçının elleri titrer; konu, ‘İbrahim Üzülmez’i Beşiktaş’tan kovmak’…

Kim? Nasıl? Ne cüretle? Hangi akla hizmet? Neye mahsuben? Belli değil! Belliymiş gibi gözükse de bugün bunu bana anlatmayın kardeşim, belli falan değil!!

Devre arasında takım arkadaşına sinkaf mı kullanmış, hakkıdır! Yumruk mu atmış? Delidir, katırdır ama ağabeydir, emektardır; susacaksın!

Jubilesine kadar idare edeceksin! O’na, “tamam ağabey sen haklısın” diyeceksin…

Soyunma odasının dışına taşırmayacaksın! Şunun şurasında üç ay daha sabır göstereceksin! Hani O, 11 yıl sabretmiş ya; sizlerde 3 ay daha sabredecektiniz!

Daha ötesi, jübilesinde en çok sen omzunda taşıyacaktın!

Birileri bugün çıkıp da bana, “Avrupalı hoca, atak futbolu, yıldızlar, Portekizliler, çeteler, araba markaları, Beşiktaşlılık duruşu(!), önümüzdeki Kiev ve Fenerbahçe maçları, çarşı marşı martaval okumasın!..

Yapılan hareketi, böylesine çirkin bir vefasızlık örneğini geri almaya kalksan; secdeniz yetmez! Gururludur O! En sevdiği uğruna serden vazgeçmiştir bir kere. Dönmez… Sizin ayıbınızın üzerine, yanakları kırmızı olandır O artık!

O Beşiktaş’a tapmaya devam edecek, Beşiktaş’ın adı da ona. O, üzülmez! Bu sevgi sürer gider… Ama gelgelelim, meğer ölen hayvan imiş…

Sağlıcakla..
Bir Fenerbahçe taraftarı.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Cruijff Usta Kolları Sıvıyor


Martin Jol görevi bıraktıktan sonra Ajax kulübü tüm sorunlar üzerine bir toplantı düzenledi. O akşam haber geldi, toplantıya Cruijff de katılanlar arasındaydı. Cruijff lobi oluşturarak göreve Frank de Boer'in getirilmesi sağladı. Sene sonuna kadar takımı De Boer çalıştıracak diye de açıklama yapıldı. Aslında bu toplantı, bugün Cruijff'ün teknik danışman olarak getirilmesinin bir parçasıydı.

Cruijff'ü biliyorsunuz. Kendi şartları oluşmadan asla çalışmak istemez. 94 yılında Hollanda Milli Takımı'nın başına geçecekken de bu böyleydi, Marco Van Basten ile Ajax'ın başın geçecek denilirken de böyle... Eğer onun istediklerini yapmıyorsanız o çalışmaz. Bu, kadar basittir.

Real Madrid'e Şampiyonlar Ligi'nde 2-0 yenildikten sonra Cruijff Ajax'ı eleştirdi. Onun derdi alınan sonuçtan çok Ajax'ın oynadığı oyun ve sistem ile alakalıydı, her zaman olduğu gibi...

Bir yandan şüphelerim var. Bu seneden sonra De Boer takımdan ayrılacak mı? Cruijff'ün şartlarından birisi de De Boer'in gelecek sene için de yeni bir kontrat imzalaması olabilir. Cruijff'ün başlı başına bu görevin başına geçmeyeceği aşikar. O sadece arka taraftan her zaman bilinen o "Ajax sistemini" inşa etmeye çalışacak, De Boer'in işi ise A takımı yönetmek olacak. Ben bu şekilde olacağını düşünüyorum. Cruijff'ü ikna etmek zordur ve eğer onu ikna ediyorsanız kurallarını da kabul etmişsiniz demektir. Yine de "bunak" ismini almış bu harika adamın yapacaklarını bir kez daha bize gösterecek olması gerçekten harika bir olay. Takipdeyiz Cruijff usta...

10 Şubat 2011 Perşembe

Sosyal Fenomen

Resim: Santiago Barnebau İniesta'yı alkışlarken

Nereye giderse gitsin, büyük bir sevgi seli olacak ona. Andres İniesta. Sadece büyüleyici bir futbolcu değil, sosyal bir fenomen olma yolunda hızla ilerliyor. Dünya Kupası'nda attığı golden sonra armağan ettiği gol, saha içindeki ve dışındaki duruşu, bir büyücü nasıl bu kadar alçak gönüllü olur en iyi örneği o işte. Dün akşam olduğu gibi. Barnebau'da konuk Kolombiya takımıydı. İniesta oyundan alınmak için kenara doğru geldiğinde Santiago Barnebau ona teslim oldu. Ayağa kalktılar. Onu alkışladılar. "İniesta İniesta" diye tempo tuttular. İniesta bir halk kahramanı olduğunu dün gece bir kez daha kanıtladı...

8 Şubat 2011 Salı

Aristo’nun Katharsis’i ve Futbol Sahnesi


Şu sıralar yine bir depresyon hali var futbolumuzda. Herkes köşe bucak birilerini eskitmeye başladı bile.. Hakemlerle yine ve yeniden bir furya aldı başını gidiyor. Senaryo, en çok eskitilmiş olanlarla yani futbolcularla devam da edecektir hiç şüphesiz. Hakemler, futbolcular ve federasyon derken lig bitecek bir takım şampiyon olacak. Üzülenler, sevinenler derken sonra bir dinginlik hali..

Birçok defa herkes kadar bende tanımlamaya çalıştım futbolu. Sözlüğe bile baktım desem yeridir.. İyidir dedim, kötüdür dedim. Olur dedim, olmaz dedim!.. Sonuç olarak “ne elde ettin?” derseniz bu sefer sözlüğe bile bakmadan çok net bir cevap alırsınız benden; adı da “yorgunluk” olur..

Nasıl bir yorgunluk peki?

Galiba lig bitimlerinde üzerimize giydiğimizle aynı cinsten bir yorgunluk..

Tamam da sebebi nedir dedim; pek tabii önce kendime sordum. Çok değil biraz gidince harmanlanmış bir cevap insanın yüzüne bir tokat atıp kendisine gelmesini sağlıyor. Herkesin kendi içinde bulduğu cevap farklı olabilir ama benimkisi aynen şöyle söylüyor:

Ortega geldi, Ceyhun mu dediniz!

Anelka geldi, Fener onu da bitirir dediniz!

Ribery geldi, yüzü yaralı dediniz!

Hagi diye bir armağan verildi, Galatasaray taraftarına bile nefret ettirdiniz!

Rijkaard geldi, “stajer mi?” dediniz!

Nouma geldi, kendinize benzetip desibel desibel tombala çektirdiniz ve kanseri yeni atlatmış bir adamın futbolunu elinden almayı bir dakikalık sevinç uğruna hem de yüksek oktavlarla pek tabii ihmal etmediniz!

Bitmek bilmeyen baskılarla kötü Selçuk’tan bir gol yedi diye bir kaleciyi sınır dışı ettirdiniz!

Onursal başkanımız hala hayatta dediniz, ama bir gün bile akıl hocalığı yapmasına fırsat vermediniz!

Transfer sihirbazı denilen bir adama önce taptırdınız sonra yitip giderken “nereye gidiyor?” bile dedirtmediniz!

Beşiktaş’ın çocuğu diyerek geri aldığınız Nihat’ın, 3.5 milyon aldığını öğrendikten sonra “bende çıksam onun kadar oynarım” diyerek bitirdiniz!

Hakem odası basanları uzaklaştırmak yerine daha çok sizlerden biri yaptınız!

Teknik adama önce sövdürüp sonra taraftarı dövdürüp, dünya spor medyasında en afili reklamımızı yaptırdınız!

E bunca mesaiden sonra bir yorgunluk kahvesi ısmarlarsınız o zaman!..

Aristo’nun katharsis’inde olduğu gibi; tribünleri bir tiyatro sahnesi gibi kullanıyoruz ama hep aynı temayı işleyip sonrada o duygulardan kolayca arınmaya çalışıyoruz. (bkz. korku teması, çelişki teması, komplo teması, argo sözler teması, artık kafatası olmayan Batuhan teması ve en nihayetinde yorgunluk teması)

Ali Ece Twitter'a Dönsün Kampanyası


Ali Ece'siz bir twitter bunlardan herhangi biri; Johan Cruijff'suz Hollanda / Maradona'sız Messi'siz Arjantin / George Best'siz Kuzey İrlanda / Bill Shankly'siz, Gerarrd'sız Liverpool / Tito'suz Yugoslavya / Knut Hamsun'suz Norveç / Kenny Dalglish'siz İskoçya / Moda'sız Kadıköy / Cantona'sız Manchester United / Clint Eastwood'suz Sergio Leone'siz Western / MAF'sız Gordon Milne / Philip K. Dick'siz Bilimkurgu / Joe Strummer'sız The Clash / Kemal Sunal'sız Türk Sineması gibi bir şey. Biri olmasaydı diğeri olurdu ama tam olmazdı. Tam olmuyor da.

Ali Ece çıktan sonra twitter bunlardan herhangi biri; Cantona uçan tekme atıp ceza yedikten sonraki zevksiz Manchester United ya da ağzı burnu dağılan Simmons / başrol kahramanı yeni sözleşmeyi reddince devamı başka bir aktörle çekilen uyduruk devam filmi / Zeki Demirkubuz'un romantik komedi çekmesi / Lost'un dandik Finali (!) / Yaşar Duran'ın İngiltere'den yediği bir araba dolusu gol / Ömer Üründül, Erman Toroğlu ve hatta Reha Muhtar! / The Stone Roses'ın dağılması!

Abarttık mı, belki çok az. Twitter O olmadan da var, ama hep biraz eksik, hep daha suskun. Şu an twitter'a dönmesini istediğim tek bir insan var; o da Ali Ece. Muhabbetinden, sohbetinden bizi mahrum bırakmasın. Dönsün - seksolog Erman'a, "Çok, çok" Ömer'e, Gargamel ve çetesine, onları sevenlere inat; kaliteli spor insanlarına küfredenlere inat. Döner mi dönmez mi, o küfreden aşağılıklarla yine uğraşmak ister mi bilemiyorum. Empati kuruyorum, belki ben de onun yapacağı şeyi yapardım orası kesin. Ama bize ve bizim gibi düşünenlere düşen, çürük elmaların yanında sepette parlak elmaların da olduğu hatırlatmak. Onu bildiğine de eminim, o zaman ona olan sevgimizi bir daha göstermek bu gönlü geniş insana. Kendisini çok iyi anlamakla beraber, dönerse de seviniriz.

Not: KlasikFutbol'un yazdığı bu yazıyı paylaşıyoruz. Siz de twitter veya blogunuza post olarak girip bize destek olabilirsiniz.

7 Şubat 2011 Pazartesi

GSCimbom Fanzin #41


GSCimbom Fanzin, 72 sayfalık tasarımıyla yayına girdi.


Nostalji
Metin Oktay'ın yıllar önce ağları yırttığı golü yazarlık döneminde anlatmış bir Fenerbahçe efsanesinden dinliyoruz.

Kolaj
Galatasaray'ı okuyoruz.

Ali Sam Yen
Bir vedanın ardından: "Yen" dedin yendik usta.

Türk Telekom Arena
Bir açılışın ardından fikri hür, vicdanı hür bir Galatasaraylı değerlendirmesi.

Analiz
Ocak ayı boyunca oynanan karşılaşmaları mercek altına alıyoruz.

İstatistik
GSCimbom'a özel istatistik ekranımızda futbolu rakamlarla takip edin.

Takım Elbiseliler
Onlar maç sonunda köfte ekmek yemeyen adamlar.

Futbol
Bir çok ikili, üçlü, dörtlü yıldızlar geçti futbol dünyasından. Ne kadar isim olarak büyük olsalar da başarıya uzak oldular. Bu, onların hikayesi...

Atletic Bilbao
Baskların rüyası.

Resim
GSCimbom'a özel kareler. Ali Sami Yen'e veda maçından, Türk Telekom Arena'daki ilk lig maçına kadar resimlerle yolculuk.

Üyelerden İlginç Yorumlar
Bu ay nostalji yapalım dedik...

ve daha fazlası GSCimbom Fanzin'de!




Not: Üst tarafta bulunan "view full screen" butonunu kullanarak fanzini daha güzel bir boyutta, daha net görüntü kalitesiyle okumanız mümkün.


6 Şubat 2011 Pazar

BasitOyna 1 yaşında


İsim bulmak aslında o kadar da zor olmamıştı. Basit Oyna blog 1 yaşında...

Türk Futboluna ve Beşiktaş'a SESLENİŞ

Futbol ‘BİLİNÇLİ’ İzleyici ile Oynanır

Cuma ve Cumartesi futboldan biraz uzak kaldım ama Pazar sabahına kadar kaydettiğim kaç tane futbol yorum programı varsa 7 saat boyunca hepsini tek tek izledim. Ancak, görüyorum ki birçok farklı takım taraftarı ve yorumcusu yine kendilerini futbolun içinde zannedip, bir o kadar dışında kalmışlar. İzin verirseniz her zamanki üslubumu içermeyecek olan bu yazıda bazı konulara açıklık getirmeye çalışacağım çünkü insanımızın buna gerçekten ihtiyacı var…

Beşiktaş!..

Futbola gönül verenler Beşiktaş’ın yapmış olduğu son transferler ile özellikle ikinci yarının başlamasıyla tarifi olmayan bir mutluluk içersindeler. Hatta birçoğu çok fazla eleştirdikleri Schuster’in oyun planını şu anda en iyi plan olarak adlandırmaya başladılar bile. Fakat şu var; Beşiktaş aslında iyi oynamıyor! Sadece aşırı hareketli ofans anlayışı ile iyi oynuyormuş gibi gözüküyor. Unutmayalım ki futbolda gol atmak, gol yemekten daha zordur aslında!..

Sayın Schuster’in Beşiktaş’a getirmiş olduğu ofans anlayışı şahsım dahil birçok taraftar tarafından saygı ile karşılanıyor ama bu takım hala defans yapmıyor ya da belli ki yapamıyor. Devamlı atak oynayan bir takım aynı kapasitede defans yapamıyorsa demek ki bir yerde bir problem var. Gözünüzün önüne öyle bir takım getirin ki; bu takım oyuncularının neredeyse en az beş tanesi dünya çapında futbolcular. Fakat Guti’ler ve Portekiz çetesini içinde barındıran ve TV’de daha şimdiden çok değerli yorumcuların(!) “UEFA kupasını alır!” diyebildikleri Beşiktaş, nasıl oluyor orası tam olarak belli değil, takıma daha bu sene “yeni yetme” olarak katılan ama potansiyelini Türk futboluna daha şimdiden ispatlamış olan Ersan’ın sakatlığıyla çöküşe geçebiliyor…

Bir şeyin iyi anlaşılması gerek; bir maçta top bir o kalede bir bu kalede ise bu oyun anlayışını benimseyen hangi takım olursa olsun, bırakın UEFA’yı, Spor Toto Süper Lig’inde bile sürpriz sonuçlar alabilir ve çok kısa bir zaman zarfı içerisinde koymuş oldukları hedefin ya da hedeflerin gerisinde kalabilir. (bkz. Beşiktaş)

Beşiktaş’ta alınması istenilen sonuçların alınamamasında en büyük pay sahipleri arasında maalesef ve yine, sığ taraftar bakışı ve her zaman kahramanını arayan spor medyamız yer almaktadır. Değeri ne olursa olsun, nerden gelmiş olursa olsun, CV’leri ne kadar kuvvetli olursa olsun üç beş tane yıldız alındı diye bir takımdan 17’de 17 yapması beklenemez çünkü Spor Toto Süper Lig’indeki takımlar sizlerinde hatırlayacağı üzere o iki üç sene evvelki takımlar değil… (Hatırlatalım bu lig daha geçen sene beşinci şampiyonunu çıkarttı). Üstelik o Real Madrid’i bütün dünya’nın gözleri önünde 5-0 yenen Barcelona bile bugün itibarıyla oynadıkları lig maçlarına bakıldığında daha dün 16’da 16 yapmıştır.

O zaman hemen sormak gerekir; "Barcelona bunu yaparken yapmış oldukları atakların yanı sıra kendi liginde nasıl defans yapmış ve kaç gol yemiştir, Beşiktaş kendi liginde nasıl defans yapmaktadır ve her yeni maçta gol yemeyeceğinden nasıl ve kimler adları kadar emin olabilmektedirler?

Bir kez daha hatırlatmak isterim ki; Türkiye’de sahip çıkmışlık ve coşkulu oluş adına yıllardır karnesi yıldızlı pekiyili olan tek takım taraftarı vardır, o da Beşiktaş’tır. Yapılan yanlış ise taraftarın 90 dakika boyunca coşkulu oluşudur. Taraftar, Türkiye’de ve hatta dünyada eşi benzeri olmayan bu karakteristik yapısını rakip takım oyuncularını baskı altına almak gerektiği anlarda kullanamamaktadır maalesef. ("Olur mu biz bunu da yapıyoruz" dediğinizi duyar gibiyim...)

Beşiktaş taraftarı İnönü’deki maçlardan sonra evlerine gitsinler ve maçları tekrar izleyip kendilerine şu soruyu sorsunlar; “bu coşku ile acaba hangi rakip takım oyuncusunu en çok baskı altına almışızdır ya da herhangi birisini gerçekten de baskı altına alabilmiş miyizdir?”

Son olarak Beşiktaş’ın destekleyicisi olsun ya da olmasın her takım taraftarına hatırlatmak isterim ki, Portekiz Milli takımı Euro 2004’te üstelik de ev sahipliği yaptığı turnuvanın finalinde, katı defans anlayışını turnuvanın ilk maçından son maçına kadar uygulayan Yunanistan’a 1-0 kaybederek şampiyonluktan olmuştu. Bu örnek ile vurgulamak istediğim şey kesinlikle Beşiktaş'ın yıldız oyuncularının kalitesi değildir; Türkiye liginde geçen seneki şampiyon takımımız Bursaspor’un bu sene ofans yapamadıkları halde neden maç fazlasıyla da olsa şuan lider olduklarıdır.

O zaman izin verirseniz son bir soru: “Türkiye’de en iyi atak yapan takımlar mı lig’de daha üst sıradadırlar yoksa en iyi defans yapan takımlar mı? İyi futbol izlemek derdinde olan taraftarın heyecanına saygım sonsuz ama unutmayın ki burası Türkiye…

Sağlıcakla.

Yine Yıktın Onları


Sana boyun eğdirmek için doğdu
Sen ses çıkarma en iyisi
Çek git, o vücuduna vurur, sen yere yığılırsın
Ağzı yalanlarla dolu
Gözlerini karartmaya meyilli
Sadece yakınında tut onları
Dua etmeye devam et
Sadece hazır olmaya devam et


Leo'da yakalamanız gereken şudur. Ne kadar sizi alt etmiş olursa olsun, ne kadar kazanmış olursa olsun o bunu yine yapmak istiyor. İşte önemli olan budur...

Sanchez Flores Messi için: "21. Yüzyılın Di Stefano'su"
Xavi Hernandez Messi için: "Engel tanımayan bir sınırı var"
Pedro Rodriguez Messi için: "Onu tanımlamak için bırakılan hiçbir sözcük yoktur"
Andres İniesta Messi için: "O, bu dünyanın dışında"
Pep Guardiola Messi için: "Tarihte bütün takımların farklı olan bir oyuncusu vardı ve bizimkisi işte o"

4 Şubat 2011 Cuma

King Kenny ile 1979 Yılında Dünya'ya Bakış


1979 yılında Kenny Dalglish’in yıllığı için seçtiği dünya karmasına rastladım. Hazır yakalamışken bloga post olarak gireyim dedim. Alttaki açıklamalar ise Kenny'in birebir görüşleri.

1. Ray Clemence
“Liverpool için 250’den fazla çıkardığı şutlarla Ray kendi rekorunu konuşturur. O, dünyanın sayılı kalecilerinden biridir.”

2. Danny McGrain
“Parlak, sağ bekten kim saldırırsa orayı savunur. Sakatlıklar 78 Dünya Kupası’nda performansını göstermesini engelledi.”

3. Paul Breitner
“Batı-Almanya ile Dünya Kupası sahibi. Orta saha şemasında ve ataklarda iyi bir sol bek. Ayrıca Real Madrid’de kendisini kanıtladı”

4. Bobby Murdoch
“Celtic harikasının Lisbon aslanları kenesi, orta saha oyuncusu. Güçlü mücadele, iyi pasör ve yetenekli bir koşucu.”

5. Franz Beckenbauer
“İlham verici bir liderlik, topu tehlikeli hale getiren bir oyuncu, harika bir stoper.”

6. Daniel Passarella
“Arjantin ile Dünya Kupası’nı kazanan kaptan. Etrafındaki oyuncuları düzenler ve dikine oynar. Akıllı bir defans oyuncusu.

7. Rivelino
“Usta Brezilyalı. Bir takımın yarısını doğrayabilen sol ayak. Ölümcül serbest vuruş uzmanı, üstün pasör yeteneği ve bir takımın generali.”

8. Denis Law
“Dünya sınıfında bir oyuncu. Yetenek başlığı ve ateşten doğası onu ölümcül bir rakip yapar. Kutunun içinde harika derece hızlıdır.”

9. Johan Cruijff
“Göz kamaştırıcı Hollandalı. Bir orta saha ve forvet olarak pas, şut ve mücadele becerisi büyüleyicidir ve ileriye doğru bir oyuna hakimdir”

10. Pele
“Bin golden fazla birinci sınıf gol atan harika bir adam hakkında söylenecek başka ne vardır ki?”

11. George Best
“Hız, denge, beceri, bitirici güç ve sınırsız güvene sahip hücum oyuncusu. Kariyeri dış baskılar tarafından kısaltıldı.”

3 Şubat 2011 Perşembe

Hagi, Cana&Neill

Gaziantepspor maçının ardından ne gördük Galatasaray'da? Hagi'yi. Yanlış seçimleri. Antrenör deneyiminin zayıflığını. Neill döndükten sonra Cana&Servet tandemini bozmayarak yapılan hatayı.

Biraz daha açalım.

Sivasspor maçında 1-0 önde olan Galatasaray'ın yediği bir kontra atak vardı. Mehmet Yıldız topla birebir devam ederken karşısında sadece Lorik Cana vardı. Lorik vücudunu kullanarak topun dışarı çıkmasını sağladı. Buradan öğrendiğimiz Lorik Cana'nın 1'e 1'de vücudunu nasıl iyi kullandığıydı. Fakat bu bir hamle değildi. Birebir bir vücut kullanmaydı. Lorik bir önceki maçta da Servet ile beraber oynamış ve topu iyi dağıtmıştı.

Bugün Asya kupasından dönen Lucas Neill ve Kewell takımla birlikteydi. Direk başladılar. Ama bir sorun vardı. Hagi yine savunma tandemini bozmamıştı ve Lucas Neill'i orta sahaya monte etmişti. Lucas Neill orta sahada pozisyon aldı ve dikine iyi toplar dağıttı. Bu, orta sahaya artı bir hamle gibi görünse de yanlış bir tercihti. Çünkü Lorik vücut hamlesinde iyiydi, Neill ise teknik hamlede. Neill daha akıllı oynuyordu. Yani bu, takımın hücum yönüne artı bir hamle oldu ama savunma yönüne aynı şekilde büyük bir eksi. Culio ve Yekta'nın ofansif role bürünmesi ve Yekta'nın her iki pozisyonda etkisiz kalması Hagi'nin ikinci yarıda değişiklik yapmasına sebep oldu. İlk yarıda yenilen golde Cana topu oyuna sokarken kaptırmış, Hakan Balta geriye koşamamış ve içeri çevrilen düzgün bir top Galatasaray kalesinde gole dönüşmüştü.

İkinci yarıda Hagi ilk hamlesini yaptı. Daha kötü bir hamle oldu bu. Yapması gereken basitti. Lorik Cana ve Lucas Neill'ın yerlerini değiştirmek. Orta sahaya direnç kazandırmak. Lucas Neill'ın böylece o topları 10 metre geriden kullanacaktı ve bununla birlikte hamle şansı olacaktı. Devam edelim. Stancu golü buldu. Ardından Antep'in kornerinde Lucas Neill'ın pozisyon gereği ceza alanı içinde değilde ön direkte bulunması ve çevirdiği yanlış top Galatasaray kalesinde gole dönüştü. 10 dakika içinde de dikine bir top gelecek ve Lorik Cana yine hamlede geçiecek ve Cenk düzgün bir vuruşla skoru 3-2'ye getirecekti. Daha sonra Aydın, Baros gibi yanlış hamleler direnci daha da kırdı. Galatasaray kırıldı. Neill'ın kaptırdığı bir top ile ofsayt golü yenildi. Hakemin korkarak gösterdiği köşe vuruşundan önce verilmeyen bir penaltıyla takım tabiri cayiz ise yırttı. Hagi yırttı. Bu seçim bu akşam 3 gol yedirdi Galatasaray'a. Bu yanlışları çevirmek yine onun elinde. Çünkü 1-0'lık bir skor bile yetebilir Galatasaray'a. Daha kötüsü olabilirdi. Son dönemde bu tür umutlarla evdeki maçlarda alınan skorlar yeterli olmamıştı ama futbolun şansı bu kez Galasaray'la olur mu? Bunu zaman gösterecek...

Fenerbahçeliyim ve Bükülüyorum

                                                         Ahlak 1-0 Aykut Kocaman

Çok değil birkaç gün önce Fenerbahçe olmak ya da olmamak maçında Trabzonspor ile karşı karşıya geldi. Maçın başlamasından bir hafta önce Türk Spor Medyası’da gardını almıştı; her yerde bu maçın bir daha telafisi olmayacağı yönünde başlayan haberler, maç günü geldiğinde sanki iki takım savaşa çıkacakmış halini aldı.

Çok sevgili medyamız; tabii ki bazı yayın organlarını tenzih ediyorum, Aykut Kocaman ile Şenol Güneş arasındaki söz düellosunu kullanarak büyük bir meşale yakıp kime denk gelirse diyerek meydanlara bıraktılar.

Sonunda maç günü gelip çattığında herkes o anı merak ediyordu; teknik adamlar tokalaşacaklar mıydı? Tabii ki tokalaştılar çünkü Şenol Güneş ahlaki değerleriyle zaten Trabzonspor’un başına geldiği günden beri ülkemizde ders niteliği taşıyan söylemlerin altına imza atıyordu.

Bugüne kadar misafirperverlik diye övündüğümüz en yüce olgumuz o gün sınıfta kaldı ama! Ben bir Fenerbahçeliyim ama Sayın Şenol Güneş’in sıfır kompleks ile Aykut Kocaman’ın ayağına gitmesinden ötürü aşırı üzüntü duymaktayım. Bugünden sonra bana düşen adamlığınızın altına gözüm kapalı imza atmaktır Sayın Şenol Güneş ama büyüklüğünüzden ötürü şimdi burada bükülüyorum; bükülüyorum!

Sağlıcakla..

2 Şubat 2011 Çarşamba

Şimdi Yoksunuz İkiniz


Bugün 2 Şubat. Metin Oktay'ın doğum günü. Metin'in. Futbolun asla sadece futbol olmadığının hikayelerinin anlatıldığı Metin. Bugün o yok, Ali Sami Yen'i yıkıyorlar. Yok ikisi de. Biri gitti diğeri gidiyor. Ama dert etmeyin, efsaneler ölmez diye boşuna demiyorlar. Yaşatacağız, yaşattıracağız. Bir yazı paylaşayım bu günün hatrına, Milliyet arşivinden. Yazıda ikisi de var. Metin ve Ali Sami Yen. Metin Oktay'ın ağlarını yırttığı golü bir Fenerbahçe efsanesi İslam Çupi yazarlık yaptığı dönemden alıyor kalemine...

“Bu da meşin tarihine “ağların bile tutamadığı gol” olarak geçecek.Galatasaray’ın maçtan önceki klâsına favorilik etiketi iliştirilen Fenerbahçe’yi devirişi, bir büyük olayla düğümlenecekti. Bu büyük düellonun sonunda sarı-kırmızı taraftarların gözleri, deniz tarafındaki kalenin sol üst direğine dönmüştü. Orada kocaman bir delik vardı. Direğe çakılı çivilere gerilmiş ağlar paramparça olmuştu. Sanki Özcan’ın koruduğu Fenerbahçe kalesini, futbol topu değil de; yırtıcılığı aşırı, bir köpek balığı ziyaret etmişti. Ve bu deliğin şerefine kalkan sesler vardı Mithatpaşa’da. Onbinler bir dev ağızmış gibi bağırıyorlardı:

“Me-tiin, Me-tiin!” diye. KRAL, Fenerbahçe’nin yıkılıp gittiği mücadelede yine soldan topla yürümüştü. Naci bastırmıştı hemen. Metin bir çalımla ondan kaçırmıştı meşin yuvarlağı. Devrin en büyük santrhafı, markajından bir sabun gibi kayıp giden Metin’e artık sadece bakıyordu. Çok çaprazdan vurdu Metin! Topun şiddetinden Özcan’ın sadece saçının telleri kalkmış, Fenerbahçe’ye ise yırtık ağlar ve bıçak gibi kesen bir gole üzülmek kalmıştı.”