22 Mart 2011 Salı

FC Barcelona’dan Sıkılmak

Biraz felsefik olacak ama anlatmak istediğim şeyi anlatmama yardımcı olacak. Aslında birebir felsefeyle alakalı bir durum bu. Son günlerin moda sözlerinden biri “Barcelona’dan artık sıkılmaya başladım.” sözü. Bu soruna biraz yardımcı olmaya çalışacağım.

Barcelona’nın sisteminin temellerinden biri olan topa sahip olma eylemi Johan Cruijff’ün “Top bizdeyken onlar atak yapamaz” sözüyle çok güzel açıklanıyor. Önce temel bilgi, Barcelona topa nasıl sahip oluyor?

  • Hücumdan başarısız döndüklerinde ikinci bölgede topu kapıyorlar ve boşluk arayarak sürekli tekrar deniyorlar. (Hücumda doğru pozisyon alma da diyebiliriz buna) Bu da topun onlarda kalmalarını sağlıyor.
  • Top eğer ikinci bölgede rakibe geçmişse pres uyguluyorlar. Bu pres dağınık ya da tek olmuyor, yeri geldiğinde 2-3 oyuncu ile topun olduğu yere baskı uyguluyorlar ve topu kazanıyorlar.
  • Top ayaktayken rakibe vermemenin tek bir kuralı var: yüksek isabet yüzdesi. Topun sürekli onlarda kalmalarını sağlayan bir başka etken de bu, hatasız ve teknik oyun yapısı.
  • Pası verdikten sonra kensini boşa çıkaran oyuncular aynı zamanda arkadaşlarına çeşitli alternatifler sunuyor. Bir tür duvar görevi bu. Pozisyon değişimi topun onlarda daha uzun süre kalmasını sağlıyor.

O kadar ince detaylar varki belki biz bile en basit olan şeyi yakalayamıyoruz. “Top bizdeyken daha fazla keyif alıyoruz” diyor Messi. Bu felsefede rakiplerin yapabileceği en iyi şey, felsefe ile karşılık vermek. Açalım...

Felsefede en temel ve en yaygın bilgi türlerinden biri gündelik bilgi, yani düzensiz bilgidir. Felsefede gündelik bilginin özellikleri şu şekilde sıralanmıştır:

  • Kaynağı, gündelik gözlem ve deneyimler. Bu anlamda, deneysel. (Durum ve deneyimle edinilmiş olma)
  • Farkına varmaksızın edinilen
  • Bazen öznel ve göreceli; bazen nesnel ve evrensel
  • Sistemsiz ve parçalı (tikel)
  • İçerdiği neden-sonuç ilişkileri yüzeysel gözlem ve alışkanlıklara dayalı ya da sezgisel.
  • Çoğu kez kesinlikten uzak fakat birçok durumda yararlı ve geçerli

Futbol diliyle bunu açtığımızda gündelik sistem. Farkında olmadan elde ettiğiniz sonuç ile sistemsiz ve parçalı şekilde istediğinizi alabilirsiniz. Sorun şu ki, bunu sadece o gün için yapabilirsiniz. O yüzden adı “gündelik”tir ve Barcelona’ya karşı yapabileceğiniz en iyi şey budur.

Barcelona’nın topla oynama oranının %60’lara düştüğü son karşılaşma 2006’daki Werder Bremen maçı. Guardiola’nın gelişi ile bu artık yüzeysel olmaktan çıktı. Şöyle diyorsunuz: “Hep mükemmeller.” Mükemmelliyetçiliği, kusursuzluğu devam ettiren psikoloji hocası Guardiola’da elbette benim için mükemmel bir antrenör. Futbolun en tepesinde yer alan bir takımın ertesi sene ve ertesi sene aynı çizgide ilerleyebilmesini sorgularken alacağımız 3 kelimeli cevap sıkı çalışma, özgüven ve istikrar. Guardiola, felsefenin yanında oyuncularına biraz da psikoloji aşırlarken benim ülkemin insanının “FC Barcelona’yı bende çalıştırırım” demesi olgusalsızlığın en somut örneklerinden biri.

Guardiola ilk yılında 6 kupa kazandığında bunu Barcelona’nın sistemine bağladılar. Kısmen doğru, ama bunu mükemmel hale getiren yine o. Öyleyse neyi tartışıyoruz? Arkasından gelen 2 yıl ile Guardiola onları zaten susturmayı başardı. Futbolun en yukarısına çıktıktan sonra ertesi sene bunu sürdürebilen antrenör benim gözümde başarılıdır. Bugün Jose Mourinho Inter’den ayrıldıktan sonra söylemiştim bunu, Inter düşüşe geçecek ve bu, Mourinho’yu yüceltecek diye. Tam beklediğim gibi oldu ve Mourinho Real Madrid’din başındayken eski takımı için “Benitez mirasımı mahvetti” dedi. Şampiyon olmuş bir takımın başına geçen antrenör bence şanslı değildir, aksine antrenörlük hayatının en zor günlerini yaşar. O takıma yeniden kazanma kimliği vermek gerçekten zor bir iş olsa gerek...

Tekrar konumuza dönersek, futbolda teknik ve taktiğin yanında güç dengesi de var elbette. Bunu bize en iyi anlatan teknik direktörlerden biri Rinus Michels. Şimdi bunu sorgularken iki ülkenin futbola bakış açılarını da ele almalıyız. Futbol, orada bir sanat gibi, bir tiyatro, ya da amatör bir gösteri. Biletli bir seyirciyi 90 dakika boyunca nasıl eğlendirebilirsiniz? sorusunun cevabını arıyorlar. Tıpkı Cruijff’ün “14 günde bir bu stada gelen insanlara ödediği bilet parasının karşılığında eğlendirmek zorundasınız” sözü gibi. Rakipler de bunu bu şekilde görüyor ve oyunu çirkinleştirmiyor. Onları taktiksel değişiklikler ile yenmeye çalışıyor. Biz ise burada neden yanından geçen Messi’nin bacağına tekme atmıyorsun! diyoruz. Arsenal’in Barcelona’yı kontra ile vurduğu o maçtan sonra Cruijff köşesinde “kontra atak yapan takımlara karşı ofsayt tuzağını kullanmayı deneyin ama bunu yaparken tüm takım dikkatli olmalı” dedi. Şimdi bir onların düşündüklerine bakalım, bir de bizim düşündüklerimize. Fark açık.

Bizim görmek istediklerimize gelelim. Burada futbol bir savaş ve formasının hakkını verme oyunu. Nasıl İspanya’da biletini ödeyen insan oyun anlamında birşeyler görmek istiyorsa bizim ülkemizde insanlar tıpkı Gençlerbirliği maçından sonra formanın üzerindeki çamurlara bürünmüş Galatasaray forması gibi birşey görmek istiyor, tabi bu bir örnek, diğer takımlar için de bu durum geçerli.

Xavi’nin geçenlerde bir röportajı yayınlanmıştı Guardian gazetesinde. “Bakıyorsunuz Carragher topu kapıyor, sonra BAM! Bir vuruyor top tribünlerde. Ve sonra onu alkışlıyorlar. Burada bunu yaparsanız sizi alkışlamazlar” Ne kadar açık değil mi? İki ülke arasındaki futbol görüşünü çok açık bir dille ortaya koyuyor Xavi. Yani buradan şunu çıkartabiliriz: Orada sert oynamaya çalışan futbolculara da tribünden tepkiler gelir. Hakemler de bu tutumu besliyor ve sert oynamaya çalışan futbolculara kart göstererek ikinci müdahalede dikkatli olmasını istiyor. Devam ederse oyundan atıyor. Sana sahada hükmeden bir takıma karşı 10 kişi kalmak? Ne olur bilemeyiz tabii...

Bu yıl diğer senelerde olduğu gibi Barcelona maçlarını hiç kaçırmadım. Hafızamı yokladığımda bu yıl Barcelona’yı zorlayan takımlar ilk maçta Hercules, kupada ve ligde Bilbao, kontra atak ile Arsenal ve Sevilla. 1-2 takımı atlamış olabilirim sadece. Barcelona zorlandığı bu maçlarda bile rakiplerine %70’lik topla oynama oranları kurdu. Çoğu takımın yaptığı şey gündelikti elbette. Mourinho’nun Inter’i gündelik bilgi felsefesi ile Barcelona’yı evinde hapsetti. Barcelona yine bildiğimiz Barcelona idi ama 20 metrede oyunu sıkıştıran Inter’e karşı topu hızlı çeviremeyen Barcelona kupanın dışında kalmıştı. Bugünkü sistemin önemli bir parçası haline gelmiş Pedro ve kulüpten sorunlu ayrılarak hocasının arkasından “felsefeci” diye taşşak geçen Ibra’nın yerini Villa ile doldurdu Barca ve Cruijff şöyle diyor: “Bu Barcelona, tarihin en iyisi”

Gelmek istediğim nokta şu. Futbol felsefesi atak üzerine kurulmuş bu denli harika bir takımı izlerken sıkılmak, bilemiyorum... Özellikle avrupa basınını iyi takip eden biri olarak bu durumu sadece bizim üzerimizde görüyorum. Biraz olaya felsefe yönünden bakarsak keyif alacağız. Gökmen Özdenak’ın dediği gibi: tecavüz kaçınılmazsa zevk almasını bileceksin. Tarihin en iyi takımlarından birini izlediğimiz için şanslıyız. Bakış açılarımızı değiştirmeliyiz. Bence Barcelona’da oynayan her futbolcu bir halk kahramanı. İleride onlar hakkında bahsedeceğimiz tek şey 1 yılda kazandıkları 6 kupa ya da Messi’nin hayvansal istatistikleri olmayacak. Onların oynadıkları oyunu, felsefeyi de anlatacağız biz...

1 yorum:

Enjoy The Lappap dedi ki...

eline sağlık abicim.