12 Aralık 2011 Pazartesi

Pep Guardiola Röportajı

Pep, Barcelona'daki üç buçuk yılın ardından önemli bir başarı sahibi oldunuz. Bu başarınızın sırrı ne oldu?
Hiçbir sırrı yok, gerçekten. Hepsinden önce, büyük bir saygı gösterilen Barcelona tarihine sadık kalmayı tercih ettim. Daha sonra kulübe iyi transferler yaptık, onları kulübün altyapısından yetişen oyuncularla doğru bir şekilde harmanladık ve doğru zaman geldiğinde genç oyunculara şans vermekten çekinmedik.

Yönetimi devraldığınızda bir anlık etki bıraktınız. Bunu nasıl yönettiniz?
Geldiğimde tanınmayan biriydim, takıma ilk söylediğim şey bana güven duymaları gerektiğiydi. Onlara herşeyin iyi bir çalışmadan geçtiğini söyledim. Sıkı çalışılacaklarını, koşacaklarını, güzel futbol oynayacaklarını ve sahada hassasiyet göstermelerini istedim.İnsanlar eğlenmek ister, aldatılmak değil. Taraftarlar kötü bir performansı kabul edebilir ancak çaba gösterilmediğinde bunu idrak edebilir. Bununla ilintili değişiklikler yaptık ve birkaç şeyi cimdikledik. Felsefe yine aynı, düşünce: atak yapmak, olabildiğince skoru kovalamak ve elinden geldiğince güzel futbol oynamak.

Üç yıl içerisinde iki defa Uefa Şampiyonlar Ligi'ni kazanarak ikinci kez FIFA Kulüpler Dünya Kupası şampiyonasına katılmaya hak kazandınız. Geriye bakacak olursak, bu başarıya nasıl bir değer biçiyorsunuz?
Grubu lider bitirmek önemliydi. Benim önceliğim her zaman Şampiyonlar Ligi oldu çünkü bitirici darbe her zaman sağlamdır ve ne kadar kolay olup olmayacağını bilemezsin. Real Madrid ile oynadığımız yarı final maçında bunun sancılarını çektik ve bizim için büyük bir engel söz konusu oldu. Bazen bizim için bir finalden bile zor olabiliyor. Üç yıl önce Chelsea'ye karşı kazandığımız yarı finale bakın, sonra Inter'e ve ardından Real Madrid'e...

Fakat daha sonra Manchester United ile oynadığınız finalde bunu lehine çevirdiniz ve Barcelona'nın gösterdiği en iyi performanslardan birine şahit olduk...
Bu doğru, fakat Manchester United'a karşı koyan o performansa rağmen finallerin genellikle ne kadar sonuca yakın oyunlar olduğunu unutmamak gerekir. İyi oynadığımızda dahi sonucun farklı olduğu maçlar oldu ancak bir finalin içinde olmak hepsinden daha farklıdır çünkü başkaldırma kalitesiyle duygusal faktörler işin içine girer. O maç için hazırlığımız gerçekten önemliydi. Birkaç gün önce Londra'ya gittik, oraya alıştık ve daha sonra maça başlayarak iyi bir şekil çizdik. Bazı şeyler gözardına atılır fakat büyük maçlarda kendisini hissettirir.

Bu sezona dönecek olursak, birkaç taktik değişiklik yaptınız. Neden birşeyleri değiştirme gereği hissettiniz?
İnsanlar taktikten bahseder, fakat buna aslı olarak baktığında, taktik sadece oyunculardır. Takıma sunduğun becerilerden en iyi şekilde yararlanmak için birşeyleri değiştirirsin fakat bundan ilerisine gitmez. Sıra taktiğe geldiğinde rakibin hakkında düşünmek ve kimin seni zorlayabileceğini hesap etmek zorundasın. Bu sezon yaptıklarım oyun planlarına bir cevap idi ve rakiplerimiz şimdi buna adapte oluyorlar. Zamanla birlikte insanlar sizi daha iyi tanımaya başlıyor. Sizin için tavır takınmaya başlıyorlar ve siz de buna çözüm üretmek zorundasınız.

O zaman zeki oyuncular bulmak sizin için öncelik olmalı.
Kesinlikle. Problem onları her zaman kullanamayacak olmamdır. Arkadaşlarının veya meslektaşlarının önerisiyle; ya da televizyonda izlediğiniz bir oyuncuyu transfer edebilirsiniz fakat sadece saha dışında sizinle olduklarında onların sizin istediklerinizi yerine getirip getirmeyeceğini anlarsınız. Bu kolay değil. Benim için bazen işe yarıyor, bazense yaramıyor.

Ayrıca çok yönlü oyunculara ihtiyacınız var çünkü diğer takımlara göre kadronuz yeterince büyük değil...
Dar kadroya sahip olmaktan asla endişe etmedim. Aslında  bizim adımıza seçeneklerde küçük bir havuza sahip olmak büyük bir havuza sahip olmaktan daha iyidir, özellikle de her an çağırdığınızda hazır durumda bulunan kaliteli oyuncularınız varsa. Takımdaki hataları bu şekilde giderdim ve benim felsefem her probleme çözüm üretmektir. Her ne zaman bir problem çıkmaya meyilli durum olacak olursa takım içerisinde elimde olan alternatiflere bakıyorum ve bu genellikle genç oyunculara dayalı oluyor...

Birçok kişi orta saha oyuncularını farklı pozisyon aralıklarında kullanış biçiminizden bahsediyor. Bu yaklaşımınız nereden geldi ve bununla neyi başarmayı umuyorsunuz?
Orta saha bir futbol takımı için hayatidir. Orta saha oyuncuları takımı bir bütün halinde değerlendiren zeki oyunculardır. Onlar oyunu diğerlerinden daha özverili algılar. Ayrıca birden fazla orta sahaya sahip olmanız, onları diğer pozisyonlara adapte etmeniz ve oyuna hakimiyetini elinde bulundurmanız açısından işinizi kolaylaştırır. Daha küçük kadrolarda daha geniş seçenekler bu tür çok yönlü oyuncuların katkısıyla gerçekleşir.

Bir hoca olarak, Johan Cruijff ve etkilendiğiniz herhangi biri sizin üzerinizde ne kadar tesirli oldu?
Cruijff benim üzerimde en fazla etki bırakan kişi oldu. Onunla altı yıl geçirdim ve pek çok mükemmel şey öğrendim. Juan Manuel Lillo da benim için önemli bir figür oldu. Meksika'dayken altı ay benim hocalığımı yaptı. Harika zaman geçirdik ve ondan çok şey öğrendim. Onu çok düşünüyorum ve ona minnettarım çünkü tecrübelerini bana öğretme işinde oldukça cömertti. O da bunu çok iyi bilir.

Son röportajında Lionel Messi sizin detaylara olan ilginizden ve geldikten sonra oyuncuların diet uygulamalarını nasıl değiştirdiğinizden bahsetti. 
İşiniz vücudunuza tabi olduğu için dinlenmek ve diet önem teşkil eder. Bu yüzden olabildiğince iyi bir görüntü vermeniz gerekiyor. Oyuncuların neden evinde dinlenmesi, iyi oynaması ve iyi yemesi de bununla alakalıdır. Kas gücüne yakıt almak çok önemlidir, sadece Messi için değil, herhangi bir oyuncu için de geçerli bu durum.

Ayrıca maçtan önceki günde otelde takımınızın birlikte vakit geçirmesine karşı geldiniz.
İnsanlar işine gitmeden önce hotelde kendisini hapsederek gününü geçiremez. Bazı şeyleri aynen üzerlerinde uyguluyoruz. Eğer dinlenmezlerse, kendilerine bakamazlar ve bu da kötü oynayıp işlerini kaybetmeleri manasına gelir. Oyuncularımı yaptıkları işte yargılarım, özel hayatlarında değil. Ben polis değilim. Saat 10'da yataktayım ve oyuncularımı gidip gözetleyerek sıkıştırmak gibi bir derdim yok. Sağduyulu davranıyoruz. Nasıl iyi sonuçlar almaya devam ettiğimizi bilmek mi istiyordun? İşte cevabı: Sağduyu.

Not: Röportajın ikinci bölümü çarşamba günü yayınlanacaktır.

Röportaj linki: http://www.fifa.com/clubworldcup/news/newsid=1556262/index.html
Çeviri: Muhammet Gülhan
12/12/2011

4 Aralık 2011 Pazar

Saygı!

Socrates (1954-2011)
Ünlü Brezilya futbol sanatçısı Socrates, bağırsak kökenli enfeksiyon nedeniyle kaldırıldığı Sao Paulo'daki Albert Einstein hastanesinde sabah saat 4:30 sularında hayata veda etmiştir.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Yeniden düşün


Takımı şuanda Madrid'in altı puan gerisinde. Bu altı rakamının şüpheciliğini ister Guardiola'nın oyun felsefesine katmaya çalıştığı yeniliklerin verdiği sancılar olarak adlandırın, ister Mourinho'nun Real Madrid'in mükemmel seviyeye gelmesi olarak yorumlayın, ortada tek bir gerçek var ki o da altı puanlık fark. Son yıllarda rakiplerine karşı ezici bir üstünlük kursalar da bu, artık geçmişin insafına kalmış bir yorum. Oynanması gereken iki El Clasico orada duruyor ve hiç de kolay bir lokmaymış gibi görünmüyor. Bunu bu yılın başında Süper Kupa için oynanan ikili ayakta gördük.

Beni bu konu üzerine yazmaya teşvik eden şey sonuçlardan çok takımın stilindeki değişkenlik. Nedeninin Getafe stadının zeminin gerektirdiği oyun anlayışı olup olmadığını konusunda kararsızım. Kararsızlığı gidermek için daha ilerisini görmek zorundayız. Aslında bununla sınırlı kalsa yine iyi, takımın artık tamamen Messi'ye odakladığı görüşüne kapılıyorum ve bu hiç de iyi birşey gibi görünmüyor. Dünya Kupası'ndaki başarısızlığını takımının mükemmelliğine alıştığından kaynaklandığını söyleyen pek çok otorite varken şimdi bunu nasıl yorumlayacaklarını da aynı ölçüde merak etmekteyim. Çünkü onlara göre işler artık tersinde...

Son üç yıl içerisinde Guardiola'nın takımının yine uzun süreli sakatlıkları olduğu halde bu kadar özlenmiş bir İniesta olduğunu hatırlamıyorum. Fabregas transferi oturmuşken, o beklemediği sert rüzgarların artık daha aza indirgenmiş olduğunu düşünürken şimdi Guardiola ikisiyle birlikte bir dala tutunamıyor. Bunda oyun felsefesi üzerinde yenileştirme çalışmalarının da etkisi olduğunu söylemek gerekir. Messi'ye sahte 9 numarada orta alandaki yaratıcılık konusunda daha fazla görev vermek demek bu.

Aslında takımıyla ilgili yapılması gereken en çarpıcı yorum Villa ve Pedro olmalı. Bu iki oyuncu geçtiğimiz yıl Messi ile mükemmel bir denge tutturmuş ve takımın gol ortalamasının yarısından çoğunu MVP isimli ünvanlarına kazandırmışlardı. Alexis Sanchez transferinin maliyetinin karakteri üzerinde yapabileceği baskıcı rejim olarak adlandıramam bunu çünkü Guardiola, Ibrahimovic'i yüksek bedelli zararla kulübün dışına iterek takımına tekrar Şampiyonlar Ligi'ni kazandırmış bir isim. Alexis ve birkaç haftadır süregelen Cuenca ısrarı yeni bir formülün habercisi mi bilemiyorum fakat Guardiola'nın bu rotasyon zamanlamasını iyi ayarlaması gerekiyor. Kimileri bu tür seçimlerin küskünlük yaratabileceği yorumunu getiriyor ancak ben bunun en son ihtimal olduğunu düşünüyorum. Guardiola'nın takım içindeki sükuneti mükemmel derecede sağladığına ilişkin güvenim tam. Villa ve Pedro ise geçtiğimiz yıla göre daha az süre alıyor ve bu onların gol sayılarına net bir biçimde yansıyor. İkinci olarak, Messi'ye sahte 9 numara üzerinde hücumda daha fazla yük demek bu.

Messi'nin gol ve asist sayısına ilişkin rakamları gerçekten devasa boyutta. Bunun nedeni sorulduğunda Messi, kaleye dikine gitmeyi denerken -özellikle kapanan savunmalara karşı- takım arkadaşlarının kendisine çok yardımcı olduğunu ve seri hareketlerde onları arkada bırakarak bitirici vuruşu yaptığını söylüyordu. Takım içindeki Messi'ye yardımcı oyuncu rolü bazen İniesta'da, bazen Villa'da ve bazen ise Pedro'da bulunuyordu. Sadece Messi'ye odaklı değil, aslında onun da yapmış olduğu asist sayısı bunun net göstergesi. Takımdaki derinlik ve yaratıcılık havası burunlarımıza kadar işliyordu. Villa ve Pedro'nun geçtiğimiz yıla ait gol sayıları yine ortada duruyor. Bielsa'nın elinde 2010 Dünya Kupası'ndan mükemmel izlerle ayrılan Alexis Sanchez'in bu yardımcı rolü pek iyi üstlendiği söylenemez; yapısı itibariyle de bunu diğer oyuncular gibi mükemmel derecede yapabileceğine kanaat getiremeyiz. Guardiola'nın onun üzerinde bu kadar düşünmeksizin takımına nasıl oturttuğuna da anlam veremiyorum. Hatırlayın, geçtiğimiz yıl Mascherano formayı düzenli olarak giymek için kılı kırk yarmış, bu yıl Puyol ve Pique'nin sağlıklı olduğu zamanda dahi büyük süreler almıştı. Ve performansı kesinlikle onların olup olmadığı zamanları gözetmeksizin kusursuzdu...

Bu yıla ileriki bir zamandan baktığımızda Manchester City ve Real Madrid'in konumlarını göze alarak 'paranın yılı' diyecek miyiz bilemiyorum. Manchester City, United'ın beş puan önünde, Madrid ise Barcelona'nın altı... Hangisi sizi telaşlandırıyor diye bir soru sorulsa, elbette İspanya Ligi'ni seçersiniz. İngiltere'de mükemmel denilen maç sayısı o kadar fazla ki... Bu yıl ilk dönemde Sevilla ve Valencia gibi takımlar Barcelona'dan puan almayı başarırken Real Madrid'e karşı başarılı olamadı. Ancak futbol uzun ve istikrarlı bir yol. Guardiola'nın karakter olarak sonuçlar üzerine pek yoğunlaşmayan bir yapısı vardır. Bu yapı tıpkı Albert Einstein'ın "Gelecek hakkında endişelenmem. Eğer zaten iyi olanı yapıyorsam, sonuç gelecektir." sözlerine benziyor. Guardiola'nın maç sonu açıklamalarını dikkatli takip eden biri olarak bu sonuca varıyorum. Bu yapısından ödün vermediği sürece takımı yine en iyilerle kıyaslanmaya devam edecektir. Beklentim stilini koruması. Aslında neden paniğe kapılıyorsam! Bunun için zaten en mükemmel adam yok mu orada?..

24 Kasım 2011 Perşembe

Brian Clough ve Arsenal'in yenilmezliği üzerine



Öncelikle aksan için özür. Brian Clough'un Arsenal'ın son lig şampiyonluğunda elde ettiği yenilmezlik ünvanı ile ilgili görüşlerine rastladım, buyrun...

20 Kasım 2011 Pazar

Johan Cruijff 1-0 Van Gaal | Hagi ve Cruijff üzerine: Sevgi ne zaman kaos oldu ki?

Hayatın her alanında sevgi çok dramatik bir kavram. Hakkında en ufak bir eylemde ne yapacağınızı kestirmeye çalışmaktan yorulabilirsiniz. Kötü bir karar ya da ani bir hareket, içlerinden en zedeleyicisi olur. Ancak tıpkı kanatlı, sevimli bir yavru kuşun sürüsünden ayrıldığı anda başlayan şüphe gibi sorgulamaya başlarsınız kendinizi. Ve sonunda bir yerde mutlaka yanlış yaptığınız noktayı teşhis edersiniz.

Birinci aktör, Gheorghe Hagi. Kimdi o? Ülkesinde bayrağı eline alıp tepeye dikmiş, 94 Dünya Kupası'nda fırtınalar estirmiş ancak Avrupa macerası pek doludizgin gitmemişti. Oradan oraya savrulmuş, kısa süreli büyüler yapmış lakin elle tutulur bir değer elde edememişti. Sonra Galatasaray'a gelmişti. Tıpkı Galatasaray'a da yaşatacağı gibi hayatında ilkleri yaşamıştı. Aradan seneler geçecek ve onun giydiği numarayı doldurmaya çalışacaklardı, ancak boştu. Peki bugün tıpkı Galatasaray'ın anımsadığı gibi kim anımsayabilirdi onu? Onun Galatasaray'a verdiklerini ve Galatasaraylıların ona karşı olan sevgisini dünyanın en harika şeyi nasıl değiştirebilir ki? İki eski takımının maçında, Barcelona'ya karşı Ali Sami Yen'de oynanan mücadelede, onun gülücükle Galatasaray soyunma odasına bakarak ağzından çıkan "Başarılar" sözcüğünü hangi sevginin yerine koyabilirsiniz ki?

Aslında tüm bunlar yazarlığını Erich Segal'ın yaptığı, yönetimini Arthur Hiller'ın üstlendiği ve başrollerini Ali MacGraw ile Ryan O'neal'ın oynadığı 1970'de çekilen bir filmle başlamıştı: Love Story. "Sevginin olduğu yerde asla üzgün olduğunu söyleyemezsin." 

1970 yılında çekilen Love Story filminden bir kare
O filmi izledikten sonra pek çok şey değişti. Gerçekten öyle miydi? Sevginin olduğu yerde başarısızlık dahi olsa üzgün olduğunu söyleyebilir miydin? Bunu sorguladım, ancak tam da eninde sonunda hissedeceğim şekilde yanıldığımı düşündüm. Hagi hakkında yanılmıştım. Hagi, Galatasaray'a hiçbir zaman kendi menfaatleri doğrultusunda gelmemiştir; bilakis, Hagi her zaman Galatasaray'a ona ihtiyaç duyulduğu anda gelmiştir. "Burada işler yolunda gitseydi beni getirmezlerdi. Kötü bir takım aldığımın farkındayım." İşte o adam; düşündüklerini hiçbir şüpheye bağımlı olmadan söyleyebilen, amacı zarar vermek değil; doğruyu bulmak olan o adam, o anda dünyanın en doğal insanı değil midir? Galatasaray, Ekim ayında oynanan Ankaragücü maçını saçma bir şekilde kaybetse de futbol; Cruijff'ün dediği gibi hataların oyunudur. Doğru bir seçim yapıp yapmadığını ancak onu uygulamaya koyduğun anda görebilirsin. Hagi sadece bunu yapmıştı ve başarısız olmuştu. Olaya basitçe şöyle bakabiliriz: Geldi, denedi ve gitti. Ancak sevgi hiç gitmedi. Sevgi hep aynıydı. Bugün sevgi, Hagi Galatasaray'a tekrar uğradığında yüzünü en ak ve şiddetli biçiminde gösterecektir. Sevgi, ona yine ulaşmaya çalıştığınızda ilk uçakla atlayıp Florya'nın yolunu tutacaktır. Tıpkı Viyana yakınlarında Bratislava’da başlayan ve Romanya topraklarında Ramnicu Sarat yakınlarından geçen ve ardından Tuna üzerinde sona eren, adına "Karpatların Maradonası" lakabı takılan bir dağ silsilesi gibidir Hagi'ye olan sevgi. Hagi sevgisi Karpatların şaşalığı kadar büyüktür. Ve eğer sevgi yukarıda anlattığımız gibi birşey ise onun üzerinde asla oynama yapamayacağız.

İkinci aktör, Johan Cruijff. 1973 yılında bu ince, sıska görünümlü adamın Katulunya'da başkenti olan Barcelona'yı seçmesinin nedeni, İspanya liginin oyun kültürü ve yapısıdır. Johan Cruijff Avrupa'da büyük bir tarihi olan takımda oynamayı isteyerek Barcelona'yı seçmiştir. Ve gittiği gibi orada yalnızca futbolu değil, insanların oyuna bakış açılarını da değiştirmiştir. -80'li yılların başlarında bir maçta Barcelona taraftarı takımlarını fazla pas yapıyor diye yuhalamıştır- Franco'nun rejimi altında ezilen Katalanların başını dik tutmasını sağlamıştır ve üstelik bunu futbol ile başarmıştır. O dönem tüm Katalanlar Madrid takımına yapılan ayrıcalıkları bahane etmiş, hatta bir maçta bir hakem için ödenen 20.000€ 'dan dahi söz edilmiştir. Cruijff'ün hikayesi ise futbolculuğunu yaptığı takıma 88 yılında geri dönerek dönemin başkanı Nunez'e Katalanca söylediği "Soyunma odası yalnızca bana aittir" sözleriyle başlamıştır. O dönemden beri Barcelona'da Johan Cruijff'ün kurduğu yapı hiç değişmemiştir. Sürekli gelişmiş ve üzerine konmuştur. Bugün Barcelona'yı bu denli sevmemin nedeni de budur. Ben hiçbir zaman Cruijff'ün oynadığı takımları tutmadım, Cruijff'ün değiştirdiği takımları tuttum.

Johan Cruijff bir takımın tarihini bu denli değiştirerek dünyanın en iyisi olmasın bir numaralı sebebidir. Ve bugün onu Barcelona'da bir ordu komutanı gibi anarlar. Oğlunun adını bir Katolik ismi olan "Jordi" diye koymuştur. Tüm bunları anlatmamın nedeni, dünya futbolunda bu denli büyük bir yıkıma neden olmuş bir adamın kendisini yine de Ajax'a ait olarak hissetmesidir. Ona kendinizi en çok ne zaman özel hissettiniz diye sorsanız şöyle yanıt verir: “Kariyerim boyunca Ajax’da, Barcelona’da ve milli takımda çok hoş anılarım oldu elbet. Ancak kendimle en gurur duyduğum an 17 yaşımdayken ilk defa Ajax stadyumunda binlerce seyircinin karşısına çıktığım andı.” 


Cruijff ve Ajax çalkantıları eski Ajax antrenörü Martin Jol döneminde başlamıştı. Cruijff sürekli Ajax'ı eleştirmiş ve bu kadar korkak olmaması gerektiğini söylemişti. O dönem Martin Jol istifa ederek yerini De Boer'a bıraktı. Cruijff yönetimde görev almaya başladı ve Ajax'ın yeni yapılanmasıyla ilgili toplantılara katıldı. Başlarda hoştu ancak sonra Cruijff'ün düşündüğü atamaları yapmayan yönetim ile onun arasında problem patlak vermeye başladı. Bu arada Ajax yönetimi toplu istifa kararı aldı ancak sonra tekrar uzlaşma yolu arandı. Cruijff kulübe Bergkamp'ı getirdi ve o dönem sonunda geçtiğimiz yıl Ajax ligi kazanmayı başardı. Tüm bunlar devam ederken ertesi sezon Cruijff işlere erken koyuldu. Türk Milli Takımı'nda başarısız grafik çizen ve ayrılacağı iddaaları kuvvetlenen Hiddink'in sportif direktörlük için uzunca adı geçti. Ancak tam bunlar hakkında fikir yürütülürken Ajax yönetimi Cruijff'ün bir numaralı karşıtı olan Van Gaal'i CEO olarak getirdiğini açıkladı, hem de bunu Cruijff Barcelona'da bulunurken yaptı ve onun bundan hiç haberi olmadı. Açıkca ona 'git' dediler. Sevgiye 'git' demişlerdi. Johan Cruijff'ü görmezden gelmişlerdi.

Johan Cruijff, kim seni görmezden gelebilir ki?

Cruijff ise her zaman Ajax'ın Ajax'a bağlı ve kendisini oraya ait hisseden kişiler tarafından yönetilmesi gerektiğini düşünür ve sık sık Ajax sevgisi öbeğini nitelerdi.

Tavsiyecilik işini seviyor musunuz? sorusu üzerine Cruijff:
"Daha önce De Boer’a da belirttiğim gibi ek olarak formüle Ajax’ın geleceği için en iyi fikirleri verebilecek insanlarla birlikte bir tartışmaya oturmak. Rijkaard, Van Basten, Winter, Roy, Schoenaker, Boeve, Emperor, Jonk ve Bergkamp gibi eski oyuncuları görmenin keyifli olacağını düşünüyorum. Kulübe bağımlılığı olan kişiler, Ajax ve Ajax gibi bir futbol kulübüne sahip çıkabilir."

Şimdi düşünün, Ajax'ı Hollanda'da farklı takımlarda oynamış ve yönetmiş bir adam olan Van Gaal mi yukarı çıkarabilir, yoksa takımın yaşadığı süre boyunca her zaman yukarıda olmasını gözlemlemiş ve Ajax'ın kültürünü korumaya çalışmış bir adam mı? Burada Van Gaal'in üstün teknik direktörlük meziyetlerine büyük saygım var ancak bir seçim yapılmaya kalkınsaydı ben Van Gaal'i Cruijff'ün yanında çırağı olarak dahi görmezdim. Ben her zaman sevgiyi ve bağlılığı tercih ederdim.

Bugün, 2011 yılının 19'uncu Kasım gününü geride bıraktık ve Ajax, Nac Breda'ya karşı bir futbol maçı oynadı. Tribündekilerin baştan sonra Cruijff'a olan ilgisi, maça olan ilgisinden fazlaydı. Bu tutum beni oldukça cezbetti çünkü benim gibi düşünen binlerce Ajax taraftarı olduğunu gördüm. Bu işi yöneticiler yapamazdı. Yöneticiler takım elbiseli, gömleklerinin üzerine kravat takan ve siyah ayakkabılar giyen adamlarken, Johan Cruijff klasik formasını veya gri paltosunu giyen, ardından Ajax'ı Avrupa'nın zirvesine taşıyan adamdır. Cruijff bazen bir futbolcudur, bazen bir teknik direktör ve bazen ise bir taraftar. Bu gece Ajax taraftarı sevgiyi seçti. Hem de en isabetli adama karşı. Şimdi siz düşünün, başarılı veya başarısız olma pahasına sevgiyi seçmek mi, yoksa onu çıkarıp atarak uzaktan izlemek mi?


Johan is een echte Ajacied.
Johan Cruijff wie kent hem niet?

Johan Cruijff gerçek Ajax'tır
Johan Cruijff, kim seni görmezden gelebilir?

"Cruijff, bize Ajax'ı geri ver!"
"Her zaman yanındayız Johan Cruijff"
"Apple Steve Jobs ise, Ajax Johan Cruijff'tür!"




14 Kasım 2011 Pazartesi

Ajax futbol okulundan yeni bir dünya yıldızı mı doğuyor?

Christian Dannemann Eriksen, 14 Şubat 1992 doğumlu Danimarkalı futbolcu. En iyi düzenin kurulu olduğunu bildiğimiz Ajax genç akademisine Odense Boldklub takımından katıldı ve 2008 yılında Ajax ile €1m karşılığında profesyonel kontrat imzaladı. Birçoğumuz onu Afrika'da oynanan Dünya Kupası -Dünya Kupası'nda forma giyen en genç oyuncu- ile tanıdık. 2011'in sonlarına doğru yaklaştığımız şu günlerde gösterdiği performans yanıltıcı olmadı ve görünen o ki dünya futbolu yeni bir yıldız kazanıyor.

Ona ilk şans verenlerden biri olan dönemin Ajax teknik direktörü Martin Jol, pozisyonuna bağlı olarak onu Sneijder ve Van der Vaart'a benzetiyor. Tekniği, oyun vizyonu ve hızı ile bu günlerde Johan Cruijff onun Laudrup kardeşlerin izinden yürüyebileceğini düşünüyor. "Verilen ödül onun için sadece bir başlangıç. Bu ödül, onu, vitrinin en tepesine çıkması için daha istekli kılmalı. Yeteneği artık herkes tarafından kabul görüldü. Stili tıpkı diğer Danimarkalı oyunculara benziyor. Brian ve Micheal Laudrup ile kıyaslayabilirsiniz ancak onlarla aynı seviyeye gelmesi gerekiyor."

Eriksen aynı zamanda ülkesinde en iyi Danimarkalı futbolcu ödülünü kazandı. Takım arkadaşı bir başka Danimarkalı Nicolai Boilesen ise en yetenekli genç futbolcu ünvanını aldı. Özel turnuvalarda ve alt milli takımlarda gösterdiği performansla Manchester City'nin yakın kıskacına girdi ancak Eriksen City için Ajax'ı bırakmak istemediğini açıkladı. Eriksen ile ilgilenen diğer kulüpler: Barcelona, United, Tottenham ve Arsenal. Şuanda kariyerine bir KNVB Kupası ve Eredivisie lig şampiyonluğu sığdıran Eriksen, Şampiyonlar Ligi'nde de mükemmel bir çizgi çiziyor.

Kişisel olarak Eriksen'in Ajax'da 2-3 yıl daha geçirmesi düşüncesindeyim. Bu teknik ve zeki oyun vizyonunu İngiltere'de yitirmemeli. Keza Laudrup örneklerinin başarısız olduğunu gördük. Eğer bir ayrılık düşünürse seçeceği lig kesinlikle İspanya olmalı. Aşağıda birkaç video görüntüsü bulunuyor, ayrıca bu kanalı takip ederek daha fazlasını bulabilirsiniz. Bir Ajax hayranı olarak, hünerlerini umarım daha uzun süre izletir bizlere.







4 Kasım 2011 Cuma

GSCimbom Fanzin #46

GSCimbom Fanzin, elimizin altında son defa yayına girdi. 2009'un ortalarından beri çeşitli görevler üstlendiğim GSCimbom Fanzin'e kişisel problemlerim nedeniyle son vermek durumundaydım. Hepinizin tanıdığı dergi editörü Sertaç bu işi yürütme çabasındaydı ancak o da olmadı. Kendisini tamamlayana dek dergi bir daha yayına girmeyecek. Bir fırsat bulabilirsek eski yazıları, röportajları veya dökümanları bloga dökme çabası içinde olacağız. Bizi takip eden herkese; dergiciliği önemseyen ve emekleri göz ardı etmeyen tüm okurlarımıza teşekkür ederiz.

Ayrı bir teşekkür ise yazarlarımıza olacak, onlar olmasaydı bu yoğun çalışma olmayacaktı. Hepsinin fikirlerine sağlık.

Muzaffer Can Mutlu
Muhsin Mordeniz
Berat Mahmuzlu
Eren Loğoğlu
Çağlar Torun
Burak Eren
Atilla Çelik
Tansu Gürsel
Serap Bahar
Efe Yılmaz
Cem Doğan

Tasarım ve Planlama - Muhammet Gülhan
Editör - Sertaç Murat Kılıç
Grafiker - Cem Kılıç

 Fanzin arşivi: 
GSCimbom Fanzin #45
GSCimbom Fanzin #44
GSCimbom Fanzin #43
GSCimbom Fanzin #42
GSCimbom Fanzin #41
GSCimbom Fanzin #40
GSCimbom Fanzin #39
GSCimbom Fanzin #38
GSCimbom Fanzin #37

  (Not: Okunabilirlik için dergiye tam ekranda göz atın)


25. yılında Ferguson: Değişim beni değiştirdi

1995-96 sezonunda United, Paul Ince, Mark Hughes ve Andrei Kanchelskis gibi tecrübeli oyuncularını satmış, hemen ardından Aston Villa deplasmanına konuk olmuş ve maçı kaybetmişti. O dönem BBC'de yorumculuk yapan eski Liverpool kaptanı Alan Hansen bir yorumda bulunmuştu ve bu, bir hikayenin nereden nereye geldiğinin en somut göstergesiydi: "Çocuklarla asla birşey kazanamayacaksın..." Bu olayın ilginç yanı sene sonu geldiğinde Manchester United'ın Ferguson yönetiminde Premier Lig'i ve FA Cup'ı kazanarak çifte zafere ulaşmasıydı.

"Liverpool'un koltuğunu çalmak istiyorum."
Ferguson, 1986 yılında Manchester United'a katılırken

Tıpkı imzasının ardından kanıtladığı gibi Ferguson Abardeen'den büyük başarılarla 4 Kasım 1986 gününde Manchester United'a imzasını attı. Bu şarkının 25. yılında ne söylerseniz söyleyin elinizde kalacaktır. Çünkü bir kulüpte geçirilen 25 yıl ve onun sayıca çok üzerinde kazanılmış kupalardan bahsediyorsak, üzerine söylenen herşey küçük bir atom parçası gibi görünecektir. Ferguson'un Manchester'daki mirasının ne kadar süreceğini bilmek için ise emeklilik gününü beklememiz gerekiyor.

Bill Shankly'nin başlattığı Liverpool mirascılığında Paisley bu devrimi sürdürmüş ve 80'lerin başlarına kadar Liverpool İngiliz ve Avrupa futbolunu domine etmişti. Ancak 80'lerin ortalarında bir sanayi şehrine gelen bu adam, Manchester'da adeta yeni bir akımın yol göstericisi oldu. Aradan geçen 25 yılın ardından Ferguson, gezilerin en uzununa çıkmış, bilinen tüm maçların havasını solumuş ve bir sanayi şehrinin başarılarına nüfuz etmiş biri olarak Manchester United'ın imge dünyasında tamda isabet ettiği gibi yerini almıştır.

Ferguson'un Glasgow'dan eski bir arkadaşı ve İskoçya'da asistanlığını yapmış olan Walter Smith, Ferguson için şöyle diyor: "Ferguson'un gelmiş geçmiş en iyi menajerlerden biri olduğuna şüphe olacağını sanmıyorum. Doğruyu bulmada, taktik anlayışında, takım seçimlerinde ve oyundaki değişikliklerde kusursuz bir içgüdüsü vardır. Bunu onunla çalıştığınızda fark ediyorsunuz ve yaptıklarının bir parçası olduğunu görüyorsunuz."

Kişisel olarak futbol hayatım boyunca izlediğim Ferguson takımları için "Bu yıl yanlış takım kurdu" gibi bir yorumda bulunduğumu hatırlamıyorum. Her sene takımını en üstlerde tutmayı başaran bu gözlüklü deha, Chelsea'nin para çantalarıyla kurulmuş ve Kenny Dalglish'in Blackburn'u gibi istisnai durumlar haricinde ligleri ve organizasyonları domine etmeyi başardı. Bunun yanında futbol dünyasına ve Manchester'a sayısız efsane kazandırdı. Bunlardan başlıcaları Cantona, Giggs, Beckham, Neville, Solskjaer, Schools idi... En önemlisi ise bir şarap haline gelmiş yılların üzerinden Schools'a veda maçının yapılması ve bu maçtan önce 92 sınıfının Ferguson'un omzuna dizilerek poz vermesiydi; tıpkı eski günlerde olduğu gibi...

Bir takımın başında en uzun süre kalan dördüncü menajer
Ferguson'un Manchester'daki 25. yılı aynı zamanda yeni bir rekoru pekiştirdi. Bu alanda bir futbol takımının başında en uzun süre kalan teknik direktör 44 yıl ile Auxerre'i çalıştıran Guy Roux oldu. (1961-2005) 
Ardından 43 yıl ile Celtic çalıştırıcısı Willie Maley ikinci sırada yer alıyor. (1897-1940) 34 yıl ile üçüncü sırada bulunan isim bir başka İskoç takımı Rangers manejeri Bill Struth. (1920 - 1954) Bunun ardından dördüncü sırayı Ferguson alıyor. (1986 - ?) Beşinci sırada 24 yıl ile şuan aynı kulübün başkanlığını yapan Ronnie McFall var. (1986 - Başkan)

İlk Kupa 1990'da
Üçüncü yılında Ferguson FA Cup'da Nottingham Forrest ile karşılaştı ve Manchester maçı 1-0 kaybederek kupa kazanamama hastalığına devam etti. Bu dönemde Ferguson kovulabilirdi ancak eski yöneticilerden Martin Edwards onun her zaman devam etmesi gerektiğine inandı.

Mayıs 1990'da tekrarlanan maçta Ferguson'un önderliğinde Manchester United, FA Cup finalinde Crystal Palace'a karşı galip gelerek ilk kupasını kazandı. Mayıs 1991'de ise Johan Cruijff'ün Barcelona'sına karşı Ferguson 2-1 galip geldi ve Kupa Galipleri Kupası'nı kazandı.

Ferguson, 25 yıllık Old Trafford kariyerine
37 kupa sığdırdı
Eğer Ferguson'dan bahsediyorsak elbette futbolda vazgeçilmez bir tavır haline gelmiş olan karşılaştırmalardan da bahsetmemiz gerekecek. Her zaman en iyilerden birini kendi tecrübe ve fikirlerinize göre seçmeniz gerekecek. Bob Paisley'in yönetimi altında Alan Hansen'in kaptanlığını yaptığı Liverpool 5 yıl arayla 76'da Uefa Kupası'nı, 77, 78 ve 81'de ise Avrupa Kupası'nı kazandı. Ferguson ise 4 Avrupa Kupası finalinden ikisini kulüp tarihine geçirdi ve ikisini de gelmiş geçmiş en harika takımlardan birine kaptırdı. Bununla birlikte Aberdeen ve Manchester United ile Kupa Galipleri Kupası'nı kazanma başarısı gösterdi. Ancak ben buna hareketle zamanın futbol şartlarını da göz önüne alarak Ferguson'ı önde buluyorum. Değişen ve gelişen futbolda Ferguson kendisini sürekli yinelemeyi başardı ve kazandığı kupalar bunun en iyi kanıtı oldu. "Zaman değiştikçe ben de değiştim..." Üstelik Manchester'ın bu denli saygı gösterilen bir kulüp haline gelmesinde kuşkusuz onun payı çok büyük. Paisley ve Ferguson kulüplerinin isimleriyle özdeşleşti ve artık onların temsilcileri haline geldi.

Ferguson için belirli bir terminoloji üzerinde durmamız onun kişiliğine uymuyor. Bir yetenek avcısı, bir yıldız üreticisi ya da bir kazanan. Hayır, sadece mükemmel bir futbol adamı...


12 Premier Lig Kupası
2 Avrupa Kupası
5 FA Cup
4 Lig Kupası
10 FA Community shields
1 Kupa Galipleri Kupası
1 Avrupa Süper Kupası
1 Uluslararası Kupa
1 Dünya Kulüpleri Kupası

Resimlerle Sir Alex Ferguson

























30 Ekim 2011 Pazar

Semih Kaya

Terim yönetiminde sahneye ilk çıkış: Semih Kaya, Kayserispor
karşısında bu sezon ilk kez forma şansı buldu

Geçtiğimiz yıl Semih'i Kartalspor'da kiralık bulmuşken onunla görüşmek istemiş ve Kartalspor'un maçlarını izlemeye gitmiştim. Yanılmıyorsam Rize maçıydı, devre arası olduğunda sahada ikiye bir top kapmaca oynayan Kartalspor'un genç futbolcuları arasından Semih'e seslenerek maruzatımı belirttim. Beni kırmayıp maç sonu görüşebileceğimizi söyledi. Bunun üzerine gergin geçen maçın ardından kulübe ait bir binanın önünde beklerken bir çocuk gelip Semih'in beklediği kişinin ben olup olmadığını sordu. Şaşırdım. Sonunda onu buldum ve elini sıktığımda farkettiğim ilk şey geçtiğimiz yıla oranla güçleşen fiziği ve daha kuvvetli hale gelmiş olan kollarıydı. Ayaküstü yaptığımız ufak muhabbetin ardından yola koyuldum. Bunun haricinde birkaç kez daha görüştük ve kendisi gerçekten Kartalspor'da başarılı maçlar çıkardı. Hocası da Ergün Penbe'ydi. Stoper ve sağ bek mevkilerinde bolca fırsat buldu, oynadı. Bu yılsa mukavelesi gereği yeniden Galatasaray'a döndü.

Fatih Terim'in yönetimi altında bu sezon sahneye ilk çıkışını gerçekleştiren Semih Kaya, Kayserispor hücum oyuncularına karşı mükemmel bir markaj uyguladı ve Galatasaray'ın üç puanının üstüne adeta bir tatlı servisi oldu. Bugün Fatih Terim'in Kayserispor'a karşı farklı bir denklem kurmak yerine sahada ona görev vermesi en çok beni sevindirdi. Yaz kampının ardından birçok oyuncuyu takımında düşünmeyen hocanın onu mevcut havuzun içerisinde barındırması hakkında bilgi sahibi olduğunu gösteriyor. Hala daha fazlasını istediğini biliyor olsak da, bu tip tercihler sene içerisinde belirleyici olacaktır.

Aslında bu geç bir patlamaydı. Daha önce Galatasaray'da adından ilk ciddi anlamda söz ettireceği maç, Emre Güngör'ün partnerliğinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi karşısında gerçekleşmişti. Semih o maçta markaja aldığı hiçbir rakibine dönüş fırsatı dahi vermeyerek tamamlamış ve Galatasaray'ın 1-0 galip gelmesinde büyük pay sahibi olmuştu. Birkaç gün sonra Uefa Kupası'nda dramatik bir rövanş maçı öncesinde Bülent Korkmaz tarafından tercih edimedi ve yerine devşirme bir stoper kullanıldı. Semih, her ne kadar Tam Saha'ya verdiği röportajda hocasının o anki kararını doğru bulsa da bu onun için kullanılabilir bir şanstı.

Fatih Terim Kayserispor maçının ardından Semih için "40 yıllık Galatasaraylı gibi oynuyor. Ben formayı isteyene, onu üzerinden hiç çıkarmak istemeyene şans vermek istiyorum" diyerek performansına vurgu yaptı. Bugün Semih'in Galatasaray için önemli bir sorumluluğu yerine getirdiğini söylemek gerekir. Ujfalusi'nin onun performansına olan katkısı da yadsınamaz. Ayrıca gelişime açık bir futbolcu olabileceği gibi karakterlidir de. Bundan böyle formayı bırakacağını sanmıyorum.

28 Ekim 2011 Cuma

Attila İlhan'ın Galatasaray'ı

Kasım 2003, Galatasaray Dergisi

Attila İlhan’ın Galatasaray’ı Az çok hepimizin hayatından bir Attila İlhan şiiri geçmiştir belki ama onun nasıl bir Galatasaray sevdalısı olduğunu bilmeyenlerimiz olabilir. Yakın bir zamana kadar rahat bağıramadığı için maçlara gizli gizli giden İlhan, hala gündemi sıkı bir taraftar olarak takip ediyor. Edebiyat dünyamızın bu yaşayan çınarından kendi deyimiyle Galatasaray’ın geçmişte nasıl bir ‘hicran’ olduğunu ve bitmeyen Galatasaray şiirini dinledik.

  Siz Karşıyakalı olarak da tanınıyorsunuz ama okurlarımız, nasıl Galatasaraylı olduğunuzu merak edeceklerdir... 
1930’lu yıllarda aramızda bir adet vardı. Herkes bir şehirden takım tutardı. İzmir’de Kaf Sin Kaf’lıydık. Ama İstanbul’dan da bir takım tutmamız lazım geliyor çünkü o zaman Türkiye Ligi yok; ben Galatasaray’ı tuttum. Londra’dan da takım tutuyorduk, oradaki takımım da Arsenal’di. Adet böyleydi o yıllarda. Galatasaray’ı niye tuttuğuma gelince; otuzlu yıllarda bir Fenerbahçe maçında Galatasaray açık farkla yenilmişti. Güçsüzün yanında olma psikolojisinden mi ne bilmiyorum, sonra ilan ettim, ben bu adamlardan yanayım diye. Sonra bizim Kaf Sin Kaf’lı arkadaşlarla kavga etmeye başladım tabii. Çünkü, sarı-kırmızı renkler aynı zamanda Göztepe’nin de renkleriydi. Bizim çocukların da allerjisi var tabii Göztepe’ye. Onlar da yavaş yavaş alışmışlardı bu duruma. Sürekli Galatasaray’ı düşünüyordum ben ama geldim gördüm ki, kafamda yarattığım imgeyle hiç ilgisi yok burada gördüklerimin. Halkın takımı değildik çünkü. Eyvah dedim kendi kendime, bu adamlar çok alafranga. Bir çare bulmak lazım. İşte o çareyi Gündüz Kılıç bulmuştu.

  Daha sonra Gündüz Kılıç’a geri döneceğiz ama niçin halkın takımı değil diye düşünüyordunuz Galatasaray için? 
Bilinçli olarak işin içine girdiğimde farkettim ki, Türkiye’de Fransız sermayesinin ve Fransız misyonerlerinin kurduğu bir okulda yetişen çocuklar, aristokrat bir hava içinde böyle bir takım kurmuşlardı. Seyircileri bile farklıydı. Dolayısıyla halka mal olmadığı için de yürümüyordu işler. İşte Gündüz Kılıç’ın başarıları burada çok önemli bir iş yapmıştı. Üç büyük takım içinde üçüncülükten yukarı çıkamıyorduk. Hele 40’lı yıllarda Beşiktaş, hepimizin anasını ağlatıyordu. Üst üste durmadan şampiyon oluyorlardı. Çok iyi hatırlıyorum o günleri. Şeref Stadı’na gidiyoruz ama "Bu inekler gene bizi yenecek, dur bakalım kaç tane yiyeceğiz" diyorduk hep.

  Sizin futbolla ilişkiniz nasıl başladı, ne zaman sevdiniz onu? 
Şöyle ki. O yıllarda gayri federe kulüpler İzmir’de çok etkiliydi. Bunlardan birinin adı Yıldırımspor’du. Yıldırmspor, yeşil-kırmızı forması olan ve aslında Karşıyaka’nın PAF takımı gibi çalışan bir kulüptü. Oradan çıkan çocukların hepsi birinci takıma geldiler. Tesadüf bu ya, benim evimde Karşıyaka Stadı’nın burnun dibinde. Sabahtan akşama kadar oradaydık. Kısacası tek iştigalimiz top oynamaktı bizim.

  Hangi mevkide oynuyordunuz? 
Ben kaleciydim hep. Çok seviyordum kaleciliği. Maçlarımız 12’de bitiyordu, 6’da halftaym (devre) oluyordu. Gazozunaydı tabii maçlar. Yalnız kadere bak ki, nasıl İstanbul’da Galatasaray yeniliyorsa, Karşıyaka’da da hep Yıldırımspor yeniliyordu. Bir keresinde kalenin arkasında seyrediyordum maçı. Birden arkadan birilerinin güldüğünü farkettim. Döndüm baktım ki bir takım insanlar beni seyrediyorlar. Çünkü ben olduğum yerde şutu çekiyorum, pas veriyorum, kalecilik yapıyorum... Sahada ne yapıyorlarsa bizimkiler, aynısını ben de yapıyorum. Futbol aşkının başladığı yıllardı işte. Sonra gelip bir de bizim arka bahçede top oynardık. Kocaman maşrapalarla su içtiğimizi hatırlıyorum. O kadar çok susardık ki. Şimdi ne o yalı var orda, ne de onun büyük arka bahçesi.

  Bu arada İstanbul’a gidip geliyordunuz herhalde... 
Çocukluğumda gelişlerim olurdu İstanbul’a. Ama çok küçük olduğum için pek birşey anlamıyordum İstanbul’dan. Otuzlu yıllarda İzmir’de hali vakti yerinde olan insanlar yaz tatillerini İstanbul’da geçirirlerdi. Yani şimdikinin tam tersine. Babam da her yaz bizi Gül Cemal vapuruyla, ki o aslında iki bacalı bir Transatlantik’ti, İstanbul’a getirir, Yakacık’ta tatilimizi yapardık. Edindiğim izlenimler vardı yalnızca. Birincisi, bu şehir pisti hala öyle. İkincisi, bu şehir karanlık, çünkü siyah ahşap evler karartıyordu şehri. Üçüncüsüyse, bu şehir çok kalabalıktı. İstanbul’u uzun bir süre beğenmedim ben. Hep İzmir’i tercih ederdim. Ama sonra bunun neden olduğunu da buldum. İzmir bir Akdeniz şehri idi. İstanbul ise Balkan şehirlerine benziyordu. Onun için İzmirliler buraya geldiklerinde yadırgıyor biraz.

  Işık Lisesi’nden, burada gittiğiniz ilk maçtan bahseder misiniz bize?
Işık Lisesi bildiğiniz üzere Galatasaray Lisesi’nin kardeş lisesiydi. İzmir’den gelmiş biri olarak Galatasaray’ı daha içerden tanımaya başlamıştım. Bülent-Reha Eken kardeşler de oradaydı. Hatta Bülent bizim muallim muavinimizdi. Oturup maçları konuşurduk. İlk gittiğim maç yine Şeref Stadı’nda idi ama şimdi hatırlamıyorum hangi maç olduğunu. Aklım başıma gelip İstanbul’a geldiğimde Işık Lisesi’nde özel izinle okuyordum ben. Solcu diye okuldan kovulmuştum çünkü. Bir sürü macera geçmişti başımdan. Düşünün hapise girmiş çıkmış bir adam buraya geliyor, Galatasaraylı oluyor ama bir bakıyor ki herkes burjuva. Tabii bende müthiş bir hayal kırıklığı. Beşiktaş seyircisine bakıyorum, aslında orda olmam gerekiyor, bana daha yakınlar diyorum ama gel gör ki ben çok fena Galatasaraylı olmuşum. Galatasaray halk nezdinde popüler hale gelinceye kadar bu rahatsızlık devam etti bende. Ama hiç bırakmadım Galatasaraylılığı.

  Kimlerle gidiyordunuz maçlara? 
Mesela 1960’larda Sadri Alışık’la maçlara giderdik. Başımızdan geçen bir olayı anlatayım sizlere. Bir gün yanımızda Dolapdere’de doğrultmacılık yapan Ermeni bir arkadaşımız, boğazda balıkçılık yapan bir arkadaşımız ve Rum kökenli bir dişhekimi arkadaşımız olduğu halde maça gittik. O yıllarda da adım iyi kötü ortaya çıkmıştı. Bu Ermeni arkadaşımız da halftaym olunca ekmek arası bişeyler yaptırmaya gitti. Dikkatimizi çekti. Sanki kavga çıkacakmış gibi bir tartışma oluyordu. Biz de dikildik tabii, bakıyoruz. Neyse arkadaşımız elinde ekmeklerle geldi. N’oluyor orada dedik. "Yok be ağabey" dedi. Oradaki o herif var ya, ‘şairdir o adam’ dedi. ‘Ne demek şair, o adam gibi adamdır’ dedim ben de". O kadar hoşuma gitmişti ki bu olay benim. Halkın bakış açısı buydu aslında. Oraya gelmişiz, Galatasaray için avaz avaz bağırıyoruz ama hayır işte; taraftarsın orada.

  Türk futbolunun bu değişiminde Galatasaray’ı nerede görüyorsunuz? 
Bizim halkımız futbolda başarıyı çok önemsiyor. Çünkü diğer konularda başarısızız. Yani dışarıda kendimizi gösteremiyoruz, bilakis taklit ediyoruz. Futbola dair yenmek yenilmek meselesi söz konusu olunca, bu halkın kulakları dikiliyor. Futbolda hep yeniliyorduk. Ama artık durum değişti. Özellikle Galatasaray değiştirdi bu gidişatı. Futbol anlayışımız değişti. Bakın size fıkra gibi bir hikaye anlatayım. Beton Mustafa, Milli Takım’da iken birgün maç yapacaklar. O zaman antrenör de bir yabancı. Hoca tahtanın başına geçmiş, planlar, şemalar anlattıkça anlatıyor. Bittikten sonra Mustafa bir süre çok düşünceli duruyor. Tercümanın yanına gidiyor ve "söyle ona benim adamım kim?" diye soruyor. İşte biz böyle futbol oynuyorduk. Futbolun kendine göre bir diyalektiği var ve o yıllarda bunu katiyen anlamış değildik.

  Toplum olarak futbolu çok sevdik diyebilir miyiz? 
Futbolu çok sevdik çünkü, biz ciriti de seviyoruz. Bizim yapımızda grup anlayışı, grup rekabeti var. Futbolun yapısı bizim toplumumuzda karşılığını çok güzel buldu.

  Ama gençliğinizin Galatasaray’ı biraz üzmüş sizi galiba? 
Ne yalan söyleyeyim. Üzdü vallahi. Bizim çocukluğumuzda yıldız takım Fenerbahçe’ydi. Beşiktaş, ancak kırklı yıllarda çok başarılı bir takım kurarak gündeme gelmeye başlamıştı. Mesela bizim hiç iyi kalecimiz olmuyordu o yıllarda. Turgay gelince kurtardık paçayı. Kendisiyle sohbetimiz vardır. Bir gün Turgay’a "Kaleciler 0-0 giden bir maçın son dakikalarında penaltı atılacağı zaman ne düşünür?" diye sormuştum. Turgay’da "Yapma yahu, çok zor bir soru bu" demişti.

  Gündüz Kılıç neyi başarmıştı gerçekte size göre? 
Gündüz, o yıllarda Galatasaray’ın üç büyüklerin içinde hatırı sayılır bir yer edinmesine neden olmuştu. Bu seyirci sayısını da çok etkilemişti. Bu da başarıyı etkiledi çünkü, bizim o kibar seyircimiz takımı coşturamıyordu. Bu yeni oluşmaya başlayan taife ise her türlü etkileyebiliyordu sahadaki çocukları. Neticede o kalabalık geldi ve Galatasaray halkın takımı oldu. Galatasaray’ın başarısı Gündüz Kılıç’la başladı derken aslında bunu söylüyorum. Galatasaray’ın dramı da bu şimdi. Artık popüler bir takım var ve bu takım Türkiye’nin takımı. Böyle bir takımı yönetmenin de kuralları daha başka tabii.

  Attila İlhan küfrediyor muydu maçlarda? 
Elbette ediyordum. Hem de en usturuplusundan. Ayıptır söylemesi ben biraz külhanbeyimdir. Mahallemizden geçen delikanlılarla az çatışmamız olmamıştır yani.

  Galatasaray’ı bugün nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Bu seneyi saymazsan Galatasaray son üç sene içinde çok güzel top oynadı. Renk veriyor. Seyrederken hoşlanıyorsunuz. Eskiden biz bir İngiliz takımıyla oynayacağız ve yedi tane yemeden döneceğiz; böyle birşey yoktu. Şimdi berabere kalınca ‘tüh be’ diyoruz. Buralara getirdiler bizi. Bu çocuklar yaptı bunları. Ve bu çocuklar da halk çocuklarıydı.

  Edebiyat dünyasının, aydınların futbolu, sporu pas geçtiğini söyleyebilir miyiz? 
Bana sorarsan onlar yabancı. Türk değil onlar. Türk gibi yaşamıyorlar. Kendileri dar bir dünya içinde, birbirlerini yağlayarak, ‘aman sen daha iyisin’ şeklinde, durmadan kafa çekerek yaşıyorlar. Bence bu Türkiye’yle beraber yaşamak falan değil. Ben oralarda katiyen görünmeyen bir adamımdır ama hiç ummadığın bir yerde, bir maçta beni görürsün. Giderim, gizlice seyrederim. Televizyonda programda yaptığım için insanlar şimdilerde daha çok tanıyorlar beni. Ne maçı seyredebiliyorsun, ne de bağırabiliyorsun. Eskiden daha rahattım doğrusu.

  Siz hiç futbolu eserlerinizde kullanmayı düşündünüz mü? 
Bir keresinde romanlarımdan birinde bir futbolcuyu kahraman yapmıştım. Eski futbolcunun dramı büyüktür, hele biraz tanınmış biri olmuşsa. Bir kez Metin Oktay’ı görmüş ve çok üzülmüştüm. Çünkü Metin çok hassas biriydi. Futbolculukta mankenlik gibi, balerinlik gibi belirli bir yaşa kadar yapılabilen bir meslek. Şöhret oluyorsun ama yaşın otuza geliyor ve birden yok oluyorsun. Hayatın içinden enterasan tipler bunlar. Yanılmıyorsam "Ver elini İstanbul" filminde de Feriköylü bir futbolcuyu oyuncu olarak oynatmıştım. Bu malzemeyi kullanmayı ihmal etmedim ama zaten spor dünyasını ihmal etmemek lazım gelirdi. Edebiyat dünyasının büyük kusurlarından birisi bunların içinde yer almamasıdır, bu malzemeyi pas geçmesidir. Aramızdan futbol oynayanlar da vardı. Samim Kocagöz, Orhan Kemal mesela. Yanlış hatırlamıyorsam Orhan, Adana İdmanyurdu’nda oynamıştı.

  Avrupa’da, örneğin İngiltere’de futbol, çok hayatın içinden, sosyal bir faaliyet alanı olduğu için sanatsal ürünler sıkça çıkıyor... 
Bizde edebiyatçılar hayatın dışında olduğu için böyle oluyor. Bizim edebiyatçıların bildiği yer Cihangir’dir, Beyoğlu’dur. Saksı da yetişmemek için, yazdıklarının gerçek olabilmesi için elimden ne geliyorsa yaptım ben. Benim yazdığım herşey hayatın içinden geliyor. Aksi bir şey olursa, o dakikada tanır okur. Sen oturup ahkam kesiyorsun. Ömründe maç görmemişsin, maça bok atıyorsun olur mu böyle birşey? Bir kere git o hayatı yaşa, o heyecanı gör. Oğlan yeniliyor diye kendini jiletliyor. Bu beşeri bir aksiyon. Bu bir heyecan, hayatın içinden bir şey. Ama sen bunları bilmiyorsun.

  Peki Metin Oktay Galatasaray’ın popülerleşmesinde nerede duruyor? 
Metin Oktay’ın da Galatasaray’ın popülerleşmesinde etkisi oldu tabii ama yine Gündüz vardı o takımın başında. Takım ruhu diye birşeyden söz edecek olursak bunu Galatasaray’a getiren isim Gündüz Kılıç’tır diyorum. O zaman hepimiz takımla özdeşleşmeye başladık. Daha evvel öyle birşey olmuyordu. Geçen seneki Fenerbahçe taraftarları gibiydik. Durmadan kötülüyorlardı takımı, hocayı. Biz de durmadan yeniliyorduk be kardeşim yahu. İşte, Gündüz zamanında yenmeye başladık bunları. Gündüz, harp meydanından gelmiş bir isimdi. Zaten öyle olmadı mı, çok dil uzatırlar sana.

  Fatih Terim’in de benzer bir tarafı var... 
Elbette. Fatih’in de böyle bir yanı var. Fakat Gündüz’ün daha sessiz, daha sakin öfkesini kontrol edebilen bir yanı da vardı. Fatih’in de karizması çok güçlü. Futbolcu üzerinde çok tesirli bir kişilik.

  Galatasaray’a dair edebi bir çalışma düşünmediniz mi hiç? Aklıma gelmedi böyle birşey. Futbolla ilgili bir şiir, roman olabilir belki ama sadece Galatasarayla ilgili bir çalışma oldu mu iş değişir. O zaman Fenerli birinin sizi alıp okuması diye bir şey söz konusu olamaz.

  Galatasaray’ın maçlarına gidebiliyor musunuz? 
Şu aralar maça gitmem yasak, çünkü bir enfarktüs geçirdim. Yoksa fırsat buldukça hep gittim maçlara. Televizyondan maç seyretmeyi sevmem ben. Size maç üzerinde ukalalık yapma fırsatı veriyor televizyon. Maç seyretme zevki vermiyor. Durduğunuz yerden ahkam kesmeye başlıyorsunuz; ulan sen oraya çık da göreyim ben bir seni, o topa öyle mi vurulurmuş, böyle mi vurulurmuş! Bekara hanım boşamak kolay tabii. Vallahi çocuklar, gördüğünüz gibi Galatasarayla ilgili herşeyi takip etmeye çalışıyorum. 78 yaşındayım. Futbolun iyi taraflarından biri de budur işte. Siz gençlerle de konuşabiliyoruz böylece.

  Geleceği nasıl görüyorsunuz? 
Avrupa’da daha çok kupalar alacağımızı düşünüyorum. Çünkü batı Avrupa’da elle tutulur, belirgin bir gerileme var. O da Batı Avrupa’da ki nüfusun yaşlanmasıdır. Bundan yirmi-otuz sene sonra Alman parlementosunda Türkler dörtte üç oranla temsil edilirlerse şaşmayın. Kaç Avrupa takımında, kaç Türk futbolcu oynuyor bir bakmak lazım. Eskiden böyle şeyler hayallerimizdi bizim. Türkiye, Cumhuriyet olduğu zaman Mustafa Kemal Paşa’nın bize gösterdiği hedef muassır medeniyet seviyesidir. Dikkatinizi çekmek istiyorum. Mustafa Kemal Paşa burada Batı medeniyeti demiyor, çağdaş medeniyet diyor ve bunun nerede olacağı belli olmaz. Bir tarihte batıdaydı, bir tarihte doğuda olabilir. Zaten oraya doğru da kayıyor. Aslında bizim yerimiz de orası. Batıda olamıyoruz bir türlü ama onlarla yarışmamız bizi geliştiriyoruz. Bunu Türkiye’de ilk gösteren kurum futbol olmuştur. İlk defa olarak Türk antrenörleri çağdaş manada topun nasıl oynanacağını öğrendiler ve uyguladılar. Darısı şairlerin başına diyeyim. Galatasaray bu konuda çok büyük işler başardı ve ben bundan gururlanıyorum. Mustafa Denizli ve arkasından Fatih Terim bu gelişmeyi kavradılar ve uygulamaya başladılar. Şimdi arkası da geliyor. Avrupa’da var olmaya başaranlar ilk olarak futbolcularımız olmuştur, aydınlarımızın beğenmediği futbolcularımız.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Johan Cruijff ve Puma



Almanya Puma Brand Center'da Cruijff'un giydiği ayakkabılar sergilenirken orayı ziyaret eden Arzu Keskin fotoğraflamış. Sağolsun gönderdi bizlere.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Özgünlüğünü aramak, asla yanlış bir yol değildir

Johan Elmander ve arkadaşları, golü Engin Baytar ile kutluyor

Değişimi kabul etmeyen farklı bir kimyası var Galatasaray'ın. Milan Baros'un oyuna girdikten sonra attığı gol sadece bir galibiyetin golü olarak anlamdırılmayacak. Bugün Galatasaray, yokuş aşağı giderken nasıl düzlüğe çıkabileceğini tekrar hatırlattı. Yine Galatasaray, midesine saplanan ağrıları hep beraber nasıl silebileceğini gösterdi.

Derler ki bazen insanın özlediği şey sadece yüz değişimi değil. İnsanın özlediği şey alışkanlıkları... Herkesin bir stili, kendi içinde hayatı şekillendirişi vardır, insanın özü olarak da adlandırabiliriz bunu. Sabah kalkar, kahvaltımızı yapar ve spor sayfalarından gireriz gazetemizi okumaya. Kimileri haftasonunu rafa kaldırır kendini. Kimileri en çok görmek istediği kişiyi görür, kimisi ise en çok hayatı paylaşmayı sevdiği insanı... Alışkanlık olarak gördüğümüz bazı şeyleri kaybetmekten hoşlanmayız. Onlar varken herşey normaldir ama yokken birden rahatsızlık duymaya başlarız, bu genellikle homurdanma sonucunu verir dilimizde. Hayat üzerine sadece kazanmanın kurulu olduğu birşey değildir. Mükemmel bir hayatın otobüsünde yolculuk ederken dahi kaybedeceklerimiz olacak. Çünkü insan yapısı mükemmelciliği kaldıracak düzeyde olamaz. Bu bir yapı kesinlikle ve harika kurgulandığını söylemek gerekiyor. İnsanı üzen asıl şeyse, kesinlikle çaba göstermeden kaybetmektir.

 “Bilirsiniz ki her insanın ayrı bir huyu, ayrı bir karakteri olduğu gibi, her futbol takımının da kendine has bir karakteri vardır.Biz sizlere burada Galatasarayımız’ın huyunu suyunu açıkça ve iyice anlatabilirsek, onu adamakıllı tanıyıp, inşallah senelerce dost geçinirsiniz. Galatasaray bir his takımıdır. Renklerine aşık birbirlerine seven futbolcuların takımıdır. Galatasaray feragat ve fedakârlıklarla çalışacak futbolcuların takımıdır. Galatasaray şımarıkları, kendini beğenmişleri, yalnız kendini düşünenleri sevmez. Kısacası Galatasaray, bir halatı hep birlikte çekenlerin, hep birlikte üzülüp, hep beraber sevinmesini bilenlerin takımıdır.” 
Gündüz Kılıç, Galatasaray eski antrenörü
Küçüklüğümde bir Beşiktaş taraftarıyken Galatasaray bende farklı bir çağrışım uyandırırdı her zaman. Bu takımın farklı bir özgünlüğe sahip olduğunu hissediyordum. Ve o küçük çocuk her zaman Galatasaray'a saygı duydu. Ancak bu yalnızca saygıyla sınırlı kalmayıp daha ileriye gitti. Ben kesinlikle bu renklerin gururunu, bu renklerin ruhunu hissetmeyi yeğledim, küçük bir çocukken verdiğim bu kararın hayatımı nasıl değiştireceğini hiç düşünmeden bu seçimi yaptım. Kendimi kendim gibi hissetmediğim anlar da dahil olmak üzere, Galatasaraylılığımdan her zaman gurur duydum. Bu bazen kırıldı, zedelendi, ancak sahip olduğumuz geçmişimiz bu çalkantılı dönemi de anlatmasını bildi. Soyunma odasında "Gören herkes kırmızıyı görsün!" diyen kaptanı, çocuklarını bir savaşa gönderircesine "Allah yardımcınız olsun" diyen bir hocası ve kaybettiğinin ertesi haftasında çalıştığının bin katı daha fazlasını esirgemeyen bir takımı gördüğünde, bir Galatasaray taraftarı en fazla ne kadar üzülebilirdi ki? Sadece çaba göstermeden kaybetmeyi kabul eden bir takıma üzülürdü Galatasaray. Birbirine saha içinde küfür eden futbolcular gördüğünde üzülürdü Galatasaray.  Takım arkadaşı kendisine sert girdiğinde dönüp ona hunharca saldıran futbolcusuna üzülürdü Galatasaray. Sahanın içinde bir arkadaşı kavga ederken, diğeri onu görmezden gelip yürümeye başladığında üzülürdü Galatasaray. Galatasaray başarısızlığa üzülmezdi. Galatasaray 14 yıl şampiyonluğu görememişti, çok da koymazdı. Tepkiyi koyma gereği hissettiğinde, bunu yapmaktan da çekinmezdi Galatasaray.

"Oyuna sonradan girenler de dahil olmak üzere herkesin elinden geleni yapmasını istiyorum. Tıpkı bu gece Baros'un yaptığı gibi. Böyle bir takım istiyorum!"
Fatih Terim, Bursaspor maçının ardından

Bugüne geldiğimizde Galatasaray'ın eski hüviyetine yavaş yavaş kavuştuğunu söylemek yanlış olmayacak. İlk golün ardından büyük bir heves ve sevinçle birbirini kucaklayan bu takım, bir galibiyetten daha fazlasını verdi. Bir takımı ve özellikle de Galatasaray'ı; onun başarısızlığı ve başarısını tek bir algıda düşünenler öncelikle kendi başarısızlığını sorgulamaya başlasın.

Milan Baros, golün ardından takım arkadaşlarıyla
Onu yargılayın, ancak ondan asla şüphe duymayın
Milan Baros takımın zor döneminde de adından gururla bahsettirmiş bir futbolcu. Diğerlerinin ne söylediklerine bakmayın. Onlar "x" kişi de sakattı der, neden hep gündeme kendilerinin geldiğini sorgularlar. Ancak görmezler ki bahsettikleri oyuncular bu takım için örnek bir duruş sergiledi. Bu yüzdendir ki Bülent Ünder onun için "Baros bu takımın en karakterli oyuncularından biridir" diyor. Milan Baros kendisine gösterilen sevginin ve kulüpte verilen değerin bilincinde. Yapmaya çalıştığı şeyin her zaman en iyisi olduğuna şüphe gerekmeyecek. Bu yüzden onu yargılayın, eleştirin ancak asla şüphe etmeyin. Milan Baros Galatasaray tarihinin gördüğü özel futbolculardan biri, bunu tüm futbol birikimim ve kalbime dayanarak söylüyorum. Tıpkı bu gece olduğu gibi, gerektiği yerde gerekli noktaya koşuyu yapacak ve Galatasaray'ı zafere taşıyacak.

Ve son bir not, seni çok sevdim rock adamı...

9 Ekim 2011 Pazar

O An: Eskilerden

Almanların muhteşem orta sahası Paul Breitner, Bayern Munih - Köln maçında sigarasını tüttürüyor, 1984 
Liverpool kaptanı Emlyn Hughes, takım arkadaşı Kevan Keagen'a ödül verirken, 1972. Ayrıca arkadakiler: Bill Shankly, John Toshack, Ray Clemence ve Steve Heighway

Marco Van Basten, John Bosman ve Danny Blind soyunma odasında, 1987

Franz Beckenbeuer takımının Chelsea ile oynanayacak dostluk karşılaşması için Heatrow havaalanında, 1978

BBC kameramanı, 1963 yılında Milan - Benfica arasında oynanan Avrupa Kupası final maçında kale arkasında

Manchester United taraftarı, takımlarının Benfica ile oynadığı  Avrupa Kupası finalini stadda izleyemediği için üzgün, 1968

Lutter Blissett ve John Barnes Watford'da bir futbol topuyla poz veriyor, 1980

Micheal Owen, 14 yaşında, 1993

8 Ekim 2011 Cumartesi

Türkiye 1-3 Almanya: Panzerler futbolu mükâfatlandırdı!

Joachim Löw ve Almanya Arena'dan mutlu ayrıldı. (Getty Images/UEFA)
Öncelikle şunu anlayalım, karşısına çıktığımız takım hiç şüphe duymadan parmakla gösterebileceğimiz dünyanın en iyi üç takımından biri. Grup elemeleri başlamadan önce kendimizi onların önünde öngörebilecek kadar yüksek bir katsayıya sahiptik. Sonuç olarak olmasa da Joachim Löw Arena'ya futbol izlemeye gelen insanlara büyük keyif verdi. Türkiye için sadece direksiyonu kaybetti demek doğru bir tanım olmayacak keza ne yaptığı bilinmeyen bu felsefenin doğru yanları çok az.

2008 yılındaki maç kıstas alındığında Türkiye'nin geriye gittiğini söylemek ne kadar yanlış olmuyorsa, Almanya'nın bir o kadar ileriye gittiğini söylemek de yanlış olmaz. Fatih Terim'in eksik Türkiye kadrosuna Almanya karşısında oynattığı futbol çarpıcıydı. Joachim Löw maçtan önce verdiği demeçlerde o günün Türk Milli Takımı'ndan halihazırda olumlu şekilde bahsetmişti. Löw'ün Almanyası'na bakıldığında oyununu ne kadar geliştirdikleri hayranlık bırakacak türden. Ballack, Klose gibi isimler vazgeçilmez görünürken Löw genç yaştaki yetenekli ayaklara Alman Milli Takımı formasını verdi. Neuer, Götze, Özil, Boateng, Khedira gibi fark yaratanları takımına yerleştirdi. Üstelik bu hunharca yapılan birşey değildi, Bugün 89 doğumlu Muller, Khedira ve Mesut Özil'in Alman Milli Takımı ile en az 20 maçı var... Dünyanın en iyi 4-2-3-1'ini oynayan takımın Almanya olduğunu söyledi Rıdvan Dilmen, kesinlikle haklıydı. Mesut Özil'i bu baskıda kullanmayarak dahi sahanın her alanını parselleyen Alman Milli Takımı'nı tebrik etmek veya keyif almak gerekir. Her pasın şiddetini ayarladılar ve baskıyı mükemmel teptiler. Takımda belkide en zayıf halka olarak gösterilebilecek Khedira'nın pası verdiğinde nasıl boş alana hareketlendiğine bakın... Alman eğitimi diyorlar buna. Statik müdafaa yapan orta sahalardan uzak, topun yorulmadığını bilen ve her an dripling atabilen, oyunu mükemmel derecede hızlı dokuyan bir takım Almanya. Neuer'in gollerdeki iki akıllı hareketiyle Almanya hızlı hücumu da ne kadar iyi yapabileceğini gösterdi. Götze'nin mental futbol yapısı ve yeteneği ileride bu takım için ne büyük bir iş arz edeceğini gösteriyor.

Burak Yılmaz ve Hamit Altıntop, kaçan bir gol sonrasında (Getty Images/UEFA)
Biraz Türkiye'den bahsetmek gerekirse, elemeler boyunca ne yaptığı belli olmayan bir takımı suçlamak doğru değil gibi görünüyor. Hiddink-Oğuz Çetin'in orta sahada pres yapan eleman olarak düşündüğü Sabri tercihi, Almanya'nın orta sahasını bastıramadı. Topu bu denli hızlı kullanabilen Alman Milli Takımı'na karşı Türkiye orta sahası kafasını kaldıramadı. Diğer bir yardımcı presci Selçuk İnan, ilk yarıda en fazla iyileştirmeleri yapan futbolcuydu. İkinci yarıda neden çıkarıldığını anlamak güçtü. Savunma ve orta saha tandeminde Servet-Egemen; Aurelio-Sabri-Inan tercihleri Türkiye'nin hızını yavaşlatmayı başarmış olmalı. Almanya'da kademede Burak'a şans tanımayan Boateng'in oyundan alınması, Türkiye için o bölgede bir fırsat yarattı ve birkaç dakikalığına da olsa Türkiye heveslendi. Ancak Almanya yine çok iyi bir organizeyle penaltıyı alarak durumu yeniden iki farka çevirdi. Gösterilen birkaç iyi niyetli çaba Türkiye'nin müdafaasına çare olmadı. Göründüğü ve olması gerektiği gibi, ipler artık bugün mükemmeliyetçi bir futbol izleten Alman Milli Takımı'nın elinde.

7 Ekim 2011 Cuma

Sade görünümler üzerinde sade duygular

Galatasaray A2 takımı, Denizlispor'u 3-0 mağlup ettiği karşılaşmada klasik formaları sırtına geçirdi. (Florya, Galatasaray.org)

1903 yılında Notts County takımını izleyen Juventus onlardan etkilendi ve siyah beyaz renkleri aldı. 2 yıl sonra Arjantin takımlarından Independiente Nottingham Forest'ın oyununu izledikten sonra kırmızı renkleri seçmeye karar verdi. 1909 yılında kalecilerin takım arkadaşlarından farklı bir renkte giyinmeleri kararlaştırıldı. 1933 FA Cup finalini oynayan Everton ve Manchester City, futbolda ilk kez numaraları kullandı. 1973 yılında bir Alman takımı Eintracht Braunschweig, Jägermeister isimli bir markayla prosedür imzaladı ve formalarında onların isimlerini kullanmaya başladı. 1974 yılında Johan Cruijff Puma ile bireysel bir kontrat imzaladı ve onların ürünlerinden başka bir marka kullanmadı. Yine bir başka dünya starı Pele'ye başka bir krampon giymemesi için $120,000 ödendi. 1980 yılında forma üzerinde tasarımlar, gölgelendirmeler başladı ve farklı biçimler kullanıldı. 1991 FA Cup finalinde Tottenham uzun şortlarla sahaya çıktı. 2003 yılının yazında Real Madrid, Manchester United'dan transfer ettiği David Beckham'ın ismiyle yaklaşık olarak 1 milyonu aşan forma satışı gerçekleştirdi.

 Futbolu çılgınlar gibi izleyen insanlar gördüklerinde takım elbiseli adamların odak noktasında yuvarlak bir meşin oluştu. Bu endüstriye paralar yatırdılar, çılgınca rakamlar dönmeye başladı ve piyasa yıllar geçtikçe yükseldi. "İnsanlar buna bu değeri verdiğine göre, neden ben de bunu istemeyeyim?" diyerek sorgulamaya başladılar. Rasyonelleştiler. Bir fırsat olarak gördüklerinde güzel futbolu paraya çevirdiler. Teknoloji gelişti. Tribüne gitmek istemeyenler daha kaliteli yayın istediler. Daha kaliteli yayın, daha fazla para anlamına geliyordu ve bunu yapmaktan da çekinmediler. Sürekli reklam aldılar ve maç sırasında bunları yedirmeye çalıştılar. Gittiğiniz stada artık bir kurum adını ağzınıza alarak gidiyor, yolunuzu onların isimleriyle buluyorsunuz. Tribünde oturduğunuz koltuklar onların satın aldıkları alanı kapsıyor. Bunlarda yetmiyor artık sahanıza giriyorlar. Size üzerinde kendi adları yazılı ücretsiz formalar dağıtıyorlar. Sizi siz yapan değerlerden, sizi efsanelerinizden uzaklaştırıyor, kendi malı yapmaya çalışıyorlar. Artık giydiğiniz formaların kollarında, göbeğinde, sırtında, şortunun arka kısmında onların isimleri yazıyor. Hepsi kağıt üzerinde birkaç imzadan ibaret. Ve onlar maç çıkışında köftenin kokusunu sevmezler.

 Bununla uzun süre savaşan takımlar oldu ancak onlar da pes sonunda pes ettiler. İspanya'nın Bask bölgesinde, takımında yalnızca Bask futbolcuları oynatan ve 100 yılı aşkın süredir renklerini koruyarak formalarını sade bir şekilde koruyan Atletic Bilbao bunu bir misyon edinmiş, ancak 2008 yılında yine kendi bölgesi dahilinde Petronor isimle bir şirketle anlaşarak formasına reklam almıştı. Yine bir başka İspanyol kulüp olan Barcelona, nakit sıkıntısı sebebiyle yıllardır koruduğu duruşunu bozmuş ve formasına 5 yılı içeren bir sponsorluk anlaşmasıyla kendilerine rant sağlamaya çalışmıştı. İngiletere'de bunun öncüsü 1979 yılında formasına Hitachi reklamı alan Liverpool futbol kulübü oldu. Londra'da bir semtin adı olan Highbury akıllara Arsenal'i kazımıştı, şimdi onlar bir uçak filosunun isminin yazdığı stadda futbol oynuyorlar

13 Eylül 2010'da Galatasaray, Ali Sami Yen stadında Gaziantespor ile karşılaştı. Maç öncesi ısınmak için sahaya giren futbolcuların üzerinde Metin Oktay'ı anma gününe özel hazırlanan t-shirt'ler görüldü. Taraftar bunları görmekten oldukça keyif aldı. Isınmanın bitmesi ve oyuncuların formalarını giyip tekrar sahaya gelmesiyle Eski Açık tribünlerini kapsayan dev bir Metin Oktay forması açıldı. Klasik sarı ve kırmızı tonların kullanıldığı dev formada 10 numaranın altında Türk Telekom yazıyordu.

10 Şubat 2008'de oynanan Manchester derbisinden
Manchester United ve Manchester City, 10 Şubat 2008 günü oynanacak olan karşılaşmayı 6 Şubat 1958'de meydana gelen kazada hayatını kaybeden Manchester Unitedlı futbolculara ve gazetecilere adadı. Ve o günü takiben, formalarında hiçbir sponsor izi olmadan, sadece oldukları gibi görünerek oynamayı hedef kılmışlardı. Nike firması bunun dahilinde iki takıma da klasik formalar hazırladı. 10 Şubat 2008 günü oynanan bu karşılaşma, benim için futbol tarihindeki en anlamlı karşılaşmalardan biri oldu.

Stada bir futbol maçı seyretme gittiğinize göre bir futbol izleyicisisiniz. Elbette renginizi belli ederek maçlara gitmeyi yeğlersiniz. Her taraftar, tuttuğu takımın formalarını sade görmeyi, bütünüyle onları temsil etmeyi ister. Ancak günümüz futbolunun ulaştığı endüstride klasik formaların satışı dışında bu artık pek mümkün görünmüyor.

İsterdim ki her takımın taraftarı bilinen rengiyle, armasıyla içeri girsin demir parmaklıklardan. İsterdim ki o formaların arkasında x kurum değil, kendi tercih ettiğimiz; bize çocukluğumuzu yaşatan isimler yazsın. Nasıl bir kadının güzelliğini saçları temsil ediyorsa, bir futbol takımının güzelliğini de formaları temsil ediyordur. Basit görünüm aslında olduğundan çok daha güzeldir. Bugünün güzel resmi için Galatasaray'a teşekkür ederim.

3 Ekim 2011 Pazartesi