30 Kasım 2010 Salı

Johan Cruijff'ün izinden


“Cruyff ve Rexach ilk olarak bize bu yolda nasıl oynayacağımızı gösterdi. Bu akşamki futbol demektir ki biz onlara sadığız ve onların izinde yürüyoruz. Bu felsefeye ihanet etmemeliyiz."

Pep Guardiola

Dün akşam El Clasico'da Guardiola gözüme bir başka görünüyordu. Paltosu, mimikleri, karizması bana felsefik bir filozofu anımsattı. Dün akşam Real Madrid'e karşı izlediğimiz ezici ve farklı galibiyetli futbolu Cruijff döneminden bu yana ilk kez gördük. Hocasının mirasına sahip çıkan Guardiola, 15 yılı aşkın bir süreden sonra, yine onun fikirleriyle yontulmuş bir takımla galip gelmeyi başardı. Şöyle diyordu zamanında: "Ben futbolu seviyorum, özellikle de güzel futbolu..."

Teşekkürler Pep Guardiola. Teşekkürler Johan Cruijff. Bizlere bu keyif dolu anları, futbolun keyifli bir oyun olduğunu hatırlattığınız için bir kez daha teşekkürler: FC Barcelona 5-0 Real Madrid

27 Kasım 2010 Cumartesi

El Clasico'ya sert bir karakter


"Ben olsam" diye başlayan bir cümle kullanacağım. Evet, ben olsam Javier Mascherano ile El Clasico'ya başlarım. Neden? 

Arjantin günlerinden: River v Boca, Brezilya günlerinden: Corinthians v Palmeiras, Liverpool günlerinden: Manchester United, Everton, Chelsea vb...

Görebileceği tüm derbileri görmüş bu çocuk. Ve forma şansı bulursa Barcelona - Real Madrid derbisini de yaşayacak. Geçen hafta Almeira deplasmanında Mascherano'nun oynamasını haftaya hazırlık olarak yorumluyorum. Mascherano gayet başarılıydı ve daha önce yazdığım yazılarda olduğu gibi o artık bilerek oynuyor. Sert, rakibi 0'la çarpan yutan eleman Mascherano'nun El Clasico'ya 11'de başlaması, Real Madrid açısından kötü bir haber olur. Özellikle büyük maçlarda topun bittiği yerde o vardır. Ronaldo ve Xabi Alonso'yu İngiltere günlerinden tanır. El Clasico'ya sert bir karakter gerek...

Onun gibi olmak kolay değil

Sir Alex Ferguson, 1986'da Manchester United taraftarı ile tanışırken...

24 Kasım 2010 Çarşamba

Messi&Cruijff

"Barcelona her zaman en iyi seviyede oyunculara sahip oldu. Messi dünyanın en iyisi. Diğer oyuncularla karşılaştırıldığında, o aralarındaki en büyüğü; Maradona ve Pele ile aynı seviyede. Messi ile futbol üçlüsü tamamlandı. Onun en iyilerden biri olabilmesi için Dünya Kupası'nı kaldırma gibi bir yükümlülüğü yok. Cruijff tüm zamanların en iyi oyuncusu fakat Dünya Kupası kazanmadı. Ya Di Stefano?"

Osvaldo Ardiles, 1978'de Arjantin ile Dünya Kupası kazanan futbolcu

22 Kasım 2010 Pazartesi

Barcelona-Real Madrid: Tarih Kitapçığı 8

8 Mart 1998'deki maç Figo'nun maçıydı. Sol ayağına çekip mermi gibi Real Madrid ağlarına vurduğu golden sonra yaşadığı sinir boşalımı ve hırs görülmeye değer anlardan biriydi. Üstelik Barcelona'nın kaptanıydı. Bunun üzerine Real Madrid'e transferi ve o formayla Camp Nou'a girişi futbolda baskı unsuruyla oyuncu nasıl etkisiz hale getirilir en güzel örneğiydi. Figo o maçta linç olmaktan kurtulmuştu...

Liseli Suarez

Çocukluğumda bunu bende yapardım. Dünya Kupası'nda eliyle topu çıkardıktan sonra blogda Suarez için "Tanrı'nın diğer eli" diye başlık atmıştım. Geçenlerde İnci sözlüğe üye olmak için nick name seçecektim ve o an aklıma Suarez geldi, o derece severim kendisini. Ve kullandığım başlığı oraya yazıverdim. Rakibi ısırmak deyimi tarihe karışır böylece...

19 Kasım 2010 Cuma

Ser uğruna yardan vazgeçmek

Yazı sıcağı sıcağına yazılmış olmayacak. İlk haberin çıktığı anda yazmak nasip olsaydı keşke ama kişisel işler, bayram vs. derken böyle sarktı. Dünün en önemli haberi, gündeme oturan haberi, şüphesiz Misimovic'in kadro dışı kalma haberi oldu. Tam iki haftadır, çok değerli, saygın(!) medyanın başlattığı karalama çalışmaları, amacına ulaştı desek yeridir. Olaylara politik yaklaşma niyetim yok pek, o bunu yaptı, bu şöyle dedi vs. girmeyeceğim. Hagi otoriter davrandı, göz dağı verdi falan çok klasik laflar.

Olaya şöyle bir pencere açmak istiyorum. Bir futbolcuyu kadro dışı bırakmanın Türk futbol seyircisine verdiği haz inanılmaz. Çünkü kadro dışı bırakmak bizim ülkemizde şöyle karşılanır.

"Helal olsun, adam otoritesini belli etti." ya da şöyle bir tepki de olağan olabilir; "Zaten bir halt yapmıyordu, iyi oldu. Doğru karar, kimsenin ayrıcalığı olmadığını gösterdi." bla bla bla bla...
Sürüp gider bu. Adamlar kadro dışı bırakmak nedir bilmezler çünkü. Birisi kadro dışı kalmışsa, onunla gurur bile duyabilirler. Futbolcuya olan etkisi düşünülmez. Buraları da geçelim. Biraz başa saralım mesela. Misimovic, bundan 2.5 ay önce, transferin son günü apar topar gecenin bir köründe uykusuz bir halde getirildi. O güne kadar olanlar bu transferden herkesin ümidini belli ölçüde kırmasına sebep oldu. Transfer ilaç olur mu olmaz mı tartışmaları da oldu. Ben bunları da geçiyorum. Benim kafamın takıldığı nokta Misimovic'in göz göre göre nasıl elimizden kayıp gittiğiyle alakalı. Yetenek ve kalite konusunda ne kadar önemli bir isim olduğunu, Bursaspor'un (Almanya'nın Bursa şehrinin, yeşil beyaz takımından bahsediyorum) şampiyonluk yolundaki en etken rol oynayan ismi olmasıyla belli etti. Önünüze iki tane forvet konuyor, siz bu forvetlerin yanında 7 tane gol attırıyorsunuz, 20 tanesinde direkt bir önceki topu atan isim oluyorsunuz ve daha nice golde de dolaylı olarak olayın içindesiniz. Kısacası önünüze dikilen iki sırığı gol kralı yapıyorsunuz. Sırık dediysek de kazma demedik, oradan bir gol çabasına girmeye gerek yok.
Futbol bu ülkede o kadar geriden geliyor ki; bir Katar, bir Yunanistan, Arabistan, Amerika gibi ülkelerle boy ölçüşecek düzeyde(ydik). Son yıllardaki transfer başarısı bir nebze yukarı çıktı ama sadece transfer başarısı, ötesi yok. Anelka'dan başlayıp gelen, düşüşteki yıldız transfer politakasında elde avuçta başarılı olarak gösterilebilecek isim sayısı bir elin parmağını geçmeyecek düzeyde. Şimdi aslında yapılan şuydu. Biz önce ikinci baharını arayan büyük isimleri alırdık, yıllaaar yıllaaar önce. Sonra biraz daha işi ciddiye aldık, ismi büyük ve bir o kadar da katkı verebileceğine inanılan isimleri aldık. En sonunda da dedik ki, biz en iyisi oynadıkları liglerde değer sayılan, kalitesiyle üst seviyede denebilecek düzeyde isimleri transfer edelim. Baros ve Kewell'ı bu kategoriye sokmam ama bir Lincoln transferi buna örnektir. Elano, Gio ve son olarak da Misimovic bizim kullanmayı beceremediğimiz adamlar oldu. Yani, o bahsettiğim transfer politikası çerçevesinde alınmış fakat "lan bu adam yıldız, profesyonel, nereye koysan oynar" zihniyetiyle davrandığımız adamlar.

Ön libero Elano, sol forvet Gio'dan sonra, sol kanat Misimovic denemesi de güzel oldu. Hep beklenen yıldız yetiştirme becerisi ülke sınırları içinde çok iyi durumda olmasa da yıldız harcama konusunda ustayız. Yıldız derken Ronaldo, Messi falan değil. Bunlar bizim yıldızımız işte, yeter de artar. Fazlasını bünye kaldırmıyor çünkü. Şimdi, "Hagi doğru yaptı, otoritesini koydu, bir sikm oynamıyordu ibne" tarzında bir yorum getirerek olayı bağlarım. Hakikaten bağlarım, yazı da burada biter. Ama ben son bir paragrafla şöyle anlatayım.
Biz bu adamı kullanamadık. Aldık herifi, dedik ki "Çık oyna, Rijkaard'ın aradığı adamsın." Aslında öyle değil o iş, sözde kalır o. Çünkü Rijkaard'ın oynatacağı sisteme kafadan aykırıydı. Oyuncuları şöyle kaydırıp, 4-3-3'ün şu formasyonuyla oynansa iş yapardı laflarına girmeye gerek yok. 4-3-3 dedin mi, kanatlara Gio ve Arda'yı koyacaksın, orta 3'lüyü de sağlam kuracaksın. Misimovic hiçbirinde oynamaz. Adamı tutup yüzsüz gibi bir de sol kanada hapsettik Hagi'yle, iki çalım attı, oynar dedik. Oynamaz amk, öyle bir adam değil bu. Koyacaksın önüne, sağa sola koşan 2 forvet, atacak ara pasını, onların yarattığı boş alanlardan kendi de pozisyona girecek, açılacak önü, bir koyacak kaleye, kaleci de ağları süpürür artık. Harcadık adamı, bu karardan sonra Misimovic'in geri dönüşü mükemmel yapma ihtimali de var elbet, ama şu ankinden daha kötü olma ihtimali daha ağır basıyor. İşin özünde kullanmayı beceremediğimiz adamı harcarsak, elimizdekinin kıymetini bilmezsek kaybederiz. Futbolcuyu değil, futbolu kaybederiz. Misimovic'in çok da umrunda, 2.5 ay önce Guti, Anelka transferleriyle kıyaslayan başkanı bile ona sahip çıkmıyorken o niye taksın ki takımı?
Yok arkadaş, adam yatar, parayı alır, bunun kalitesinde bir adama da Bundes Liga'dan nasılsa bir talip çıkar, çeker gider, orada topunu oynar, golünü atar, asistini yapar, takımın kralı, padişahı olur. Biz de böyle aval aval izleriz. Bize yakışan da bu, Türk futbolu gelişti çünkü. Türk futbolu çok üst seviye oldu çünkü.
Şimdi en çok da şunu merak ediyorum, bizim kazanma ve başarı aşkımız bu mudur?

18 Kasım 2010 Perşembe

El Clasico'nun Hakemi: Iturralde Gonzalez

29 Kasım'da El Clascio'yu yönetecek hakem: Iturralde Gonzalez. İspanyol hakemi az çok tanıyoruz. Özellikle kart kullanma konusunda hiç sıkıntısı yok. Skibbe döneminde Galatasaray - Olympiakos maçını yönettiğini hatırlıyorum. Olympiakoslu 4, Galatasaraylı 3 oyuncuya sarı kart göstermişti. Kariyerindeki üçüncü El Clasico'yu yönetecek. Son yönettiği maç Barnebau'nun Ronaldinho'yu alkışladığı 2005-06 sezonundaki 0-3'lük maç. Real Madrid'in başında Mourinho, Barcelona'yı durdurmak için elbette sertlik uygulayacak. Bunun için elinde uygun adamları var. Bol kart görebileceğimiz bir El Clasico görebiliriz...

17 Kasım 2010 Çarşamba

Barcelona-Real Madrid: Tarih Kitapçığı 9

Tarih kitapçığında 1993-94 sezonuna gidiyoruz. Camp Nou'da romantik bir futbol akşamıydı. Cruijff bu sefer hoca ve Barcelona tarihi zaferlerinden birini kazanıyordu. Dönemin yıldızı Laudrup bu seneyi çoğunlukla yedek geçiriyor, sahada Romario dönemin en iyi futbol litatürlerinden örnekler sergiliyordu. İlk golünden önce yaptığı ince bilek hareketi ve rakibini alt etmesi hafızalara kazınır cinstenti. Romario o yılda Brezilya ile Dünya Kupası'nı kaldırmıştı. Real Madrid ise Luis Enrique ve Prosinecki'nin bireysel çabalarıyla etkili olmaya çalışıyor fakat sonuca etki edemiyordu. Barcelona sahanın boş alanlarını Guardiola'nın ince, teknik paslarıyla dokuyor, efsane kaptan Bakero takımı yönlendiriyordu. Stoichkov hücumda rakibi eziyor ve sağ açıkta aldığı her topta tehlike ataklar geliştiriyordu. Ronald Koeman'ın birde frikik golü vardı ki kaleci topun filelerden nasıl çıktığını bile görememişti. Cruijff bençte bir eliyle lölipopunu emerken diğer eliyle oyuncularına kendi kurallarını öğretiyordu. Öyle ki bençte o maça yedek başlayan, mutsuz görünen ve daha sonra Stoichkov'un yerine oyuna dahil olan Laudrup, bunun üzerine oyuna girip Romario'ya birde asist yapıyordu. Yani Cruijff oyuncularından faydalanmasını da çok iyi biliyordu. Öyle bir akşamdı işte, Romario'nun yıldızlaştığı bir akşam...

Tarih: 8 Ocak 1994
Barcelona: Zubizarreta,;Ferrer, Koeman, Nadal, Sergi, Guardiola, Bakero, Goikoetxea, Amor, Stoichkov, Romario.
Real Madrid: Buyo; Paco Llorente, Alkorta, Sanchis, Lasa, Milla, Luis Enrique, Prosinecki, Michel, Alfonso, Zamorano
Goller: Romario (24, 56, 81), Koeman (47), Ivan Iglesias (86)

16 Kasım 2010 Salı

Lionel Messi Röportajı



- Lionel, Franz Beckenbauer geçenlerde 21. yüzyılda futbol izlemek için örnek olarak Barcelona'dan bahsetti. Senin düşüncelerin nedir?
Messi: Haklı olduğunu düşünüyorum. Bir çok takım Guardiola sistemini deniyor fakat bu hiçbir şekilde kolay değil. Ne zaman işleyen planın tam olarak gitmezse cesur bir antrenör o zaman silahlarına yapışır ve yetenekli oyunculara ihtiyaç duyar, Guardiola'nın yaptığı gibi. Guardiola'nın ilk geldiğinde sezona kötü başladığımızı hatırlıyorum, fakat biz stilimizde en ufak bir değişiklik yapmadık. Dürüst olmak gerekirse Barca için oynamak çok eğlenceli.

- Guardiola her maç seni farklı pozisyonda oynatmak için eğilimli, hatta "gezici No9" gibisin...Guardiola her maçta benim için en iyi pozisyonu bulmaya çalışır. Bu yüzden bol bol topu görebiliyorum ve sürekli deniyorum. Bu bazen rakibin beni markaja aldığı zamanlarda da onlar için sürpriz oluyor. Bu nedenle her zaman defans çizgisini dışarı çıkarmak için kendi pozisyonumu bırakırım. Sonra defansla yüz yüze gelebilirim ve bire bir durumlarda onları geçebilirim. İkişer ikişer oynarken de Xavi, Iniesta, Villa ya da Pedro gibi takım arkadaşlarımın desteği son derece önemlidir. Kutunun içinde ve öne doğru oynamayı seviyorum.


"Onlar hala harika bir takım. Fakat dışarıdan baktığınızda kapanan bir zihniyette kazandıklarını görebilirsiniz."
Lionel Messi, Real Madrid için
- Real Madrid'in geçen sezondan daha güçlü olduğunu düşünüyor musun?
Evet, ama her yıl aynı şey olduğunu düşünüyorum. Onlar bizim esas rakibimiz. Geçtiğimiz yıl final maçlarına kadar bizi takip ettiler. En önemli oyuncularını tuttular ve kadrolarını iki Alman ile (Özil ve Khedira) sağlamlaştırdılar. Özellikle takım arkadaşım Di Maria'da bu seneki kadronun içinde. O gerçek bir fenomen, göreceksiniz. Ancak onların Mourinho geldiğinden belirli bir tecrübe kazanmaları ve zihinsel değişim gösterdiklerini vurgulayabilirim. Onlar hala harika bir takım fakat dışarıdan baktığınızda kapanan bir zihniyetle kazandıklarını görebilirsiniz.

- Son zamanlardaki maçlarını izliyor musun?
Evet, elbette. Milan'a karşı oynadıkları oyunu özlemeyeceğim değil, TV'da izlemiştim. İlk yarıda oynadıkları oyunu beğendim. Onlar bir takım ve kimin daha iyi olduğu önemli değil, güçlü bir ögeler, sadece bizim gibi. Eğer izin verirsek, her kupayı kazanabilecek kalibiyete sahipler.

- Barcelona'ya döndüğümüzde, Javier Mascherano imzası takıma neler getirebilir?
İki neden için Masche'nin bize katıldığına mutluyum. Birincisi kişisel seviyem üzerinde çünkü benim ve birisi için çok iyi bir arkadaş ve ikincisi milli takımdaki görevini iyi biliyorum. Bu yüzden onun imzası beni çok mutlu etti. Futbol terimleri içinde onun için anlatabileceğim herhangi birşey olmayacak, harika bir kariyeri var. Çocuklar onun nasıl becerikli olduğunu itiraf eder. Onu Liverpool için çok daha fazla savaşarak ve koşarak görmeye alışıktık. Rakibin yolunu kesmesi, topu kazanması ve kişisel mücadelesini gördüğünüzde ne kadar harika biri olduğunu anlarsınız. İnanılmaz teknik yeteneği Barca'da tüm oyunculara en iyi şekilde etki edecek.

- Dünya Kupası'nda Almaya'ya karşı hayal kırıklığına uğramış bir şekilde mağlubiyet aldığınızı biliyoruz ancak İnter'e karşı Şampiyonlar Ligi yarı finalinde elendiğinizde de aynı şeyleri mi hissettiniz?
İki zor anı hissettim. İnter'e karşı elenmeyi hak etmedik, sadece 1 gole daha ihtiyacımız vardı. Bu doğru olsa da ilk maçtaki performansımız bize pahalıya mal oldu. Görevimizi yerine getiremedik. Yine de finale hak kazanabilirdik. Biz daha iyi takımdık ve daha iyi futbol oynuyorduk. Burada Bayern'e saygısızlık yok, Barcelona ve Inter dışında her kim Şampiyonlar Ligi'ni kazansaydı, final öncesinde çok yüksek bir morale sahip olabileceğinden emindim.

- Bu yıl Şampiyonlar Ligi'ni nasıl görüyorsunuz?
Her zaman ki gibi, çok sağlam ve emek isteyen. Kolay maç yok ve bunu sadece ben söylemiyorum. Herkes Barcelona'nın Copenhagen, Rubin Kazan, Panathinaikos ile birlikte kolay bir grubun içinde olduğunu söylüyordu fakat durum bu değildi. Danimarka'da ve Rusya'da zor anlar yaşadık. Hiçbir şeyi bedava alamazsın, bu da en iyi kulüp rekabeti olduğu içindir.

- Barca favori mi?
Futbolda yetenek açısından, evet favoroyiz. Son zamanlarda gösterdiğimiz yeteneklerimizi standart performansımızın üzerinde tutarsak yarışın içinde olacağız. Ve fikrimce Chelsea, Real Madrid, Bayern ve Inter'de olacak. Tottenham'da sürpriz oldu, ne kadar iyi bir takıma sahip olduklarını gördük, özellikle White Hart Lane'de oynadıkları maçlarda.

- Eski arkadaşın Samuel Eto son zamanlarda sizi ziyaret etti. Onu Barcelona'da özledin mi?
Samuel bizim oyun planımızda çok önemli bir oyuncuydu. Sadece gollerini atıyordu fakat basın tarafından muhalefet edilen ilk oyuncuydu. Bunu yineliyorum, benim görüşüme göre Mourinho tarafından belirlenen oyun planı içinde Inter'in başarısında en önemli figürlerden biri Samueldir.

- David Villa mümkün olan en iyi yerine geçen kimse mi oluyor?
Villa, onun hareketleri açısından Samuel'e benzer. Atak yaptığınızda size boş alan bırakıyor ve her zaman golün nerede olacağını biliyor. Gerçekten sıkı çalışıyor. Her ikisi de her fırsatta çizgide vücutlarını ısırarak vurur ve bu onların yolu. Villa ile her geçen maçtan sonra karşılıklı anlayışımız yetişiyor ama ondan önce oyun şeklimizi çok iyi anlıyoruz.

- Hafiften daha hassas sorular sorabilirim. Ibrahimovic'in Barcelona'da geçirdiği zamanlarda bazı iddialar tarafından rahatsızlık duydunuz mu?
Dürüst olmak gerekirse, hayır rahatsızlık duymadım. Ibra ile herhangi bir problemim olmadı, geri kalanları hakkında da herhangi biriyle problemi olduğunu düşünmüyorum. Hepimiz çok iyinin üzerindeydik. Ne söylediği ya da neden gönderildiği hakkında tam olarak hiçbir şey bilmiyorum. Zaten kişisel olarak bunu yapamayız. O ne demek istediğini biliyor. Bir de, yorumlarının bizden daha çok Pep Guardiola odaklı olduğunu düşünüyorum.

- Son bir soru, Real Madrid ile yaklaşan Clasico'da neler bekliyorsunuz?
Olağanüstü bir maç olacak. Bu maçlara iyi yönelirim, bazı harika performanslarımı ve gollerimi bu maçtada göstermek istiyorum. Son sezonda Barca Şampiyonlar Ligi'nde ve ligde daha iyi işler yaptığı için öc almak isteyecekler. Bizim Barnebau'da ki 6-2'lik zaferimizinden sonra bize karşı ateş püsküreceklerini sanıyorum. Eğer kapasitemizle oynarsak bu kez onlara karşı kesinlikle daha etkili olabilirim. Bu yıl kadrolarını Mourinho ile güçlendirdikleri için teşekkür ederim ama benim fikrim Barcelona hala daha iyi. Bu oyuncularla birlikte her iki takımında sahada taraftarlarını eğlendireceğinden şüphe duymuyorum.

© Fifa.com 16 Kasım 2010 Röportajı
Çeviri: BasitOyna Blog / Muhammet Gülhan

19. Hollandalı Barcelona'da


Johan Cruyff (1973-1978)
Johan Neeskens (1974-1979)
Danny Muller (1988)
Ronald Koeman (1989-1995)
Richard Witschge (1991-1993)
Jordi Cruyff (1993-1996)
Michael Reiziger (1997-2004)
Ruud Hesp (1997-2000)
Winston Bogarde (1997-2000)
Boudejwin Zenden (1998-2001)
Philippe Cocu (1998-2004)
Patrick Kluivert (1998-2004)
Ronald de Boer (1999-2000)
Frank de Boer (1999-2003)
Marc Overmars (2000-2004)
Giovanni van Bronckhorst (2003-2007)
Edgard Davids (2004)
Mark van Bommel (2005-2006)
Ibrahim Afellay (2011-?)

Dünkü yazının üzerine bugün açıklama gelmiş. Umarım diğerleri gibi efsane olur...

Ibrahim Afellay & Barcelona

Barcelona her zaman kendi köklerini dokumayı sever. Dışarıdan seçtiği oyuncuları her zaman enine boyuna değerlendirir. Seçtiği oyuncunun kimyasının kulüp ile örtüşebilecek bir oyuncu olması gerekir. Son yıllarda bu konuda başarısız oldular fakat Villa iyi işlerin başlangıcı gibiydi. Barcelona Afellay için önce ilgili davrandı, daha sonra görüşmelere başladı. Bu transfer Fabregas & Barcelona ilişkisini etkilemez çünkü Cesc bir gün Camp Nou'a Barcelona formasıyla mutlaka adım atacak. Buna başka çerçevede bakmak gerekir. Afellay'ın özelliklerini az çok biliyoruz, önemli olan onun kafa yapısı. Mascherano örneğinde olduğu gibi ilk geldiğinde pas organizasyonunda sıkıntı çekebilir fakat zamanla buna nasıl tepki vereceği önemlidir. Çünkü belirttiğim gibi dışarıdan oyuncu seçerken Barcelona'nın futbolcu kafasını çok iyi çözmesi gerekir, bu tepkiyi nasıl algılayabileceğine dair araştırmalar yapması gerekir. Afellay bana göre bunu yapabilir, çünkü gelişime açık bir oyuncu. Ayrıca Hollandalı, her ne kadar bu milli takımın yeni halini sevmesemde Hollandalılar doğuştan gelen pas organizasyonu yeteneğine sahiptir. Hollanda'da altyapı eğitimi çok iyi verilir, Afellay'ın yaşını da göz önüne katarak küçük bir önsezi yaptığımızda ben bu transferin başarılı olabileceğini düşünüyorum. Barcelona sezona 17 oyuncu ile girmişti, Guardiola gerekirse B takımdan oyuncu alabileceğini söylemişti ve alıyor da. Fakat bu transferin gerçekleşmesinden Guardiola'nın B takım ile bir yere kadar gidebileceği düşüncesine sahip olduğunu çıkarabiliriz. Afellay Barcelona'nın orta saha derinliğini genişletecektir. Ben defansif tandemden çok ofansif olarak daha çok katkı sağlayacağını düşünüyorum. Mesela Barcelona'da Guardiola'nın 17 oyuncu ile sezona girmesinin en büyük nedeni tüm oyuncularının farklı mevkilerde oynayabilmesidir. Saha içinde yer değişimi yaparak rotasyon uygular Guardiola... Afellay hızı ve tekniği sayesinde ileri 3'lünün kanatlarında da oynayarak hücum anlamında daha fazla katkı verebilir, İniesta gibi... Bu özelliğini Barcelona'da geliştirebilir. Neler olacağını göreceğiz, daha fazlasını yazmamız için Afellay'ın Barcelona'nın kapısından girmesi gerekiyor...

15 Kasım 2010 Pazartesi

Carles Puyol Efsanesi

22 Mart Ayından Bu Güne Kısa Bir Derleme: Adnan Polat İcraatları

22 Mart 2008, Adnan Polat'ın başkanlığa seçildiği gündü. O günden bu güne kısa bir derleme...

Başkanlık Dönemi ve Kalli'nin Ayrılışı:
Kalli Adnan Polat'ın yanına gelip takımdan ayrılmasının doğru olacağını söyledi. Çünkü yönetimden bazılarıyla idari konularda anlaşmazlık yaşıyordu. Adnan Polat bunun ilk başta doğru olmayacağını söyledi ama gitmek isteyen adamı tutamazdınız... Takım Cevat Güler'in elinde, Hakan Şükür'ün kaptanlığında 6 haftayı 3 puanla kapatarak şampiyon oldu. 1-0 kazanılan Fenerbahçe maçında Polat yollarını ayırdığı adamı ve eski başkanları tribüne çağırarak birlik mesajı verdi.

2008-2009'dan Önce Gönderilen Oyuncular:
Bir sonraki sezon için hazırlıklar başlandığında ilk iş Hakan Şükür'ün sözleşmesinin uzatılmaması oldu. Hakan'ı düşünmedikleri için jübile teklifi yaptılar fakat Hakan futbol oynamak istediği cevabını verdi ve daha sonra Katar kulüpleriyle anlaşamayınca Trt'de yorumculuğa başladı. Bu sürede yönetimi çeşitli elbiseler giydirdi. Hakan ile birlikte Song, Okan, Carrusca, Bouzid gibi oyuncularda gönderildi.

2008-2009 Hazırlık:
Gönderilen Kalli'nin önerisiyle Leverkusen'in hocası Skibbe takımın başına geçirildi. Baros, Kewell gibi kaliteli futbolcular transfer edildi. De Santics kiralandı. Ve bununla birlikte genç futbolcular. Ferdi, Yaser, Volkan, Alparslan, Serkan. Adnan Polat ve ekibi Skibbe'nin arkasındayız mesajları verdi. Kürsüye çıktı ve Galatasaray için lig araçtır, avrupa amaçtır mesajını verdi. Özhan Canaydın'ın projelerini sürdürdü. Vizyonuyla etrafına güven saçmıştı...

2008-2009 Sezon İçinde Yaşananlar:
5. haftada rakibi analiz edemedi diye önce yardımcılarını, daha sonra Ali Sami Yen'de 5 yediği Kocaeli maçıyla birlikte Skibbe'yi kovdu. Devre arasında takımın stoper sorunu varken Meira'ya gelen teklifi kabul etti ve Kewell stoperde oynamak zorunda kaldı. Takım elendi. Skibbe kovulduktan sonra Bülent Korkmaz takımın başına geçirildi.

2009-2010'dan Önce Gönderilenler
Bülent Korkmaz'ın istifa mektubunu Adnan Polat yıl sonu kullandı. Aldığı genç oyuncular Alparslan, Yaser, Ferdi, Volkan, Serkan ise gelecek sezondan önce postalanmıştı. De Santics ülkesine döndü. Hasan Şaş Hakan Şükür'de olduğu gibi sorunlu ayrıldı, sözleşmesi bitmişti ve kimse ona bir şey söylemeden çekip gidecekti. O da Trt ile anlaştı ve yönetime giydirdi. Ümit Karan ligi gol atamadan bitirdi ve Eskişehir yolunu tuttu.

2009-2010 Hazırlık:
Takımın başına Rijkaard geçirildi, bunda en büyük aslan payı Haldun Üstünel'indi. O devrim yapacağına inanıyordu. Adnan Polat destek verdi. Rijkaard'ın etkisiyle Elano, Keita gibi futbolcular transfer edildi. Bülent Korkmaz kendi döneminde yönetime Leo Franco ve Bursaspor'dan Mustafa Sarp'ı sene sonunda alınmasını önermişti. İkiside bonservissiz takıma katıldı. Bununla birlikte Beşiktaş'la sözleşme uzatmayan Gökhan Zan Milli stoper diye alındı. Caner kiralandı.

2009-2010 Devre Arası Operasyonu:
Linderoth devre arasında gönderildi. Aydın Eskişehir'e kiralandı. Jo, Giovani kiralık olarak ve Lucas Neill Everton'dan takıma katıldı. Galatasaray yabancı sınırına takılmamak için Nonda'yı gönderdi. Baros sakattı, Jo'da sakatlık yaşadı ve takım forvetsiz kaldı. Orta saha yetersizdi. Takım ligi 3. bitirdi. Rijkaard devrim yapacak mesajları verildi, verilmeye devam edildi. Sürekli inandılar ama bir yandan sorunları halının altına atmaya devam ettiler.

Haldun Üstünel Operasyonu
Galatasaray döneminde bir çok başarılı işe imza atan Haldun Üstünel'in eli kaydırıldı. Daha sonra istifaya zorlandı. Haldun Üstünel'in kulüp ile ilişkisi kesildi. Adnan Polat Adnan Sezgin'e güvenerek hayatının hatasını yapmaya başlamıştı. Yeni yapılandırılacak olan Sportif A.Ş'nin başına da onu geçirecekti. Futbol şubesi artık ondan soruluyordu.

2010-2011'den Önce Gönderilenler:
Kiralık Jo, Giovani, Caner gönderildi. Keita bonservisiyle Katar'a verildi. Topal Valencia'ya gönderildi. Emre Güngör, Uğur Uçar Anadolu kulüplerinin yolunu tuttu. Leo Franco postalandı. Emre Aşık jübile yaptı. Genç oyuncular kiraya verildi.

2010-2011'e Hazırlık
Adnan Polat sezon başında savaşan Galatasaray yaratacağım demişti. Serdar Özkan bonservissiz Florya'ya girdi. Çağlar, Musa, Mehmet Batdal, Ali Turan ve kiradan dönen Aydın Yılmaz takıma katıldı. Pino, Cana, Misimovic ve İnsua takıma girdi. Bir programa çıkarak Rijkaard'ın bundan sonra bahanesi yok, tüm oyuncular milli takımlarında oynuyor dedi. Sene sonuna kadar Rijkaard ile devam edecekleri sözünü verdi.

2010-2011 Yaşananlar
Takım Eylül'ü görmeden Avrupa'dan elendi. 8 haftada 4 mağlubiyet alındı. Rijkaard ve ekibi kovuldu. Adnan Sezgin GSTV'ye çıkarak kimya tutmadı dedi. Ekibe plaket verildi. Rijkaard'ın tercümanı Mustafa Yücedağ transferlerin Rijkaard'ın isteği doğrultusunda yapılmadığını ve bazı oyuncuların Rijkaard'a ihanet ettiğini söyledi. Takımın televizyonu Rijkaard'a mikrofonu uzatarak böyle birşeyin olmadığını söylettirdi ve baskı altından kurtuldu. Terim'e teklif yapıldı, ailevi sebeplerden ötürü cevap alınamadı. Tek çare taraftarın sevdiği Hagi'ydi. Taraftarı buruk bir şekilde sevindirdiler ve 2 günde takımın kimyası değişerek Kadıköy'den puan alındı. Ardından yine başa sarmalar... Takım sonraki 3 maçında 1 galibiyet 2 mağlubiyet aldı ve yine dibi gördü. Adnan Polat Paris'te tatilde dergiye tünelin ucunda ışık var mesajları verdi.

Kişisel Görüş: Skibbe, Rijkaard gibi temiz insanlara yazık oldu. Taraftar tepkisinde geç kaldı, aslında bu anormal değildi çünkü o taraftarlar yönetimin yancılarıydı. Ve şimdi dib görüldü. Artık burdan sonra "Galatasaray'da kriz yok, ne de tünelin ucunda ışık var" mesajları verilemez. Galatasaray, tarihinin en kötü yönetimini gördü. Ve yine Galatasaray 12 haftada -3 averaja sahip bir takım oldu. Söylenebilecek fazla bir şey kalmadı...

13 Kasım 2010 Cumartesi

1995/96 Atletico Madrid


Üst Sıra Soldan: Jose Francisco Molina, Juan Vizcaino, Jose Luis Perez Caminero, Roberto Fresnedoso, Delfin Geli, Luboslav Penev
Alt Sıra Soldan: Milinko Panti, Santiago Denia "Santi", Roberto Solozabal, Antonio Munoz "Toni", Francisco Narvaez "Kiko".

12 Kasım 2010 Cuma

Üçgen

Galatasaray, Barcelona ve Liverpool. Basit bir üçgen. 3 takımda tarihsel olarak birbirine benzer. Avrupa başarıları ve tarihi yapısıyla ünlüdürler. 3 takımda harika futbolculara sahip olmuştur. Futbol kalbimi çalan 3 takımın oyuncu alışverişine bir göz atalım...

Graeme Souness: Galatasaraylılar Kadıköy'de diktiği bayrakla tanır onu. Eski Liverpool efsanesi Souness, 91-94 yılları arasında antrenör olarak Liverpool'u çalıştırmış ve kazandığı tek başarı 1992'de kazandığı FA Cup olmuştu. Liverpool'da başarısızlığın en büyük nedeni takımı hızlı bir şekilde değiştirmeye çalışmış olmasıydı. Liverpool'dan ayrılma nedeni suçlu olmadığını kanıtlamaktı. Galatasaray'da ise bir yıl görev almış ve bu sürede bir Türkiye Kupasını Galatasaray'ın müzesine koymuştu.


Gheorghe Hagi: Gelmiş geçmiş en büyük futbol şairlerinden biri. 94 Dünya Kupası'nın yıldızı Hagi, İspanya'da tüm kupaları sömürmüş olan Barcelona'nın efsane kadrosuna katılır. Hocası Cruijff'tür. 2 yıllık Barcelona kariyerinde başarılı olamamıştır ve belkide kariyerinde zirve yapacağı takıma imzasını atmıştır. O dönem yaşlı damgasına yiyen Karpatların Maradonasının Galatasaray'da 4 Lig şampiyonluğu, 2 Türkiye Kupası, 2 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 1 Avrupa Kupası ve 1 Süper Kupa kazanacağını elbette kimse tahmin edemezdi...


Gheorghe Popescu: Hagi ile birlikte Barcelona'ya katılan bir diğer "ayağı top yapan soper" Popescu'dur. İki takımda hemen hemen aynı istatistikleri tutturmuştur fakat efsaneleştiği kulüp Uefa Kupası'nı kazandıran son penaltıda Levent Özçelik'in "hadi oğlum" nidalarıyla efsaneleştirdiği Galatasaray'dır.


Abel Xavier: Futbolculuğundan çok markasıyla tanınan futbolculardan biriydi Abel. Galatasaray'da geçirdiği dönemde zaman zaman iyi performanslar ortaya koymuş fakat hızlı forvetlere karşı etkisiz denilerek gönderilmiştir. Özel hayatında müslümanlığı seçmesinin en büyük nedeninin Galatasaray'da geçirdiği yıllar olduğunu söylemiştir.


Frank de Boer: Sol ayaklı gördüğüm ender stoperlerden biriydi Frank. Barcelona'nın ve Hollanda Milli Takımı'nın kaptanlığını yapmıştır. Galatasaray için aslında yeni bir Popescu transferidir fakat başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Frank de Boer, bir çok maçta kolay hatalar yaparak takımın başını yakmıştır. Kariyerinin en iyi dönemleri Barcelona ve Ajax'tır.


Milan Baros: Futbolun yakışıklı forveti. Liverpool ile Şampiyonlar Ligi'ni kaldırır. İnce, hızlı, sert, profesyonel ve kazanmayı sevmeyen bir karaktere sahiptir. Liverpool'dan sonra yaşadığı düşüş, Galatasaray ile son bulacaktı. Galatasaray'da ilk yılında yaklaşık 30 gol atmayı başarmıştır. Ne kadar sakatlıklarla boğuşsa da sahada olduğu her an o hırsını size endeksli biçimde aktarır, golünü atmayı başarır.


Harry Kewell: Tanrı onu olması gereken yere gönderdi: Galatasaray'a. Leeds döneminde ve Liverpool'da ilk yıllarında Dünya'nın en iyi sol açığı olarak gösteriliyordu. Sakatlıklar başına bela oluyordu ki Galatasaray tıpkı Baros'ta olduğu gibi onu toparlamasını sağlayacaktı. Sempatik, sahada pozitif, aşırı profesyonel bir karakter. Sık sakatlıklar yaşamasaydı belkide çok daha mükemmel bir kariyere sahip olacaktı.


Frank Rijkaard & Johan Neeskens: Bu ikiliyi Amsterdam komşusu ve futbolculuğundaki takım arkadaşı Cruijff en iyi olarak anlatır elbette. "Frank daha sakin ve soğukkanlıdır. Neeskens daha serttir ve daha seridir. İkisi birbirini tamamlar." Barcelona ile kazanılan 2 Lig Kupası ve 1 Şampiyonlar Ligi futbol bilgilerinin ispatıdır. Barcelona'ya mükemmel bir gelecek bırakarak Galatasaray'a imza atmışlardır ancak buralar onlara büyük gelmiştir. İlk yılında iyi oyunculara sahiptiler fakat istedikleri oyunculara sahip değildiler. İkinci yıllarında bunlara rütuş yapmak yerine saçma sapan kadro yenilikleri, iyi oyuncuların yerinin doldurulamaması 8. haftada sonlarını hazırlamıştır.

Barcelona-Real Madrid: Tarih Kitapçığı 10

El Clasico'nun tarihinin belirlenmesinin ardından bir seri yapmayı düşündüm. Barcelona - Real Madrid geçmişinden özel anlar. Bu seri 10 ayrı post olarak yazılacak ve El Clasico tarihine kadar devam belirli aralıklarda eklenecek. Listemize efsane 5-0 ile başlayalım...


"1974 yılının Şubat ayıydı. Jordi doğduğunda buraya geleli daha 6 ay olmuştu. Sezaryenle doğdu. 15 Şubat'ta Madrid'te Real'e karşı oynayacaktık. Bebek 15'inde doğacaktı. Michels hoca bana gelip:

"Bak, biraz erken doğsa olmaz mı? Önemli bir maç sonuçta" dedi.

Bunu önerdiğimde kimse karşı gelmedi. Karım bu yüzden 9'unda doğum yaptı ben de bu sayede Madrid'e karşı oynadım. Efsanevi 5-0'lık galibiyetimizdi. Oğlumun doğuşundan hemen sonraydı. Hayatın getirdiği büyük bir tesadüf işte. Bu asla unutamayacağınız bir şey"

Bu konuşmalar "En Un Momento Dado" belgeselinde Cruijff'ün kendi ağzından anlatılır.


Katalan gazeteciler o maçı şöyle yorumlar: Düşünseneze, bu mükemmel birşey. Madridli piçlere karşı Madrid'de 5-0 kazanıyoruz. Johan Cruijff Katalanlığımız ile gurur duymamızı sağladı. Ona minnettarız.

11 Kasım 2010 Perşembe

Çakal Barton!


Video'yu ilk izlediğimde Barton'un yumruğundan sonra kapattım. Kırmızı yediğini düşündüm ama tekrar izlediğimde öyle değildi. Maç FA Cup mücadelesinden. Newcastle ST James Park'ta Blackburn'e evinde 1-2 mağlup oldu. Maç 1-1 giderken maç içinde sertlik yaşandı. Hakem sarı kartını gösterirken Barton olay yerine doğru gidiyordu ve Pedersen ile aralarında bir diyalog yaşandı. Sanırım orada küçük bir sürtme oldu ve Pedersen dönüp kasti değildi gibi mimiklerini kullandı. Tam o sırada Pedersen'in göğsüne Barton'dan bir yumruk geldi. İşin ilginç yönü bu olay yaşanırken hakem diğer olay ile ilgileniyor ve oyuncuya sarı kart gösteriyordu. Ardından bu iki oyuncu olayı tartışıyor ve hakem bunları izliyor. Barton "Ben yumruk atmadım, sadece dokundum" gibisinden olayı hareketlerle anlatmaya çalışıyor, Pedersen'in ise yapabileceği birşey yok. Hakem olayı görmediği için hüküm kılmıyor. Barton çakallık yapıyor ama işin içinden kurtulamıyor. Pozisyonu görüntülerle tekrar izleyen İngiltere Federasyonu Barton'a 3 maç cezayı kesiyor!

8 Kasım 2010 Pazartesi

Yıkılmayan Tabular


* Maçtan sonra forumları okurken Cana konusunda şöyle bir yoruma rastladım "Cana'nın bonservisinin 3/2'si mi alındı? Doğru soru. Cana neden 90 dakikayı çıkaramıyor merak ediyorum. Keza çıkmadan önce savunma anlamında sorun yoktu, hücum anlamında vardı! Fakat Hagi yine Fenerbahçe maçında olduğu gibi Cana'yı oyundan aldı ve takım zora girdi. Neden? Cana'nın mevkisi artık Mustafa Sarp'a kalmıştı. Güzel adamsın Sarp, seviyorum seni. Güzel saçların var. Ama sen futbolcu değilsin dostum. Lütfen, bizi daha fazla üzme. Pozisyon alma, markaj, baskı, oyun zekası hepsi koca bir sıfır. Yenilen ilk golde Umut Bulut topu kontrol ettiğinde Sarp ekmek almaya gitmişti... Yenilen ikinci golde Engin'in arkasından boş boş bakan Sarp, kaçırdığı otobüsün peşinden koşuyordu...

* Bu maskesini yeni çıkarmış, topu görse bomba sanan, futbolda topla oynandığını bilmeyen arkadaşımız Servet, yine yaptı yapacağını. Şaşırtmıyor beni, çünkü o kendisinin de belirttiği gibi güven duyduğu yerde oynar. Arkandan Red Kit kovalasın, ne diyeyim.

* Ayak parmağındaki tırnaklarına kurban olduğum Hagi, neden Sarp? Neden Servet? Bakmayın aslında, salak salak soruyorum bu soruları. Yedek kulübesinde Xabi Alonso olmadığını biliyorum. Benim bundan sonraki derdim gelecek. Bırak Hagi'm bu 30'luk futbolu bilmeyen cahilleri. Sen geleceğimizin temellerini at, desteklemezsem namerdim. Oynat Ahmet Kesim'i, Anıl'ı, Cem'i, Berkin'i. Rijkaard iyi niyetinden kaybetti. Sen kaybetme!

* Ufuk her hafta hatılı goller yemeye devam ediyor. Pozisyon gelişiminde bazen nerede durduğunu unutuyor ve kararsız. Tecrübe hata yapılarak öğrenilir, ama gelişme kaydetmek gerekiyor. Ufuk'un topu kaçırdığı bir pozisyonda Adnan Polat'ın surat ifadesi herşeyin özeti...

Ve ben, kaybedilen her maç sonrasında Adnan Polat'ın yüz ifadesini gördükçe mutluluk duyacağım. Evet bunu yapacağım, çünkü Adnan Polat'ın içinden geçenleri bizzat hissedebiliyorum.

Aslında sevmem böyle maç ardından yazılan yazıları. Ama sürekli aynı anları yaşıyoruz, kaseti baştan sarıyoruz... Servet'in yaptığı hatalarla kaybedilen puanlar, Sarp'ın beceriksizlikleri. Sahi, bu tabular ne zaman yıkılacak?...

6 Kasım 2010 Cumartesi

Söyleşi: Sinan Yılmaz

Gerçekleştiren: Sertaç Murat Kılıç
GSCimbom Fanzin'de yayınlanmıştır.

Merhaba, hoş geldin.
Merhaba, hoş bulduk.

Ben öncelikle senden başlamak istiyorum. Biraz senden bahsedelim röportajın girişinde. Blog dünyasına girişin, bu platformdaki gelişimin nasıl bir süreç aldı?
Cahil bir adamdım. Üniversiteye girmiştim ama cahildim. O dönemde de çok maç izlerdim. Bilgin Gökberk, “Şu kadar maç izledim, şu kadar stada gittim” diyenlere söylüyor ya; “Peki kaç tiyatro izledin?” diye. O pozisyondaydım. Meraklı bir adamım, cahilliğimden kaçmam. Ne konu olursa olsun bilmiyorsam öğrenmek isterim. Bir profesörle tanıştım. Kısa keseyim sıkıcı olmasın, o da futbol hastasıydı. Bana sadece yolu gösterdi. 2008 Temmuz ayında Aceto Balsamico'yu önerdi. 3-4 ay onu okudum. Sonra 2008'in ekiminde rakı içerken aldım laptopu ve bu blogu açtım. Hatta www'dan sonra "." koymayı unutmuşum sarhoşluktan böyle başladı.

Enteresan olmuş gerçekten. 2 yılda geldiğin nokta çok önemli bir yer. C cahildim diyorsun kendine ama şu an bir TV kanalında yorumculuk yapıyorsun. Sen bu başarıyı elde ederken neler yaptın?
Dediğim gibi merak ve öğrenmekten asla kaçmamak. Kendimi geliştirmeyi şart koştum, böyle bir vizyon edindim, daha da yolun çok başındayım. Hızlı geliştim, o yönümü seviyorum, Çabuk öğrenip farklı açılardan bakabiliyorum. Bu Allah vergisi olabilir. Ortaokuldayken de yazdığım herhangi bir kompozisyona Türkçe hocam mest olabiliyordu. Neyse ilk 4-5 ay bloga kimse uğramadı. Zira nereden bilsinler. Benim internette herhangi bir forumda, sözlükte vs. tanınılırlığım sıfırdı. İstersen destanlar yaz, okuyan olmadıktan sonra tabii ki ilgi çekmiyorsun. Blog İdman Yurdu nasıl olmuşsa bulmuştu beni. Blog İdman Yurdu'na girince de yavaş yavaş yazılarım dikkat çekmeye başladı. Sonra da gelişti her şey.

Bugün geldiğin noktayı çok hak ettiğini düşünüyorum doğrusu.
Teşekkür ederim.

Bunun için çabaladığın belli, 4-5 ay kimse girmedi diyorsun ve buna rağmen sabretmiş ve azmetmişsin. Senin ilerideki hedefin üniversiteyi bitirdiğin bölüm doğrultusunda ilerlemek mi yoksa TV'de daha ileri bir noktaya ulaşmak mı olacak?
Yok, sevmediğim bir bölümü bitirdim. Kamu yönetimi okudum ben 4 sene. 4 sene sonunda ortalama üstü notlarla zorlanmadan bitirdim ama hiç de sevmedim. Biraz hukuk dersleri ilgimi çekmişti ama o da biraz. Ben keyif adamıyım, futbolu seviyorum, Çocukluktan gelme bir alışkanlık o yüzden şu anda futbolla ilgili bir iş yapmak istiyorum. Aslında teknik direktörlük, antrenörlük hayal ederdim ama son derece aptalca bir anlayış yüzünden eskiden futbolcu olmadığım için o işlere girmek kısa vadede zor gibi. TV güzel bu arada. Orada da ilerlemek isterim kesinlikle.

Gelecekteki hedeflerin konusunda başarılar dilerim.
Teşekkür ederim dostum.

Umarım TV'lerde gördüğümüz birçok sevimsiz yorumcunun yerini alabilirsin.
Çok yetersizliğim var şu TV konusunda. Henüz kendimi beğenemiyorum vurguları yanlış zamanlarda, telaffuzları yanlış şekilde yaptığım oluyor. Hitabet çok farklı bir zekâ gerektiriyor. Buna sahip olmayı çok isterdim, belki tecrübe edindikçe geliştirebilirim.

Gelişmeye hevesli ve açık biri gibisin, üstesinden gelirsin umarım. Ben yavaş yavaş futbola dönmek istiyorum. Tabii ki bu konuda da ilk gireceğim yer Galatasaray olacak. Galatasaray senin için hayatında ne ifade ediyor, nasıl bir yerde duruyor?
Şöyle ki benim ailem 2 ablam, annem ve babam herhangi bir sporu sevmezler, Futbolu falan hiç sevmezler, takım tutmazlar vs. 6 yaşlarımda Galatasaraylı oldum teyzemin eşi sayesinde. O dönemden üniversiteye gittiğim döneme kadar, evde kumanda kavgası, “Gece geç saatlere kadar maç izliyorsun. Adamlar para kazanıyor, sen salak gibi onları izliyorsun.” azarlamaları vs vardı. Tuhaf bir tutkuydu. Ortaokulda kahvehanelere gidiyordum. Lisede bir arkadaş buldum, onunla her maçı izlemeye başladık. Türkiye 1. Ligi, alt ligler. Bir de bu adam ve iki futbol delisiyle daha ev tuttuk mu tamam oldu. Futbol sevgisi böyle gün geçtikçe arttı, Galatasaray da bununla doğru orantılı olarak hep en önde durdu. En yakın arkadaşım gibiydi, evden çıkıp Galatasaray maçlarına kahvehanelere. Sigara dumanına bile gitmek en büyük zevkimdi.

Aslında futbolun olmadığı bir yerden çıkmışsın ve futbolun tam ortasına kadar gelmişsin.
Aynen öyle Trakya'da pek futbol yoktur zaten. :)

Bu tutkunun içinde seni en çok heyecanlandıran tabii ki Avrupa şampiyonluğu olmuştur. Onların mimarı Hagi'nin takımın başına gelişi sende nasıl bir duygu uyandırdı?
Hagi benim en sevdiğim futbolcu, Galatasaray'ın benim açımdan gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu. Galatasaray'ın bence en büyük efsanesi ve evet, Hagi; tavrı, hareketleri, samimiyetiyle tam bir efsane.

Başarılı olacağına inancın yüksek mi peki?
Evet, çünkü Hagi çok zeki bir adam. Gerets gelmese de 2005-2006'da Hagi Galatasaray’la birlikte olsa Hagi yine şampiyon olurdu. Hagi benim izlediğim 1,5 senelik Galatasaray teknik direktörlüğü dönemi boyunca son derece başarılıydı. İktisatta arz talep dengesi vardır ya, Hagi'ye ne verdin ki ne bekliyorsun? Cihan'la, Orhan'ı canavar gibi kullanıyordu adam.

Son 10 senelik dönemde Hagi'nin oynattığı takım kadar beğenerek izlediğim bir Galatasaray olmamıştı. Belki Skibbe dönemi dersiniz ama Hagi'de istikrar varken Skibbe'de bu yoktu. Şöyle bir özet geçeyim; Galatasaray tarihinin en büyük efsanesine, Galatasaray'ın 100. yılı devredildi, Galatasaray'ın 100 yıllık tarihinin en kötü kadrosu devredildi, Galatasaray tarihinin en kahpece oyunlarıyla Hagi gönderildi, taraftar Hagi'ye “hırsız” dedi gitmeden önce.

Vefasızlık en büyük sorunumuz şüphesiz. Ama bu cevapta şu cümlen en çok ilgimi çeken nokta oldu; "Hagi'ye ne verdin ki ne bekliyorsun?" Bu doğrultuda düşünerek ben Rijkaard'a pası atmak istiyorum. Rijkaard bir sistem hocası ve eline verilen kadronun hep yetersiz olduğu söylendi. Aynı cümleyi Rijkaard için de kurabiliyor musun?
Hayır, şu kadro ve hatta geçen seneki kadro 2002'den beri en iyi kadrodur ama Rijkaard'ın sistemine uygun değildir. Transferleri kim yaptı, yaptırdı bilmiyorum ama oyuncular kaliteliydi, Rijkaard sistemine uymuyordu. Esasen Rijkaard'a o Barcelona futbolu için yıllar vermemiz lazım. Yepyeni bir jenerasyon vermemiz gerek belki. Sadece futbolcu odaklı da açıklayamayız, bir sürü şey var. Rijkaard 48 yaşında, 18 yaşından beri çok üst seviye takımlarda oynuyor, tam 30 sene!

30 senedir Hollanda Milli takımı, zamanın Ajax'ı, Barcelona, Milan. Adam iş ahlakı olmayan futbolcu görmemiş ki. 30 sene hep en iyilerin hem karakter olarak hem yetenek olarak en iyilerin olduğu kulüplerde olmuş. Sergen'in bir muhabbeti var ya, Bayern yeteneği beğeniyor, araştırıyor karakterini beğenmiyor. Rijkaard Sergen gibi yetenekli, Xavi gibi karakterli iş ahlakına sahip adamlarla çalışmış. O Galatasaray'dan önce görmedi ki Emre Güngör gibi sürekli kaytaran bir adam. Uğur Uçar gibi “3 numaralı formayı bir yabancı giyemezdi ben giydim, 3 numaranın bekâreti kurtuldu.” tarzında yorum yapan cahil bir adam görmedi ki daha önce. Onun futbol dünyası çok başkaydı. Biz ona uyamadık, her zamanki gibi onun bize uymasını ve kısa vadeli çözümler üretmesini bekledik aptalca. O da “Siz ne istiyorsunuz aslında ulan?” diyemedi. Onun için diyorum, yepyeni bir jenerasyon lazımdı belki de o adama.

Anladığım kadarıyla sen Rijkaard'ın başarısızlığındaki en küçük payı kadroya veriyorsun ve daha başka sorunların başarıya engel olduğunu düşünüyorsun.
En büyük sorun Türkiye idi, Türk insanı idi. Araştırmayan, öğrenmeyen, öğrenmekten kaçan, 30 sene fubisin seksle ilgili olabileceğini söyleyebilen, o kadar cahil insana inanabilen topluma aitti. Ben öğrenmekten kaçmıyorum dedim ya. İnadına da Türk halkı öğrenmekten kaçıyor.12 yaşımda izlerdim Telegol’ü, “aa” derdim. 13’te izlerdim “aa” derdim, 14’te izlerdim “aa” derdim, 15'te “acaba” dedim, 16'da “yok lan” dedim, 17'de “vay yalancılar” dedim. Ee, bu adamlar 30 sene “aaa” diyor. Ulan Gerets, Feldkamp, Hagi, Rijkaard, Hiddink hepsi gerizekalı da bu adamlar mı akıllı? Bu adamlar yalancı. Bakın Erman Toroğlu ne yazıyor Azerbaycan Türkiye maçı sonrası. “Berti Vogts Azerbaycan'da çok tartışılıyor. Eğer Türkiye'ye yenilseydi bu Alman'ı Azerbaycan gönderecekti. Onlar bile, Azerbaycan bile böyle ünlü bir adamı, Vogts'u, gönderebiliyor, biz çok para verdik diye, tazminatı çok diye gönderemiyoruz.” Bir de bakıyorsunuz Borges Blog da yazmış işte, Berti Vogts Azerbaycan'da kahraman gibi gerçekte. Adamları uluslar arası platformda 150. sıralardan almış 100'lü sıralara taşımış. Böyle büyük bir gelişim göstermiş. Ama sen at yalanı boş ver inananı. Zaten araştıran yok ki, zaten Türkiye'de herkes her duyduğuna “aaa” demeye programlı ki. Herkes her duyduğuna, gördüğüne inanıyor bu memlekette, bir kişi de “acaba” demiyor. Sonra Rijkaard “Neden başarısız oldu acaba?” diyoruz. :)

Tespitlerin yorumdan öte biraz da somut bilgilere dayalı aslında. Herkesin yapması gereken de bu işin doğrusu. Rijkaard'ı eleştirmek bizim için en basitiydi 16 ay boyunca. Türk toplumu için yani. Ama eleştirirken koca ekibi hep göz ardı ettik. Sence tek sorumlu Rijkaard mıydı ki? Bir tek onun futbolu bilmemesi (!) mi bizi başarısız yaptı? Aslında sormak istediğim şu; Rijkaard'ın ekip çalışması, ekip sistemi de Türkiye'ye son derece ters gelmedi mi?
Yok, Rijkaard Türkiye'ye ters gelmez, Türkiye Rijkaard'a ters gelir. Bu şey gibi; öğrenci bir dersten 1 alır. Annesine “hoca 1 verdi” der. Bir başka dersten 5 alır. “Ben beş aldım” der. Biz Rijkaard'ı eleştiremeyiz ki, bizim Rijkaard'ı anlayabilecek kalibrede olmamız gerekir önce. Var mı öyle bir spor adamı şu ülkede? Yok, Rıdvan Dilmen gitsin Kasımpaşaspor'u alsın misal. :) Maksimumu odur.

Haklısın, Türkiye’de eleştiri çok kolay.
Yok dostum, Türkiye'de eleştiri çok az, Türkiye'de bol bol saçmalamak var. Onlar, gördüklerimiz, eleştiri değildi. Saçmalıktı! Ağız ishali olmuş insanlardı onlar
.
Ağız ishali, güzel benzetme oldu. Peki, sana göre futbolu kısa vadede başarıya endekslemek bizi ne kadar ileriye taşıyabilir? Mesela Adnan Polat'ın sürekli bahsettiği “geleceğe yatırım yapıyoruz” sözü gerçekten de bizim ilacımız olan şey mi?
Ben inanmıyorum bizim geleceğe yatırım yaptığımıza. Bizler en fazla sene sonuna yatırım yaparız, o da gelecektir. 1'er yıllık planlar yaparız Bugün yine Bilgin Gökberk anlattı. Terim'le sözleşme yapılmış zamanında, 96-97 şampiyon yapamazsa kovulacakmış. Şampiyon oldu, 98'de gidiciymiş şampiyon olmuş. 99'da gidiciymiş şampiyon olmuş. 2000'de yine aynı, şampiyon olmuş ama benimle neden sözleşme imzalamıyorsunuz tavrıyla adam gitmiş İtalya'ya. Yani “Ulan bana güvenmeniz için daha ne yapmam gerekir?” der gibi. Hagi de öyle, bu sene şampiyon olursa seneye de kalır. Seneye şampiyon olursa bir sonraki seneye de kalır. Sadece Galatasaray için değil her takım için bu böyle ve buna ne kısa vadeli plan denir ne de uzun vadeli plan denir. Bu başarı odaklı plandır sadece.

Bu zinciri sanırım ilk defa Rijkaard'la kırdılar.
O da ismi çok büyük olduğu için işte. Bir de Terim'de kırdılar, o da ikinci olmuştu 2003'te. Onun da ismi çok büyüktü. Hagi hepsinden iyi top oynattı, 3. Oldu. Bu çömez, TD değil dediler gönderdiler, güvenmediler. Lucescu daha beter ya. Skibbe ile Rijkaard'a baksana. Skibbe Rijkaard'ın oynatabildiğinin 2 katını oynattı, Rijkaard'ın yarısı kadar takımda kalamadı. Neden? İsim işte…

Ben aslında biraz derbiye değinmek istiyorum, en güncele. Derbide oynanan oyunu 1,5 senedir oynayamıyor olmamız Hagi eksikliği mi Rijkaard fazlalığı mı?
İkisi de, güzel tanımladın. Hagi haftada bir gün çift idman koymuş ve o gün zorunlu kamp uygulaması getirmiş. Ayrıca hafta sonları maçlardan önceki gecelerde de olacak bu muhtemelen. Bizim anladığımız dil bu. Çünkü bizim beğenilerimiz gelişmemiş. Avrupalı bunu özgürlüğü kısıtlayıcı bir hakaret gibi görür. Karısıyla bir film izlemek varken kampı hapishane gibi algılar. Bizimkiler “4 kişi toplanıp kampta okeye dönsek, karı dırdırından kurtulsak” diye can atar. :)

D isiplin insanın kendinde bitiyor biraz da, bizim ülke insanı olarak yaşadığımız disiplin sorunu en büyük engel bu gelişimde. En başta bahsettiğin olaya dönüyor, Rijkaard hem karakterli hem yeteneklilerin yanından gelmiş dediğin gibi. Karakter farkı burada çıkıyor ortaya aslında.
Evet, adam zaten o iş ahlakına inanılmaz derecede bağlı, onu bizzat huy edinmiş insanların içinden geliyor. İdmandan kaytarmanın oyuncunun bizzat kendisine zarar olduğunu bilenler içinden geliyor. Hocalar derler ya okuldan kaçanlara ya da kopya çekenlere; “Siz kendinizi kandırıyorsunuz aslında” diye. Bu da öyle bir şey işte. Emre Güngör idmandan kaçmanın kendisini sıradanlaştırdığını fark etmiyor. Rijkaard bir şey kaybetmiyor ki. Şimdi gider Liverpool'a, Emre de Yalçın'la takılsın ne güzel.

Derbiyle ilgili kısa birkaç soru sorayım. En akılda kalıcı an ne oldu senin için?
Cana'nın topun önüne iki kez atlaması. Adamda hakikatten Arnavut inadı var. Hagi'yle kanka olacaklar. :)

Fenerbahçe'de ve Galatasaray'da maçın bu hale gelmesini sağlayan etkenler nelerdi peki? GS için olumluya yönelten, Fenerbahçe'nin ise olumsuz performans sergilemesine sebep olan yani?
Fenerbahçe'de hiç anlamadığım bir gerginsizlik vardı. Fenerbahçe için rehavet. Galatasaray için Hagi. “Hagi savaşır” dedi ya, bismillah. Basın toplantısında ilk olarak bunu vurgulamıştı ve oyunculara bunu yansıttı.

Elano ve Pino'yu sormak istiyorum. Geldiklerinden beri en iyi oyunlarıydı. Faktör oynadıkları yer mi oldu yoksa yine Hagi mi demeliyiz?
Pino için oynadığı yer ve şekil diyelim. Maça çok uygundu. O şutörlüğünü ve süratini kullanabildi. Elano içinse önce Hagi. Ona çok güvendiğini daha ilk idmanında ilk olarak onunla konuşmasıyla belli etti. O da iyi oynadı. Sol açık oynasaydı da iyi oynardı bence.

Hagi'nin en önemli kozu kim olacak gibi duruyor sezonun geri kalanında?
Cana bence.

Birkaç soru daha sorayım ve bitirelim diyorum. Avrupa’ya yönelmek lazım aslında. Bunun doğrultusunda da ilk girişi Arda'yla yapmak istiyorum. Arda’nın Avrupa'ya gidişi çok mu geç kaldı ve gidebileceği en uygun takım kim olur sana göre? Liverpool ve Arsenal en çok konuşulan takımlar.
Ben olsam bu takımlara gitmezdim. İspanya'ya giderdim. Zamanlama konusunda ise; evet çok geç kaldı Arda. O Gerets'li dönemde çıkış yaptı, 2. devre sakatlandı. 06-07 sezonu sonu gitseydi bugün dünyanın en iyi 5 oyuncusundan biri olurdu. O sezondan sonra kendisini hiç geliştiremediği için artık bundan fazlası olmaz Arda.

Arda'yla ilişkili olarak, aynı şekilde bir başka göz önünde isim olan, Arda’yla kıyaslanan isim Mesut var elimizde en büyük örnek olarak. Mesut'un bu çıkışındaki etken Almanya'da olması mı yoksa Türkiye'de olmaması mı denebilir?
Türkiye'de olmaması diyebiliriz. Almanya iyi bir eğitim veriyor futbolculara ama Kuzey Avrupa ülkelerinden de gidenleri görüyoruz işte, Vidic'ler falan. Anlıyoruz ki eğitimden çok sosyo-kültürel yapı da mühim. Bizim sosyo-kültürel gelişimini sağlayamamış çocukları alıp onlarla uğraşmak istemiyorlar. Bak, misal Fatih Tekke Zenit'e gidiyor. Sözleşme imzalanacak. “Neden gazeteci yok, yoksa bunlar beni kandırıyor mu?” diye düşünüyor ve gazeteci gelene kadar imzalamıyor biliyor musun? Orada menajerler, yöneticiler vs herkes diretiyor ama nafile. Yerel basını rica etmişler, öyle imza atmış. Sonra bir başka sefer Spaletti geliyor Zenit'e, oyuncularla tanışacak. Fatih, Spaletti'ye; “Mister Sıpagetti” demiş. Var mı daha ötesi. Sen alır mısın böyle adamı? Ben Zenit'in lokantasına garson yapmam. :)

Haklısın, ne diyebilirim ki… Bu açıdan hep geri kalıyoruz tabii ki. Arda bu yönden kaybediyor diyebiliriz, medyanın gereksiz baskısı vs. de etken tabii ki. Nuri bu baskıdan daha az ölçüde uzak mesela. Onun için Türk Medyasından yiyebileceği tek baskı milli takım performansı olur -ki o da 2 ayda bir ya var ya yok. Onun bu konumdaki şansı ve geleceği hem arda'ya hem de mesut'a göre nasıl bir konumda
Umursamaz ki Nuri. Türkiye'de oyuncular kendilerini çok mühim şahsiyetler sanıyorlar. Hiç bir ehemmiyetleri yok normalde. Tuncay geçen Twitter’da yazmış, “Evimin yakınında bir cafede çayımı yudumluyorum” diyor. Türkiye'de yok ki böyle bir ortam. O cafede oturanlar Tuncay'a karşı “bir yıldız ula bu” kompleksine girmiyorlar ki. Bizim 70 milyonluk kalabalığa düşen yıldız sayısı da çok düşük bir de o var. Adamlarda başarılı sporcu, sanatçı kaynıyor. Yıldız bol Almanya'da, İngiltere'de. Bizde öyle mi? Olanlar az, az olunca da baskı inanılmaz artıyor.

Son bir soru sorayım. Konudan uzaklaşıp başa dönecek şekilde. Bu kadar şey söyledin baskı konusunda, futbolcuların duruşları konusunda. Zarar verdiğinden bahsettin. Peki, biz sıradakini, Emre Çolak'ı, nasıl koruyabiliriz? Onun bir Arda şanssızlığını yaşamasını nasıl engelleyebiliriz? O potansiyel var mı en azından Emre'de?
Valla biz ikimiz engelleyemeyiz. :) Potansiyel var ama sanırım Arda hırsı da yok. Arda hiç değilse hırslıydı. Ben, Emre daha çok Aydınlaşacak diye tahmin ediyorum. İnşallah yanılırız.

Peki, çok teşekkür ederim değerli görüşlerin için.
Ben teşekkür ederim.

Futbolun değiştirmeyeceği adam: Jose Mari Bakero


4 Kasım 2010 Perşembe

Türk Basınının Zamanlaması


Lafı fazla uzatmadan direk konuya gireceğim. Türk basını bunu hep yapıyor, yapacak. Lincoln ülkedeyken haber köşeleri boş kalmayacak diye dört dönen bir medyaya sahibiz biz. Lincoln gitti, Palmeiras'ta her attığı golden sonra ülkede güzel güzel haberler dolaşıyor maşallah! Rijkaard gittiği gün Ntvspor kıvırcık efsane gibi bir başlık atmıştı. Şimdi de neye hikmetse Xavi'nin Fifa röportajını haber yapma gereği duymuşlar. Başlık "Xavi Rijkaard'a hayran"

3 Ekim akşamında Messi'nin Golden Boot ödülü için verdiği bir röportaj vardı. Blogda da 4 Ekim tarihinde çevirmiştik Soru basit: Neden o gün takımın başında olan Rijkaard için Messi'nin o röportajı haber olmuyor da bugün oluyor? Cevabını biliyorsanız lütfen benide bilgilendirin...

Fizik, denge ve Johan Cruijff


Blogun geçmişinde Johan Cruijff'a ait olan nostaljik resimler var. 50'lere 60'lara dayanıyor bu resimler. Şuradan bakabilirsiniz. Cruijff'ü hiç tanımasanız ve bu resimlere bir kez daha baksanız muhtemelen onu tanımazsınız. Çünkü o resimlerde tam anlamıyla çelimsiz, fiziksiz ve dengesiz yapıda olan bir çokcuktu Johan Cruijff. Peki ya gelecekte futbolun peygamberi olacak bu çocuk nasıl kurtulmuştu bu handikaptan? Bu ayrıntıların arkasında ne vardı? Cruijff nasıl 16 yaşında Ajax'a profesyonel imza atmıştı?

Cruijff'ün Ajax altyapısındaki döneminde genç takımların başında Jany van der Veen isminde, Cruijff'e iki ayağını kullanmasını öğretmeye çalışan bir adam vardı. (bkz. resim: van der Veen) Cruijff o dönemlerde sağ ayağını çok iyi kullanıyormuş ve oldukça çevikmiş. Fakat fizik gücü eksik ve sol ayağı oldukça güçsüzmüş. Van der Veen Cruijff onun bu eksikliğine kafayı takmış. İlk yaptığı iş Cruijff'ün bileklerine ağırlık yükleyip onlara güç vermek olmuş. Bu eksikliği gidermek için Cruijff sırtüstü yere yatıp ağırlık takılı bacaklarını havaya kaldırmak ve yere değdirmeden indirip tekrar kaldırmak zorundaymış. Yavaş yavaş ama kararlı biçimde yapmış bunu. Cruijff bunu sürekli denemiş ve çalışmalarının sonucunda sağ ayağını kullanabilir duruma getirmiş. Herhangi biri onun bu eksikliğini gidermede yardımcı olmasaydı, pek çok kişi Cruijff'ün o en bildiğimiz özelliği olan "Topla hız değişimi" büyüsünü seyredemeyecekti muhtelemen. Çünkü bu hareket her iki ayağın iyi kullanılmasıyla gerçekleştirilir. Fakat şöyle de bir gerçek var, herkes eşit düzeyde doğmaz fakat Cruijff gibi zeki çocuklar açıklarını çalışarak kapatabilirler.


“Eğer sokakta oynuyorsan, düşmek zordur çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyucular, daha kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenirler. Bu gibi özellikler artık öğretilmiyor.”

3 Kasım 2010 Çarşamba

Sergio Busquets


Çok değil bundan 1 yıl öncesine gidelim, Busquets'in yerde yatarken parmaklarının arasından bakıp güldüğü Chivu'nun oyundan atılmasına sebep olduğu o ana! Ne yaptığını bilmeyen o çocuk bugün Guardiola ile kavga eden rakip teknik direktör Solbakken'i iterek hocasını koruma cesaretinde bulunabiliyor. Bir nevi adamlığa terfi ediyor. Guardiola ve Busquets ilişkisini irdelemek gerek biraz. Neden onu oynatıyordu Guardiola? Bu ısrar niyeydi?

Guardiola'nın oyunculuk döneminde kulüp efsanesi olduğunu biliyorsunuz. Busquets gibi defansif bir orta sahaydı. Dikine akılcı paslar veren ve stadı helikopterden izleyen bir adam gibi sahanın her yerini parselleyebilen bir görüş alanına sahip defansif orta sahaydı Guardiola. Çok iri yapılı değildi, ince ve uzundu. Busquets gibiydi! İşte bu ikilinin ilişkisi buradan geliyor. Guardiola onu izlerken kendisini görüyor. Busquets bundan 1-2 sene öncesine kadar takımın hücum yönüyle alakası olmayan bir oyuncuydu, fakat yine de orta sahada sırıtmıyordu. Neden? Çünkü Barcelona altyapısında basit oynamayı öğrenmişti ve aynen bunu yapıyordu. Bir orta sahada olması gereken tekniğe de sahipti, fakat kullanmasını bilmiyordu. Bu sene defansif orta saha olarak Mascherano'yu transfer eden Guardiola ona saha içinde neyin ne olduğunu anlatmadan Hercules maçında sahaya sürmüş ve sert, sarı kart yemiş bir futbolcu olarak yedek kulübesine geri almıştı. Sonraki maçlarda Mas'ı yedeğe çekmişti, ona pas trafiğinde nasıl pozisyon alması gerektiğini ve kanalları kullanarak hücumu nasıl en hızlı biçimde geliştirmesi gerektiğini anlattı. Bu süre zarfında Guardiola Busquets ile devam etti. Busquets bu dönemde harika maçlar çıkardı. Guardiola'ya maçtan sonra basın toplantısında Busquets'i sorduklarında "Pas kanallarını tıkamıyor" cevabını verdi. Yani burada aslında Mascherano'ya göndermede bulunmuştu. Daha sonra geçtiğimiz haftalarda Mascherano'ya 11'de şans veren Guardiola'nın çabasının sonucu istatistiksel olarak şuydu: 96 pasta 94 isabet bulan bir Mascherano. Guardiola bunu başararak harika bir derinliğe sahip oldu. Busquets ise adamlığa terfi etmiş oldu. Takımın hücum yönüne verdiği katkıyı net bir şekilde görebilmek için Copenhag maçında Messi'nin golünden önce verilen ince pasın kime ait olduğuna bakabilirsiniz. Aferin Sergie!

2 Kasım 2010 Salı

GSCimbom Fanzin #38

GSCimbom Gündemi
Abdullah Taşan ile 1 aylık süreçte GSCimbom ile ilgili yaşanan gelişmeler, görüşler...

Galatasaraylılık neydi? Galatasaraylılık...
Baba Gündüz'ün Galatasaraylılığı tanımlayan cümlelerini geniş penceremizden okuyoruz...

Analiz ve İstatistik
Ekim ayında oynadığımız 4 karşılaşmayı bütünüyle ele alıyoruz. Bununla birlikte maç öncesi ve sonrası haberleri, GSCimbom maç merkezinden yorumları Fanzin ekranına taşıyoruz!

Geçti Devrimin Lakırdısı
Atilla Çelik'in kaleminden Devrim, Rijkaard ve ortaya konulan hamleler üzerine yorumlar

Gheorghe HAGI
"Zor durumda Galatasaray'ı seçme nedenim, 1996'da seçme nedenimle aynıdır" diyor Gica. Kendisine bir kez daha hoşgeldin diyoruz!..

Sinan Yılmaz ile Keyifli Sohbet
wwwextensor blog yazarı Sinan Yılmaz, Sertaç Murat Kılıç'ın sorularını yanıtlıyor

Çünkü Galatasaray Daim Olandır!
Herkes gider biz kalırız, Doğukan Karadan'ın kaleminde öz bir Galatasaray yazısı

Ekim Ayının Ön Plana Çıkanları
GSCimbom forumlarında Ekim ayında en çok beğenilen performansları ele alıyoruz

Tarihin Savaş Kitabında Bir Sayfa: LORIC CANA
Burak Eren'in kaleminde bir savaş hikâyesi

Franklin Edmundo Rijkaard
Aslında giden değil kalandır terk eden, gidenler bu yüzden gitmiştir zaten...

Bir Aslan Yelesinin Sevinci
10 yıl öncesine gidiyoruz, Berlin'de fetih yaptığımız o güne...

Klasik Futbol Köşesi
Geçen ay ilgi gören ve bu ay devam ettirdiğimiz Klasik Futbol köşesinin konuk futbolcusu efsane Brezilyalı Romario!


***
Her sayıdan sonra daya iyisini yapabiliriz derim. Bence yine daha iyisini yapabiliriz. Ekim ayının hemen hemen tüm konularını ele aldık. Resimlerden analizlere, maç merkezi yorumlarından Ekim ayının içinde yaşanan önemli olaylara kadar değindik. 72 sayfalık bir tasarım çalışması yaptık fakat ben içerik konusunda daha çok çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Semih Kaya röportajımızın bir sonraki aya sarktığını açıklamıştık. Basketbol ve diğer amatör branşlara da yer vermeliyiz. Çünkü Galatasaray sadece futbol şubesi değil. Her türlü branş hakkında olabildiğince daha çok bilgi, yazı paylaşmak istiyoruz. Fikirlerimizi sunmak ve bunları kaliteli bir ortamda tartışmak istiyoruz. Herhangi bir görüş, fikir veya eleştiri varsa mutlaka bizlere ulaşın ki daha iyisini yapabilelim. Bu çalışmaları sunmak çalışkanlılık ve emek gerektiriyor. Emeği geçen arkadaşlarıma teşekkür ederim.