30 Eylül 2010 Perşembe

Michael Laudrup ve Pep Guardiola

Michael Laudrup 19. yüzyılın sanatçılarından biriydi. Guardiola ve Laudrup, kupalarla dolu, Barcelona'nın 'Rüya Takım' diye adlandırdığı efsane kadronun iki kilit orta saha oyuncusuydu. Her ikisi de futbolculuk dönemlerinde numaraları unutulmaz oyunculardı.

94 yılının ardından Michael Laudrup'un yolu ezeli rakip Madrid'e düştü. (bkz. resim) Bu hafta sonu Camp Nou, Laudrup'un takımı Mallorca'yı ağırlayacak. Birlikte kupalarla dolu yıllar geçiren, birbirlerine rakip olan iki efsane orta saha pazar gecesi teknik direktör olarak birbirine üstünlük sağlamaya çalışacak. Duygusal ve bir o kadar ilginç bir karşılaşma olacak.

28 Eylül 2010 Salı

Hagi-Cruijff

Bu fotoğraf 94-96 arası bir döneme ait. Hagi'nin Barca zamanlarından. O mudur değil midir çok emin olamadım uzunca zaman ama sevgili blogger dostum Muhammet'in de yardımıyla bir kanıya vardık. Hagi olduğuna dair birkaç ipucu yakaladık. Aslında bu fotoğraf bu blogun içindekiler için değerli birazda. Burada futbolu konuşanlar, burada futbolun basitini düşünenler için. Cruijff, blogun fikir öncüsü desek yeridir. Onun Barca'ya kattıkları şimdilerde çok açık bir şekilde meydanda. Yanında da onun bir öğrencisi; HAGİ. Bizim efsanemiz, onun Galatasaray'a verdiklerinde de bir basit alt yapı vardı. Futbolun en büyük üstadlarının bu görüntüsü bizim adımıza şahane bir görüntü. Futbol basit bir oyundur, bu oyunu da "Şair"lerle oynamak güzeldir.

Kupa Tarihi: Ajax - Milan


Ajax'ın 92 yıllarında temelini attığı o muhteşem genç kadro Ajax tarihinin gelmiş geçmiş en iyi jenerasyonlarından biri olarak kabul edilirdi. Sahada bulunan Frank Rijkaard ise Milan'ın gelmiş geçmiş en iyi efsanelerinden biriydi ve o gün Milan'ı mağlup ediyordu. Seedorf Rijkaard'ın yaptığını yapacaktı ve finalden 7 yıl sonra Milan'a imza atacaktı. Başarılarla dolu bir Ajax jenerasyonu. Cruijff Ajax'ı eleştirirken insanların diline sakız olur ya, aslında bu kadroya bakarken ne kadar doğru söylüyormuş diyorsunuz. Ben çok konuşmadan sözü o müthiş efsane çocukların isimlerine bırakayım:

Edwin Van der Saar
Michael Reiziger
Danny Blind
Frank Rijkaard
Frank de Boer
Clarence Seedorf
Jari Litmanen
Edgar Davids
Finidi George
Ronald de Boer
Mark Overmars

Overmars'ın yerine oyuna giren 17 yaşındaki Kluivert, 84. dakikada golü atarak Ajax'a kupayı getirdi.

27 Eylül 2010 Pazartesi

26 Eylül 2010 Pazar

His

Ben severim bu hareketleri...

Atletic Bilbao 1-3 Barcelona

Aldığım bu keyfin tek açıklaması ne oynadığını bilmektir. Serbest pozisyonda İniesta, zaman zaman sola kayan Villa fakat oynadıkları şeyi ezbere bilen bir Barca. Ha birde, Pedro! Belki gol atamıyor, belki oyun içinde pek fazla etkili olamıyor ama Pedro'nun takımına sağladığı katkı inanılmaz. Kış için yazları yemek stoklayan karıncalar gibi. Sürekli çalışıyor. İlk yarı aksayan Adriano yerine Maxwell'i oyuna alarak sol bekte sıkıntıyı çözen Pep Guardiola'nın ekibi rakibinin 10 kişi kalmasıyla defansif olarak daha rahat görüntü çizdi.

Bugün oyunu iki bölüme ayırabilirim. Keita'nın golünden sonra aldığım haz, Keita'nın golünden önce aldığım hazdan daha fazlaydı. Topa daha çok sahip olarak Dani Alves ile kanadı iyi kullanan Barca, rahatlamak için aradığı ikinci golü proseför Xavi ile elde etti! Oyun rahat giderken Villa'nın rakibine yaptığı hareket olmamalıydı. Messi yokken bir de Villa'yı kaybetmek Guardiola'nın saçından 5-10 tane daha koparacaktır. Busquets'i neden sevmeye başladığımı çözemiyorum.

Kart pozisyonundan bir görüntü yakalamıştım, onu da paylaşayım:


Bir de şu görüntüde Bilbao'lu futbolcunun ne yaptığını çözemedim. Carles Puyol'u görünce böyle mi oluyorlar yoksa???

25 Eylül 2010 Cumartesi

Fotoğraflarla: Forması şortunun içinde olan adamlar #3

İtalya'dan



Hayran Olduklarım...

Birkaç gündür -özellikle burada- Jose ve Cruijff tartışmaları yapılıyordu. Hangisinin başarısı daha değerli vs. diye. Aslında ben, onca tartışma ve karşı iki görüşün analizi yapılırken, daha doğrusu karşı iki futbol anlayışının analizi yapılırken biraz işin dosthane kısmına dönmek istedim. Kabul, belki resimde Johan yok ama onun bir nevi öğrencisi Frank var. Aslında benim yer aldığım nokta da tam olarak burası. Oynatılan futboldan öte, işin bu kısmı. İkisine de kişi olarak saygım sonsuz ama futbola, futbolun güzelliğine ve değerine verebileceklerini kıyaslarsak Frank elbette bir adım önde. Ben bu dostça görüntüyü görmekten mutluyum. Hayran olduğum iki dev insanı aynı karede görmek kadar güzel bir şey olmasa gerek.

24 Eylül 2010 Cuma

Pastore'nin Geleceği

Pastore Juventus'a yaptığı resitalden sonra İspanya ve İtalya basınında yeniden gündeme geldi. Palermo başkanı Zamparini onu Zidane'a benzetiyor ve ekliyor: "Manchester City, Inter ve Real Madrid Pastore'nin fiyatını sordu. Bizim belirlediğimiz fiyat €25 milyon. Ne zaman gidecek diye sorarsanız bu Real Madrid değil. Fakat Mourinho onu herhangi bir fiyata istiyor. Ancak ben Pastore'nin Barcelona'da oynayacağını düşünüyorum." Pastore turnuvadan hemen sonra la Gazzetta için röportaj vermişti ve şöyle demişti: "Messi harika bir arkadaş ve ona bir söz verdiğimi biliyorum...

Son cümlede Messi'ye verdiği söz sanırım bir gün onunla aynı takımda oynayabilme sözüydü. Pastore Dünya Kupası'nda süre aldığı dakikalarda dikine ve çok etkili oynadı. Benim gibi bir kaç kişiyi etkiledi. Yapması gereken kendisine değer veren bir kulübe gitmesi. Geçmişte bu şekilde bir çok genç oyuncunun büyük kulüplerde harcandığını gördük. Şöhret bir sonraki basamak değil, en sondaki basamak olmalı. Önemli olan oyuncunun forma şansı bulabilmesi. Barcelona olur da Cesc için umudunu keserse rotasını çevirmesi gereken ilk futbolcu Pastore olmalı. Bu çocuk aklını kullanırsa büyük bir geleceğe sahip olur...

Profesyonel Futbol; Dennis Bergkamp

İzlettirdiği müthiş goller, Hollanda futbolundaki yeri ve profesyonel anlayışıyla herkesi kendine hayran bırakan bir isimdi Bergkamp. Attığı nice goller ve Ajax'tan başlayıp Arsenal'e uzanan müthiş bir kariyer.Hollanda gibi futbolu bol bol besleyen bir ülkede, 1969 yılında doğar ve Amsterdam'ın batısındaki bir apartmanın önünde başlar onun için futbol. Ailecek futbol fanatiği olan bir ailenin çocuğu olmak kuşkusuz onun için de bir şanstı. Ailesi Denis Law'dan esinlenerek ona Den(n)is ismini verir. 12 yaşında Ajax gibi alt yapısıyla ünlü bir kulübe dahil olur ve artık onun için kariyer başlamıştır.

Ajax'ta henüz 17 yaşındayken Cruijff tarafından sahaya sürülür ve kariyerinin ilk maçını Roda karşısında oynar. Aynı sezon Uefa Kupa Galipleri Kupası finalinde kenarda oturur. Bir sonraki sezon daha iyi geçmiştir, artık takımın değişmez oyuncuları arasındaki yerini yavaş yavaş almaya başlar. Hollanda Ligi'nde gol krallığını da domine etme noktasına gelmiştir artık. Ve böylece Hollanda futbolu büyük bir yeteneği daha dünyaya sunmuş olur. 1993 yılında Wim Jonk'la birlikte İnter'e transfer olur ama orada geçirdiği iki sezon hiç beklediği gibi geçmemiştir. İtalya'daki defansif oyun, Hollanda'dan sonra kolay olmamıştır ve medyayla, takım arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar İnter'den kopma noktasına getirmiştir Dennis'i. 1995 yılında Arsenal'e £7,5 milyon karşılığında transfer olur, kariyerinin dönüm noktasına gelmiştir. Bir sezon sonra takımın başına geçen Arsene Wenger ile artık Arsenal'in efsaneleri arasındaki yerini alması hiç de zor olmayacaktır Bergkamp için. Arsenal'e transferi 1991 Heysel faciasından sonra İngiltere'ye gelen ilk Dünya çapındaki futbolcu ünvanını vermiştir Dennis'e. Onun transferi birçok transfere de öncü olmuştur ve Arsenal'in durgunluk döneminden çıkmasında büyük katkı sağlamıştır. Büyük başarıların ve kupa dolu yılların habericisi niteliğinde olmuştu Arsenal taraftarı için. 2005 yılında Wenger'in 30 yaş üstü futbolculara bir yıldan fazla kontrat yapılmaması kuralı Dennis'le bir yıllık sözleşme yapılmasına neden olur ve son bir yıl daha Arsenal formasını terletir. Bu duruma rağmen Wenger'in onun hakkında "Bergkamp’ın yerini hiçbir zaman dolduramayacağım." sözü Bergkamp'ın Arsenal için, daha da önemlisi Wenger için ne kadar değerli olduğunu gösteriyor. Bu sezon içinde Barcelona'yla oynanan Şampiyon Ligi Finalini de gördü. Kariyerinde önemli bir yere sahip olan Arsenal takımının taraftarları Highbury'nin son yıllarında kutladıkları "Taraftarlar Günü"nün adını "Dennis Bergkamp Günü" olarak değiştirir.

Bergkamp'ın Hollanda Milli Takımı kariyerinde oynadığı 79 maçta attığı 37 gol onu, o dönem en golcü futbolcu yapmıştır. Bu gollerin içinde onun adına en değerli gol muhtemelen Arjantin'e 1998'de attığı goldür. Attığı nice gol hafızalardadır.

"Dennis Bergkamp gol attığında o normal bir gol statüsünde değildir. İşte bu yüzden biz onun attığı gollere 'Dennis Bergkamp Golü' deriz."

Hatta Henry'nin onun hakkında söylediği bu sözler gollerinin ne kadar değerli olduğunun bir başka ispatıdır. Newcastle'a attığı aşağıdaki müthiş gol ise gelmiş geçmiş en iyi 4. gol seçilmiştir.

Bergkamp içi söylenecek çok şey var, "Buz Adam" lakabı söylenebilecek en güzel şey. Henry'yle yanyana yıllarca oynamış ve onunla takıma birçok başarı kazandırmış bir isim Bergkamp. Henry'nin ona ithafen; "Birlikte oynamayı hayal edebileceğiniz en iyi ortak. O'nunla konuşun ve sonra da oturup izleyerek futbolu görün." kullandığı bu cümleler aralarındaki uyumun ne kadar üst seviyede olduğunu ve bunun Henry nezlinde ne kadar kolay olduğunu ortaya koyuyor.

Futbol kariyeri bu kadar şaşalı olan birinin jübilesi de basit olamazdı. Kariyerinin en güzel anını belki de jübilesinde yaşadı. Arsenal'in yeni açılan stadı Emirates'te santra vuruşunu babası ve oğluyla birlikte yaptı. Kariyerine başladığı Ajax ve kariyerini noktaladığı Arsenal takımlarının karşılaştığı jübile maçında ilk yarı mevcut kadro oyuncularıyla oynanırken ikinci yarı tam bir efsane resitali olur. Her iki takımında efsane isimleri sahne alır. Arsenal'de Ian Wright, Viera, Seaman gibi isimler oynarken, Ajax'ta De Boer kardeşler, Johan Cruijff, Van Basten gibi isimler sahaya çıkar.

Hollanda'nın yetiştirdiği en önemli forvetlerden Dennis Bergkamp, benim de saygı duyduğum efsanelerin başında gelir. "Profesyonel Futbol"un bendeki karşılığıdır Bergkamp.

Kaç kere söylüyor?

Bergkamp hakkında biraz araştırma yaparken rastladım bu gole. 1-2 saat sonra yayınlayacağım Bergkamp yazım için birşeyler arıyordum. Golde spikeri duyunca Murat Murathanoğlu aklıma geldi. Kerem Tunçeri diye bağırışları. Aslında asıl ilgimi çeken de bu oldu. Asisti yapana da dikkat tabii ki.:)

Futbol hücumdur, futbol sanattır!

Flying Dutchman'ın yazısından sonra bu yazı için tereddütte kaldım ama ellerim yazmaya elveriyor kendimi. Blogu kurmaya karar verdiğimde bir isim düşünürken bir Cruijff hayranı olarak onun o müthiş felsefi sözlerinden yola çıktım ve Basit Futbol dedim. Cruijff hem futbolculuk hem de antrenörlük döneminde nasıl bir kazanan olduğunu göstermiştir. Bu yüzden ben onu gelmiş geçmiş en iyi futbolcu/antrenör olarak görüyorum.

Futbol ortamlarında muhabbet edilirken artık Mourinho'nun olmadığı bir muhabbet yok. Fakat ben yine bu çılgınlığa tutulmuş insanları anlamakta zorluk çekiyorum. Çünkü biz bir futbol izleyicisiyiz. Biz sahada keyif veren futbol, goller görmek isteriz. Bunun için hafta sonları en az 4-5 maç seyrederiz. Futbola vakit ayırırız. Bazen tribüne gideriz ve biletlere para öderiz. Ne için peki? Sahada 22 adamın yapabileceklerini görmek için. Onları savunma yaparken, alan daraltırken izlemek mi? Yoksa her an, tüm takım ile birlikte hücum yaparken, topa sahip olurken: bir hücum atağı izlettirebilmek için sahanın her alanını parsellerken mi izlemek isteriz? Mourinho gittiği her kulüpte başarılı olmuş, son 3 takımında evinde hiç mağlup olmamış bir teknik adam. Başarılı, ama benim için yeterli değil. Onun başarısı beni ilgilendirmiyor. O başarılı olur ve taraftarını sevindirir, yöneticileri sevindirir. Parasını alır ve işine bakar. Biz neden adamın karizmasına, başarılarına övünürüyoz işte bunu anlamıyorum. Cruijff'e Mourinho'yu sorduklarında ne diyor biliyor musunuz? "Başarılı, ama..." Ha tamam, ben Mourinho'nun karizmasıyla, başarılarıyla, medya ve teknik direktörlerle girdiği tartışmalar ve soktuğu laflarla övünücem derseniz sorun yok. Ama kendinizin bir futbol seyircisi olduğunun farkına varın. Amaç sıkıcı ve adını sadece tarihe yazdıran futbol değil. Amaç, 1974'den beri göze hoş gelen futbol, üzerinden 36 sene de geçse akıllarda kalacak Total Futbol olmalıdır.

Cruijff'ün eleştirileri üzerine eleştiri yaparken bir kez daha düşünmek gerek. Cruijff için skorda önemlidir ancak saha içindeki kalite, maçın nasıl kazanıldığı daha önemlidir. Neden Ajax'tan bahsederken bunu yalnızca futbol terimleri içerisinde yaptığını sanıyoruz ki? Ajax'ın uzun süren dönemin ardından Şampiyonlar Ligi'ne katılması Ajax tarihine baktığımızda ekstra bir iş gibi görülmemeli. Adı Ajax olan bir kulüp 20. yüzyılın en başarılı Avrupa takımları arasında yer alır...

Cruijff'ün Barcelona eleştirileri ise hep bir sonraki hamle içindir. Takım 6 kupa kazandıktan sonra Cruijff Barcelona'yı eleştirmişti. Çünkü Barcelona 6 kupa kazandığı yıl kadar sürekli üst üste iyi maçlar çıkaramıyordu. Arada kötü oynadığı maçlar da oluyordu ve o seneyi sadece 2 kupa ile kapatıyordu. 2010 Dünya Kupası finali çıkan Hollanda'ya maçtan sonra "İşte bu oyundan nefret ediyorum" demişti Cruijff. Hollanda 3 kez kaybetti finalde. Kaybettiği iki final, onları şöhtere süreklemişti, adlarının duyulmasını sağlamıştı. Çünkü onlar göze hoş gelen futbol oynuyordu. Ama üçüncü finalde bu kez öyle olmayacak. Hollanda o kaba ve çirkin oyunuyla anılacak. Futbolun nasıl bir değişim gösterdiği bir gerçek. "Cruijff'e biri futbolun değiştiğini söylesin" derken insanlar, onların oynadığı futbolun günümüz futboluna uygun bir şekilde Barcelona'ya uygulandığını görmemezlikten gelemez. Cruijff ile 92 rüya takımının temelinini attıkları o ekol günümüzde farklılık ve süreklilik göstererek bu günlere geldi ve takım kupa manyağı oldu. Mimarı kim? Cruijff. Kocayan kim? Yine Cruijff. Bizlere Dünya'nın gelmiş geçmiş en iyi takımını izleten adama teşekkür edeceğimize birde üzerine laf sokuyoruz. "Huhahuaha, Mourinho Barcelona saltanatını bitirecek bu sene. Yaşasın, hauhuaha" gibi tepkilerde vardı tabi. Real Madrid isterse Barcelona'nın 10 puan önünde bitirsin ligi. O sıkıcı ve kaba futboluyla başarı kazandıkça ben daha da çok nefret edeceğim ondan. Barcelona ise insanlara her zaman verdiği paranın karşılığını aldığını hissettirecek. Ya da televizyonda kendilerini izlemek için vakit ayıran insanlara keyif dolu anlar, hücumlar yaşatacak.

Ben futboldan keyif almaya bakıyorum, onun bunun egosuna, kendisini zeki göstermeye çalışanların açıklamalarına değil. Futbol sadece futbol değil, futbol Cruijff'ün yaptığı gibi bir sanattır. Futbol basit ve güzel bir dünyadır...

Kaan Kavuşan'da Klasik Futbol'da çok güzel anlatmış düşüncelerini, onun da eline sağlık.

23 Eylül 2010 Perşembe

Biri karizma mı dedi?

Şimdi işin özünde ben bu fotoğrafı birinin vasıtasıyla bir blogdan arakladım. Birkaç şey söylemiş de olsa benim gibi Mourinho hayranı birisi için bu fotoğrafla ilgili birkaç cümle yazmamak olmazdı. Jose kaprislidir, Jose ukaladır, Jose egoludur falan ama Jose dünyanın en pahalı oyuncusu önüne eğildiğinde duruşunu hiç bozmadan böyle kalabilen bir karizmaya, özgüvene sahiptir. Jose o karizmatik duruşundan ödün verip Ronaldo'ya topu atmıyor. Bu resmi blogdan ilk aldığımda blogger arkadaşın yazdığı gibi 10 dakika hayran hayran baktım. 

Çok da uzatmamak gerek, fotoğraf o kadar çok şey anlatıyor ki, bu anı bu kadar güzel yakalayan fotoğrafçıyı da ayrı tebrik etmek lazım. 

21 Eylül 2010 Salı

"Okullar tatil"

Haftanın en dikkat çekici olay Antep'te yaşandı. Bursaspor'un Şampiyonlar Ligi macerasından sonra tekleyeceğini düşünüyordum. Özellikle 4'te 4 yaptıktan artık puan kaybının vaktinin geldiğine inancım vardı. Fakat maç ne kadar kötü de geçse Bursaspor -artık- büyük takım olduğunu bir kez daha gösterdi ve golünü attı. Golde faul var veya yok, gol veya değil. Bunlar bir kenara, bu golün mâl olduğu bir maç var ortada. Buna benzer bir olayın geçen sezon Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde yaşandığını, aynı olaya rağmen maçın oynatıldığını, bahane olarak da "Maç henüz başlamamıştı" dendiğini bir anektod olarak hatırlatayım. Futbol sahalarında zeminlerden şikayet eden bir taraftar profili mevcut bu haftalarda. Hatta öyle bir noktaya geldi ki, bu şikayet medyaya, oradan da Federasyon'a taştı ve en sonunda bu akşam duyduğum bir habere göre de yetkililer inceleyecek ve zemini bozuk stadları düzenletecek. Bizim taraftar olarak bundan şikayet etmemiz, maçın keyfini kaçırdığı, iyi futbol izleyemediğimize dayanır. Peki futbol bu kadar kötüyken -zeminlerden dolayı !- taraftar neden bu kadar iyi ?!?!

Bu sorunun cevabı aslında çok da zor değil. Hakemin çaldığı veya çalmadığı bir düdük sonrası stadda yer yerinden oynuyor ve maç tatil edilecek noktaya geliyor. Ediliyor da keza. Futbolun sahadaki yüzünden şikayet eden bir taraftarın, tribündeki yüzü olarak bunu yapmaya hakkı ne kadar var, önce bu sorunun cevabını vermeliyiz kendi kendimize. Aslında tüm bunlar olağan şeyler, tabii olaylardan sonra olan kısmı için söylüyorum. Olaylara kadar da olağan şeyler ama o olayların yaşandığı anlar tamamen facia. Futbolumuzdan böyle şeylerin ne zaman gideceğini merak ederim hep. Avrupa'daki 5-6 büyük ligden biriyiz derken acaba düşünüyor muyuz, hangi ligde sezonda 2-3 maç tatil edilme noktasına geliyor? Kaç tanesinde hakemin kafası kanıyor?

Daha geçen yıla kadar sadece Diyarbakır'ın maçlarında yaşanan olayları çıkarsak dahi, elimizde somut örnek olarak 2 ya da 3 maç gösterilebilir.

Geçen sene bir benzerinin Fenerbahçe maçında yaşandığını yukarıda yazmıştım. Maçın tatil edilmediğini, o maçın sonucunda bir tarafın Baros'tan aylarca uzak kaldığını, diğer tarafın da büyük bir düşüşe geçtiğini hatırlatmak gerek. Şimdi o maçta kural uygulansa yine aynı şeyler olacak mıydı ki? Yalçın'ın maçla ilgili bir sözüyle noktalamak gerek; "Aynı olay İstanbul'da yaşansa aynı karar alınır mıydı?"

Alınmadı be Yalçın'ım...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Kasımpaşa-Fenerbahçe maçı Ali Sami Yen Stadı'nda?


Gözlerim yanlış okumuyorsa bu doğru. Böyle saçma kararlar verilemez. Geçen hafta İstanbul BB takımına Ali Sami Yen stadında oynamak için izin verildi. Üstelik aynı takım haftaya yine o sahada Galatasaray'a karşı oynayacak. İş bununla kalmıyor ve birde Kasımpaşa-Fenerbahçe maçı Ali Sami Yen stadına alınıyor. İşin ilginç tarafı Galatasaray yönetimi bunlara müsade ediyor. Bakalım daha neler göreceğiz...

19 Eylül 2010 Pazar

Bunun adı kasaplık!

Futbol için üzgün gün. Ujfalusi bir katliam gerçekleştirdi. İspanya'da Barcelona'nın zaferi yazılacakken Ujfalusi tüm manşetleri değiştirdi...

Atletico Madrid - Barcelona / Önizleme

Öncelikle maç öncesi açıklamalara göz atalım.

Forlan: "Nasıl olursa olsun, kazanmak önemli. Barcelona gibi büyük takımlara karşı daha iyi motive oluyorum. Barcelona'nın Hercules'e karşı kaybetmesi birşeyi değiştirmez, bu hafta daha istekli olacaklar."

Guardiola: "Atletico Madrid kontra ataklarda çok iyi bir takım. Ayrıca harika bir kadrosu var. Açıkcası onların bu sene şampiyonlar yarışı içinde olabileceğini düşünüyorum."

Flores: "Akıllı olabildiğince olmak istiyoruz. Ve bu akşam bizim partimizi yapmayı sağlayacağım"

Atletico Madrid'in bu sene kadrosuna kattığı futbolcular:

Mario Suárez (defansif orta saha, €1.8 milyon)
Fran Mérida (atak orta saha, bedava)
Diego Godín (stoper, €8 milyon)
Filipe Luís (sol bek, €12 milyon)

Barcelona'nın bu sene kadrosuna kattığı futbolcular:

Adriano (sol bek, €14 milyon)
David Villa (forvet, €40 milyon]
Mascherano (defansif orta saha, €24 milyon)

Geçen sene puan rekoru kıran Barcelona'nın tek lig maçını kaybettiği stad Vicente Calderon'du. Barcelona ve Real Madrid gibi takımları yenebilecek güce sahip 2-3 takımdan biri Atletico Madrid'dir. Atletico geçen sene Dani Alves ve Yaya Toure gibi oyuncuları eksik olan Barcelona'ya karşı kazanmıştı. O maçta Keita 1 ay sakatlanmıştı. Eksik oyunculara baktığımızda Barcelona'da sadece Eric Abidal olarak görünüyor. Abidal geçtiğimiz günlerde izin alıp yurt dışına çıktı ve Atletico Madrid maçı listesine dahil edilmedi. Aguero oynar mı, oynamaz mı derken kadroya dahil edildi.

Barcelona'nın Calderon yolcuları: Valdés, Pinto, Maxwell, Alves, Piqué, Puyol, Milito, Adriano, Sergio, Mascherano, Xavi, Iniesta, Keita, Messi, Pedro, Villa ve Bojan.

Maçın başka bir ilginç yönü Ballon d'Or ödülüne aday 4 oyuncunun bu maçta sahada olacak olması. İniesta, Xavi, Messi ve Forlan. Bu yönden ilginç bir maç olacak fakat bu bir ödül savaşı değil, üç puan savaşı olacak.

Olası kadrolar:

' Valdes, Alves, Pique, Puyol, Maxwell(Adriano); Xavi, İniesta, Busquets; Villa, Pedro(Bojan), Messi
' De Gea, Alvaro, Godín, Antonio López, Perea, Assuncao, Raúl García, Simão, Tiago, Reyes, Forlan

18 Eylül 2010 Cumartesi

Barcelona vs Galatasaray

Carles Rexach | Mircea Lucescu

5 Aralık 2001 | Camp Nou

Barcelona: Bonano, Christanval, Puyol, Andersson, F.De Boer, Xavi, Cocu, Gabri, Overmars, Kluivert, Rivaldo
Galatasaray: Mondragon, Emre, Capone, B.Bülent, Perez, Ayhan, K.Bülent, (Sergen) Fleurquin, Ergün, Hakan, Ümit Karan (Arif)

İbrahimovic vs Sacchi

Milan'a transferinden sonra Ibrahimovic ilk gollerini bu Çarşamba Axuerre'e karşı kaydetti. Maçtan sonra Ibrahimovic gazeteciyle görüşürken araya Arrigo Sacchi girdi. Ve herşey orada başladı...

Gazeteci: İlk yarı nasıl hissettin, çok iyi değildi sanki? Ama daha sonra şovunu yaptın. Fiziksel açıdan kendini nasıl hissediyorsun?

Zlatan: İlk yarı çok harika değildi, gücümü %100 hissetmiyorum. Tüm takım çalışıyor ama bizim oyunumuz bu değil. İkinci yarı daha kolay oldu çünkü daha çok boşluk bulduk ve ilk golümü attım. Daha iyi oynamaya başladık. İkinci gol gelle kendimi daha iyi hissettim. Çünkü ilk yarıda kendimi oyunun içinde gibi hissetmiyordum. Ama bu normal, ikinci maçımda daha iyi hissetmemi sağlayacak.

Gazeteci: İlk golden sonra hislerin nelerdi? Bu senin Milan için attığın ilk gol. Belli ki o gole ihtiyaç duymamana rağmen daha çok güven kazandın.

Zlatan: Normal, ne zaman gol atarsanız daha çok güven kazanırsınız. Daha sonra ikinci gol gelir ve daha iyi hissetmeye başlarsınız.

Gazeteci: Sana bir telefon uzatıldı ve muhtemelen Berlusconi'ydi...

Zlatan: Evet, beni tebrik etti. Özellikle takım için ve özellikle benim adıma mutlu olduğunu söyledi.

Gazeteci: Şampiyonlar Ligi'nde senin kilit oyuncu olmadığını söylüyorlar, ama sen bu gece Axuerre'i karıştırdın, iki gol birden attın.

Zlatan: Bilemiyorum... En iyisi için çalışıyorum ve şimdi bunun için doğru zaman olduğunu düşünüyorum.

Gazeteci: Sacchi o paslar gerçekleşmemiş olsaydı ilk golü atamayacağını söyledi...

Zlatan: Sacchi kıskanç biri. Televizyonlarda ve gazetelerde çok fazla konuşuyor.. Eğer birşey söylemek istiyorsa, yanıma gelmeli ve direk bana söylemeli.

Gazeteci: Ama bu bir iltifat oldu.

Zlatan: Evet, evet ama ben Barcelona'dayken o yine konuşuyordu.

Sacchi, stüdyodan: Ben fikirlerimin ne olduğunu konuşmak zorundayım, neyi düşündüğümü söylerim.

Zlatan: Evet ama birşey söylemek istiyorsan yanıma gel, sadece televizyonda konuşma.

Sacchi, stüdyodan: Bana birşey sordular ve ben ne düşündüğümü söyledim. Bunu suç işlemeden yaptım.

Zlatan: Gerçekten umrumda değil ama ne zaman birileri çok fazla konuşursa sen onlardan biri oluyorsun.

Sacchi, stüdyodan: Bu senin için hoş değil Zlatan.

Zlatan: Ben Barcelona'dayken de konuşmaların kulağıma geliyordu.

Stüdyodan sunucu: Ama kimi eleştiriyor ve bağırıyorsun? Sacchi analiz yapıyor, bu sana göre doğru değil belki, ama bu onun fikirleri.

Zlatan: Gerçekçi olmak zorunda. Barcelona'dayken bütün eleştirilerinde malzemeydim. Yine de iyidir. Ben oyunumu oynamaya bakacağım. Eğer beğenmiyorsa, izlemez olur biter.

Stüdyodan sunucu: Yine de Sacchi'nin senin hakkında bu gece için söyleyeceği iyi şeyler vardı.

Sacchi: Sadece fikirlerimi söylüyorum.

Zlatan: İyi, kendini açıklamak zorunda değilsin. Hiçbir şeyi açıklamak zorunda değilsin.

Sacchi: Ama senin kendini eğitmek zorunda olduğunu söylemek zorundayım.

Zlatan: Evet evet, tamam.

17 Eylül 2010 Cuma

Maddi-Manevi mi, Beklentisizce göz yaşı dökenler mi?

Bu gözyaşlarını döktüğü günü hatırlıyorum. O sevinç anı, o mutluluğu belki de herkesin yüreğini birazcık da olsa dağladı. Mutlulukla dağladı. O, o gözyaşlarını dökerken ekranda onunla birlikte gözleri yaşaran -çok inanarak söylemesem de- nice insan vardı belki de . Gurur tablosuydu, Türkiye'nin atletizmdeki en büyük başarısıydı, benim için özellikle. Bu tarif edilemez sevinç son günlerde öyle büyük tartışma konusu oldu ki, hak vermemek elde değil. 2010 Basketbol Şampiyonası'nda milli takımımızın elde ettiği başarı sonrası takımdaki her oyuncu, teknik görevli, herkes ama herkes çok büyük meblağlarla ödüllendirildi.

Gelelim tartışmanın asıl konusuna. Nevin Yanıt, Türkiye'ye atletizmde öncü olacak başarısından sonra ona vaad edilen, daha doğrusu yönetmelikte yer alan ödülünü henüz alamamış. Basketbol Şampiyonası'nda başarılı olan milli takım oyuncuları Cumhurbaşkanı'nın elinden bizzat ödüllerini alırken fotoğraflar çekildi. Nevin Yanıt'ın başarısının bu 12 Dev Adam'dan eksik yanı var mıydı diye kendime soruyorum. Cevabı aslında çok da zor değil. İki tarafta da milli bir mesele, iki tarafta da milli bir mücadele ve sonunda kazanılmış başarılar var. Nevin Yanıt'ın alamadığı ödül ile oyuncuların "henüz" aldıkları ödül arasında dağlar kadar fark var iken, daha ellerine geçecek ödüllerinde olduğunu gözardı etmemek lazım.

Arada bu kadar -dağlar kadar- farkı oluşturacak ne var acaba? Nevin Yanıt'ın 10 saniye koşup onların 360 dakika koşması mı? Yoksa Nevin Yanıt'ın Türkiye'de çok da önemsenmeyen bir spor dalında başarılı olup, diğerlerinin televizyona pür dikkat kesilip izlenen bir spor dalında başarılı olması mı? Başka bir sorum daha var aslında. Birisinde takım finale ulaştığında sokaklara çıkıp arabalarla kornalar çalınarak dolaşılıyor olması, diğerinde şampiyonluk geldiğinde dâhi bir insan evladının o kutlama anını evinde bile yaşadığının şüphede olması mı? Nedir Nevin Yanıt'ı değersiz kılan. Ya da diğerlerini? Elvan'ı mesela. Altın madalyayı boynuna astıklarında kaç kişi merakla izledi ki?

Emek emektir, bir tarafta yapılması benim başarı kriterlerime göre daha zor olan bir başarı var, diğer tarafta yıllardır "Biz iyi takımız, daha iyisini yapabiliriz"i düşündüğümüz bir başarı var. Şimdi düşünelim, "Maddi-manevi, laylalylaalalyaylay" mı, yoksa çılgınlar gibi sevinip beklentisizce göz yaşı dökenler mi?Hangisi daha çok hakediyor ya da biri diğerinden daha azını mı hakediyor?

FİFA 2011 Tanıtım Reklamı

Kaka, İniesta ve diğerleri...

Sistem ve Diziliş



"Daha önceki futbol kariyerleri boyunca hiçbir zaman 4-3-3 dizilişi içerisinde yer almamış veya yeteneklerini bu şekilde geliştirememiş oyuncularla böylesi yeni bir sistemi yerleştirmeye çalıştığınızda bazı uyum sorunları yaşamanız doğaldır." Johan Neeskens

Çoğu futbol otoritesinin taktik bilgi yorumlarken yaptığı en büyük yanlışlardan biridir sistem ve dizilişleri birbirine karıştırmak. Taraftar forumlarında da bol bol tartışılır. Kötü giden dönemlerde şöyle denilir: "4-4-2 oynamalıyız" "Bu sistem bize uygun değil"

Çok değil, bir kaç gün önce Bayern Munih'in Allianz Arena'da Roma ile yaptığı karşılaşmayı izledik. Bayern Munich'in çalıştırıcısı Van Gaal'in amacı başarının yanında taraftarına iyi futbol izletmektir. Sistemi Hollanda ekolüne dayanır. Diğerleri gibi inatçıdır. Onun saha içi kullandığı diziliş, bu ekolde yaşlı bir ağaç huviyetini kazanmış 4-3-3'tür. Van Gaal 0-0 giden Roma maçında Olic ve Hamit Altıntop'u oyundan çıkararak Klose ve Gomes'i oyuna aldı. Bayern Munih'in saha içi dizilişi değişse de yapısı yine aynıydı. Hamle, maçın kazanılması için yapıldı. Van Gaal, Müller ve Klose'nin golleriyle maçı 2-0 kazandı.

Diğer bir örnek Barcelona'dan. Guardiola Barnebau'da 2-0 kazandığı maçtan önce yine aldığı notları ezberlemiş ve yapacaklarını kafasına oturtmuştu. Takım sahaya 4-4-2 dizilişiyle çıksa da, Barcelona kendi stilinde oynamaya devam etti. Guardiola bu dizilişle Pedro'yu savunmanın arkasına sarkıtmak istedi ve yaptı. Barcelona maçı kazandı.

16 Eylül 2010 Perşembe

İhtimaller Denizi

Başlığa bakınca içerik çok farklı gelecek muhtemelen. Bugün Avrupa Ligi grup maçları start alıyor. Biraz iddaa programına baktım ve birkaç öngörümü paylaşmak istedim. Kazanma ihtimali olan birkaç takımı ön plana çıkaralım.


572 Aris-A. Madrid

Bugün bir iddaa programını izlerken Aris'in eksikleri ve kadro sıkıntısı hakkında birkaç bilgi de edindim. Aris'te 3 oyuncu cezalı ve 16 kişilik bir kadroyla maça çıkacaklarmış.3'ü kaleci olmak koşuluyla. Böyle dar bir kadro sezona fırtına gibi başlayan Madrid ekibi karşısında kolay bir maç çıkaramayacak gibi duruyor. Günün belki de en güzel oranı. 1.85'lik oranla Madrid galibiyeti tavsiyemdir.


574 Dinamo Zagreb-Villareal

Bu maç çok enteresan olacak gibi duruyor. Villareal ligde 1 galibiyet ve 1 mağlubiyetle 2 hafta sonunda 6. sırada. Hırvat takımı adına söyleyebileceğim çok bir şey yok ama Hırvat deplasmanları kolay olmaz. Benim bu maçla ilgili öngörüm alt veya beraberlik seçenekleri üzerine. Villareal'in 1.80'lik galibiyet oranı da bazılarınıza ilgi çekici gelebilir tabii.

580 Lille - Sporting Lizbon

Bu maç tipik bir beraberlik maçı. Güç dengesi açısından birbirine yakın iki takımın mücadelesi olacak gibi. Maçın berabere bitme ihtimali çok yüksek olsa da Lille'in hızlı ve etkili oyunculara sahip olması biraz çekingen davranmama sebep oluyor. Aslında bu maça oynanabilecek en ideal ganyan ilk yarı "0" ihtimali.


595 Karpaty Lviv-B. Dortmund

Dortmund lige 3 maçta aldığı 2 galibiyetle başladı. Karpaty'i ise Galatasaray maçlarında izlediğim kadarıyla biliyorum. O dönemki Galatasaray'a karşı oynayan Karpaty ne derece ölçü olur bilmiyorum ama dişli bir takım olduklarını göstermişlerdi. Dortmund'un Avrupa tecrübesi de önemli bir artı olacak Almanlar adına. 1.70'lik Dortmund galibiyeti beni cezbediyor diyebilirim. Kuponuma mutlaka koyacağım bir maç olacak.

Bunlar benim ihtimaller denizimdeki düşüncelerim. Garantisi yok ama gelme ihtimalleri -bana göre- yüksek olanları sizlerle paylaştım. Düşünürsünüz veya düşünmezsiniz bilemem, nacizane tavsiyelerimdir.:)

Ibrahimovic


Bir de golden sonra artist artist sevinmesi yok mu...

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kırılan sadece ayakları olmadı

Futbolun üstümüzde yarattığı en büyük etki mücadeleci ve sert bir oyun olmasıdır. Derler ya; "futbol erkek oyunudur." diye, aynen öyle. Futbolun o sert yönü bize inanılmaz keyif verebiliyor. Sert oyun, futbolun estetik yönüne kattığı bir değerdir fakat bazen öyle zamanlar oluyor ki o değer, koskoca değerlerden edebiliyor bizi. Bunun bir örneğini Manchester United-Glasgow Rangers maçında yaşadık dün gece. Valencia'nın bir pozisyonda yukarıdaki resimde görüldüğü gibi yerde kalması herkesin içini acıttı. Aslında bizim o anda yüzümüzde oluşan ifadeyi Wes Brown birebir yansıtıyor.

Futbol kimi zaman bu yamuğu yapıyor evlatlarına. Hayatına kattığı onca şeyi bir anda alabiliyor. Hem de hiç olmadık bir anda. Öyle bir besliyor ki adamı, tam doruklara ulaşma fırsatını elde etmişken bir anda bütün herşeyi tepe taklak yapabiliyor. Bunun gibi bir çok örnek oldu futbolda. Birçok yıldızı kaybettik. Ayağı kırılan bir futbolcunun sahalara geri dönmesi minimum 6 aylık bir süreci alır normal şartlarda. Eski gücünü toplaması, maç kondisyonunu kazanması vs. derken bu süreç koca bir sezona denk gelebiliyor. Genelde bu sorunu yaşayanlardan geri dönüşlerde en az eskisi kadar iyi ve güçlü dönen de çok örnek yok.

Bundan birkaç sezon önce benzer bir şey Arsenal'in eski futbolcusu Eduardo'nun başına gelmişti. Hırvat milli takımıyla yaşadığı müthiş çıkışın ardından ayağı kırılmış ve geri döndüğü günden beri eskisi kadar adından söz ettiremez olmuştu. Bu konuda diğer bir Arsenal'li genç Ramsey'in ise akıbetinin ne olacağı meçhul.

Bu konudan muzdarip birkaç isim bunlar. İlk fırsatta aklıma gelenler aslında bu isimler.Görüntülerin çok kötü olduğunu kabul ediyorum. Aslında bu isimlerin başına gelenler sonucu kırılan sadece ayakları olmadı, futbol kariyerlerinde de bir "kırılma" noktası oldu. Umarım Valencia'nın kariyerindeki bu "kırılma" noktası diğerlerininki gibi olmaz ve eskisiden daha iyi izleriz onu.