31 Ağustos 2010 Salı

Gol sevinçleri

Hepsini görmüştük ama bunu değil. Tuvalet sevincini çok iyi taklit ediyor bu arkadaşlar.
Buradan izleyebilirsiniz...

Misimovic ve İnsua Galatasaray'da


Diego'nun Wolfsburg'a transferi biraz daha erken gerçekleşseydi Misimovic Florya'nın kapısından daha erken girecekti. Belki de Avrupa'da Galatasaray'ı kurtacaktı. Ama Ibrahimovic'in dediği gibi futbolda 24 saat içinde neler olacağı belli olmuyor. Misimovic en sonunda Galatasaraylı oldu. Tarih yazmak istediği Galatasaray'da Florya'nın kapısından içeri girecek ve Rijkaard'a selam verecek Bosna'nın kurdu. 2000'li yıllardan beri süregelen klişe "Yeni Hagi" lafının kurbanı olmaz umarım. Galatasaray senelerce bu beklentileri büyüterek sonunda büyük bir ego haline getirdi. Felipe, Revivo, Lincoln tarihe geçen "Yeni Hagi"lerdi...

Misimovic az çok herkes bilir. Yeteneğinden, iki ayağıyla çektiği etkili şutlardan, oyun zekasından bahsetmeye gerek bile yok. Ben kariyeri ile ilgili bir kaç bilgi vermek istiyorum.

1997'de FC Bayern München'le Alman B-küçük şampiyonluğu
2001 yılında FC Bayern München ile Alman A-Gençler Şampiyonluğu
2003 yılında FC Bayern München ile Almanya Kupası
2003 yılında FC Bayern München ile Almanya şampiyonluğu
2004 yılında Alman Bölgesel Liginde gol krallığı (21 gol FC Bayern München)
2007 yılında VfL Bochum'u Bundesliga'ya taşıması
2009 yılında Wolfsburg ile Almanya şampiyonluğu

Wolfsburg Bayern maçında Misimovic ikinci yarı oyuna girdikten sonra Dzeko ile pozisyonlar yakalamış ama Bastian'ın son dakika golüne engel olamayarak 2-1 mağlup olmuştu. Dzeko o maçtan sonra "Bugün Misimovic'in bizim için ne kadar değerli olduğunu gördük" derken aslında tamda yeteneğine vurgu yapmıştı. Misimovic'in futbol zekası ve istikrarı Dzeko ile Grafite'ye Bundesliga'da gol krallığında yarıştıracak kadar yüksekti. O dönem Bundesliga'da yaptığı 20 asist olağanüstüydü ve Bundesliga şampiyonluğunda ki başaktörlerden biriydi.


Rijkaard'ın 4-3-3'ü ve Misimovic hakkında birşeyler karalamak gerek. Misimovic ile Rijkaard'ın 4-2-3-1'e yönelik bir dizilişle sahaya çıkacağını düşünüyorum. Bunu Adnan Polat bir röportajında da doğrulamıştı. Lincoln - Baros uyumu Galatasaray'ı Skibbe döneminde ilk yarıda ikinci yapmıştı ve Baros o ilk yarıyı 15 golle tamamlamıştı. İkisi aynı anda Gstv'ye röportaj vermek için katıldığında spikerin Baros'a sorusu: ilk yarı gol krallığında en büyük etkeniniz neydi? idi ve Baros şöyle yanıtladı: "İşte yanımda duruyor" Misimovic - Dzeko uyumundan yola çıkarak Misimovic'in Baros ile iyi bir ikili olabileceğini düşünüyorum. Eğer ki buna sakatlıklar engel olmazsa Galatasaray çok gollü o dönemlerine tekrar geri dönebilir ve taraftarına rahat maçlar izletebilir. Avrupa'da Eylül'ü göremeyen Galatasaray'ın şimdi iki hedefi var. O hedeflere daha kolay ulaşmak artık biraz da Misimovic'in ayaklarında. Elano, Kewell, Arda ve Baros onun destekçileri. Kurt adam yemini aramaya başlıyor...


Diğer transfer Liverpool'un 89'luk sol beki İnsua. Büyük potansiyel. Fakat sanırım kiralık geliyor. Sol bekte Hakan Balta ile olmayacağı belliydi, Rijkaard onu stoperde kullanmak istiyordu. Frank savunmanın soluna takviye istedi ve şimdi yeniden Neill - Hakan Balta ikilisinin tandemini kurabilecek. Oyun sisteminden taviz vermemeye çalışacak. Söylenebilecek tek cümle gönül isterdi bu transferler daha erken bitseydi...

Leighton Meester


3. haftada akılda kalan: Okan Alkan

Çok bilgim yok bu oyuncuyla ilgili. Aykut Kocaman, Trabzon maçından sonra bu maçta da yıllardır Fenerbahçe taraftarının görmek istediği şeylerden birini yaptı. Sağ bekte sürekli stoper mevkii için daha uygun olan Bekir ve Önder ikilisinin Gökhan her sakatlandığında sağ beke geçme alışkanlığından vazgeçerek sağ beke bu gencecik arkadaşı koydu. Gösterdiği performansla herkesi mest ettiği kesin, beni de etkilediği gibi. Dinamik, hızlı, umut veren bir görüntü çizdi. Uzaktan attığı etkili bir şut, Alex'in golündeki zor pozisyonda yaptığı orta ve Niang'a asisti yıldız yaptı desek yeridir. Simpson'ın golünden hemen önceki pozisyonda da çizgiden çıkardı topu.

Fenerbahçe daha önce böyle parlayan Kerim Zengin, Olcan Adın gibi nice gençleri kullanamadı, aslında Türk futbolu genel olarak kullanamıyor ama Fenerbahçe'nin bazı hayranlıkları bu isimlerin önüne geçiyor. Gökhan ağabeyinin önünde şans bulması zor da olsa Okan gelecek için umut dolu bir genç. Umarım Fenerbahçe ve Aykut Kocaman onun üstünde daha fazla durur ve gelecekteki sağ bekimiz hazır olur.

Yolu açık olsun !

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Mourinho ve hücum futbolu?

Bir kaç gün önce Mourinho'nun bir açıklamasını okudum. "Bizi 5 kişi ile hücum yaparken görmeyeceksiniz. Takım halinde hücum yapacağız" diyordu. Kariyerinden uzun uzun bahsetmeye gerek yok. Van Gaal gibi Hollanda ekolü ile çalışmış bir isim Mourinho. Kariyeri boyunca hep çalıştığı ülkenin şartlarını göz önüne alarak başarıya endeksli bir futbol oynattı. Bunun sonucunda her kupayı kazandı. Inter ile aldığı Şampiyonlar Ligi onun zirvelerinden biriydi. Mourinho'ya sırf kazandığı kupalardan dolayı büyük saygı duymak zorundasınız. Ama onun futbolunda hücum akımı görebileceğimi sanmıyorum. Bu, Mourinho'ya ve onun karakterine ters orantılı.

29 Ağustos 2010 Pazar

O An: Harry Kewell

Abdul Kader Keita'nın ortasına inanılmaz bir vuruş yapmadan önce Harry Kewell.

Bana inanabileceğim birşey ver: Ibrahimovic ve Guardiola

"Kaybetmek kolaydır, kazanmak zor" gibi bir çok klişe laflar kullanılır futbol endüstrisinde. Problemli, egoist futbolcuları idare etmek bazen zordur. Onların tavırlarını içine sindirebilirsin çünkü o yeteneklidir ve sana katkı sağlayabilir. Onu kazanmak istersin. Ama montajı istediğin gibi yapamazsın. Pep Guardiola Ibrahimovic gider ayak basın toplantısında "Ben kulübün hatrı için onun hakkında konuşmam" demişti. Aslında bu açıklama Pep Guardiola'nın Ibrahimovic'i kazanmak istemediğinin göstergesiydi. Pep Guardiola, onu sistemini yükleyemedi. Ibrahimovic yalnız kaldı...

Barcelona kültür olarak çok farklı bir takım. Nou Camp'in çimlerine ayak bastığınızda yapacağınız ilk şey oranın kokusunu beyninize sindirmeniz. Orayı bir iş olarak değil, bir yuva olarak görmeniz. Takım arkadaşlığını üst seviyede tutmanız. En son problemli oyuncularla Frank Rijkaard döneminde Ronaldinho, Deco gibi futbolcularla yaşamıştı Barcelona. Onların sonu Ibrahimovic'ten farksız olmamıştı. Ibrahimovic Barcelona'ya imza atmak için odaya girdiğinde Pep Guardiola onu gülerek karşılıyordu. Şimdiki durum Ibra'nın gider ayak verdiği röportajda bahsettiği gibi: "Ben odaya girdiğimde, Guardiola çıkıyordu. Eğer korkuttuysam bilemem. Bu Barcelona'da olma hayalimin koptuğu filozoftur. Ben gidiyorum ama henüz sorunun ne olduğunu bilmiyorum. Durum olduğu gibi, ben mutluyum. Hocam beni istemedi ve benim daha fazla vaktim olmayacak. Ben ilizyonu kaldırdım, ama onu başka bir bilgisayarda geri istiyorum."

Barcelona'ya Eto + 40 milyon € gibi bir ücretle transfer edilmişti Ibrahimovic. Şimdi kiralık gidiyor ve satın alma opsiyonu 24 milyon €. Bu büyük bir çöküşün göstergesidir. Bu yine büyük bir beceriksizliğin göstergesidir...

Barcelona'nın pasa dayalı futbolunu hücumda yavaşlatan, ama bununla birlikte kalitesini göstererek yine inanılmaz gollere imza attı Ibrahimovic. Gezgin özelliği yoktu ve ağırdı. Eto'nun sistemde en büyük yeteneği buydu. Bu yeteneği onu 130 gollük Barcelona kariyerini efsane olarak bitirmesine sebep oldu. Galliani onu Milano'ya döndürdüğü için çok mutlu görünüyor. Artık yine o egoist, bencil ve harika gollerini görebileceğimiz bir yerde Ibra. Ronaldinho, Pato ve Ibrahimovic: seyretmesi zevkli olacak birbirinden yetenekli 3'lü. Milan bu bir senelik dönemde Ibrahimovic'in parasını hazırlar ve sene sonu Barcelona masasına vurur. Guardiola'nın bu saatten sonra onu geri alacağını hiç sanmıyorum. Çünkü o Guardiola'ya, Guardiola'da ona inanabileceği birşeyler veremedi...

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Fotoğraflarla: Forması şortunun içinde olan adamlar



Benim için görev adamı niteliğindedir formasını şortunun içine koyan adamlar. Raul'dan Giggs'e, Hagi'den Alex'e, Neill'dan Tugay'a, Laudrup'tan Ronaldo'ya karışık bir seriyle başladık şimdilik. Devamı gelecek elbet...

Quique Sanchez Flores



İdol olabilecek bir adam. Adam gibi adam. Quique Sanchez Flores...

27 Ağustos 2010 Cuma

Rijkaard'ın günlüğünden #3

"Kaç ay oldu, hâlâ transfer yok ortada. Adnan Sezgin Bey gidiyor geliyor benimle görüşüyor. Her Ali Sami Yen'deki maçtan önce bir görüşmemiz oluyor mutlaka. Konuşulanlar da hep aynı. Cana ve Pino geldikten sonra biraz kafam rahatlayacak demiştim, transferler hızlı geliyor, kampın sonuna yetişecek demiştim. Yanılmışım, meğersem bunları almak için 3 aydır uğraşıyormuş adam, ona da üzüldüm. Dediğim gibi her iç saha maçında görüşüyoruz, bana "Bahsettiklerini alamadık, anlaşamadık. Başka isimlere yönelmeliyiz." diyor, ben de yeni isimler veriyorum. Andım olsun, şu transfer döneminde adamın her gelişinde 3'er tane farklı isim verdim. Gitti geldi ortada bir şey yok. Beograd maçı berabere bitince bir de iyice sinirlendim. Neyse ki turu geçeceğimizden emindik. Bugün turu geçtik, Kewell'ın dönüşü çok iyi oldu ve iyi ki bunu elde tuttular dedim içimden.

...

Bugün çok sinirliyim, demiştim ya geçtiğimiz aylarda, sinirlerim her geçen gün yıpranıyor diye. Gerçekten artık had safhaya ulaşmaya başladı. Pino sakatlanmış, Baros sakat, Elano henüz döndü. Sivas maçına, ligin açılış maçına bir kadro sürüyorum ben bile hayretler içerisindeyim. Bir de adını bilmediğim bir adamla kavga ettim ki sormayın. Çok umursamıyorum da dışarıya böyle görünmek tarzım değil. Şu satırları yazarken ancak kendime geliyorum. Maçtan hemen sonra Adnan Bey'i aradım, "transfer acil acil acil" diye. O da durumun vahimiyetini kendilerinin de gördüğünü ama bunu medyaya yansıtmamam gerektiğini söylediler. Hatta Mustafa benden özür diledi basın toplantısından sonra. Meğersem söylediğimi farklı çevirmiş. Sebebini sordum Adnan Bey istedi dedi. Bakıyorum da şimdi, Adnan Bey'in bana verdiği talimatla birebir. Transfer istiyorum ama benimle bu konuda görüşen yok. Bakalım neler olacak daha, yavaştan bavulumu da kapının yanına koydum ben. Ne olur ne olmaz, yarın bir gün transfer yapmıyoruz, para yok diye diye beni de gönderirlerse vakit kazanayım kaçmak için.

...

Karpaty maçı da bitti, yine hüsran. Kulübün gidişatı iyi değil. Geçen bir TV programı izliyordum, 2012 falan yazıyordu altta. Mustafa'ya sordum ne diyorlar diye, kriter falan varmış. Adnan Bey ona dikkat ediyormuş. Bunca zamandır niye transfer gelmedi diye sorup duruyordum kendi kendime. Artık yapacak bir şey yok. Şunun şurasında 10 gün kaldı, 10 günde 3 tane oyuncu mu? Kim satsın ki bu saatten sonra? Biraz daha dertleşmem lazım benim. Bugün bir grup taraftar "Forever Frank Rijkaard" diye pankart açmıştı. Gözlerim doldu, gerçekten bana hâlâ güvenebilen insanlar varmış. Çünkü bu ülkede geçmişte şampiyon yapamayanı kovuyorlarmış, parasını verip postalıyorlarmış. Mert'le çok dertleşiriz, adam benim kalmamı sürpriz diye nitelendirdi. Benim buraya geliş amacım belli, 1 yılda bu sistemin oturmayacağını birileri bana söylediğinde "Merak etmeyin, 1 .5 yıl bana yeter" demiştim. Tabii hazırlık dönemlerini katarak söyledim ben bunu. Bugün bakıyorum hâlâ gram ilerleme yok. Onları şimdi anlıyorum, transfer yapılmıyormuş bu ülkede. Destek bir yere kadarmış. Maçta taraftar çıldırmış gibiydi yine, onları en son böyle gördüğümde Arda'yı ağlatmışlardı. Bugün Mert'e sordum maç sırasında, ne diyorlar diye, yönetimi istifaya çağırıyorlarmış. Şaşırdım gerçekten, bana güvenip, sonuna kadar destek veren adamlar, beni getirip göndermeyenlere neden istifa çağrısı yapıyorlar? Sebebini de biliyorum ama söylemeyeceğim, hep aynı konular çünkü.

...

Bugün Bursaspor'a da yenildik, tarihin en kötü ikinci başlangıcıymış. Tarihin en kötü ikinci başlangıcını benim gerçekleştirmiş olmam beni mahvediyor. Johan'a da sordum, ne olacak halimiz diye. Onun bana söyleyeceği bir şey kalmadı. Nasihatleri hep önemlidir benim için ama o da artık sustu. Onun da sinirleri yıpranıyor, genel tavrıyla zaten biraz asabi birisidir, bugün yine yürüdü birinin üstüne. Aklıma gelmişken, burada kurallar farklı işliyor galiba. Çocuğun birinin sarı kartı vardı, sonra topu eline aldı, ardından yere attı. Bir baktım dizlerinin üstüne çökmüş, gözleri kısmış, yüzü buruşmuş halde kırmızı kartı bekliyor. Sonra kart çıkmayınca, yüzünde bir şok ifadesi gördüm. O bile şaşırdı, daha nice hatalar görüyorum ama bununla yetineyim. " 

Devamı gelecek...

Keskin gözler: Javier Mascherano Barcelona'da

Eski Liverpool menajeri Benitez eski öğrencisi Mascherano için teklif vermişti. Sportif Direktör Marco Branca bu konuda onlara güvence vermişti. Barcelona bu arada Liverpool ile tekrar temasa geçti ve ilk yenilgiden sonra yeni bir teklif verdi. Mali durum nedeniyle Liverpool Mascherano'yu satmak istedi. Barcelona önce Mascherano ile anlaştı. Ibrahimovic için ciddi bir teklif bekliyordu çünkü kulübün maddi para konusunda sıkıntısı vardı. Milan teklifi para + oyuncuydu. O transfer olmadı. Barcelona'nın Mascherano için yaptığı ilk teklif 16 milyon €'ydu. Liverpool Mascherano'nun piyasa değerinin bu fiyat olmadığını düşündü ve bunu yetersiz buldu. İngiliz kulübün mali talepleri düşürmek için, istemediği halde kesin bir dille oynamayı reddeden Mascherano tutumunu göz önüne aldı. Barcelona'da bazı kaynaklara göre bu olaydan sonra teklifi biraz daha yukarıya çekti. Bu his ve teklifler Benitez'e geri adım attırdı. Liverpool ve Barcelona, son saatlerde sonuçlara yaklaşırken, Barcelona son teklifini yaptı ve Liverpool ile anlaşmaya vardı. Mascherano'nun böylece ilginç transfer hikayesi Barcelona ile sonuçlandı.

Milan maçından sonra basın toplantısında Guardiola Mascherano ile ilgili bir soruya "O her takımın arayacağı bir oyuncudur" demişti. Yaya Toure'nin ayrılışından sonra takımın çekirdeğini kuvvetlendirmek isteyen Guardiola orayı Mascherano ile doldurmak istedi. Çünkü Barcelona ile örtüşen bir futbolcuydu. Mascherano Barcelona'da yıllık 5.5 milyon € kazanacak. Mascherano bu hafta içinde takıma katılacak. Keskin gözlerin elleri Barcelona için imzalayacak...

Barcelona Javi ile birlikte müthiş bir derinlik ve kalite kazandı. Sergio Busquets defansif orta saha olarak her zaman yetersiz eleman şeklinde görülüyordu. Mascherano ile birlikte orta alanda sorumluluk alan ve lider özelliği olan bir oyuncu daha kazandı Barcelona. Diğer bir deyişle: Level atladı. Xavi - İniesta ve Mas. Bir takımın sahip olabileceği en lanet orta saha. "Saldırılan olduğu zaman savunma hareketlerine dikkat et, çünkü artık Camp Nou'dasın"... Hoşgeldin Mascherano...

Haydi şimdi transfer yapmaya...

3 sene önce Skibbe takımın başındayken Şampiyonlar Ligi ön elemesinde Bükreş ile eşleşecekti Galatasaray. 2-2'lerin adamı Aykut sahnedeydi ilk maçta, Baros'un adı bile geçmiyordu. Transferde geç kalındı, Galatasaray elendi. Baros, De Sanctis takıma sonradan katıldı. Neye fayda?

Bugün Galatasaray'ın orta sahasında bermuda şeytan üçgeni, kanadında geçen sezon Beşiktaş'ın yedeği Serdar Özkan, savunmasında bin bir bela Servet, Hakan, Ali Turan var. Neill tek başına toparlamaya çalışıyor. Hani her maç sonrası derler ya: kriz yok! kriz yok! yola devam. Hadi ordan. Unutmadan: Transfer döneminin bitmesine 3 gün var sayın Adnanlar. Aceleye ne gerek var?...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Rijkaard'ın günlüğünden #2

Rijkaard der ki;

"Ligin ikinci yarısı da başladı, iyi başladık diyemem ama bu takımda bir şeyler değişeceğine inancım da tükenmedi hâlâ. Emre Çolak, yeni göz bebeğim. Biraz fizik gücünü artırırsa inanılmaz bir oyuncu olabilir. Yavaştan şans da veriyorum ona. Günler geçtikçe bana gelen sorular da acayipleşiyor basın toplantılarında. Bir de enteresandır her maç sonrası basın toplantısı yapmak zorundayım. Adamlar illa bana gelip abuk subuk sorular soracak, mecburmuşum gibi onları dinleyip cevaplayacağım. Kaybedilen, kötü oynanan bir maçtan sonra çıkıp "kötü oynadık" demen sanki haz veriyor adamlara. Çok acayip bir ülkedeyim, teknik direktörü zor durumda bırakmak için saman altından su yürütüyorlar. Kulüpte yönetimde de bir şeyler dönüyor, hissetmeye başladım. Ama enteresandır medyanın karşısına çıkınca resmen beni mahvetmek için uğraşıyorlar, kendime acımaya başladım.

...

Jo gollerini falan atıyor da hakkında çıkan haberler kulağıma gelmeye başladı. TV'leri izlesem de bir şey anlamıyorum zaten, ancak duyacağım sağdan soldan. Açıyorum kanalları maçlardan sonra bağırıp çağırıyorlar. Hele bir program var ki gecenin 4'üne kadar sürüyor ve sürekli birbirlerine bağırıyorlar. Suratlar asık, gülmek yok. Enteresanlaşıyor burada hayat gün geçtikçe. Jo'nun bu skandalları üzmeye başladı beni, oysa ki ben ondan umutluydum. Santos desen oynuyor ama hâlâ istediğim gibi değil. Neill için Neeskens'e tapıyorum zaten, onun futbol bilgisi ve deneyimi her zaman benim için örnektir. Boşuna demiyorum yardımcım değil, ben onun yardımcısıyım diye. Johan bu işi iyi biliyor, Neill'ı oynatmak gol yeme sayımızı düşürdü biraz en azından. 

...

Taraftar çıldırmış durumda, sürekli sonuçlarımız kötü, kalecimin ne yaptığını hâlâ çözemedim. Bunca aydır buradayım taraftarın ilk defa böylesine sinirli olduğunu gördüm. Arda'nın maçtan sonra gözleri dolmuştu, bu taraftarı hep överdim ama ağlatmışlar çocuğu. Bir taraftar kaptanını niye ağlatır ki? Nasıl başarabilir bunu? Benim en son bir kaptanım hatta ve hatta en son bir futbolcum ağladığında elinde kupa vardı, mutluluktandı onunki. Ya da kaybedilen bir maçtan dolayı ağlamışlardır herhalde, en kötü ihtimalle. Ama Arda, taraftarın tepkisine üzülmüş, kendisine söylenene üzülmüş. Sebebini de sormadım zaten, nasılsa onu üzecek bir şey yapıyorsa taraftar -haklı bile olsa- benim gözümde haksızdır. Kaptanına sahip çıkmayan adamlar takıma nasıl sahip çıkacak? Bu ülkenin futbol anlayışı ve futbol görüşü beni futboldan soğutuyor her geçen gün. 

...

Adnan Bey sözleşme teklif etti geçen gün, ben kabul etmedim. Uzatacaktık ama haketmedim henüz. O sözleşmeyi haketmem için bir şeyler yapmalıyım ama henüz yapamadım. Seçimlerden de iyi sonuçla çıktı bu arada. Adnan Bey yeniden başımızda. Haldun Bey deseniz yine seferi. Adam iki dakika oturmuyor yerinde, sürekli tarıyor dünyayı, avrupayı. Adnan Sezgin denen bir adam var, hiç hazetmiyorum kendisinden. Bu takımda işler zaten tuhaf yürüyor.

...

Haldun Bey geri döndü, Adnan Sezgin Bey gitti şimdi de. Ne oldu anlamadım. Zaten bu aralar Haldun Bey'in morali bozuk, bir sorun var ama anlatan yok. Kendisine saygım ve sevgim sonsuz, her fırsatta söylüyorum da ama bakalım ne olacak. Geçenlerde Adnan Bey'den 2-3 futbolcu istedim "tamam" dedi. İstediğim adamlar gelirse çok iyi olacak, takım kendine gelecek elbet.

...

Sezon bitti, Dünya Kupası da başladı. Biraz da futbolun keyfini çıkarayım, koca bir sezon futbol adına bir şey göremedim çalıştığım ülkede. Oynatmaya çalışıyorum da oynayan yok. Bursaspor'u da takdir etmek lazım, hakettiler. Eşimle balayındayım, çok güzel günler geçiriyorum. Dünya Kupası'nda Hollanda'nın başarısı da mutlu ediyor beni. Buradan bir kaç isim için Adnan Bey'le görüştüm, önceki istediklerimden sonuç çıkmamış. Haldun Bey buraya geri gelince görüşmeler aksamış, doğal olarak görüşülen kulüpler de bundan bir hayli rahatsız olmuş. Bütün görüşülen isimler donma noktasına gelmiş kısacası. Her neyse; gün geçtikçe sabırsızlanıyorum, şampiyonanın sonuna gelsek de şampiyonu görsem diye.

...

İş başı yaptık yine. Kamp döneminin ortasındayız ve ben "deja vu" yaşıyorum. Daha geçen sene bu takımlarla oynadık aynı skorları aldık döndük. Elime birkaç tane de oyuncu verdiler sezon başında. Ne işe yararlar bilmem, birkaçında potansiyel var ama, ümitliyim. Aslında biraz da dertleşmek lazım. Geçen gün Haldun Bey'in istifasını duydum, yıkıldığım gündü. Onun o özverisi, sıcakkanlılığı beni ne kadar etkilemişti defalarca söyledim. Bu takımda saygı duyduğum tek adamdı. 'Adam gibi adam' diye bir terim varmış bu ülkede, Bursaspor'un şampiyonluğundan sonra her yerde yazıyordu ben de merak edip sordum Mert'e. Bir şey anlamadım ama çok iyi ve anlamlı bir sözmüş, Mert öyle dedi en azından. Günler geçtikçe artık iyice buranın bir parçası oldum, sinirlerim çok yıpranmaya başladı. Futbolcular arasında kavga görmüştüm geçen sene antremanda. Aynı amaç için çalışan iki insan niye kavga eder ki? Savaşa gidiyoruz, bir ülkeyi kurtarmakla yükümlü iki kişiyiz ve adamla sudan sebeplerden kavga ediyorum. Aslında anlayabiliyorum onları da, bu ülkede kavga edilmiyor, kavga ettiriliyor. Ben Türkçe bilmiyorum, ama bilsem herhalde Neeskens'i boğar, Albert'e kafa atardım. Bunu anlamak için de Arda eline bir gazete alıp, o gazeteyi okuyup okuyup fırlattıktan sonra yüzündeki ifadeyi görmek yeterliydi. Ardından Sabri aldı, o da aynı şeyi yaptı. Burada hayat garipleşiyor gerçekten. Aklımdayken söyleyeyim, durmadan bu cümleyle bitiriyorum ama nedenini bilmiyorum." 

Devamı gelecek...

Starbucks'ın şifreli tuvaletleri!

Dün bir görüşme için Kadıköy Rıhtım'da Starbucks mekanında oturuyordum. Ekşi sözlükte bir gece önce tuvaletlerin şifreli olduğunu duydum. Hazır gitmişken bende öğreneyim dedim. Arkadaşımla otururken hemen kapının soluna baktım ve şifre giriş yerini gördüm. Gerçektende böyle birşey varmış. Starbucks Kadıköy Rıhtım şubesinin yoğunluğu şüphesiz tartışılmaz. Şube yöneticileri de dışardan gelenlerin (o an müşteri olmayan) tuvaleti kullanmalarından hayli rahatsız olmuş. Bunu engellemek için Starbucks Türkiye ye projelerini ve de gerekçelerini sunmuşlar. Starbucks yetkilileride bu gerekçeyi uygun görüp onaylamışlar.

Sonuç olarak artık Starbucks Kadıköy Çarşı şubesinde artık tuvalet ŞİFRELİ. Bellirli aralıklarlada şifreyi değişereceklerini belirtiyorlar. Şifreyi ise herhangi birşey aldığınızda fişin üzerinde veriyorlar ve oradan öğrenip giriş yapıyorunuz. Kim bilir, belki ileride dışarıdan gelenler birşey almadan koltuklara oturmasın diye şifre koyarlar...

Bir teknik direktörden fazlası: Jose Mourinho



Şimdi bloga girersiniz, çehresine bakar, rengini görür, adını, banner'ını inceler, sağ wigdettaki resimlere, felsefeye bakarsınız. Esinlenilen düşünceyi görürsünüz. Sonra da bu başlığa bakınca "ne yapıyor bunlar?" diyebilirsiniz. Aslında felsefemiz basittir, hayranlık başkadır. Cruijff'un kariyerini, yaşadıklarını hatta yaşam tarzını her okuduğumda, onunla ilgili duyduğum her kelimede hayranlığım katlanır. Ama gel gelelim ki benim bu herife acayip bir sempatim var. Jose'nin teknik adamlığını, spor bilgisini ve kültürünü bir kenara bırakın, kişi olarak müthiş saygım var.

Bilirim, Cruijff'la pek iyi değillerdir ama zamanında bu da bir Hollandalı'nın yanındaydı, ondan öğrendiği şeyler var -ki Hollanda futbolundaki önemli isimlerden birinin yanındaydı; Luis Van Gaal. Jose'nin benim için bir idol olduğu, futbol felsefesi ve karakter yapısıyla tam bir fenomen olduğunu gerçeği değişmez hiçbir zaman. Her zaman zirvede anılmıştır adı, Jose Mourinho denilince akla hep aynı şey gelir; "başarı!" Adamın futbol geçmişi yok denecek kadar önemsiz, teknik direktör olması nasıl gelişti çok bilgim de yok ama Porto'ya kazandırdıkları tartışılmaz. Karakteri herkese ne kadar itici geliyorsa bana da bir o kadar çekici geliyor. Çünkü adam zeki, kurnaz, altta kalmayan, lafını esirgemeyen, bilgili, yetenekli... Daha bir çok özellik sayarım. Herkese verdiği ters cevaplarla ünlüdür genelde. Teknik direktörlerle atışmaları, durduk yere ona buna çatmaları meşhurdur.

İnter'le geçirdiği bir sezonun ardından geçen sezona başlarken yine İtalya Ligi'nin favorisiydi. Yaşadığı deneyimler ve tecrübeler inanılmaz, müthiş bir kariyer ve daha da iyisini hedeflemek. Özelliklerini sayıyordum ya, bunu da ekleyeyim. Adam hırslı, vazgeçmez, başarıya inancı tamdır. Geçen sezona başlarken ağzımdan tek laf çıkıyordu; "bu sezon Şampiyonlar Ligi Jose'nin ellerinde olacak." Futbola bakış açısı tamamen felsefeden geçen bir adam aslında. Kendi felsefesi, oyuncuya göre sistem anlayışı ve herkesten alınabilecek maksimum verim onun için en önemli plandır kafasında. İnter'e oynattığı futbol çok eleştirilse de -sözde- anti-futbol anlayşına hakim olduğu düşünülse de tarafsız gözle bakarsak işini yaptı. İnter'de aldığı Şampiyon Ligi kupasından sonra misyon tamamlandı, artık yeni bir sayfa zamanı gelmişti. Real Madrid hem onun için hem de Real taraftarı için en büyük hayaldi. Dünyada öyle bir ikiliyi yan yana getirinki bu oluşum olsun. Pilav üstü kuru mu dersiniz yoksa başka bir şey mi bilemem. Cuk diye oturan bir evlilik oldu bu.

Aslında Jose R gelirken Barca hükümdarlığını nasıl yıkacağını çok merak ediyordum -ki hâlâ da çok merak ediyorum. Barca'nın oynadığı inanılmaz futbol, alınabilecek puan sınırlarını zorlayan performansı ve asla formdan düşmemesi Jose'nin işini zora sokuyor elbette. Şöyle bir bakıyorum da, 96 puan toplamış ve şampiyon olamamış bir teknik direktörün yerine gelen birinden ne istenir ki? 97 mi topalamak, 99 mu, 100 mü? Daha ne kadar üstüne koyulabilir ki? Geçen sezonun bir tekrarı olsun bu sezon, öyle kuruyorum kafamda. Her skor aynı olsun. Ama tek bir maç farkedecektir içlerinde, tek bir maçın skoru Real'i şampiyon yapacaktır; Barca'yı evinde yenmek. Jose'nin kafasında kurduğu da bu olsa gerek. Yeni sezona başlarken daha çok takım olgusunu ön planda tutmaya çalışarak transferler yaptı. Mesut, Di Maria, Carvalho gibi isimler takıma çağ atlatmayacak belki ama Jose yapınca bu transferleri değeri daha da artıyor. Demiştim ya, futbolcudan alınabilecek maksimum verim, oyuncuya göre sistem ve o sisteme göre takım kurgusu. Bunların oluşturduğu yolda ise yapılan transferler.

Jose vs. Real birlikteliği değil de beni en çok meraklandıran Jose vs. Barca birlikteliğinin nasıl geçeceği. La Liga adına öyle güzel ve büyülü bir sezon bizi bekliyor ki, her anını doya doya yaşamak çok keyifli olacak. El Clasico'yu iple çekiyorum desem yeridir.

Ibrahimovic & Guardiola sorunsalı



Barcelona dün akşam Milan ile dostluk maçı yaptı ve penaltılarla 3-1 kazandı. Konu maç değil, tabi ki Ibrahimovic. Onun açısından farklı bir akşamdı çünkü İspanya basınında adı uzun süre Milan ile anılmıştı. Gelelim maç sonrası Ibrahimovic'in ilginç açıklamalarına: Ben Barcelona'nın oyuncusuyum. Diğer takımlar hakkında konuşmak istemiyorum. Barcelona'da mutluyum, ailem de mutlu. Benim herhangi biriyle problemim yok. Antrenörüm ne düşünüyor bilmiyorum. Biz 6 ay içinde sadece iki kere konuştuk.

Şimdi de Pep Guardiola'nın açıklamalarına geliyoruz: "Ibrahimovic? Ben, kulübün hatırı için Ibra hakkında konuşmam. Eğer biz geçmiş altı ayın içinde sadece iki kez konuştuysak, onun için bir sebep vardır. Pazar 31 Ağustos'a kadar açık. Eğer Ibra yolda kalırsa onu deneyeceğiz.Ibra'nın kalacak olduğu yüzdesi? Benim, hiçbir fikrim yok. Ibra'nın antrenman oturumunda nasıl davrandığıyla ilgili sorunum da yok. Kulüp önce gelir, oyuncular sonra. Ibra ile konuşmaktan neden rahatsız değilim? Onun menajeri bile konuşmuyor ve bu bir yol değildir."

Pep'e Ibra'nın ayrılma yüzdesi sorulduğunda hiç bir fikri olmadığını söylüyor ama ikisi arasında kara kedi olduğuna dair yüzdeyi ben %100 olarak görüyorum. Ibrahimovic belli ki biraz sorumsuz davranıyor, takımdan uzak bir görüntü çiziyor. Yoksa Pep sorunları olan oyuncuları yemeğe çıkarır ve o sorunları halletmeye çalışırdı. Barcelona'nın yapmak istediği ortada. Ibra'yı uygun bir fiyata satmak. Fakat o fiyatta şuan gelmiş değil, kapılar açık bekliyor. İlgilenen tek kulüp Milan. Ama onların parası yok. Belki İngiltere'nin her noktasını karış karış parselleyen Arapların canına tak eder ve parayı basıp Ibra'yı alırlar, umut kapısı tabi. Yoksa Pep ondan bu sezon nasıl faydalanacağına bakar...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Gerrard ve Torres'siz Liverpool


Liverpool onlarsız nedir taraftarın gözünde merak ediyorum. Torres-Gerrard olmadan zaten takımın kapasitesi ve gücü yüzde 50 dolaylarına iniyor. Bir Liverpool sempatizanı olarak nerede o eski Liverpool derim onlarsız Liverpool'a, hayranlığım da tartışılmaz ama bu isimlerin Trabzon'a gelmeyecek olmaları beni bir Türk olarak mutlu ediyor.

Futbolda bazen çok iyi olabilirsiniz ama şansınızın da yanınızda olması gerekir. Galatasaray - Bursaspor maçında olduğu gibi. Trabzonspor, Fenerbahçe maçında özellikle orta sahada dağınık bir görüntü verdi. Bu noktaları iyi kullanabilecek Joe Cole, boş alanda etkili bir Babel olacak. Takım topu kaybederken savruk değil de takım savunmasını iyi beceren bir yapıya sahip olursa, Şenol Güneş oynatmak istediği hücum futbolunu daha da geliştirebilir. Orta alanda Alanzinho ile başlayıp isteği skoru elde edebilirse, Trabzonspor'un skoru koruma değişikliğine giderek turu geçmesi hiçte uzakta değil. Şimdi herşeyi bir tarafa koyalım, çünkü zevkli bir karşılaşma bizi bekliyor.

Rijkaard'ın günlüğünden #1


Rijkaard der ki;

"Ve sonunda İstanbul'dayız. Uzun bir maraton oldu açıkçası. Haldun Bey'le yapılmış onca görüşme, yenilen yemekler, oturulan cafeler. Çok kibar, aklı başında birisi kendisi. Doğrusunu söylemek gerekirse bunca takımda oynadım çalıştım, onun kadar amatör ruhla işini profesyonelce yapanını görmedim. Galatasaray'ı o kadar seviyor ki sağolsun hizmette, görgüde kusur etmedi. E kaç aydır görüşüyoruz, hedeflerini de anlattı, kıramazdım böyle güzide bir insanı. Aldı beni, geldik İstanbul'a. Çok memnun herkes burada geldiğim için, havaalanı tam bir kargaşaydı. İlk çıktığımda dedim "ne yapıyor bunlar?" Tabii, düşününce insan biraz mutlu da hissediyor kendini, sevildiğini bilmek güzel şey. Her neyse, apar topar sözleşme de imzaladık, imza töreni de yapıldı. Adnan Bey'le tanıştım, kulüp başkanıymış. Elimi tuttu, yanağımdan öptü. Meğersem burada adetmiş, bunu da öğrendik. Çok da anlatılacak bir şey yok açıkçası, güzel ve yorucu bir gündü.

...

Hazırlık kampını da geçtik artık, gelene gidene attık bir sürü gol ama rakipler genelde mahalle takımıydı, geçmişine baktım kulübün her yıl bunlarla oynanıyor. Herhalde pilot takım falan. Her neyse, ufak tefek Avrupa takımlarına 3'er 5'er atıyoruz, benim ve takımım için her şey güllük gülistanlık. Takıma ilk geldiğimde bana Baros-Kewell-Arda var elinde dediler. Keita'yla Elano'yu da verdiler. Ama Aydın diye bir çocuk var, müthiş bir yetenek. Topla birlikte hem hızlı, hem de teknik. Bu çocuğun kumaşına bayıldım, bu sezon vazgeçilmezim olacak gibi. Çok farklı bir yeteneği var.

...

İlk 6 haftayı geride bıraktık. Dönem dönem yazmak güzel yaşadıklarımı, farklı bir deneyim burası benim için. Havası, futbolcuları bile farklı. Taraftarı ayrı bir kefede anlatmak gerek. Geldiğimden beri yenilgim yok, takımım hiç maç kaybetmedi şükür. Taraftar daha da inançlı, e benim de inancım artıyor. İlk 6 haftada aklımda kalanlar çok garip şeyler tabii. Herkese bol gol atıyoruz da Keita'nın ilk maçtaki o talihsizliği korkuttu hepimizi. Bir de Kasımpaşa maçı oynadık. O maçta Galatasaray'ın ne kadar büyük bir kulüp olduğunu anladım, 2 tane kaleciyle oynadılar. Aslında birisi kalede duruyor, o çıkınca öteki hemen geçiyor. Şaşırdım doğrusu, hakem buna nasıl izin verdi diye. Çocuğun da hakkını vermek lazım, çok iyi çıkardı topu. Bir de saha içinde her futbolcumuzu biçmeye teşebbüsü var, enteresan bir maçtı.

...

Birkaç hafta daha geçti Türkiye'de. İyiden iyiye ısınmaya başladım ülkeye. İlk beraberliğimizi aldık, daha doğrusu ilk puan kaybımız demeliyim. Eskişehirspor geçen sezon çok ters gelmiş Galatasaray'a. Bu yıl da aslında biz iyiydik de işte şanssızlıkla yenmiş bir gol var. Bir de Keita o topa öyle uçacağına kontrol etse sanırım 7'de 7 olacaktı, neyse talihsizlik diyip geçelim. Fenerbahçe maçında ise kavga çıktı maçın başında, Arda'yla birisi kavga etti, sebebini anlamadım da o maçtaki atmosfer çok tuhaf. El Clasico'yu gören ben için çok bağnaz bir maçtı. Açıkçası hakemin kafasının kanadığı bir maç neden başlar ki? Baros da sakatlandı, işimiz artık daha zor. Zor günler bekliyor açıkçası. Bir de geçen bir arkadaşım aradı, burada bana TV seyretmek yasak ama arada bakıyorum işte. Başkan zaten medyaya konuşma dedi, niye anlamadım ama bir şey sorarlarsa kötü "bilgim yok" dememi söyledi. Her neyse; arkadaşım dedi ki, kel bir herif varmış, benim için "Rijkaard antrenör falan değil" demiş. Aynı adam ilk geldiğimde ise "Rijkaard devrim niteliğinde bir iş" gibisinden bir şeyler söylemiş. İnsanlar burada çabuk değişiyor, ağızları çabuk farklılaşıyor. Ülkeye ısınıyorum ama sıkmaya da başladı desem yeridir. Buranın insanları çok acayip.

...

Ligin ilk yarısı bitti iyi kötü, Kewell da sakatlandı kupa maçında. Baros dönmedi, Kewell ve Baros'suz ne yapacağız merak konusu. Futbolcular zaten istediğimi yapmıyor. Daha doğrusu yapamıyor. İlk 6 haftadaki takım yok zaten sahada. Bu arada Aydın'dan bir halt olmazmış, kumaşı iyi demiştim ama meğersem bir anlık motivasyonmuş. Barış diye birisi var takımda, ne zaman, ne diye, kim aldı merak ediyorum açıkçası. Çocuk baktığı yöne pas atamıyor, ya da bilerek yapıyor. Bir insan karşısında kimse yokken neden "no look pass" denilen zımbırtıyı yapar ki. Bir de çok sol ayağı iyiymiş gibi sol ayakla vuruyor bazen. Her neyse, çok dertliyim, çare yok. Artık ikinci yarı için düşüneceğim bir şeyler.

...

Baros ve Kewell uzun süre olmayınca Haldun Bey'den forvet istedim. Bir de çok yiyoruz diye bir defans. Adam gitti 1 ayda üçünü de aldı geldi. 1 ay ailesinden uzak kaldı, otellerde yattı kalktı, yediği yemekler farklı, her şey. Elin Arabıyla oturdu konuştu 1 ay. Tabii, bu sırada Murat Bey'in de hakkını vermek lazım, o da çok emek harcıyor. Her neyse; Neill, Jo, Dos Santos'u aldılar. Televizyona baktım da onları da bir ton taraftar karşıladı, bana özel sanıyordum meğersem adamlar her geleni seviyorlarmış, bir tek beni değil. Böyle bir taraftar psikolojisi görmedim daha önce. 40 yaşındaki adam 20 yaşındaki, çocuğu yaşındaki birisi için havaalanına gidip k.çını yırtıyor. Karakter meselesi bir yerde, nasıl yediriyor kendine çözemedim. Oğlu için acaba benzer bir şey yapıyor mu? Mesela oğlu yurt dışından gelse oraya gidip tezahürat yapar mı mesela? Burada futbol kültürü çok farklı cidden, benim futbol anlayışımın oturması için 30 yıl yeter mi bilemiyorum. Olmadı çocuğumu gönderirim, gelip sistemi aşılamaya devam eder.

Devamı gelecek..

10 yıl önceydi...



Türk futbol tarihinin ve Galatasaray'ın unutulmaz günlerinden biriydi. Mehmet Cansun o günü şöyle anlatır: "Real Madrid başkanıyla yemekte oturduğumuzda, sonunda konuşma yapmak için ayağa kalktı ve kurmaylarına şöyle dedi: Sizin için herşeyi yaptım. Şimdi sizden tek dileğim bu kupayı müzemize getirmeniz. Halbuki ben Faruk Süren'e: 'Yahu başkan bunlar bizi ciddiye almaz biz arada 1-2 gol atar bunları yeneriz' demiştim. Nerden bileyim bizi bu kadar ciddiyet alacaklarını?" O gün Real Madrid'in istediği olmadı. Jardel istedi, Galatasaray daha fazla istedi...

Real Madrid
Casillas, Geremi, Ivan Campo, Iván Helguera, Roberto Carlos, Albert Celades, Claude Makelele, Luís Figo, Guti, Sávio, Raúl

Galatasaray
Taffarel, Bülent, Popescu, Capone, Hakan, Okan, Emre, Hagi, Suat, Ümit, Mario Jardel

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Messi, Eto ve Rivaldo'yla eşit



23 yaşında bir efsane o. Lionel Messi. Şimdi de Barcelona efsanelerinin rekorlarını kırmaya başladı. Geçen sezon ligde attığı 34 golle Ronaldo'yu egale etti. Bu sene Sevilla'ya yaptığı hat-trick ile Barcelona tarihinde 130 gole ulaştı ve Eto'o, Rivaldo efsanelerini şimdiden yakaladı. Messi'yi seviyorum, saygı duyuyorum. Harikasın be çocuk!

Kewell - Arda - Baros & Dolabın eksik vidaları



Mobilyacı bir dolap yaparken kesimleri birleştirmek için kaç vida yeterli olacağını düşünür. Birleşim için 1 vidayı matkapla monte eder. Onlar birleşir. Daha sonra diğer kesimleri üzerine ekler. Dolabın sallandığını hisseder. Çünkü attığı vida yeterli değildir. Üzerine 2 vida daha ekler, dolap böylece sağlam olur. Futbolu sanatsal olarak düşünenler var. Cruijff'ün bir futbolcudan, bir teknik adamdan öte sanatçı olduğunu söyleyenler de var. Mobilyacılıkta bir sanattır. Bu örneklendirmeyle anlatmak istediklerime başlayalım.

Dolabın montajı için nasıl ki vida gerekliyse bir takımın gerçek anlamda takım olabilmesi için gerçek bir orta sahaya ihtiyacı var. Geçen sezon devre arasında dolaba eksik vidaları monte etmek varken dolabı iyice çürütmüştü Galatasaray yönetimi. Burada belki teknik ekibin de hatası vardı. Orta saha istememiş olabilirdi. Ama ona montaj için alternatif vidalar verebilirlerdi. Başarısızlıkta geçen sezon yönetim elinden geleni yaptı, suçlu teknik ekip diyemeyiz çünkü yukarıda anlattığım alternatif örneklendirmesinden yola çıktığımızda hata onlarda da var. Sistemi bir dolap gibi düşünün. O dolap bu sene daha zayıfladı. Vidanız olabilir ama kaliteli bir vidanız yok. Sürekli paslanıyor. Orta saha ofans ve defans hattının, kısacası bir takımın en önemli yeri. Ama takviye yapılmayan yer yine orası. Dolabın çürük olması tabii ki normal. Kazanmak için gol atmak. Gol atma işini her zaman hücum oyuncularına bırakamazsınız. Bazen orta sahanın çıkıp maçı kazandıracak hamleler yapması gerekir. Burada belki çok beğendiğim Elano Blumer'in de suçu var. Ama suç yine genelleme yaptığımızda orta sahanın ta kendisinde. Bursaspor'un orta sahası Batalla geçen sezon 10'a yakın gol attı. Aynı şekilde kaptan Ömer Erdoğan, Ivan Ergic. Bu şampiyonlukta önemli etkenlerden biriydi. Galatasaray'ın özellikle iki senedir çözülemeyen sorunu bu. Orta sahanın üretkensizliği. Elano yine elinden geleni yaparak dikine iyi paslar vermeye çalışıyor ama diğer orta saha oyuncularının yan pastan başka yapabildiği hiçbir şey yok. Pozisyon alma, zeki koşular vs. Anlatmak istediğim dolabı 3 vida kaldıramaz. Belki bir hamlede koyarsın ama o orada sağlam durmaz. Başka vidalar gerekiyor...

Bu sene Galatasaray'ın oynadığı resmi maçlarda aldığı skorlar ve golleri atan oyunculara göz atalım.

Galatasaray 0-1 Fenerbahçe
Galatasaray 2-2 OFK Belgrad (Arda, Arda)
OFK Belgrad 1 - Galatasaray 5 (Sarp, Harry, Harry, Arda, Batdal)
Sivasspor 2-1 Galaasaray (Sarp)
Galatasaray 2-2 Karpaty Lviv (Baros, Baros)
Galatasaray 0-2 Bursaspor

%90'lık bir oranla hücum oyuncuları gollerin sahibi. Hücum oyuncuları formsuz olduğu dönemde Galatasaray gol atmakta zorlanıyor ve zorlanacaktır da. Takımı her zaman onlar sırtlıyor. Onlar sahadaysa belki şansa bir gol atıp maçı götürüyor Galatasaray. Hatta götüremiyor, beraberliği kurtarıyor. Evinde bu sezon 3 maçtır kazanamıyor. Cehennem, Cennet oluyor. Ama istatistikler bununla sınırlı değil. Geçen sezona gidelim:

Mustafa Sarp 09/10: 3 gol 1 asist
Barış Özbek 09/10: 1 gol 3 asist
Ayhan Akman 09/10: 0 gol 2 asist
Emre Çolak 09/10: 1 gol 0 asist
Elano Blumer 09/10: 3 gol 1 asist (Tüm kupalar dahi 9 gol 9 asist fena değil)
Mehmet Topal 09/10: 1 kendi kalesine, 1 asist (Defansif orta saha olmasına rağmen yine de yazalım)

Tüm orta saha ligde 8 gol 7 asist yatabilmiş. Milan Baros 6 ay sakat olmasına rağmen 10 golü geçmiş. Yine ikinci yarı oynamayan bir Kewell ligde 9 gol 4 asist yapmış. Durumun ne kadar vahim olduğunu siz düşünün..

22 Ağustos 2010 Pazar

87-88 Luis Aragones




Büyüleyici Cruijff döneminden 1 sene önce 1 yıl görevde kalan Luis Aragones'in Barcelona döneminde bençten 2 fotoğrafı...

Yine, yeni ve yeniden...

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Benim günahım neydi Hodgson?



Gerçek şu ki Liverpool Xabi Alonso'dan sonra o bölgeyi dolduramadı. En iyi adamı Mascherano'yu takımda tutmayı başardı. Geçen sene Roma'dan alınan Aquilani beklentileri karşılayamadı ama kalitesini her zaman gösteren bir futbolcuydu. Bu sene Hodgson onu daha hazır görmek için Torino ekibi Juventus'a kiraladı. Yerine yine aynı takımdan Poulsen'i transfer etti. Bence Liverpool saçma iş yaptı. Aquilani'nin Poulsen'den daha iyi olduğunu düşünüyorum. Geçen sene orta saha sorunları olan Liverpool bu sene de aynı sıkıntıları yaşayabilir. Aquilani Gerrard'ın yokluğunda orta sahada daha çok sorumluluk alan oyuncuydu, şimdi onu da kaybettiler. Yerine alınan Poulsen muhtemelen Gerrard'ın yedeği olacak. Ne kadar toparlayıcı olabileceğini göreceğiz.

Liverpoool'un mevcut orta saha oyuncuları:

- Gerrard
- Joe Cole
- Mascherano
- Poulsen
- Lucas

Mascherano ya da Gerrard'ın her hangi bir sakatlığında çok ciddi sorunlar yine Liverpool'u bekliyor...

Cruijff & Rijkaard - Barcelona & Galatasaray

Bir yazıdan yola çıkarak yazdım bu yazıyı. Aslında yazının bir cümlesinden yola çıkara.:)

Burası İspanya, La Liga ve Barcelona değil. Başımızdan bir Rinus Michels, bir Johan Cruijf bir Ernst Happel geçmedi. Rijkaard, bana sorarsanız, hep Cruijff'ın bir kuklası gibiydi Barça'da. Geldiği ilk gün (aksini umarak) fiyasko olabileceğini düşündüm bolca, bir önceki cümleyi sürekli bana Rijkaard'ın gelişini soranlara söyleyerek.

Genel izlenim böyle bizde, Rijkaard hep bu kavrama sahip. O bir şey yapmamış, sadece Cruijff'un sisteminin veliahtı, hatta o sistemin bir takıma oturmasında katkısı olmayan insan gözümüzde. Bahsedilen iki isim Rinus Michels ve Johan Cruijff bu futbol kültürünün gerçek anlamda yaratıcıları diyebilirim. Bunu bu bağlamda ele alırsak elbette ki birilerinin kukla olması, o kültürün devam etmesi için yukarıdan birilerinin ipleri sallaması gerek. Cruijff Barcelona'da bu sistemi yavaş yavaş oturttu, bunu alt yapılara, daha sonra yönetime, daha sonra gün geçtikçe alttan gelen her oyuncuyla a takıma empoze etti. Yavaş yavaş, kasmadan yaptı adeta. Herkes Barca'nın elinde oturmuş bir kadro vardı, Rijkaard işleyen sistemi sadece yönetti diye konuşsa da benim görüşüm bunun tam aksi. Barca'nın kadrosu yıllar boyunca hep çok önemli isimlerden oluşmuştur. Hatta öyle ki, bu futbolun empoze edilmesi adına Kluivert, Overmars gibi Hollandalı isimlerle çaba harcanmıştır. Ama işin özü alt yapıdan bu sisteme adaptasyondan geçtiği için toplayarak bir yere de varılmadı. Barca'yı, 2000 öncesi halinden pek fazla hatırlamam. Fakat şu bir gerçekki yeni yüzyılın başlarında Real Madrid'in Los Galacticos hükümdarlığı tüm Avrupa'da boy gösterirken bunu değiştirebilecek bir (detaya da inersek ekiple beraber birkaç) isim vardı. Bu isimler şu an bizim başımızda bulunan teknik kadro.


Bu teknik kadro zaten yıllar öncesinde kulübün her kademesine empoze edilen futbol kültürünü yeniden canlandırmak adına geldi. Sonuçta Madrid'e kaptırılmış bir hakimiyeti düşünürsek -ki o dönemlerde Valencia da İspanya futbolunda çok büyük bir söz sahibiydi- bu hakimiyeti geri almanın bir yolu bu ekipten geçiyordu. Şöyle biraz geçmişe gittiğimde Xavi'nin 2000'li yılların başlarındaki oynadığı futbol ve bu dönemki futbol arasında büyük fark var. Bu tecrübeyle, olgunlukla bağdaştırılabilir ama asıl sebep onun zihnine, zekasına uygun bir sistemin takıma oturması da en büyük etkendi. Bugün Barca alt yapısından çıkan her isim sisteme direk adapte, konsantre ve uyum gösteren bir görüntü çiziyor. Messi'nin ilk çıktığı dönem, Bojan, Dos Santos, Pedro ve daha sayılabilecek bir çok isim. Aslında işin özünde herkes bu kültürün ve sistemin oturma dönemini sadece Rijkaard'ın Barca'da geçirdiği ilk yılki başarısızlık ve ardından gelen akıl almaz istikrar ve Rijkaard'la kötü geçirilen bir sezonun ardından yolların ayrılmasıyla devam eden bir süreç gibi görüyor. Şu var ki; bu sistem ve kültürün oturma aşaması çok uzun bir sürece mâl olmuş, hatta bunu 15-20 yıllık bir döneme bağlayabiliriz. Elbette şu anki futbolun 20 yıl öncesine dayandığı iddia edilemez ama o kültür empoze edilirken aslında diğer yandan da Barca büyüklüğünü koruyabildi. Bugünlerde ise elindeki müthiş yeteneklerle çıtayı en tepeye yükseltti.


Bunu Galatasaray odaklı incelemek istiyorum bir de. Fatih Terim'le buna benzer bir dönem geçirildi. Hatta daha da geriye gidersek, Jupp Derwall döneminde yapılan atılım, Mustafa Denizli'ye aktarılan tecrübe ve peşi sıra gelen başarılar. Daha sonra alt yapıdan gelen oyuncular, anadoludan alınan gençler ve beklenen 1-2 yılın ardından 4 yıl üst üste gelen müthiş bir istikrar. Bu yapılanların, yani yaklaşık 10-12 yıl civarı süregelen müthiş bir yapılanma örneği, buna gösterilen azim ve taviz vermeme erdemi. Her şey biraz da bu noktada kilitleniyor. O sistem ve kültür kolay oturan bir sistem ve kültürdü. Türk futbolcusuna kolay empoze edilen bir sistem olmasının yanı sıra Fatih Terim'in bunu müthiş bir şekilde uygulayabilmesiydi. Bu aslında onun kendi methodu ve futbolculara en uygun sistemdi. O dönemki kadro 4-4-2 veya 4-4-1-1 -ne derseniz diyin- için çok uygundu, aslında Fatih Terim'e sağlanan imkanlar ona uygundu, onun istediği gibiydi hatta.

Günümüzle de bu durumu kıyaslama yapacağım. Barca'nın yaptığı yapılanmadan yola çıkarak bizim geçmişteki başarımızı, oradan yola çıkarak da bugünü anlatmak istiyorum. Şöyle düşünürsek, o yapılanma için yönetim ve taraftar olarak sabır vardı, yönetim imkanları sağlamıştı ama bugünkü teknik ekibe bunu sağlayamıyorlar ya da sağlamıyorlar. Hagi'yi, Popescu'yu, Tafo'yu getiren yönetim anlayışını göremiyoruz. Bilmem kaç yıl öncesinden alt yapısına Emre'yi alan yönetim anlayışını göremiyoruz. Bilmem kaç yıl öncesinde Tugay'ı, Bülent'i sahaya direk sürdüğünde onlara sabredebilen taraftar anlayışını göremiyoruz, medya duyarlılığını göremiyoruz. Hakan Şükür'ü sisteme en uygun adam olarak gidip getiren yönetim anlayışını göremiyoruz. O masraftan kaçmaya çalışan, o çabayı göstermekten aciz yönetim anlayışını görüyoruz. Demem o ki; Terim'e istediğini verdik, yaptı, etti. Rijkaard istiyor, neden vermiyoruz? Neden devrimden, hatta daha ciddi bir ifadeyle, YENİ bir devrimden kaçıyoruz? Herkes Rijkaard'ı vs. eleştirirken, neden biz Terim'i istiyoruz? O gelecek tekrar o devrimi oluşturacak mı sanıyoruz? Yönetim ona bunu sağlayacak mı sanıyoruz? Bugün Rijkaard Cana'yı isteyince alınıyor da neden daha iyilerini istediğinde 3-4 kuruşun hesabıyla adamları elden kaçırıyoruz? Neden alt yapımıza dışarıdan oyuncu katmıyoruz? Neden Emre Çolak'ı sahaya sürdüğünde; "Çok çelimsiz, fizik gücünü geliştirmeli." diyoruz da, sonra oynatmıdığında en ufak olumsuz sonuçta "Onu oynatacağına koy Emre'yi, onu kazanalım" diyoruz? Cumhur'u Fenerbahçe maçının 85. dakikasında oyuna aldı diye eleştiren yorumcuları dinledikten sonra gelip de "Bu maçı ciddiye almıyor, agu gugu..." diyoruz da Cumhur'u yeni Tugay'ımız yapmaktan aciz davranıyoruz?

Bu kadar soru soruyorum da neden Rijkaard'a kızamıyorum acaba. Rijkaard oynatmıyor mu da beğenmiyoruz adamı, oynatıyor da mı beğenmiyoruz. Devrim diye 2 sene önce başımızın etini yiyen yönetim, "Sabredeceğiz, güvenimiz tam, Rijkaard'ın sözleşmesini uzatmak istedik o 'haketmem lazım' dedi" diyor da bugün Fatih Terim'i yalanlamıyor. Sistem oturmuyor evet, ama neden biz bunun suçunu Rijkaard'a yıkıyoruz, Barca'ya sistemi Rijkaard mı oturttu da ona kızma yetkisini kendimizde buluyoruz? Koca ekibi aldık geldik, o yanlış yapıyorsa "hocam" dediği Neeskens de mi söylemiyor doğrusunu? Ya Albert Roca? En iyi kondisyonere sahibiz diyip de neden hala bunca sakatlık yaşıyoruz? Bunun suçunu da mı onlara atacağız? Neden "neden bakmıyorlar kendilerine" diye sorgulamıyoruz?

Ben de soru daha çok var, yazı da uzun oldu zaten. Okunursa tamamı ne âlâ, okunmazsa canınız sağolsun. Aslında özünde demek istediğim şu, sorularıma cevap bulamıyorum ki ben, o cevapları bana verecek adamlar yok ki ben doğruyu bulup Rijkaard'ı kovayım, ona "defol" diyebileyim. İşin özünde çok gerideyiz zihniyet olarak, taraftar profili değişmiş, yönetim kafası değişmiş, futbolcu mentalitesi değişmiş. Bunlar düzelmeyince ben niye Rijkaard'a "go home lan" diyeyim? Off, çok soru sorduk. :)

20 Ağustos 2010 Cuma

Sezona sakat başlayan Bundesliga 11'i


Kaleci: Mainz / Heinz Müller


Savunma: FC Nürnberg / Breno (Kiralık)


Savunma: VfB Stuttgart / Matthieu Delpierre (Kaptan)


Savunma: Werder Bremen / Naldo


Savunma: Borussia Dortmund / Dede


Orta Saha: Leverkusen / Simon Rolfes


Orta Saha: St. Pauli / Asamoah


Orta Saha: Bayern Munich / Arjen Robben


Forvet: Bayern Munich / İvica Olic


Forvet: Leverkusen / Patrick Helmes


Forvet: Borussia Dortmund / Mohamed Zidan