27 Nisan 2010 Salı

Barnebau'ya gitmek için 14 neden


Neden geri dönüşe inanmalıyız? 14 cevap!

- Guardiola ile en az 2 yıl.
- Bu alanda sihirli 2 yıl.
- Barnebau'da 2 yıl iyi futbol ile kazanma.
- Madrid'e karşı 2 gol. (10 Nisan)
- Roma finali 2-0.
- Kasım ayı Inter'e karşı 2-0.
- 2 kez bu maçı izlemek.
- Her çekimde atlamak için 2 bacaklar.
- 2 gözle her pası takip etmek.
- Gökyüzüne bir hedef için 2 sinyal.
- 2 topu alanımız almak zorunda.
- 2 elleri Barcelona'yı durmadan alkışlamak için.
- 2 oyun Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak için.
- 2 gol, Madrid'de final için!

Barça TV'den alıntıdır.

Geri dönüşe hazır mısınız?


Argümanlar insanın kanını kaynatıyor. Mourinho tüm personeli Barcelona maçına çağırmış. Turu geçeceklerine emin. Pique tersini düşünüyor. Mourinho'nun 2. bir planı olsa da artık tutmayacağına inanıyorum. Puyol önemli bir eksik, bu maçta kolunda pazubandıyla görmek isterdim fakat 3-1'lik maçta yediği sarı kart nedeniyle cezalı durumda. Pep Guardiola artık hırs için başka şeyler bulmalı. İki günü aynı geçiriyorsanız zarardasınız derler ya, bu onun gibi işte. Xavi'nin paslarına, Messi'nin ceza sahasına dikine koşularına, Ibrahimovic'in akustik hareketlerine hayran kalacağımız bir maç olur, umarım! Mourinho 3-1'in üstüne yatmaya çalışırsa 4 yer. Ya da 5. Buraya yazıyorum. Sneijder'in sakatlığı söz konusuydu, fakat oynayacak duruma gelmiş. Şaşırmadım.

"Inter'li oyuncular Camp Nou'da futbolcu olduklarından bezsin istiyorum." Gerard Piqué

90 bin pankart ile güzel bir tribün şovu izleyeceğiz sanırım.

25 Nisan 2010 Pazar

Bitti !



Ne denilebilir ki bu maçtan sonra. Herşeyin bittiği maçtı. Aslında çok önceden havlu atmıştık da "ümit" denilen melet yakamızı bırakmadı. Ne demişti Cruyff; "Futbol basit oyundur, zor olan basit oynamaktır." Cruyff'u saygıyla anıyoruz. Blog'umuzun felsefesine öncülük ettiği için.

Önümüzdeki sezonlara bakacağız artık. Bursaspor'a şampiyonluk yolunda kalan maçlarında başarılar dilerim...


24 Nisan 2010 Cumartesi

Elano & Küçük çocuğun onun futboluna bakışı



Yenilsen de Yensen de
programının 23 Nisan nedeniyle çocuklara özel hazırladığı programı izliyorum. Çocuklara sırayla sorular soruluyor. "Hangi futbocuları beğeniyorsunuz?" sorusu geliyor. 2 sevimli çocuk Messi diyor. Hatta birisi Ronaldo'nun bireysel oynadığnı, Messi'nin daha çok takım oyunu oynadığını belirtiyor. Daha sonra Bağış Erten "Türkiye'den hangi futbolcuları beğeniyorsunuz" sorusunu soruyor. Sırayla Alex, Makukula, Arda diye gidiyor. Galatasaray formalı saçları fönlü çocuk söz istiyor. "Ben Giovani dos Santos'u beğeniyorum. Çok soğuk kanlı oynuyor. Bir de Elano'yu çok beğeniyorum, çok güzel paslar atıyor." diyor. Banu Yelkovan ardından ekliyor; "Sana kesinlikle katılıyorum, Türkiye'de ki futbol otoriteleri bunları göremiyor." İşte işin en can alıcı noktası bu. Küçük bir çocuk bile Elano'nun ne yaptığını sahada görebiliyor. Çünkü o herşeyden bağımsız, çıplak bir gözle izliyor futbol maçlarını. Çocukların kalbi temizse bu çocuk doğru söylüyor. En sağlıklı gözlemleri onlar yapar.

Rijkaard daha önce Elano hakkında bir soruya; "Tabii burda önemli olan Elano'dan ne beklediğiniz; Elano alışık olmadığı bir sistemde oynuyor, fakat kendisi oyunu okuma adından profesyonel bir futbolcu, sahaya bakış açısı gerçekten çok iyi. Bizim için çok önemli bir futbolcu" diye cevaplıyor. Rijkaard Barcelona döneminde Porta'dan Deco'yu transfer etmiş, ve o dönemde forvet arkası oynayan Deco'yu iki yönlü bir orta saha yapmış, yani topun arkasına durmayı öğrenen bir adam yaratmıştı. Elano'nun City döneminde hücuma dönük bir futbolu vardı. Zaman zaman forvet arkası izledik onu. Fakat bu sezon zaman zaman Mehmet Topal'ın yanında gördük onu. Bunun nedeni orta saha oyuncularının kısıtlı olması. Rijkaard onu daha geride oynatmayı planladı. Özellikle son dönemde Çünkü Galatasaray'da geçen sezon olduğu gibi 4 oyuncu ile hücum yapılmıyor. Zaman zaman Arda-Giovani ikilisinden birini forvet arkası görsekte bunlar istisna olarak kalıyor. Elano sadece pas trafiğine katılıyor, uzun paslarla oyunun yönünü değiştiriyor. Kaleye uzak olduğu için o nefis şutlarını daha az izletiyor bizlere. İstatistik olarak takıma katkısı çok tartışılıyor. Biri çıkıp "Bu adam hangi maçı kazandırdı" diye soruyor. Fakat Elano'dan yanlış şeyler beklediği ap açık ortada. Elano asist yapan adama asist yapıyor. Herşeyden daha çok önemli olan şu; teknik ekibin onun hakkında ne düşündüğü. Benim takip ettiğim kadarıyla gayet memnunlar. Dünya Kupası'ndan sonra kafası daha rahat ve lige tam olarak adapte olmuş bir Elano'nun çok daha iyi olacağını düşünüyorum. Yanına güzel bir "helal olsun üstası"ndan sonra...

23 Nisan 2010 Cuma

Anılar; Galatasaray 3-2 Karabükspor



10 Mayıs 1998. Yer İzmir Atatürk Stadı. Sağanak yağmur altında oynanıyor maç. 30 bine yakın taraftar var tribünde. Galatasaray şampiyonluğunu ilan etmiş, ligin son haftasında tacını giymek için çıkıyordu Karabük karşısına. Hakan Şükür, Fatih ve Arif'in golleriyle galip geliyor ve 97-98 sezonunu şampiyon tamamlayarak stadda turluyordu.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Haydan gelen huya gider!



Hafta sonunda Espanyol'da bırakılan 2 puandan sonra Inter'e 2 farklı kaybetmek acı oldu. 14 saat süren yolculuk sonrasında Mourinho'nun iki kez üst üste aynı hatayı yapmayacağını tahmin etmiştim. Bugün özellikle oyunun ikinci yarısında korkak oynayan bir Inter vardı. Diyeceksiniz ki "Barcelona'yı başka nasıl durduracaksın?" Orasınıda Mourinho düşünsün. Chelsea'nin geçen sene Barcelona ile oynadığı yarı final maçı geldi aklıma. İniesta'nın son saniye golü ve bir anda kum saatinin durması...

Pep'in yanlışları vardı bana göre. Maç eksiği olan Ibra'nın yerine orta sahayı kalabalık tutarak Messi ve Pedro'yu gole en yakın isim olarak oynatabilirdi. Çok markaj altında kaldılar. Mourinho iki farklı skor avantajını ele geçirdikten sonra iyice yasladı takımı. Balotelli'nin ne yaptığını çözemedim. Sneijder'in hakkını yememek gerek, sahanın en iyilerindendi. Pedro genç yaşına rağmen gayet tecrübeli oynadı. Dani Alves Sabri varimsi işler yaptı bugün. O son dakikalarda kendini yere atması çok kro bir hareketti. Rövanşta gol yemeden 2 farklı galibiyet Barcelona'ya yeter. Fakat bugün Barcelona'nın konsantre olamadığı bir gerçek. Dolayısıyla haydan gelen, huya gider!

17 Nisan 2010 Cumartesi

Geriye yaslanmamayı öğrenmek



"Geriye yaslanma." Bu sözcük öbekleri Galatasaray'a pahalıya patladı bu sezon. Galatasaray bugün Manisa'da 4-2-3-1 düzeninde sahadaydı. Kanat oyuncuları sürekli yer değiştirerek oynadı. Elano son 15 dakika haricinde defansif bir oyun sergiledi. Bugün Galatasaray'a zorla 3 puanı aldırdı kenardaki adamlar. Mehmet Topal'ın topu yanlış kaleye göndermesi ve skorun desteği ile biraz daha inançlı gelmeye başladı Manisaspor. Yine o bilindik geriye yaslanma olacak mı? derken, kameralar yedek kulübesini gösterdi. Neeskens takımın ileriye çıkması için feryad ediyordu. 5 dakika sonra Rijkaard'da farklı şeyler istemiyordu aslında. Geriye yaslanmayın, ileri çıkın diye bağırıyordu Arda kaptan. Bugün taraftarın desteğine cevap vermedi. İyi de yaptı. Geçen hafta oyundan alınırken yuhalayan adamlar, bu sefer "Büyük kaptan" diye bağırıyordu. Arda belli ki kırgın, çıkarken somurtuyordu. Her zaman klasik olarak taraftara dönüp iki elini havada birleştirerek alkışlamasını göremedim. Baros'la bu takım bir başka. Arda'nın golünde yaptığı dikine koşu 2. golü getirdi Galatasaray'a. Bundan önce Baros'un Avrupa standartlarında bir forvet olduğunu söylüyordum, bu fikrim değişmedi. Galatasaray, Türkiye'nin en iyi santrforuna sahip.

Elano'nun son 15 dakika Mustafa Sarp oyuna girdikten sonra ofansif bir oyunu vardı. O ofansif oyunda Galatasaray 3 pozisyona girdi. Özellikle kaleyi bulmayan şutundan önce yapılan pas organizasyonu deyim yerindeyse çok cool'du. Basit futbol, soğuk bakışlı adamların oynayabileceği bir oyundur. Giovani dos Santos iyi bir kamp ve maç trafiği ile çok daha iyi olabilir. Galatasaray Manisa ve Denizli deplasmanlarından sonra Manisa'da 1 farklı kazanmayı başardı. Keita'nın golünde yedek kulübeye giderek sevinmesi ve arkada Rijkaard'ın tebessümü bugün hafızama kazındı adeta. Galatasaray için hedef Şampiyonlar Ligi, bunun için kalan maçlarını kazanması gerekiyor.

16 Nisan 2010 Cuma

Barcelona'nın en bitiricileri



Messi La Liga'da 27, Şampiyonlar Ligi'nde 8 gol ile gol krallığında bulunuyor. Bu onun en tutarlı oyuncu olduğunu kanıtlıyor. Yaklaşık 40 maça çıkmış. Burada sorun yok. Herşey doğru. Fakat ilginç bir istatistik var, Pedro ve Bojan Barcelona'nın altyapısından çıkmış ve bu sezon bolca forma şansı bulmuşlar. İstatistiklere göre bu iki oyuncu Barcelona'nın hücum yükünde en bitirici oyuncuları.

3.31 hedef oranı ile Pedro, 3.29 hedefi bulma oranı ile Bojan. Bu futbolcular %30 oran ile buldukları pozisyonlarda bitiriciliklerini konuşturmuş. Üstelik Bojan Krkic sadece 997 dakika şans bulabilmiş. Barcelona'nın ne kadar farklı bir takım olduğuna bir kez daha şahit olduk. Bakalım daha neler göreceğiz...

Rijkaard&Türk antrenör



Teknik adamlar arasında iki ekol. Bazıları yalnız çalışmayı sever, farklı fikirlere pek açık değildir ve kendi bilgileriyle yetinip dışa kapalı kalmayı tercih ederler. Bazıları takım çalışmasına inanır. Ne kadar çok bilgi ve farklı fikir gelirse o kadar zenginleşir. Frank Rijkaard takım ekolünden. Öğrenmeyi seviyor. Bu yüzden gittiği takımlara Neeskens'i götürüyor.

Son zamanlarda Rijkaard'ın yanına bir Türk yardımcı antrenör geleceği konuşuluyor. Bence burada önemli olan Rijkaard'ın bu olaya nasıl yaklaştığı... Geçtiğimiz sezon takımı Skibbe çalıştırırken 2-1 kaybedilen Bursaspor karşılaşması sonrasında o zamanlar Bursaspor'da forma giyen Yusuf Şimşek'in etkili futbolu ve kaybedilen 3 puanın ardından neden bu oyuncu hakkında Skibbe'ye bilgi verilmediği konuşuluyordu. Ardından Skibbe'nin yardımcısı Ümit Davala'nın görevine son verildi. Skibbe'nin otoritesini sarsan yönetim, Skibbe'nin koltuğunun da güvende olmadığını ima etmişti. Dolu bardak ve bir maçlık yanlış fikirler Galatasaray'a ve Skibbe'ye pahalıya patladı. Skibbe'nin görevine son verilerek koltuğa Bülent Korkmaz getirildi. Bülent Korkmaz sezon bitmeden istifa dilekçesini Adnan Polat'ın kafasına yazmıştı...

İstenmediği sürece Türk antrenöre gerek olduğunu düşünmüyorum. Bu iş farklı sonuçlar doğurabilir. Geçen sezon bu taraftar çok fazla deja vu yaşadı. Yönetimin işi otorite sarsmak değil, Rijkaard'a yardımcı olmaktırı. Gelecek Türk antrenörün pek faydalı olacağını sanmıyorum. Rijkaard ligde oldukça tecrübe kazandı. Hatta bu tecrübenin süre ile alakalı olacağını da düşünmüyorum. Galatasaray, Frank Rijkaard'ın takımı olmak istiyorsa her zaman onun dedikleri uygulanmalı.

11 Nisan 2010 Pazar

İspanya basınından manşetler





(En iyiler kazandı)

R.Madrid 0-2 Barcelona; ve Tanrı Xavi'yi yarattı!



Futbol bir şiir ise Xavi onun şairiydi. Xavi Barnebau'da yine iki güzel şiir yazdı. Futbolun tüm ayrıntılı paslarını bize gösteren bu şiirsel beyine teşekkür etmek gerek. Sen Tanrı'nın özel olarak yarattığı bir beyinsin Xavi.

Barcelona'yı farklı bir sistem, fakat oyun yapısından vazgeçmeyen bir yapıda gördük. Abidal, Ibrahimovic yok, İniesta ve Henry ise yedek kulübesindeydi. Puyol sağ bek başladı, sol bek bitirdi. Messi ve Pedro gole en yakın isimlerdi. Barcelona maçın başında kontrolü eline almıştı, daha sonra Xavi'nin insanüstü pası ve Messi'nin omuz çalımını attıktan sonra filelere bıraktığı gole şahit olduk. Real Madrid'in bariz orta saha sorunları vardı. Ligde 24 gollü Higuain maç boyunca hiç etkili olamadı. Pellegrini'nin Guti'yi neden yedek başlattığını anlamak güç. O girdikten sonra çok güzel bir pası vardı, Vaart atsaydı birşeyler kıpırdayacaktı.

Valdéz için ayrı bir paragraf açmak gerek. Maçın en sakin ve en iyilerindendi. Ayaklarına ve reflekslerine gayet hakimdi. Çok iyi bir maç çıkardı. Casillas Messi'nin iki önemli topunu kurtardı. Barcelona takım olarak çok başarılıydı ve galibiyeti hak etti. Bundan sonra arpanın boyu ne olur bilinmez, fakat gerçek şu ki; Barcelona spermi bıraktı. Artık çocuk olmasını bekliyor!

10 Nisan 2010 Cumartesi

Golden Ball ve El Clasico



15 oyuncu kariyerinde Golden Ball üzerinde El Clasico'da forma giymiş. Real Madrid'den 9, Barcelona'dan ise 6 oyuncu var. İlginç olan taraf ise, Pele bu Clasico'dan hiç tad alamamış. Oyunculara gelirsek,

Real Madrid: (Di Stefano, Ronaldo, Zidane, Figo, Owen, Cannavaro, Kaka ve Cristiano Ronaldo
Barcelona: (Suarez, Cruyff üç kez, Stoichkov, Rivaldo, Ronaldinho ve Messi)

2005 yılında gelmiş geçmiş en iyi oyuncu seçilmesine rağmen Pele, bu oyunun tadını alamamıştır. Futbola Santos ile başlayıp Contos ile bırakmıştı. Avrupa turuna çıkmaya gerek duymamıştı. Fakat o Brezilya için herşeyi yapmıştı. 3 Dünya Kupası kemeri kazanmıştı. Eusebio, Sir Bobby Charlton, George Best, Beckenbauer, Platini ve Van Basten bu ödülü kazanmalarına rağmen El Clasico'da forma giyemedi.

9 Nisan 2010 Cuma

Söyleşi: Mert Aydın

- Derbi ile başlayalım. Son yılların en centilmen derbisi oldu diyebiliriz, Alex'e atılan pet şişe dışında. Özhan Canaydın ölümünde bile Türk Futboluna önemli şeyler verebiliyor. Bir vesile oldu herhalde. Elimizden geldiğince dış basını da takip etmeye çalışıyoruz. Bu derbiye sadece Macar basınının ilgi göstermesi ve bizim bu maçları çok büyütmemiz birbiriyle çelişmiyor mu? Derbiye dışardan baktığınızdan sizce nasıl bir havada geçti?
Bizim kendi değerlerimizi yüceltmemiz yanlış değil. Ama zaman zaman da ipin ucunu kaçırıyor kendi söylediğimize kendimiz inanıyoruz. Lig TV muhabiri büyük bir heyecanla Van Basten’e maçtan önce derbiyi soruyor. “Fikrim yok” yanıtını alıyor. Sorma bekle maç sonunda sorarsın. Dedim ya kendimiz söyleyip kendimiz inanıyoruz. Derbinin havasına gelince... Rahmetli başkanın değerini en azından öldükten hemen sonra anladık. Bu bile mutluluk verici. Bir şeyin başlangıcı olur mu? Umarım. Bu biraz da medyanın tavrına bağlı. İliştirilmiş (embedded) medya varolduğu sürece işin bir tarafı arızalı olacaktır. Maçtan önceki alkıştan öte Sabri’nin Fenerbahçeli futbolculara yaptığı jest ve saha içi dostluğu güzeldi. Biraz gazı kaçmış mıydı derbinin? Evet. Centilmenlik tabii ki olsun ama azıcık gerilim de olsun.

- Şampiyonluk yolunda çok önemli bir virajdı. Futbol olarak ele alalım. Beklediğiniz gibi miydi derbi? Nasıl değerlendiriyorsunuz karşılaşmayı?
Maçtan önce ben böyle bir derbiyi öngörüyordum. Çevremdeki bol gollü, pozisyonlu derbi tahminlerini de anlayamıyordum. Çünkü bu sezonki mücadeleye bakınca bu iki takımın maçında iyi futbol beklemek doğru olmazdı. Daum’un bu tip deplasmanlarda savunmaya ağırlık verir hep. Bir de eksikler olunca Fenerbahçe’nin defansif anlayışla sahada olacağı kesindi. Galatasaray da bu tip rakiplere karşı zorlanıyor. Az pozisyon buluyor. Düşünün maçtaki tüm pozisyonlar gol olsa toplam en fazla 3 gol atılabilirdi ki hiçbir takım yüzde yüzle oynayamaz.

- Galatasaray'ı ve Frank Rijkaard'ı genel performanslarıyla nasıl buluyorsunuz Mert bey? Lider konumundayken birden 4.sıraya gerilemek düşündürücü olsa gerek. Gaatasaray ligin ikinci yarısında gösterdiği performansla istikrarsız bir takım görünümü veriyor. Özellikle deplasmanlarda. Bireysel hatalar Galatasaray'a pahalıya mâl oluyor. Düşüncelerinizi alalım...
Rijkaard göreve geldiğinde düşüncem belliydi. Zor bir sistemi oturtmak için zamana ihtiyacı var. Aslında sezon öncesi Avrupa Ligi’ndeki iyi sonuçlar ve ilk 6 hafta alınan 18 puan Galatasaray’ın aleyhine oldu. “Sabırlıyız, ilk yıl şampiyon olmasak da olur” diyen taraftar şimdi kaleci yuhalıyor. Zaman ilerledikçe ve doğal puan kayıpları geldikçe Rijkaard enteresan hamleler yaptı. B planı yok dendikten sonra yolundan dönüp bazı maçlarda sistem değiştirdi. Maç sonraları teknik yorumları bırakıp basının sevdiği hakem ve rakip eleştirilerine başladı. Savunma ve orta saha, Rijkaard’ın sistemine uyacak düzeyde değil. Daha doğrusu bazı tip oyuncuların fazlalığı var. Aynı anda hem Topal hem Sarp hem Barış oynadığında Rijkaard’ın istediği oyun oynanamıyor. Buna bir de devre arasında yapılan transfer şovunu ekleyin. Bire bir bakıldığında gelenler iyi tercih. Ama topyekün bakıldığında Galatasaray’a gelenler arasında Neill dışında verimli olabilecek kimse yok. Sistem mükemmel işlemediği için bireysel haralar fazlalaşıyor. Neill topu baskı yiyen Emre’ye atıyor. Ama Emre, Neill kıvamında topla haşır neşir ya da baskı anında hızlı karar verebilen bir oyuncu değil. Rijkaard’da sıkılma alametleri görüyorum. Yönetimin ve taraftarın bir an evvel onu bu zor durumda sahiplenmesi gerek. Sezon başı hatırlan
sın. Şampiyonluk gelmese bile kalmalı, ki hala Galatasaray için biten bir şey yok.

- Bireysel performanslara değinelim. Leo Franco özellikle derbiden sonra çok tartışıldı, maçta ıslıklandı ve tesislerde hakaretler vardı. Sizce hata yapan bir insana bu denli yaklaşmak ve olaylara körü körüne gitmek doğru mu?
Leo Franco olayı maalesef Türk futbol taraftarının geldiği noktanın bir eseri. İstanbul kulüplerinde oynayıp kendi evinde rahat pas atamayan oyuncular var. Fenerbahçe, Bursaspor önünde 2-0 öndeyken seyircinin saçmalamasıyla 3-2 yenildi. Bursaspor’un başarısını küçümsemiyorum ama o maçta en az Bursalı oyuncular kadar Fenerbahçe seyircisinin de etkisi var. Leo Franco bundan sonra nasıl kaleyi koruyacak? Baklava mı verilecek kendisine?

- Galatasaray ekonomik olarak şampiyonluğa bel bağlamıştı diyebiliriz. Oradan gelecek paralara güveniliyordu. Sportif başarısızlık Galatasaray'ı ekonomik olarak ne derece etkileyebilir?
Polat’ın kazanacağını düşünmek dışında bir beklentim yoktu. Galatasaray’ın şampiyon olamaması durumunda evet gelir kaybına uğrar ama bu tarihinde ilk kez olmayacak. Sezon başından böyle bir ihtimal düşünülmüştür herhalde.

- Fırsat buldukça bol bol Avrupadan da konuşmakta isteriz, fakat Türkiye ile devam edelim. Bursaspor önemli bir fırsatı tepti fakat şu an halâ avantajlı durumdalar. Siz Anadoludan bir şampiyon çıkmasını ister misiniz? Bursaspor'un şampiyonluk şansını yüksek görüyor musunuz?
Anadolu’dan şampiyon çıkmasını isterim. Zaten bu sezon Bursaspor olmasa bile 3-4 yıl içinde bir Anadolu takımı bunu başaracak. Bursaspor hala avantaja sahip. Bunu kullanmak ellerinde.

- Basketbol'dan devam edersek, NBA'de Mehmet Okur önemli işlere imza atıyor. Son performansında double-double yapma başarısı gösterdi. Bu sezon performansını nasıl buluyorsunuz? Hido'ya gelirsek, Toronto play-off şansını zora soktu ve Hido "İyi durumdaydım" demesine rağmen son maçta sürealamadı. Hido'nun Orlando'dadan ayrılması yanlış bir karar mıydı?
Mehmet Okur belli bir istikrar yakaladı. Zaman zaman normal olarak formu düşüyor ama takım içindeki rolü değişmiyor. Hido ise takım ve sistem değiştirdi. Belli ki birtakım sorunlar var. Ama Orlando’dan ayrılma kararının yanlış olduğunu düşünmüyorum.

- Messi son 1-2 haftada inanılmaz işlere imza attı. Son açıklamasında "Barcelona'da bedava oynarım" diyordu. Ronaldo ve Messi sürekli kıyaslanırdı. Messi'nin günümüzde futbol efsaneleri ile bu yaşta kıyaslanması aslında onun daha değerli olduğunu göstermez mi? Son olarak Johan Cruyff'un bir açıklaması vardı. "Maradona-Messi kıyaslamaları saçma. Çünkü aynı dönemin futbolcuları değiller" diyordu. Sizin görüşleriniz neler?Ben bu tür kıyaslamaları sevmiyorum. Böyle yapınca taraf oluyorsunuz ve karşı tarafa sevgiyle bakmıyorsunuz. Ben Maradona’yı da keyifle izledim Messi’yi de, Ronaldo’yu da keyifle izliyorum. Cruyff’un dedikleri de tamamen doğru.

- Real Madrid, Madrid derbisinde Atletico'yu 3-2 yenmeyi başardı. Görünen o ki bu işin kaderini El Clasico belirleyecek. Keita'nın bir açıklaması var; "Rakiplerinin Real Madrid'e karşı tüm güçleriyle oynadığından şüphesi duyuyorum" dedi. Sizce İspanya'da terazi kimi daha ağır basacak?Keita eğer bunu bir suçlama amacıyla söylediyse doğru yapmıyor. Şu olabilir. Geçen sezon 6 kupa kazanan bir takıma karşı daha çok motive oluyor olabilirler. El Clasico belki bir eşik olabilir. Ama yine de kalan maçlarda derbiyi kazanan puan kaybedebilir. Ancak geçen sezonki gibi farklı ve ezici bir sonuç kaybedeni yıkabilir. Şu anda formda olan Real ama onlar da savunmada açıklar veriyor. El Clasico’da Messi ve İbrahimoviç karşısında önemli bir sınava girecekler.

- Barcelona ve Arsenal 2-2 berabere kaldılar. Pas futbolunun en önemli iki temsilcisi. Avantaj kimde size göre?Barcelona kazanma şansını elinin tersiyle itti. Ne var ki avantajlı olduklarını söyleyebiliriz. Arsenal aynı hataları Nou Camp’ta yaparsa yarı finalist Barcelona olur.

- Serie A'da Inter önemli puan kayıpları yaptı ve Milan onlara biraz daha yaklaştı. Mourinho hakemleri suçladı. 3 yıllık kontratı olmasın rağmen nereye gideceği konuşuluyor. İngiltere'ye döneceği ya da İspanya'da görebilir miyiz onu?
Mümkün. Çünkü İtalya’da istenmeyen adam ilan edilecek yakında. Ülke futbolunun tüm değerlerine saldırıyor. Hele hele medyayla arası kötü olunca işle onun için zorlaşıyor. Ligde şampiyonluk zora girdi. Ama Şampiyonlar Ligi’ni kazanırlarsa o başka.

- İngiltere'de Arsenal son dakikada yediği gol ile şampiyonluk yarışında yara aldı. Chelsea'nin Blackburn karşısındaki puan kaybıda kırmızı şeytanlar için bir avantaj haline dönüştü. Liverpool ilk 4'te yer almak istiyor. İngiltere liginde şampiyonluk için kimi favori görüyorsunuz?
Bu hafta sonu Manu ve Chelsea zorlu bir maça çıkacak. Ama ben son haftaya kadar heyecanın süreceğini düşünüyorum. Rooney’nin ne kadar sahalardan uzak kalacağı da belirleyici bir faktör olacak.

- Dünya futbolunda hayranı olduğunuz bir takım, bir futbolcu var mı? Var ise sizde neden hayranlık uyandırdığını bizimle paylaşabilir misiniz?
Gol için oynayan her takımı severim. Barcelona’yı her zaman desteklerim. Ama bunu yaparken bu sezon göze hoş gelen bir futbol oynayan Real Madrid’i es geçmem. Futbolcu olarak birden fazla isim var. Messi’den Cristiano Ronaldo’ya, Higuain’den Xavi’ye, Robben’de Rooney’ye, Milito’dan Lampard’a kadar uzun bir liste. Daha fazla isim de eklenebilir bu listeye.

- Sizinle devam edelim. Sporun her dalı ile ilgilisiniz ve bu daha fazla bilgili olduğunuz anlamına geliyor. Sanırım yorum yapamayacağınız bir spor dalı yoktur. Bu da bizim gibi medya kuruluşlarına malzeme çıkarıyor. Daha fazla şey soruyoruz ve öğreniyoruz. Bu ilginiz nerden geliyor acaba?
Ben 39 yaşındayım. 6-7 yaşlarından itibaren televizyonlardaki tüm spor müsabakalarını dikkatle izlemeye başladım. Babam da spor delisidir. Eskiden sadece tek kanal vardı. İster istemez artistik patinaj, atletizm, yüzme, jimnastik ne varsa seyrettim. Bizim kuşak böyledir zaten. Carl Lewis’ten Jayne Torvill-Christopher Dean çiftine, Michael Gross’tan Vladimir Salnikov’a, Mary Lou Retton’dan Sebastian Coe’ya çok kahramanımız oldu kuşak olarak.

8 Nisan 2010 Perşembe

Onursal adam



FC Barcelona başkanı Juan Laporta, eski futbolcu ve teknik direktör efsane isim Johan Cruyff'u onursal başkan olarak atarken...

ps: Fotoğraf bugün yapılan seronomiden.

Messi çocukken











Onun gelişim sorunu vardı, fakat tedavi görerek bunu yenmeyi başardı. O şimdi futbolun tanrısı...

Sine Büyüka Röportajı

- Söyleşimize derbiyle başlayalım. Süper Lig'in 27. haftasında oynanan Galatasaray-Fenerbahçe mücadelesini bildiğiniz gibi Fenerbahçe 1-0 kazandı. Genel kanı maçta iki takımında iyi futbol oynamadığı yönündeydi. Siz neler söyleyeceksiniz derbiyle ilgili?
Derbiyle ilgili genel görüşe katılmamak mümkün değil. Derbi öncesinde spor yorumcuları ve futbolseverler ikiye ayrılmıştı. Bir taraf her iki takımın da kontrollü oynayarak gol atmaktan çok gol yememeyi düşüneceğini, bu yüzden son zamanların en kısır derbilerinden biri olacağını düşünüyordu. Benim de dahil olduğum diğer taraf ise şampiyonluk adayı iki ezeli rakibin karşılaşmasının sert bir mücadeleye sahne olacağını ve bol gol izleneceğini savunuyordu. Maalesef ikinci grup, öngörümüzde yanıldık. Seyir zevki derbiye yakışmayacak kadar kötüydü. İlk 20 dakikayı bir kenara koyarsak, maçta izlenmeye değer fazla birşey yoktu. Golü atanın kazanacağı bir maç olacağı kısa zamanda belli oldu. Puan kaybetmek istemedikleri bir gecede, izleyicinin seyir zevkini ön plana almadıkları için iki takımı da suçlayamayız tabi ki ama ekran başındaki herkesin az ya da çok hayal kırıklığına uğradığını tahmin ediyorum.

- Derbide en az futbol kadar hakem de konuşuldu. Sizce Cüneyt Çakır nasıl bir maç yönetti?
Penaltıyı verebilir miydi, veremez miydi şeklinde tartışmalar oldu ama Cüneyt Çakır'ın daha önce yönettiği derbileri düşününce bu sefer oldukça başarılı bir maç çıkardığını söyleyebilirim!

- Bu derbi ligde birçok dengeyi değiştirdi. Bursaspor'un kaybettiği haftada önemi 2 kat artmıştı şampiyonluk yarışında. Bu maçın şampiyonluk yarışına nasıl tesir edeceğini düşünüyorsunuz?
Bu maç tabi ki Fenerbahçe'nin elini güçlendirip hem lider Bursaspor'la arasındaki puan farkını azalttı, hem de takipçisi Beşiktaş'la baş başa gelmelerini sağladı. Galatasaray ise şampiyonluk yarışından kopmamış olsa da büyük bir yara aldı ve bir yandan bundan sonra hata yapmaması gerekirken, bir yandan da rakiplerinin puan kaybı yapmasını beklemek durumunda kaldı. Bunlar futbolun güzelliği. Hem Bursaspor'un puan kaybetmesi, hem de derbi, şampiyonluk yarışını iyice kızıştırdı.

- Galatasaray bu sezon Fenerbahçe'ye ikinci kez yenildi. Size göre Ali Sami Yen'deki maçta mağlubiyetin en büyük nedeni neydi?Galatasaray'ın Fenerbahçe'ye karşı aldığı yenilgilerin hatırı sayılır bir bölümünde strese bağlı hataları görebiliriz bence. Galatasaray'ın, Şükrü Saraçoğlu'na ne kadar stresli çıktığı zaten ortada. Eski Galatasaraylı Hasan Şaş'ın Saba Tümer'e yaptığı açıklamalar da bu yönde zaten. Kendi evinde daha rahat olacağını bekliyordum bu sefer ama zannediyorum hem rövanşı almak istemenin baskısı, hem de ligin son haftalarında şampiyonluk yarışı iyice kızışmışken rakibe puan kaptırmama stresiyle yine istedikleri oyunu ortaya koyamadılar. Ayrıca Galatasaray'ın hücumda fazla adam tutmak istemesi, orta alanda boşluklar bırakmasına neden oldu. Fenerbahçe de bu hatayı değerlendirdi.

- Ligin genel tablosuna dönecek olursak; Galatasaray Kasımpaşa maçı sonrası çok büyük avantaj elde etmişti. 5 puanlık bir fark konuşuluyordu. O dönemden sonra Galatasaray son 4 maçta 3 mağlubiyet aldı. Bu periyottaki yenilgileri puan farkındaki rehavete bağlayabilir miyiz?Galatasaray takımının ligde iyi oynamadan çok gol bulduğu maçların sayısı hayli yüksek. Dolayısıyla takımın 'nasıl olsa gol buluyoruz' gibi bir düşünceye kapılmış olma olasılığı da var. Aslında Kasımpaşa maçından sonra Galatasaray'ın kopup gitmesi ve rakipleriyle arasındaki puan farkını iyice açması gibi bir durum söz konusu değildi. Bursaspor bir puanlık farkla ensesindeydi. Diğer rakipler Fenerbahçe ve Beşiktaş'la 5 puanlık fark oluşmuş olabilir ama daha 23. haftada sarı-kırmızılıların bu farkı kapanmaz olarak göreceklerini düşünmüyorum. Sakatlıklar, belki aşırı kendine güven, belki takım içerisinde bazı oyuncuların disiplinsizliği hakkında konuşulanlar ve omuzlarında çok yük olan bazı oyunculardan istenilen verimin alınamaması, Galatasaray'a puan kaybı olarak geri dönmüş olabilir.

- Şampiyonluk şansını Galatasaray açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Hâlâ şampiyonluk potasında olduğunu düşünüyor musunuz?Bir cümleyle özetlersek, Galatasaray bundan sonra puan kaybetmeyip rakiplerinin hata yapmasını beklemek zorunda. Galatasaray bazı oyuncularından istediği performansı alamıyor olabilir ama her şeye rağmen çok kaliteli bir kadroya sahip. Şampiyonluğun uçup gitmesine kolay kolay izin vermeyeceklerdir. Pazartesi akşamı Sivasspor deplasmanından 3 puanla dönmeleri şart. 31. haftada evlerindeki Bursa maçına kadar ligin alt sıralarındaki Diyarbakır ve Manisa'yı mutlaka mağlup etmeleri gerek. Eğer evlerinde Bursaspor'a puan kaybettirirlerse hem en büyük şampiyonluk adayına darbe vurmuş, hem de iyice morallenmiş olurlar. Ondan sonrası ise işleri kolay değil çünkü İstanbul BB ve Gençlerbirliği gibi zorlu deplasmanlara çıkıp Antalyaspor'u ağırlayacaklar. Şampiyonluk şanslarının devam etmesi için önce önlerindeki Sivas, Diyarbakırspor ve Manisaspor maçlarından puan kaybetmeden çıkmaları şart. Ondan sonra zaten potada kalıp kalmayacakları belli olmuş olur.

- Biraz da başkanlık seçimine değinmek isterim. Bildiğiniz gibi 27 Mart'da Galatasaray yeni yönetimini belirledi. Seçim sonucunda Adnan Polat tekrar koltuğa oturdu ve 2 yılda Galatasaray'ın başarısı için mücadele edecek. Sizce bu periyotta Galatasaray'ı nasıl bir dönem bekliyor?Kulübün mali işlerini derinlemesine bilmek mümkün değil ama dışarıya yansıdığı kadarıyla Galatasaray maddi sıkıntılarından arınmaya başlamış gibi görünüyor. Aslantepe'nin devreye girmesi, Riva'ya inşaat izninin çıkması, her şeye rağmen elde kaliteli bir kadro olması Adnan Polat'ın elini rahatlattı. Bu sene ligde istenilen sonucun alınamaması halinde bile, önümüzdeki sezonlarda bu şartlar altında Galatasaray'ın hem ligde, hem Avrupa'da, hem de mali konularda çıkışa geçmemesi için bir sebep yok.

- Eğer Adnan Öztürk seçimi kazansaydı Galatasaray'da ne gibi değişiklikler olurdu? Mevcut yönetimden daha başarılı bir grafik çizeceğini düşünüyor musunuz?Bir benzetme yapmak gerekirse Galatasaray, başkanlık sistemiyle değil parlamenter sistemle yönetilen bir ülke gibi. Kulübün çok köklü bir geleneği var ve şahısların, yönetimlerin bu geleneklere aykırı politikalar izlediğine çok tanık olmuyoruz. Dolayısıyla Adnan Öztürk de seçimi kazanmış olsaydı, üç aşağı beş yukarı mevcut projeleri geliştirerek kulübün başarısı için şu anki yönetim ne yapıyorsa benzerini yapacaktı.

- Turkcell Süper Lig'in şu anki lideri hâlâ Bursaspor. Sizce ligdeki şampiyonluk şansları nedir?
Öncelikle Bursaspor hemen her futbolseverin takdirini kazanmış durumda, tüm takımı sergiledikleri futbol ve gayretleri için tebrik etmek lazım. Rıdvan Dilmen bir keresinde 100% Futbol'da "Anadolu'dan şampiyon çıkacağına hiç inanmadım, Sivas'a bile inanmamıştım ama ilk defa Bursa'ya göz ucuyla bakıyorum" demişti. Bence hem şu an ligdeki konumuna, hem de kalan maçlarına bakıldığı zaman şampiyonluğun en güçlü adayı. Kimileri Anadolu'dan hiçbir takımın şampiyon yapılmayacağı konusunda komplo teorileri üretiyor. Böyle konuşanların bir bildikleri vardır mutlaka ama ben buna inanmıyorum. Eğer Bursa şampiyon olamazsa bunun en büyük nedeni stresi kaldıramamaları ve stres yönetimini iyi yapamamaları olur. Sadece bu sene değil, önümüzdeki senelerde de istikrarlı bir şekilde Bursa'nın üst sıralarda yer alacağını düşünüyorum.

- Bursaspor'un bu başarısının yanı sıra ligin ilk yarısında Kayserispor'un da bir dönem liderlik koltuğunu oturduğunu hatırlıyoruz. Birçok Anadolu kulübü de Türk futbolunda artık ciddi rakipler konumuna geldi. Ligin kalitesini nasıl görüyorsunuz? Yavaş yavaş Avrupa liglerinin seviyesine ulaşıyor muyuz?
Turkcell Super Lig tabi ki kalitesiz bir lig değil. Çok önemli, çok yetenekli oyuncuların top koşturduğu, Avrupa'da önemli başarılar kazanmış ekiplerin mücadele ettiği bir lig. Daha önce televizyonlardan hayranlıkla izlediğimiz isimlerin artık görev yapmakta tereddüt etmediği bir lig. Anadolu takımlarının kendilerine sıklıkla üst sıralarda yer bulması, üç büyük dediğimiz takımların neredeyse hiçbir deplasmana 'kesin kazanırız' düşüncesiyle çıkamaması, ligin alt sıralarındaki Anadolu takımlarının bile zirvedeki isimlere sürpriz puan kayıpları yaptırarak sıralamayı değiştirmesi, ligimize apayrı bir heyecan kattı; orası kesin. Ama hem futbol kalitesi açısından, hem de fiziki şartlar açısından La Liga ya da Premier Lig gibi devlere yaklaşması için daha çok eksiği var.

- Biraz da sizden bahsedelim dilerseniz. Spor hayatınızda nasıl bir noktada bulunuyor?
Spor hayatımın olmazsa olmazı. Hem takip etmeye, hem de kendim düzenli olarak yapmaya çalışıyorum. Futbol kadar basketbol, voleybol ve buz patenini de zevkle izliyorum. Vakit buldukça maçlara gitmeye özen gösteriyorum. Arkadaşlarla toplanıp hep beraber maçlara gittiğimizde çok eğleniyoruz. Ayrıca sık sık toplanıp Euroleague F4'u ya da NBA play-offlarını beraber izliyoruz. Spor hem işimiz, hem eğlencemiz, hem de sosyalleşme aracımız. Ben de düzenli olarak aksatmadan haftada 4-5 gün sporumu yapar, düzenli olarak yüzerim. İnsanın psikolojisine müthiş pozitif etki yapıyor.

- Herkesin de bildiği gibi babanız Türk sporunun en önemli isimlerinden birisi. Herkesin saygı duyduğu, değer verdiği bir isim. Sporun içinde yer almanızda size manevi olarak nasıl bir desteği oluyor?
Güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Babam aslında bu işe başlamamı hiç istemedi ve beni karşısına alıp nedenlerini de uzun uzun anlattı. Ama ben kararımı verip spor spikerliğine başladığım günden itibaren de desteğini hiç esirgemedi. Babam beni en ağır ve en objektif şekilde eleştiren kişidir. Yanlış bir şey yaptığımda, saçımı başımı dahi beğenmediğinde hemen uyarır. Başarılı bulduğu zamanlarda da mesaj atar, güzel sözlerle motive eder, moral verir. Maçları onunla ve erkek kardeşimle beraber izlemek her zaman zevktir. Ayrıca kendisini sorularımla çok bunaltmışlığım olmuştur. Bir kere kızım, işim var dememiş, sabırla anlatıp izah etmiştir. Onun kadar bilgili ve bu sektörde olup bitenleri de yakından bilen bir babaya sahip olmak, tabi ki benim için büyük şans.

- Futbol ülkemizde birçok insan için çok önemli bir eğlence. Bazen bu eğlence abartılarak fanatikliğe dönse de hayatımızda vazgeçilmez bir yere sahip. Sizin futbola bakış açınız ve hayatınızdaki önemi nedir?
Futbol benim için her şeyden önce iş. Eskiden hobimdi. Artık işim olduğu için daha farklı ve daha profesyonel bir gözle izliyorum karşılaşmaları. Ayrıca bir sosyalleşme aracı da. Maçlara gitmek, arkadaşlarla toplanıp maçları beraber izleyerek pozisyonlar üzerinde tartışmak büyük keyif. Maalesef bazı insanlar hayatlarındaki birtakım eksiklikleri futbolla doldurunca ve aidiyet duygusunu sağlıksız boyutlara taşıyınca, iş fanatikliğe varıyor. Çok şükür ben bu işi yaparken de yapmazken de her zaman o noktaya çok uzak oldum. Etrafımdaki insanlar da öyle...

- Türk spor kanallarında bildiğiniz gibi her geçen gün bayan sunucu sayısı artıyor. Bayanlar spora ve futbolun içine daha da giriyor. Bu durum herkes tarafından memnuniyetle karşılanıyor ve spor kanallarının da bu sayede renklendiği söylenebilir. Sizin bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Kadınları spor kamuoyu kolay kabullenmedi. Daha doğrusu bu sektörde, kadınlara hala saygı duymakta zorlanan erkekler var. Uzun süre konu mankeni olarak görüldük ve kendimizi kanıtlamak için canımızı dişimize takmamız gerekti. Erkekler 1 çalışırken, bizim 11 çalışıp aynı saygıyı göremediğimiz zamanlar oldu. Sadece görsellik nedeniyle, spor haberlerini renklendirmemiz için bir süre ekranda yer aldık belki ama zamanla bu algı değişti. Sadece haber okumakla kalmadık, programlar yapmaya, güzel söyleşilere imza atmaya, yazılar yazmaya başladık. Kadınların niceliği ve niteliği arttıkça, bu önyargılar ortadan kalktı. Kadın meslektaşlarımın çoğunun bilgi birikimleriyle bulundukları yeri sonuna kadar hak ettiklerini ve ekrana zarafet kattıklarını düşünüyorum.

- Tekrar Galatasaray'a dönmek istiyorum. Devre arasında çok önemli transferler yaptı tıpkı sezon başında olduğu gibi. Bunlara rağmen beklenen performansı bir türlü yakalayamadı. Size göre bu kadar çok yıldız transferin yapılması takımı olumsuz mu etkiliyor?
Yıldız oyuncular eşittir büyük takım gibi bir formülün geçerli olmadığını tüm futbolseverler kabul eder. Galatasaray da buna örnek teşkil ediyor. Ama Lucas Neill, Jo Alves Da Silva, Giovani Dos Santos gibi isimler takıma devre arasında geldiler ve ne kadar yetenekli oyuncu olurlarsa olsunlar, uyum süreci denen bir durum var. Yeni bir kültüre, dilini konuşmadıkları yeni bir ülkeye, yeni takım arkadaşlarına, her şeyden önemlisi de yeni bir hoca ve o hocanın oturtmaya çalıştığı sisteme ayak uydurmaları kolay değil. Üstelik basın ve taraftar da bu konuda sabırsız davranabiliyor. Bu da üzerlerine ekstra bir yük bindiriyor. Tabi bir de Türkiye'de oyuncu alınırken genelde sadece saha içerisinde yaptıklarına bakılıyor, saha dışarısındaki davranışları göz ardı ediliyor. Bakınız Jo, bakınız Lincoln. Bu da sonradan takıma olumsuz geri dönüyor. Takım içerisinde alınan ücretlerde de dengesizlik varsa buradan huzursuzluk da doğuyor. Dolayısıyla transferleri çok iyi düşünerek ve dozunda yapmak lazım. Ayrıca çok uzun vadeli bir çözüm olsa da altyapıya biraz daha önem vermek ve Türk oyuncu sayısını belli bir rakamın altına düşürmemekte fayda var bana göre.

- Rijkaard'ın Galatasaray'a aşılamak istediği sistem ve oynatmak istediği futbol konusunda takım sizce ne aşamada? Belirli bir mesafe katledildiğini düşünüyor musunuz?
Rıjkaard'ın futbol anlayışını ve oturtmaya çalıştığı sistemi çok beğeniyorum. Uzun toplarla ileriye çıkmak yerine ayağa pasla süratle ilerleyen mücadeleci ve seyir zevki yüksek bir takım kurmaya çalışıyor. Bir süre bunu başarır gibiydi takım. Klasik 4-3-3 sistemi içerisinde çok pas yapan, ofansif, etkili olamadığı karşılaşmalarda bile rahat gol bulan bir Galatasaray vardı bir süre ama bu kez de savunma çok aksadı. İlk yarıdaki Eskişehirspor maçından sonra sakatlıklar da devreye girince, savunma zaafına gol yollarındaki üretkensizlik de eklendi ve takım üst üste puan kayıpları yapmaya başladı. Şimdi yeni transferler ve Baros'un da takıma dönmesiyle Rijkaard'ın eli rahatladı ama bu sefer de oyun kurucu mevkiinde istediği üretkenliği bulamaz hale geldi. Aslında fikir var ama zikir nedense tam istendiği gibi olmuyor. Bireysel performanslar da beklentilerin altında ama en azından oyuncular kendilerinden ne istendiğini anladı. Bunu sahaya yansıtma konusunda ise eksik olsalar da çaba sarf ediyorlar. En azından takıma belli bir anlayış oturdu diyebiliriz.

- Son olarak da derbi haftası Galatasaray bir büyüğünü, eski başkanını, Özhan Başkan'ı kaybetti. Galatasaray'da 6 yıl boyunca başkanlık yapmış bir isim camiadan ayrıldı. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?
Özhan Canaydın beyefendi bir insandı. Hatta kimileri için fazla beyefendiydi. Galatasaray Kulübü başkanlığını hayatında yaptığı en önemli iş olarak gördü ve buna uygun olarak bu titri büyük bir zarafetle taşıdı. Ben de kendisini tanıma şansına erişenlerdenim. Galatasaray'dan bahsederken gözlerinin nasıl parladığına bizzat tanık oldum. Ayrıca ciddi görüntüsünün altında ne kadar sıcak ve esprili bir insan yattığına da şahit oldum. Başkanlık döneminde sportif nedenlerle eleştirildiği dönemler olmuştur ama aklıselim bütün taraftarlar her zaman kendisine büyük saygı ve sevgi duymuştur. Zaten Fenerbahçe'nin Manisaspor maçı öncesinde, üstelik derbi yaklaşırken ve tansiyon hayli fazlayken ezeli rakiplerinin vefat eden başkanına gösterdiği saygı, dünyada sahip olunması en zor şey olan 'adamlık' sıfatının içini nasıl sonuna kadar doldurduğunu gözler önüne serdi. Gerçekten vefatına çok üzüldüm. Ama Galatasaray kulübü, böyle bir başkana sahip olduğu için çok şanslı. En azından bununla avunabilirler.

6 Nisan 2010 Salı

Dört golün ardından Lionel Messi



Çok şanslıyız aslında. İleride çocuklarımız "Baba sen hiç Messi'yi izledin mi?" diye sorduğunda "Evet yavrucuğum" diye cevap vereceğiz. Sonra başlayacağız onu anlatmaya. Onun insan dışı özelliklerini saymaya. O, bu yaşta futbolun efsaneleri ile kıyaslanmayı başardı ve böyle devam ederse gelmiş geçmiş en iyi oyuncu olarak gösterilecek. Tanrı onu korusun diyerek başlayalım Barcelona - Arsenal maçının analizine.

Pep Guardiola sakat olan İniesta'yı riske etmedi ve orta üçlüyü Xavi, Sergio ve Keita üçlüsünden kurdu. Barcelona iyi başlamıştı fakat Milito'nun gereksiz top kaybı benim 'kazma' olarak nitelendirdiğim Bendtrner'in vuruşuyla son bulacaktı. Onu da ikinci vuruşunda başarabildi. Arsenal, Barcelona karşısında çok aciz kaldı. Aslında Barcelona'ya değil, Messi'ye aciz kaldı. Onu yeryüzünde durdurabilecek bir futbolcu tanımıyorum. İlk golde "hem takım arkadaşıma asist yaptırırım, hem de rakip takım oyuncusuna" diyordu adeta. Rakiple duvar pası yapıp önüne gelen topa çocuğu koydu. Ondan sonra "Messssssssssi" sesleriyle inledi Nou Camp. Messi eliyle tribünlere 'hareketlenin biraz' der gibiydi. İkinci golde önce ara pasını attı, daha sonra yine en son bitirici adam olarak sahneye çıktı. Messi rüzgarı arkasına almış, önüne geleni eziyordu. 3.golde kaleci ile karşı karşıya kalırken eminim kafasından binlerce vuruş stili geçmiştir, fakat o en iyisini yapmayı başarmıştır. Messi 3 saniyede topu nasıl vurabilirim diye düşünür, 1 saniyede onu uygular. Futbol zekâsı bu olsa gerek. Diyorum ya biz çok şanslıyız diye. Bırak oğulları, torunlarımıza anlatacağız onu. İkinci yarı başladığında dakikalar 60'ı gösterirken iki takımın kaç pas yaptığı bilgisi geldi ekrana.

Barcelona 60 dakikada; 345 pas
Arsenal 60 dakikada; 132 pas

Barcelona rakibini 3'e katlamış, Messi önderliğinde Barcelona inanılmazları başarıyordu. Hakem faul ile oyunu durdururken Messi topu almış, 2 saniyede düşündüğünü uygulayarak Pedro'yu kaleci ile karşı karşıya bırakmıştı. Pedro ise topu dışarı vurdu. Daha sonra oyun temposu gittikçe düşerken, taraftarı yine coşturmak istedi futbolun tanrısı. Bu kez Almunia'yı bacaklarının arasından avladı. Topu ona verdiklerinde sanki "nerden sokayım lan?" diyordu. Daha sonra Camp Nou Barcelona'nın paslarına 'oley' çekiyordu. Barcelona takımı daha az pas yaparak seyircisini fazla yormamalıydı aslında. Messi Pes'i çok seviyor sanırım, zira ben Pes'te bile böyle goller atamıyorum.

Çok şanslıyız çok!

Ne neye en çok ne katar?



Eleştiri ve bir teknik adamı yerden yere sokma arasında çok fark vardır. Bunu bu ülke çok uygun bir biçimde ayırt eder aslında(!), en güzel örneğini çağımızın futbol otoriteleri sunar. Sene başında onun sistemi için edilen yeminler, şimdi onu istifaya çağırmaya kadar gider. Üstelik bahsedilen adamın adı kıvırcık saçlı Surinam asıllı Frank Edmundo Rijkaard. Futbolda çok teknik adam vardır, bazıları iyi futbolcudur, fakat iyi bir teknik direktör değildir. Bazıları ise kötü bir futbolcudur veya şansızlıklar yaşamıştır. Fakat parlak bir teknik adamlık kariyeri vardır. Bunu bir çok örnekle nicelendirebiliriz. Frank Rijkaard hem futbolcu olarak, hem de teknik adam olarak bir çok şeyi kanıtlamış, futbolun asla sadece futbol olmadığını belkide bu ülkeye öğretecekken kritik bir virajda kaza yapmıştır. Eleştiri dönemi bitti derken bugün onu göndermek isteyenler çıkabiliyor.

Skibbe'nin sözleri ile başlayacağım. Kendisi bir futbol bloguna röportaj vermiş. "Galatasaray'da çalıştığım dönemde bir çok uluslararası kaliteli futbolcu ile çalıştım, fakat bu yeterli değildi. Türk oyuncular eğitimsizdi." demiş. Başarı için zamana ihtiyaç olduğuna vurgu yapmış. Bunun da ülkemizde ne denli seviyede olduğu aşikâr. Frank Rijkaard Türk taraftarları için "Sabırsız" kelimesini kullanabiliyor örneğin. Frank Rijkaard'ın arzuladığı birşey vardı. O oyuna hükmeden bir takım yaratmak istiyordu. Fakat mevcut kadro ile bunu yapabilmesinin mümkün olmadığını her geçen gün, her geçen hafta rahatlıkla görebiliyoruz. Bir takımın somut başarılar kazanabilmesi için zamana ihtiyacı olduğunu bugün en yakın örneklerinden Bordeaux takımının istikrarındaki temelin 2-3 yılda atıldığı örneğini göremiyor mu herkes? diye sormadan alamıyorum kendimi. İnsanlar neden sürekli birilerini gönderince birşeylerin değişeceğini düşünüyor onu da anlamış değilim. Sanki orta sahadan Mustafa Sarp'ı çıkarıyorsun da yerine Xavi geliyor. Arkadaş, bunlar aynı futbolcu. Hepsinin kapasitesi belli futbolcular. Ne vermişsin de ne bekliyorsun? Galatasaray takımının bırakın Barcelona'yı, Barcelona'nın 4'te 2'si kadar pas yapması için bile yeterli değil bu orta saha.

Herşeyden önce bu takımın Frank Rijkaard'ın takımı olmadığını görebiliyoruz. Leo Franco, Mustafa Sarp, Gökhan Zan gibi isimler Rijkaard ile anlaşılmadan önce kadroya katılmış isimlerdi. Bülent Korkmaz bu oyuncuları önermişti. Çünkü bonservisleri elindeydi; yani 'beleş'. Bu takıma en az 2 orta saha takviyesi gerekiyor. Yönetim yaptığı ufak tefek hataları temizleyebilir. Yeter ki Frank'in dedikleri tam olarak uygulansın.

Peki Rijkaard eleştirilemez mi? Tabii ki eleştirilebilir. Ama haddince. Devre arası Linderoth'dan sonra bir orta saha takviyesi yapılabilirdi mesela. Galatasaray takımında hep Linderoth ve Elano'yu aynı 11'de görmek istemiştim. Fakat Linderoth'un sakatlığı buna izin vermedi. Aslında o tam Galatasaray'ın ve Frank Rijkaard'ın sistemine uyan bir futbolcuydu. Frank Rijkaard'da gözlemdeğim bir diğer değişim ise sistem konusu. Biz onu sisteminden ödün vermeyen, ne olursa olsun oyuncularına bu sistemi öğretebileceğini umduğumuz biri olarak bilmeliydik şuan. Fakat son zamanda Galatasaray TV'ye verdiği bir demeçte "Artık sonuç odaklı düşünüyoruz" diyerek beni çok şaşırtmıştı. O günden sonra Galatasaray sürekli farklı dizilişler denedi. Fenerbahçe maçında 4-4-2, Sivasspor maçında 4-1-4-1 gibi. Oyuncuların sürekli değişmesi ve sistem değişikliği birşeylerin kaderini değiştirdi bana göre. Burada bir hata vardı.

Ne olursa olsun, biz onun seneye bu takıma yapılacak takviyeler ile sistemini arzuladığı gibi uygulamasını bekleyeceğiz...

4 Nisan 2010 Pazar

Penaltının piero görüntüsü



Bursaspor - Antalyaspor karşılaşmasında Ivankov penaltıyı kullanırken top işte bu kadar farkla önde. Peki kural hatası mı? Yoksa hakem hatası mı?

Real Madrid'den 100.gol



Real Madrid, Santander ağlarına bıraktığı iki gol ile bu sezon toplamda 100. gole ulaştı. 83'ü La Liga'da olmak üzere, 16 gol Şampiyonlar Ligi'nde ve 1 gol Copa del Rey'de buldular. Higuain 26, Cristiano ise 25 golle takımın gol yükünün yarısını üstlenmiş görünüyor. İkisi toplam 51 gol bırakmış rakip filelere. Ronaldo, ligde 18. gole ulaştı, Şampiyonlar Ligi'nde ise 7 golü var.

La Liga gol krallığı ise şu şekilde;

26 Gol - Lionel Messi
24 Gol - Gonzalo Higuain
18 Gol - Cristiano Ronaldo
18 Gol - David Villa
15 Gol - Zlatan Ibrahimovic

3 Nisan 2010 Cumartesi

Manchester United 1-2 Chelsea: Bir adım ileri



Old Trafford'un bayrağı kalkmadı ve Chelsea Drogba'nın tartışmalı ofsayt golü ile 2-1 kazanmayı başardı. Hafta içinde ne tür dedikodular dönecek bilinmez fakat bu maçın getirisi şampiyonluk yolunda çok sağlam bir adımdı. Taktiksel ve mücadele açısından keyifli bir maç izledik. Manchester United cephesinde Ferguson, kulübe hamlesini daha erken yapabilirdi. Drogba'nın ofsayttan attığı gol ile baskıya rağmen 2-0 geriye düşerek direncin kırılması önemli bir etkendi. Fakat oyuna kulübede başlayan iki oyuncunun yarattığı pozisyonda Manchester United golü bularak Old Trafford'u en azından beraberlik adına heveslendirmişti. Joe Cole çok karizmatik bir gole imza attı. Golde Malouda'nın yardırması ve fiziki üstünlüğü önemliydi.

Manchester United'ın önemli eksiği kanatların çalışamamasıydı. Sol tarafta Evra'nın daha çok bindirme yaptığına şahit olduk. Valencia çok pasifti. Ancelotti, oyuna Ballack ile başlayarak daha box-to-box bir orta saha yaratabilirdi.

Wayne Rooney'in sakatlığı maçın kaderiyle oynadı diyebiliriz. Alex Ferguson her ne kadar Berbatov'un onlar için yeteceğini düşünse de Wayne Rooney Manchester'ın en önemli gol silahıydı ve tribünde tırnaklarını yiyerek oturuyordu. Ona müsait bir çok pozisyon vardı aslında. 89.dakikada tribünü terketmeye karar vermişti. Manchester için şimdi Bayern maçını düşünme vaktiydi. Old Trafford'da yine Wayne olmayacak. Manchester, kalan maçlarını kazanmak istese de, bunun pek bir işe yarayacağını sanmıyorum. Onlar artık Şampiyonlar Ligi'ne bel bağlamalı. Çünkü Chelsea, bu ciddiyet ve sorumlulukla, yakaladığı avantajı kaybetmek istemeyecektir. İstatistik olarak İngiliz gazetesinden maç ile ilgili statslar buldum. Oyun, %44 Chelsea yarı sahasında geçmiş. Manchester, ikinci yarıda kurduğu baskı ile bir gol bulabilseydi, farklı şeyler olabilirdi. Drogba'nın attığı gol maçın kırılma anıydı belkide.