6 Kasım 2010 Cumartesi

Söyleşi: Sinan Yılmaz

Gerçekleştiren: Sertaç Murat Kılıç
GSCimbom Fanzin'de yayınlanmıştır.

Merhaba, hoş geldin.
Merhaba, hoş bulduk.

Ben öncelikle senden başlamak istiyorum. Biraz senden bahsedelim röportajın girişinde. Blog dünyasına girişin, bu platformdaki gelişimin nasıl bir süreç aldı?
Cahil bir adamdım. Üniversiteye girmiştim ama cahildim. O dönemde de çok maç izlerdim. Bilgin Gökberk, “Şu kadar maç izledim, şu kadar stada gittim” diyenlere söylüyor ya; “Peki kaç tiyatro izledin?” diye. O pozisyondaydım. Meraklı bir adamım, cahilliğimden kaçmam. Ne konu olursa olsun bilmiyorsam öğrenmek isterim. Bir profesörle tanıştım. Kısa keseyim sıkıcı olmasın, o da futbol hastasıydı. Bana sadece yolu gösterdi. 2008 Temmuz ayında Aceto Balsamico'yu önerdi. 3-4 ay onu okudum. Sonra 2008'in ekiminde rakı içerken aldım laptopu ve bu blogu açtım. Hatta www'dan sonra "." koymayı unutmuşum sarhoşluktan böyle başladı.

Enteresan olmuş gerçekten. 2 yılda geldiğin nokta çok önemli bir yer. C cahildim diyorsun kendine ama şu an bir TV kanalında yorumculuk yapıyorsun. Sen bu başarıyı elde ederken neler yaptın?
Dediğim gibi merak ve öğrenmekten asla kaçmamak. Kendimi geliştirmeyi şart koştum, böyle bir vizyon edindim, daha da yolun çok başındayım. Hızlı geliştim, o yönümü seviyorum, Çabuk öğrenip farklı açılardan bakabiliyorum. Bu Allah vergisi olabilir. Ortaokuldayken de yazdığım herhangi bir kompozisyona Türkçe hocam mest olabiliyordu. Neyse ilk 4-5 ay bloga kimse uğramadı. Zira nereden bilsinler. Benim internette herhangi bir forumda, sözlükte vs. tanınılırlığım sıfırdı. İstersen destanlar yaz, okuyan olmadıktan sonra tabii ki ilgi çekmiyorsun. Blog İdman Yurdu nasıl olmuşsa bulmuştu beni. Blog İdman Yurdu'na girince de yavaş yavaş yazılarım dikkat çekmeye başladı. Sonra da gelişti her şey.

Bugün geldiğin noktayı çok hak ettiğini düşünüyorum doğrusu.
Teşekkür ederim.

Bunun için çabaladığın belli, 4-5 ay kimse girmedi diyorsun ve buna rağmen sabretmiş ve azmetmişsin. Senin ilerideki hedefin üniversiteyi bitirdiğin bölüm doğrultusunda ilerlemek mi yoksa TV'de daha ileri bir noktaya ulaşmak mı olacak?
Yok, sevmediğim bir bölümü bitirdim. Kamu yönetimi okudum ben 4 sene. 4 sene sonunda ortalama üstü notlarla zorlanmadan bitirdim ama hiç de sevmedim. Biraz hukuk dersleri ilgimi çekmişti ama o da biraz. Ben keyif adamıyım, futbolu seviyorum, Çocukluktan gelme bir alışkanlık o yüzden şu anda futbolla ilgili bir iş yapmak istiyorum. Aslında teknik direktörlük, antrenörlük hayal ederdim ama son derece aptalca bir anlayış yüzünden eskiden futbolcu olmadığım için o işlere girmek kısa vadede zor gibi. TV güzel bu arada. Orada da ilerlemek isterim kesinlikle.

Gelecekteki hedeflerin konusunda başarılar dilerim.
Teşekkür ederim dostum.

Umarım TV'lerde gördüğümüz birçok sevimsiz yorumcunun yerini alabilirsin.
Çok yetersizliğim var şu TV konusunda. Henüz kendimi beğenemiyorum vurguları yanlış zamanlarda, telaffuzları yanlış şekilde yaptığım oluyor. Hitabet çok farklı bir zekâ gerektiriyor. Buna sahip olmayı çok isterdim, belki tecrübe edindikçe geliştirebilirim.

Gelişmeye hevesli ve açık biri gibisin, üstesinden gelirsin umarım. Ben yavaş yavaş futbola dönmek istiyorum. Tabii ki bu konuda da ilk gireceğim yer Galatasaray olacak. Galatasaray senin için hayatında ne ifade ediyor, nasıl bir yerde duruyor?
Şöyle ki benim ailem 2 ablam, annem ve babam herhangi bir sporu sevmezler, Futbolu falan hiç sevmezler, takım tutmazlar vs. 6 yaşlarımda Galatasaraylı oldum teyzemin eşi sayesinde. O dönemden üniversiteye gittiğim döneme kadar, evde kumanda kavgası, “Gece geç saatlere kadar maç izliyorsun. Adamlar para kazanıyor, sen salak gibi onları izliyorsun.” azarlamaları vs vardı. Tuhaf bir tutkuydu. Ortaokulda kahvehanelere gidiyordum. Lisede bir arkadaş buldum, onunla her maçı izlemeye başladık. Türkiye 1. Ligi, alt ligler. Bir de bu adam ve iki futbol delisiyle daha ev tuttuk mu tamam oldu. Futbol sevgisi böyle gün geçtikçe arttı, Galatasaray da bununla doğru orantılı olarak hep en önde durdu. En yakın arkadaşım gibiydi, evden çıkıp Galatasaray maçlarına kahvehanelere. Sigara dumanına bile gitmek en büyük zevkimdi.

Aslında futbolun olmadığı bir yerden çıkmışsın ve futbolun tam ortasına kadar gelmişsin.
Aynen öyle Trakya'da pek futbol yoktur zaten. :)

Bu tutkunun içinde seni en çok heyecanlandıran tabii ki Avrupa şampiyonluğu olmuştur. Onların mimarı Hagi'nin takımın başına gelişi sende nasıl bir duygu uyandırdı?
Hagi benim en sevdiğim futbolcu, Galatasaray'ın benim açımdan gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu. Galatasaray'ın bence en büyük efsanesi ve evet, Hagi; tavrı, hareketleri, samimiyetiyle tam bir efsane.

Başarılı olacağına inancın yüksek mi peki?
Evet, çünkü Hagi çok zeki bir adam. Gerets gelmese de 2005-2006'da Hagi Galatasaray’la birlikte olsa Hagi yine şampiyon olurdu. Hagi benim izlediğim 1,5 senelik Galatasaray teknik direktörlüğü dönemi boyunca son derece başarılıydı. İktisatta arz talep dengesi vardır ya, Hagi'ye ne verdin ki ne bekliyorsun? Cihan'la, Orhan'ı canavar gibi kullanıyordu adam.

Son 10 senelik dönemde Hagi'nin oynattığı takım kadar beğenerek izlediğim bir Galatasaray olmamıştı. Belki Skibbe dönemi dersiniz ama Hagi'de istikrar varken Skibbe'de bu yoktu. Şöyle bir özet geçeyim; Galatasaray tarihinin en büyük efsanesine, Galatasaray'ın 100. yılı devredildi, Galatasaray'ın 100 yıllık tarihinin en kötü kadrosu devredildi, Galatasaray tarihinin en kahpece oyunlarıyla Hagi gönderildi, taraftar Hagi'ye “hırsız” dedi gitmeden önce.

Vefasızlık en büyük sorunumuz şüphesiz. Ama bu cevapta şu cümlen en çok ilgimi çeken nokta oldu; "Hagi'ye ne verdin ki ne bekliyorsun?" Bu doğrultuda düşünerek ben Rijkaard'a pası atmak istiyorum. Rijkaard bir sistem hocası ve eline verilen kadronun hep yetersiz olduğu söylendi. Aynı cümleyi Rijkaard için de kurabiliyor musun?
Hayır, şu kadro ve hatta geçen seneki kadro 2002'den beri en iyi kadrodur ama Rijkaard'ın sistemine uygun değildir. Transferleri kim yaptı, yaptırdı bilmiyorum ama oyuncular kaliteliydi, Rijkaard sistemine uymuyordu. Esasen Rijkaard'a o Barcelona futbolu için yıllar vermemiz lazım. Yepyeni bir jenerasyon vermemiz gerek belki. Sadece futbolcu odaklı da açıklayamayız, bir sürü şey var. Rijkaard 48 yaşında, 18 yaşından beri çok üst seviye takımlarda oynuyor, tam 30 sene!

30 senedir Hollanda Milli takımı, zamanın Ajax'ı, Barcelona, Milan. Adam iş ahlakı olmayan futbolcu görmemiş ki. 30 sene hep en iyilerin hem karakter olarak hem yetenek olarak en iyilerin olduğu kulüplerde olmuş. Sergen'in bir muhabbeti var ya, Bayern yeteneği beğeniyor, araştırıyor karakterini beğenmiyor. Rijkaard Sergen gibi yetenekli, Xavi gibi karakterli iş ahlakına sahip adamlarla çalışmış. O Galatasaray'dan önce görmedi ki Emre Güngör gibi sürekli kaytaran bir adam. Uğur Uçar gibi “3 numaralı formayı bir yabancı giyemezdi ben giydim, 3 numaranın bekâreti kurtuldu.” tarzında yorum yapan cahil bir adam görmedi ki daha önce. Onun futbol dünyası çok başkaydı. Biz ona uyamadık, her zamanki gibi onun bize uymasını ve kısa vadeli çözümler üretmesini bekledik aptalca. O da “Siz ne istiyorsunuz aslında ulan?” diyemedi. Onun için diyorum, yepyeni bir jenerasyon lazımdı belki de o adama.

Anladığım kadarıyla sen Rijkaard'ın başarısızlığındaki en küçük payı kadroya veriyorsun ve daha başka sorunların başarıya engel olduğunu düşünüyorsun.
En büyük sorun Türkiye idi, Türk insanı idi. Araştırmayan, öğrenmeyen, öğrenmekten kaçan, 30 sene fubisin seksle ilgili olabileceğini söyleyebilen, o kadar cahil insana inanabilen topluma aitti. Ben öğrenmekten kaçmıyorum dedim ya. İnadına da Türk halkı öğrenmekten kaçıyor.12 yaşımda izlerdim Telegol’ü, “aa” derdim. 13’te izlerdim “aa” derdim, 14’te izlerdim “aa” derdim, 15'te “acaba” dedim, 16'da “yok lan” dedim, 17'de “vay yalancılar” dedim. Ee, bu adamlar 30 sene “aaa” diyor. Ulan Gerets, Feldkamp, Hagi, Rijkaard, Hiddink hepsi gerizekalı da bu adamlar mı akıllı? Bu adamlar yalancı. Bakın Erman Toroğlu ne yazıyor Azerbaycan Türkiye maçı sonrası. “Berti Vogts Azerbaycan'da çok tartışılıyor. Eğer Türkiye'ye yenilseydi bu Alman'ı Azerbaycan gönderecekti. Onlar bile, Azerbaycan bile böyle ünlü bir adamı, Vogts'u, gönderebiliyor, biz çok para verdik diye, tazminatı çok diye gönderemiyoruz.” Bir de bakıyorsunuz Borges Blog da yazmış işte, Berti Vogts Azerbaycan'da kahraman gibi gerçekte. Adamları uluslar arası platformda 150. sıralardan almış 100'lü sıralara taşımış. Böyle büyük bir gelişim göstermiş. Ama sen at yalanı boş ver inananı. Zaten araştıran yok ki, zaten Türkiye'de herkes her duyduğuna “aaa” demeye programlı ki. Herkes her duyduğuna, gördüğüne inanıyor bu memlekette, bir kişi de “acaba” demiyor. Sonra Rijkaard “Neden başarısız oldu acaba?” diyoruz. :)

Tespitlerin yorumdan öte biraz da somut bilgilere dayalı aslında. Herkesin yapması gereken de bu işin doğrusu. Rijkaard'ı eleştirmek bizim için en basitiydi 16 ay boyunca. Türk toplumu için yani. Ama eleştirirken koca ekibi hep göz ardı ettik. Sence tek sorumlu Rijkaard mıydı ki? Bir tek onun futbolu bilmemesi (!) mi bizi başarısız yaptı? Aslında sormak istediğim şu; Rijkaard'ın ekip çalışması, ekip sistemi de Türkiye'ye son derece ters gelmedi mi?
Yok, Rijkaard Türkiye'ye ters gelmez, Türkiye Rijkaard'a ters gelir. Bu şey gibi; öğrenci bir dersten 1 alır. Annesine “hoca 1 verdi” der. Bir başka dersten 5 alır. “Ben beş aldım” der. Biz Rijkaard'ı eleştiremeyiz ki, bizim Rijkaard'ı anlayabilecek kalibrede olmamız gerekir önce. Var mı öyle bir spor adamı şu ülkede? Yok, Rıdvan Dilmen gitsin Kasımpaşaspor'u alsın misal. :) Maksimumu odur.

Haklısın, Türkiye’de eleştiri çok kolay.
Yok dostum, Türkiye'de eleştiri çok az, Türkiye'de bol bol saçmalamak var. Onlar, gördüklerimiz, eleştiri değildi. Saçmalıktı! Ağız ishali olmuş insanlardı onlar
.
Ağız ishali, güzel benzetme oldu. Peki, sana göre futbolu kısa vadede başarıya endekslemek bizi ne kadar ileriye taşıyabilir? Mesela Adnan Polat'ın sürekli bahsettiği “geleceğe yatırım yapıyoruz” sözü gerçekten de bizim ilacımız olan şey mi?
Ben inanmıyorum bizim geleceğe yatırım yaptığımıza. Bizler en fazla sene sonuna yatırım yaparız, o da gelecektir. 1'er yıllık planlar yaparız Bugün yine Bilgin Gökberk anlattı. Terim'le sözleşme yapılmış zamanında, 96-97 şampiyon yapamazsa kovulacakmış. Şampiyon oldu, 98'de gidiciymiş şampiyon olmuş. 99'da gidiciymiş şampiyon olmuş. 2000'de yine aynı, şampiyon olmuş ama benimle neden sözleşme imzalamıyorsunuz tavrıyla adam gitmiş İtalya'ya. Yani “Ulan bana güvenmeniz için daha ne yapmam gerekir?” der gibi. Hagi de öyle, bu sene şampiyon olursa seneye de kalır. Seneye şampiyon olursa bir sonraki seneye de kalır. Sadece Galatasaray için değil her takım için bu böyle ve buna ne kısa vadeli plan denir ne de uzun vadeli plan denir. Bu başarı odaklı plandır sadece.

Bu zinciri sanırım ilk defa Rijkaard'la kırdılar.
O da ismi çok büyük olduğu için işte. Bir de Terim'de kırdılar, o da ikinci olmuştu 2003'te. Onun da ismi çok büyüktü. Hagi hepsinden iyi top oynattı, 3. Oldu. Bu çömez, TD değil dediler gönderdiler, güvenmediler. Lucescu daha beter ya. Skibbe ile Rijkaard'a baksana. Skibbe Rijkaard'ın oynatabildiğinin 2 katını oynattı, Rijkaard'ın yarısı kadar takımda kalamadı. Neden? İsim işte…

Ben aslında biraz derbiye değinmek istiyorum, en güncele. Derbide oynanan oyunu 1,5 senedir oynayamıyor olmamız Hagi eksikliği mi Rijkaard fazlalığı mı?
İkisi de, güzel tanımladın. Hagi haftada bir gün çift idman koymuş ve o gün zorunlu kamp uygulaması getirmiş. Ayrıca hafta sonları maçlardan önceki gecelerde de olacak bu muhtemelen. Bizim anladığımız dil bu. Çünkü bizim beğenilerimiz gelişmemiş. Avrupalı bunu özgürlüğü kısıtlayıcı bir hakaret gibi görür. Karısıyla bir film izlemek varken kampı hapishane gibi algılar. Bizimkiler “4 kişi toplanıp kampta okeye dönsek, karı dırdırından kurtulsak” diye can atar. :)

D isiplin insanın kendinde bitiyor biraz da, bizim ülke insanı olarak yaşadığımız disiplin sorunu en büyük engel bu gelişimde. En başta bahsettiğin olaya dönüyor, Rijkaard hem karakterli hem yeteneklilerin yanından gelmiş dediğin gibi. Karakter farkı burada çıkıyor ortaya aslında.
Evet, adam zaten o iş ahlakına inanılmaz derecede bağlı, onu bizzat huy edinmiş insanların içinden geliyor. İdmandan kaytarmanın oyuncunun bizzat kendisine zarar olduğunu bilenler içinden geliyor. Hocalar derler ya okuldan kaçanlara ya da kopya çekenlere; “Siz kendinizi kandırıyorsunuz aslında” diye. Bu da öyle bir şey işte. Emre Güngör idmandan kaçmanın kendisini sıradanlaştırdığını fark etmiyor. Rijkaard bir şey kaybetmiyor ki. Şimdi gider Liverpool'a, Emre de Yalçın'la takılsın ne güzel.

Derbiyle ilgili kısa birkaç soru sorayım. En akılda kalıcı an ne oldu senin için?
Cana'nın topun önüne iki kez atlaması. Adamda hakikatten Arnavut inadı var. Hagi'yle kanka olacaklar. :)

Fenerbahçe'de ve Galatasaray'da maçın bu hale gelmesini sağlayan etkenler nelerdi peki? GS için olumluya yönelten, Fenerbahçe'nin ise olumsuz performans sergilemesine sebep olan yani?
Fenerbahçe'de hiç anlamadığım bir gerginsizlik vardı. Fenerbahçe için rehavet. Galatasaray için Hagi. “Hagi savaşır” dedi ya, bismillah. Basın toplantısında ilk olarak bunu vurgulamıştı ve oyunculara bunu yansıttı.

Elano ve Pino'yu sormak istiyorum. Geldiklerinden beri en iyi oyunlarıydı. Faktör oynadıkları yer mi oldu yoksa yine Hagi mi demeliyiz?
Pino için oynadığı yer ve şekil diyelim. Maça çok uygundu. O şutörlüğünü ve süratini kullanabildi. Elano içinse önce Hagi. Ona çok güvendiğini daha ilk idmanında ilk olarak onunla konuşmasıyla belli etti. O da iyi oynadı. Sol açık oynasaydı da iyi oynardı bence.

Hagi'nin en önemli kozu kim olacak gibi duruyor sezonun geri kalanında?
Cana bence.

Birkaç soru daha sorayım ve bitirelim diyorum. Avrupa’ya yönelmek lazım aslında. Bunun doğrultusunda da ilk girişi Arda'yla yapmak istiyorum. Arda’nın Avrupa'ya gidişi çok mu geç kaldı ve gidebileceği en uygun takım kim olur sana göre? Liverpool ve Arsenal en çok konuşulan takımlar.
Ben olsam bu takımlara gitmezdim. İspanya'ya giderdim. Zamanlama konusunda ise; evet çok geç kaldı Arda. O Gerets'li dönemde çıkış yaptı, 2. devre sakatlandı. 06-07 sezonu sonu gitseydi bugün dünyanın en iyi 5 oyuncusundan biri olurdu. O sezondan sonra kendisini hiç geliştiremediği için artık bundan fazlası olmaz Arda.

Arda'yla ilişkili olarak, aynı şekilde bir başka göz önünde isim olan, Arda’yla kıyaslanan isim Mesut var elimizde en büyük örnek olarak. Mesut'un bu çıkışındaki etken Almanya'da olması mı yoksa Türkiye'de olmaması mı denebilir?
Türkiye'de olmaması diyebiliriz. Almanya iyi bir eğitim veriyor futbolculara ama Kuzey Avrupa ülkelerinden de gidenleri görüyoruz işte, Vidic'ler falan. Anlıyoruz ki eğitimden çok sosyo-kültürel yapı da mühim. Bizim sosyo-kültürel gelişimini sağlayamamış çocukları alıp onlarla uğraşmak istemiyorlar. Bak, misal Fatih Tekke Zenit'e gidiyor. Sözleşme imzalanacak. “Neden gazeteci yok, yoksa bunlar beni kandırıyor mu?” diye düşünüyor ve gazeteci gelene kadar imzalamıyor biliyor musun? Orada menajerler, yöneticiler vs herkes diretiyor ama nafile. Yerel basını rica etmişler, öyle imza atmış. Sonra bir başka sefer Spaletti geliyor Zenit'e, oyuncularla tanışacak. Fatih, Spaletti'ye; “Mister Sıpagetti” demiş. Var mı daha ötesi. Sen alır mısın böyle adamı? Ben Zenit'in lokantasına garson yapmam. :)

Haklısın, ne diyebilirim ki… Bu açıdan hep geri kalıyoruz tabii ki. Arda bu yönden kaybediyor diyebiliriz, medyanın gereksiz baskısı vs. de etken tabii ki. Nuri bu baskıdan daha az ölçüde uzak mesela. Onun için Türk Medyasından yiyebileceği tek baskı milli takım performansı olur -ki o da 2 ayda bir ya var ya yok. Onun bu konumdaki şansı ve geleceği hem arda'ya hem de mesut'a göre nasıl bir konumda
Umursamaz ki Nuri. Türkiye'de oyuncular kendilerini çok mühim şahsiyetler sanıyorlar. Hiç bir ehemmiyetleri yok normalde. Tuncay geçen Twitter’da yazmış, “Evimin yakınında bir cafede çayımı yudumluyorum” diyor. Türkiye'de yok ki böyle bir ortam. O cafede oturanlar Tuncay'a karşı “bir yıldız ula bu” kompleksine girmiyorlar ki. Bizim 70 milyonluk kalabalığa düşen yıldız sayısı da çok düşük bir de o var. Adamlarda başarılı sporcu, sanatçı kaynıyor. Yıldız bol Almanya'da, İngiltere'de. Bizde öyle mi? Olanlar az, az olunca da baskı inanılmaz artıyor.

Son bir soru sorayım. Konudan uzaklaşıp başa dönecek şekilde. Bu kadar şey söyledin baskı konusunda, futbolcuların duruşları konusunda. Zarar verdiğinden bahsettin. Peki, biz sıradakini, Emre Çolak'ı, nasıl koruyabiliriz? Onun bir Arda şanssızlığını yaşamasını nasıl engelleyebiliriz? O potansiyel var mı en azından Emre'de?
Valla biz ikimiz engelleyemeyiz. :) Potansiyel var ama sanırım Arda hırsı da yok. Arda hiç değilse hırslıydı. Ben, Emre daha çok Aydınlaşacak diye tahmin ediyorum. İnşallah yanılırız.

Peki, çok teşekkür ederim değerli görüşlerin için.
Ben teşekkür ederim.

Hiç yorum yok: