22 Ekim 2010 Cuma

Rijkaard'ın Günlüğünden #Final

Rijkaard der ki;

"Futbolculuk kariyerim boyunca nice başarılar kazandım. Kariyerim boyunca hep en üstlerde yer alabildim, saygı ve değer gördüm. Nereye gittiysem bu saygıya da en güzel şekilde karşılık verdim. Kimsenin arkasından da konuşmamışımdır. Futbolculuk benim için tutkuydu, sonra bu tutkuyu teknik direktör olarak birilerine aktarmak da hedefti. Hedeflerime tutkumu katarak bugüne kadar başarılı oldum aslında. Şampiyonlar Ligi kupasını elime aldığımda hissettiklerim tarif edilemezdi. Futbolcuyken alınan başarı teknik direktörken alınandan daha az değere sahiptir. Birinde oynayan sizsiniz, kazandıran değil kazanansınızdır. Ötekinde ise kazandıran sizsinizdir. Yani aslında rotayı çizen ve yönlendiren tarafsınızdır. Bir savaşı kazanan asker ile kazandıran general, komutan arasındaki fark gibi birşey bu. İspanya kariyerimde değer görmüştüm, birşeyler kötü gitmeye başlayınca da değer görmüştüm. Çünkü yaptıklarım ve hala yapabilecek olduklarım(ız), beni(bizi), yani ekip olarak hepimizi el üstünde tutmaya değer görüyordu. Türkiye farklı bir maceraydı, hep söylemiştim. Kimisi için denenebilir birşey. Şöyle düşünün, dünya futbolunda birçok ülkede teknik direktöre saygının bittiği yerde başarısızlık kaçınılmazdır. Bu saygı futbolcudan gelen saygı değil, bütün camiadan gelen saygıdır. Bana saygı Türkiye'de bitti, bitirttiler mi demeliyim emin değilim. Türkiye neden mi farklı bir macera? Tribünler, binlerce insanla doluyken canlanır. Çünkü o kotluklara ve taşlara hayat veren insanlardır. Alın o binlerce taraftarı, koyun bir meydana o hissiyatı ve atmosferi oluşturmaz. Ben ilk defa tribünlerin benden nefret ettiğini gördüm. Bugüne kadar tatmadığım bir duyguydu, bu yüzden farklı. İlk defa futbol bilgimin sorgulandığına şahit oldum, bu yüzden farklı. İlk defa binlerce insanın bana çekip gitmemi söylediğini duydum, bu yüzden farklı. Hiçbir ülke bu kadar iz bırakmadı bende."

Rijkaard'a bunu yaptık işte biz, söyleyemese de bunu yaptık. Onun adamlığından konuşmayacağını bile bile bunu yaptık. Ne demişti Adnan Polat?

"Bugüne kadarki çalışma sürecimizde iş disiplini, çalışkanlığı, insanlığı, kimlik ve kişiliği ile karşılıklı ilişkilerimizde hiçbir sıkıntı yaşamadığımız"

Kimlik ve kişilik değil mi? Kimliğini kaybedenin yaptığı açıklama işte bu. Bundan 1,5 ay öncesi dediğine dönelim mi?

"Ne olursa olsun Rijkaard'la sözleşme uzatacağız."

Ne oldu da uzatmadınız diye soruyor insan kendi kendine.

Rijkaard devam eder;

"İlk geldiğiniz gün binlerce taraftarın sizi karşılaması nasıl bir duygudur bilir misiniz? Güvenildiğin bir yere geldiğine emin olmaktır. Sevildiğini, değer gördüğünü bilmektir. Ama gördüm ki burada sabır denilen melet yokmuş, saygı geçiciymiş, geçmiş değersizmiş, gelecek umutsuzmuş, futbol basiretsizmiş, mücadele önemsizmiş, kazanmak değersizmiş, kaybetmek kolaymış, istemek yetersizmiş, çalışmak gereksizmiş, üzülmek anlamsızmış, sevinmek yersizmiş, söz vermek unutulurmuş, sözden dönmek basitmiş, yönetim korkakmış, futbolcu vazgeçilmezmiş, bilir kişi de taraftarmış. İşte 16 ayda öğrendiğim herşey bu. Futbol sadece basit oynamak değilmiş meğer. Sadece teknik taktik değilmiş, futbol acımasızmış. Benim çıkardığım bunca ders var bu ülkeden. Tanrı benim buraya gelmemi sağladı, hayata dair yeni şeyler görmemi istedi. Gördüm işte..."

Bunları öğrettik Rijkaard'a. 16 ayda ekibiyle anlata anlata bitiremedikleri herşeyi almaktan aciz davranıp, biz onlara öğrettik birşeyler. "Sizin ne işiniz var lan burada"yı gösterdik. Dedik ki onlara; "Biz sizi haketmiyoruz." Ne verdi Rijkaard koca 16 ayda bize, ne verebildi. Neyi katabildi? Rijkaard, en azından bana, Türkiye'nin sistemden, futbol kültüründen, ekolünden, teknikten, taktikten uzak olduğunu anlattı. Rijkaard saha kenarındaki duruşuyla futbolun burada yaşamadığını, öldüğünü gösterdi. Şimdi anlıyorum bir sorunun cevabını, hem de daha iyi. "Neden saçların beyazlamış arkadaş?"

Rijkaard devam eder;

"Herşeyin bittiği günü anlatmak lazım birazda. Sahaya çıkıyoruz, (sözde) 11 kişiyiz. Maç başlıyor bir gol yiyoruz (hakeme özel teşekkür var burada). Sonra bir tane daha yedikten sonra sahadaki futbolcuları sayıyorum. Önce rakibi ama, kendi takımıma güveniyorum ya, ondan. Fazla oynuyorlar da acaba hakem mi müsamaha gösteriyor diye. Rakip tam, kendi kadromu sayıyorum 3 adam eksik gibi duruyoruz. İkisi stoper, biri (sözde) ön libero olmak koşuluyla. Aslında sarı-kırmızı birşeyler görüyorum, insana da benziyorlar ama eksik gibiyiz yine de. Her neyse, maçı kaybediyoruz. Kaybetmek mesele değil ki, elbet kaybeden bir taraf olacak. Üzüldüğüm nokta kaybedilen 3 puan olsa zaten burada işim olmaz, sezon başı istifa ederdim. Benim verdiğim sözler var, kazandırmak istediklerim var. Ama bunlar puan değil, bunlar futbolun incelikleri. Şimdi düşünüyorum da, "incelik"i yanlış yerde aramışım ben. Çarşamba günü kovuyorlar beni, bildiğin kovmak bu. 3 gün boyunca birçok adama teklif yapılıyor yerime, kimse kabul etmiyor. Şimdi giderken arkamdan beyefendi diyene yakışıyor mu bu? Beyefendi dediğiniz adama bunu nasıl yapabilirsiniz sorusunu sormak gerek. 3. günün sonunda anlaşma, ardından fesih. Benim kaybettiğim hiçbir şey yok, buna eminim. Ekibimi de alır giderim ve futboldan uzak bir yerlere, hem de futboldan uzak bir yerden giderim. Bavulları hazırlama vakti geldi. Gitmeden önce son bir isteğim de var aslında. Yerime geleceklere tavsiye niteliğinde. Florya'nın girişine bir yazı yazılmalı, 'Tanrı sizi korusun.' Diyeceğim son söz de bu olur."

Rijkaard gitti, bunu yazarken birşey duydum, resmi kaynak olmasa da duyduğum için söylemek isterim. Fenerbahçe maçını izleyecekmiş Rijkaard, eğer bunu da yaparsan bu sefer harbiden ağlarım. O kocaman yüreğinde bunu yapacak bir yer var biliyorum ama Rijkaard'tan da son birşey isteme şansım olsa "YAPMA!" derdim.

Yolun açık olsun Kıvırcık Adam...


1 yorum:

Windows XP Packs dedi ki...

harika bir yazı müthiş