21 Ekim 2010 Perşembe

Franklin Edmundo Rijkaard: Büyüyen Karanlık Yutuyor Şafaklarımızı

Bazı insanlar sizi heyecanlandırır. Ağızlarından çıkan her söze adeta ilahi bir kelâmmış gibi dikkat kesilirsiniz. Çünkü onlar başka türlü adamlardır. Mesela ufkunuzu geliştiren tanımlamaları vardır. Ya da hiçbir şey söylemeseler, yaptıklarıyla sizi büyülerler. Franklin Edmundo Rijkaard... Futbola adanmış bir hayat. Ona şöyle alıcı bir gözle baktığınızda bir çok betimleme yapabilirsiniz. Kıvırcık saçları, siyah takım elbisesi ve kulübeye doğru yürüdüğünde size verdiği güven. Biraz uzun olacak, ama onu yazarken epeyce keyif alacağımdan eminim...

Teknik Direktörlüğe İlk Adım

Jübilesini yaptıktan sonra Fransa'ya yerleşen Frank Rijkaard sürekli maç davetleri almaya başlıyordu. Teknik direktörlük aklında yoktu çünkü Frank yatırımını çok iyi yaptıştı. (Milan yılları) Ama bu davetiyeler onu futbola itmişti. Televizyonun başında buluyordu kendisini. İzlediği maçlardan sonra beyninde oluşan fikirler, düşünceler ve futbolun nasıl gelişebileceği, onun kafasını kurcalıyordu. Fikri değişmişti. O yıllar sanki birşeyler Frank Rijkaard'ın teknik adam olmasını istiyordu. Çünkü Hollanda Futbol Federasyonu Elit Kursu açmıştı. Yanlız bir ayrıntı vardı, adından da anlaşılacağı gibi Elit, yani geçmişte Avrupa'da başarılar kazanmış futbol adamları girebiliyordu bu kursa. Rijkaard Koeman, Kroll, Gullit ve Neeskens'le birlikte bu kursa yazılmıştı. 1 yıllık eğitimin ardından teknik direktörlük belgesi almıştı. Daha sonra bir telefon, arayan Hollanda Milli Takımı teknik direktörü Hiddink. Koeman, Neesekens ve kendisiyle birlikte Milli Takım'da çalışmayı teklif etmişti. Rijkaard kabul etti ve herşey öyle başlamıştı. Daha sonra işler farklı gelişti ve Hiddink istifa etti. Federasyon Rijkaard'a baş antrenörlük teklifi yapmıştı. Rijkaard düşündü, Cruijff'ü aradı. Cruijff bunun iyi olabileceğini söyledi. Rijkaard kararını verdi ve teklifi kabul etti.

Frank Rijkaard 2 yıllık Hollanda Milli Futbol Takımı kariyerinde iyi izler bırakacaktı. Euro 2000'de oynattığı futbol ile turnuvanın en iyi takımı gözüyle bakılıyordu fakat çok şansız bir şekilde penaltılarla İtalya'ya elenmişti. Rijkaard burdan sonrasının iyi olmayacağını düşünüyordu. Çünkü elindeki jenerasyon kayboluyordu ve Rijkaard sözleşmesini uzatmak istememişti. Kontratı bittikten sonra Hollanda'dan ayrılan Rijkaard doğru karar vermişti. Çünkü bir sonraki sene aynı Hollanda gruplardan çıkamıyordu...

Sparta Rotterdam Macerası

1 sene sonra Hollanda'da Sparta Rotterdam'ın başına geçen Frank Rijkaard için işler iyi gitmeyecekti. Rotterdam kulübünün yöneticileri parasal sıkıntılar yüzünden kaliteli oyuncuları elinde tutamıyordu. Oysa Rijkaard'ın teknik adamlık kariyerine baktığınızda her zaman elindeki kaliteli üründen harika bir sistem yarattığına tanıklık ediyorduk. Rotterdam bunun için iyi bir seçim değildi ve sene sonunda takımdan ayrılıyordu.

"Johan Cruijff Hollanda futbolunun babasıdır. Ondan çok şey öğrendim. Ama onu taklit etmeyi düşünmedim. Çünkü hiçbir teknik adamın taklit edilemeyeceğini düşünüyorum"


Ve 2003 yazı geldiğinde Hollanda futbolunun babası Cruijff, Antic'den boşalan teknik adamlık görevine Rijkaard'ın getirilmesi için Laporta'ya öneride bulunuyordu. Laporta kulüpte en çok güvendiği adamın sözünü yerine getirecekti ve Frank Rijkaard 2003 yılında Barcelona'nın başına geçecekti. O dönem Rijkaard'ın Barcelona'ya transferi kendisini bile şaşırtacaktı, ama İspanyol medyası kadar değil. Herkes şaşkındı fakat ne yaptığını bilen bir tek adam vardı, Johan Cruijff...

Frank Rijkaard'ın ilk yılı ve Ten Cate ilişkileri

Barcelona'nın teknik direktörü Frank Rijkaard ve yardımcısı Ten Cate hep konuşulurdu. Rijkaard daha yavaş ve Ten Cate daha tutkuluydu. Ten Cate kulübün başarı düzeylerinde en yukarıya ulaşmasında yüksek tamamlayıcı ve otoriter bir adamdı. Bu yüzden herkes Ten Cate'nin Rijkaard açığını kapattığını söylüyordu. Sezonun ilk yarısı aksilik ile sonra ererken, takım ligi 17. sırada tamamlıyordu. Fakat sonra meydan okuma başlamıştı...



İşler kötü giderken tüm medya Barcelona'nın Rijkaard'ı göndereceğine kesin gözüyle bakıyordu. Ama yine kulübün başında işini yapmasını bilen adamlar vardı. Laporta Cruijff ile görüşme yapmıştı ve Cruijff Laporta'ya beklemesi gerektiğini söylemişti. Cruijff Barcelona döneminde sık sık Rijkaard ile birlikte görünüyordu. Sezonun ikinci yarısında herşeyi rayına oturtan Rijkaard, takımı toparlamaya başlamıştı. Üst üste seri galibiyetler ile yukarı tırmanmaya çalışıyordu ve sene sonu bittiğinde takım iyi yerlerde bitirmeyi başarmıştı. Ertesi sezon kopacak fırtınaların da başlangıcıydı bu...



Ardından 2 sene üst üste ligi kazanmayı başaran Frank Rijkaard herkesi susturmuştu. Azim ve profesyonellik ile çalışmalarını sürdürüyordu. Her zaman "ne kadar daha iyisini başarabilirim?" diye düşünüyordu. Rijkaard'a o dönem başarının sırrı sorulduğunda şu cümleleri kullanıyordu...

"Başarı Hollanda mentalitesinden geliyor diyebiliriz. O zamanlara baktığımızda atak futbolu seven, kollektif futbolu seven, takım içindeki organizasyonlara önem veren bir futbol anlayışı vardı. O yüzden dünya futbol camiası, bu farklı mentaliteyi dünya futboluna kazandırdığı için Hollanda takımlarına teşekkür eder. Atak futbol ve organizasyonlar buradan geliyor."

Frank Rijkaard ve Oyuncu İlişkileri

Rijkaard bir yandan yıldızlarla uğraşırken diğer yandan yeni jenerasyonun temellerini atıyordu. Messi'yi ilk kez 2004 yılında sahaya sürdüğünde yüzündeki o ifade aslında herşeyi anlatıyordu. Messi'yi takımına en iyi monte etme işini Rijkaard başarırken bunları yine blogda çevirdiğimiz Messi röportajında bir futbol tanrısının ağzından duyuyorduk...

Onunla tanışmak benim için son derece önemliydi. O bana inandı ve azar azar beni buralara nasıl getirmesi gerektiğini bildi. Benimle inanılmaz işler yaptı ve ben ona çok şey borçluyum. Ona her zaman minnettar olacağım. Futbol hakkında çok şey biliyor, işiyle ve zamanıyla hedeflerini her zaman gerçekleştirir.

Frank'in Valdes üzerindeki ısrarı da şuan efsane bir kaleci yaratmıştı. Valdes şuan Barcelona tarihinin en çok forma giyen kalecisi olmak için bir kaç maç daha oynaması gerekiyor. Dönemin kalecisi Rüştü'yü kötü performansından ötürü yedek kulübesine iten ve Valdes üzerinde ısrar eden Rijkaard, bunu yine bağlı olduğu sistemine sadık kalarak gerçekleştiriyordu. Rijkaard için bir kalecinin sadece elleri değil, ayaklarının da top yapması gerekiyordu. Topu eliyle oyuna sokan ve yeri geldiğinde pas organizasyonunun içinde olan Valdes bu işi hata yapa yapa öğrenmişti. Çünkü epeyce tartışıldığı dönemlerde olmuştu. Kalecinin topu oyuna sokuşu, takımın boyunun kısa tutulmasına da sebep oluyordu ve bu Rijkaard için önemli etkenlerden biriydi. Aşağıdaki resim ise Rijkaard'ın bir antrenörden çok nasıl iyi bir arkadaş olduğunun en iyi kanıtlarından biri olarak hafızalara kazındı...


Xavi, Deco gibi orta saha oyuncularının dilinden yine bir orta saha oyuncusu anlayacaktı elbette. Rijkaard onları topun arkasında durmayı bilen bir pasör haline getirmişti, bunda başka bir aslan payı Total beyin Neeskens'e aitti. Takımına İniesta'yı yine Messi'de yaptığı gibi azar azar yerleştirmişti kıvırcık adam...

Barcelona kazandığı iki La Liga kupasının ardından gözünü Şampiyonlar Ligi'ne dikmişti. Ten Cate yine onun yanındaydı. Türkiye'de futbolu bilmiyor denilen adam, Barcelona'ya Johan Cruijff'ün Rüya Takımı'ndan sonra ikinci Şampiyonlar Ligi kupasını kazandırıyordu. Ve bunu yapmak kolay değildi, taktik bilgi gerekiyordu. Blog geçmişinde ise Rijkaard'ın Şampiyonlar Ligi finalindeki taktik hamlelerini tek tek yazmıştık. Kupayı Barcelona'ya getirdiğinde kaptan Puyol hemen yanındaydı ve o yine takım elbisesinin içindeydi...


"Benim için herkes takımın bir parçası. Yıldız oyuncu ayrımı yok. Yıldız oyuncuların yedek kalmasının sıkıntı yaratacağını sanmıyorum. Formayı her zaman en çok çalışana veririm."

Ve ertesi sezon... Rijkaard'ın 3 yıllık başarısı ve kupaları tadından yenmiyordu. Fakat Ten Cate'nin ayrılmasından sonra Rijkaard soyunma odasına hakim olamıyordu. Barcelona soyunma odası kupa kazanamadığı için üzgündü ve sürekli sorunlar çıkıyordu. Rijkaard için artık ayrılık vakti gelmişti. Kulüpten geleceğin temellerini atarak ayrılıyordu ve ondan sonra iki yıl ara veriyordu futbol hayatına... Bu dönemde Barcelona takıma altyapı hocası Guardiola'yı getiriyor ve onun disiplini, duruşu ve istikrarı ile Barcelona yeni bir rüya takım kazanıyordu. Rijkaard yapması gerekeni yapmıştı ve anahtarları teslim ederek siyah takım elbisesiyle terketmişti Barcelona'yı...

Teknik adamlar arasında iki ekol vardır. Bazıları yalnız çalışmayı severler, farklı fikirlere pek açık değildirler ve kendi bilgileriyle yetinip dışa kapalı kalmayı tercih ederler. Ben öbür ekoldenim. Takım çalışmasına inanırım. Ne kadar çok bilgi ve farklı fikir gelirse o kadar zenginleştiğimi düşünürüm. Fikir ayrılıkları beni ürkütmez, tersine besler. Nitekim bugüne dek de hep böyle oldu. Ve bundan çok yararlandım. Öyle ki, bazen bir adım geriye çekilip takıma uzaktan bakmaya çalışırım. Eğer iyi bir ekiple çalışmıyorsanız, takımı emanet edeceğiniz güvenli isimler olmazsa bunu yapma lüksünüz yoktur. Arkadaşlarım o kadar iyi ki, benim böyle bir lüksüm var. Onlardan çok yararlanıyorum. Karşıt fikirlerini bile söylemekten çekinmiyorlar ve bu da beni zenginleştiriyor.

Vee 5 Haziran 2009 tarihinde inanılmaz birşey gerçekleşiyordu. Galatasaray.org'a girdiğimde onun resmini gördüğümde verdiğim tepkiyi hayatımın hiçbir alanında vermediğime emindim. Şaka gibiydi yahu, Rijkaard Galatasaray'da? Bir kez daha baktım bir kez daha baktım ve bir kez daha. Akşam üstü İstanbul'a geldiğinde inanılmaz bir kalabalık karşılıyordu kıvırcık saçlıyı... Basın toplantısında bu ilgi sorulduğunda, Niye şaşırayım? Burası futbol ülkesi cevabını veriyordu. Kurulan hayaller, gelecek ile ilgili vizyon yazıları dün gibi gözlerimin önündeydi...



Önce Türk Futbolunu tanımlayarak başladı işine. Antrenmanları dikkatli takip ediyordu. Ve kısa bir zaman sonra sormuşlardı o soruyu. "Türk Futbolu'nda herşeyden biraz var ama hiçbir şeyden tam yok" diye yapıştırdı cevabı Aslan Yeleli... Ve sezona harika başlangıç: İyi futbol ve başarılı sonuçlar bir anda beklentileri en üst düzeye çıkardı. Galatasaray önüne gelene 3-4 atıyordu ve takım zevk veriyordu. Başka ne istenirdi ki?...

Ben hücum futbolu ekolündenim. Ama günümüz futbolunda atak yapmayı seven her takımın ortaya önce iyi bir organizasyon şeması koyması gerekiyor. Artık sadece atak oynamak çok tehlikeli olabiliyor. Onun yerine organize bir takım olmak daha önemli. Futbolda tabii ki öncelikli olan kazanmak. Ama taraftarlar sadece kazanmak istemez, iyi futbol da görmek ister. Takımlarına bir kimlik atfetmek ister. Sahada gurur duyacakları bir yapı olsun ister. Bu da genelde iyi oynayan takımların başarabileceği bir şeydir. Burası bence çok önemli. Tabii ki körü körüne bir hücum takımından bahsetmiyorum. Organize bir oyun planından bahsediyorum. Teknik kapasitesi yüksek, uyumlu, organizasyonu sağlam bir takım yaratmak. Tıpkı Ajax, Milan ve Barcelona gibi. Futbol tarihine baktığınızda pek çok kupa kazanmış takım vardır. Ama aralarından sadece iyi futbol oynayanlar akılda kalır. Sıkıcı ve renksiz oyunla kazananlar tarihe yazılır ama hafızalara yazılmaz. Bu oyunun güzelliğini ortaya çıkarmak gerek. Bu da ancak iyi bir planlamayla olur.

Ve sonrası... Oyun yapısındaki değişiklik takımda rayların oynamasına sebep oldu. Fakat takım yine de kazanmaya devam ediyordu. Fenerbahçe maçında sakatlanan Baros'un uzayan sakatlığı hiç hesapta değildi. Alternatifi de iyiydi ama Rijkaard'ın oyun sisteminde yetersizdi. Devre arasında Neill, Jo ve Giovani katıldı takıma. Rijkaard aslında iyi bir kadroya sahipti fakat yapması gereken kadroya bir kaç rütüştü. Orta sahaya alacağı bir kaliteli futbolcu ile çok şey değişebilirdi fakat burada hata yapmıştı. Ardından havlu atmalar başladı kupalara... Antalyaspor'u evinde 3-2 yenmesi yeterli olmamıştı ve Türkiye Kupası'na veda etmişti Galatasaray. Ardından Atletico'ya evinde 1-2'lik mağlubiyet hesapta değildi ve lige havlu atılan maç Fenerbahçe maçı olmuştu. Fenerbahçe maçından sonra ligi boşlayan Galatasaray sezonu 3. olarak bitiriyordu.

"Futbolda oyuncular arasında eşitlik vardır. Birinin katkısını diğerinin çok üstüne çıkartmak doğru değildir. Eğer takımda herkes yapması gerekeni iyi yaparsa, yıldızlar da daha rahat öne çıkar. Eğer takım organize bir şekilde hücum ederse yıldızlar kendini daha rahat gösterir. Eğer takım oyunu aksarsa yıldızlar da tökezler. Yıldızı takım parlatır. İyi futbol göstermek için iyi takım olmanız şart. Herkesin kendine oynadığı bir takım başarısızlığa mahkûmdur.


Bir Yönetim Tramvası
Rijkaard'ın muhattap olduğu adam onun sonunu hazırlıyordu. Bunu herkes görebiliyordu ama Adnan Polat değil! Rijkaard geçen sene sonunda takımının yetersiz olduğundan bahsetmişti. Yönetim ise yeni bir kadro yapılanmasına gitti ve takımın yeniden ağzına sıçıldı. Jo, Giovani, Keita gibi adamlar yerlerini Serdar Özkan, Pino, Batdal, Ali Turan gibi oyunculara bıraktı. Kalite mi? Yorum: sen bizimle taşşak geçiyorsun diyebilirdi Rijkaard o kadroya... Lige kötü başlangıç ve 4 galibiyet, 3 mağlubiyet. Ne denilebilir ki? 2-4'lük son hezimet herşeyin sonu oldu... (Not: Barcelona ilk senesinde Rijkaard ilk yarının son maçında Valencia'ya da 2-4 mağlup olmuştu. Ekleme: Her takımda Cruijff-Laporta ilişkisi yok)

12 Ekim'de Rijkaard röportajı yer alıyordu Galatasaray.org'ta. Muhabir taraftar ile arasındaki güçlü bağın nedenini sorarken "Bize güvendikleri için destekliyorlar" cevabını veriyordu. Aynı taraftar 1 hafta sonra istifaya davet ediyordu Rijkaard'ı. 1 ay önce Ntv'nin yayınına katılan Adnan Polat ne olursa olsun sözleşmesini uzatacağını söylüyordu Rijkaard'ın. 1 ay sonra yiyordu tüm laflarını. İşte böyle gerizekalı bir ülkenin çocuklarıyız biz.

ve Frank Rijkaard'a mektuplar

Bir öğle saatinde duymuştuk gelişini, çocuklar gibiydik. Gidişini de öğle saatlerinde duyduk, boğazımız düğümlendi ve suratlarımız bem beyaz oldu. Ortam soğuk oldu. Üşüdük. Nereye Rijkaard usta? Gözlerim doldu yine ama biliyorum bizim sevdiğimiz yerlere gideceksin bir gün. Unutma, biz peşinde olacağız. Sana yapılanları unutmayacağız ve başımızdakilerin ne mal olduklarını bize gösterdiğin için de ayrıca teşekkürlerimizi ileteceğiz. İlk Trabzonspor maçında görmüştüm seni tribünde. Yine siyah takım elbisenin içindeydin. Sen geçerken önümüzden, biz seni alkışladık. Döndün sende havada iki ellerini birleştirdin bizim için. O ne karizmatik bir yürüyüş, o ne güven veren bir bakıştı Rijkaard usta. Off.. Sen benim hayatımın iki takımını çalıştırdın, birinde dünyaları kazandın. Diğerinde de kazandın! Her ne kadar somut şeyler elde edemesende kazandın işte kalbimde usta, uzatmayıver. Johan Cruijff'ün "Futbol basit bir oyun" sözünü asla unutmayacağız ve senin o kıvırcık saçlarını da...
Frank Rijkaard ile başlayacak yeni dönemde Camiamızdan ve taraftarlarımızdan en büyük dileğim sabırlı olmalarıdır. Yeni teknik direktörümüzün Barcelona'da görev yaptığı 5 yıllık dönemde altyapıdan almış olduğu oyuncular, bugün dünyanın en büyük kupalarını kazandılar. Bu, sabır isteyen bir sürecin sonunda gerçekleşti. Türkiye’de maalesef büyük kulüpler taraftar ve camiası ile bu sabrı göstermekte cömert olmamıştır.
Adnan Polat / (Galatasaray Dergisi, Haziran/Temmuz 2009, Sayı:80)


Şimdi hepiniz biliyorsunuz
Ozanlar ve onların şarkılarını
Saatler ilerlediğinde
Gözlerimi kapayacağım
Uzaklarda bir dünyada
Belki Tekrar buluşabiliriz

3 yorum:

Enjoy The Lappap dedi ki...

eline sağlık abi...

bonaventure dedi ki...

hagi gittiğinde de çok üzülmüştüm. tam bir şeyleri başarmaya başlarken gönderilmişti. o zaman da böyle yaslıydım. belki bir gün döner be demiştim. o geldi. sıra rijkaard'da. şu asalakları atlatıp ileride buluşuruz umarım.

kurupilav dedi ki...

Gece gece beni ağlatmayı başardığınız için Teşekkürler.. Ah be kıvırcık bu hikaye böyle bitmemeliydi :(