24 Aralık 2010 Cuma

Kim bu kenardaki çocuk?

Bu resmi GSCimbom forumunda açılan bir konuda gördüm. Başlığı "Kiralık oyuncunun forma aşkı"ydı. Birşeyler karalayasım geldi. Zaten yazamıyorum zaman bulup, bu tarz bir konuda karalamayı istedim. Yapılan haksızlık veya daha ağır tabiriyle "hainlik" konusuna gölge düşüren bir mesele bu. Atılan gol sonrası kenarda sevinen futbolcunun azmine bakın, yüzündeki ifadeye bakın.Birçok iddia atıldı Rijkaard döneminde, takımını satan futbolcular konusunda. Kimdir nedir bilmem, girmiyorum da o konuya. Ama kenarda duran adama bakın sadece.

Kiralık olarak takımda duran bir adam bu, hatta öyle ki gönderilmesi gündemde olan bir adam bu. Kiralık olup da oynadığı takımda forma bulamayan bir adam bu. Genç, gelecek vaadeden denilip de, Liverpool'dan alıp oynatmadığın adam bu. Kenarda bu tepkiyi verirken samimiyetini mi sorgulamalıyım ki? Ya da yüzündeki o ifadenin yapmacık olduğuna mı inanmalıyım? İnandırmalı mıyım kendimi? İnandırılmaya izin mi vermeliyim yoksa?

Arjantin'in bir köşesinde doğmuş büyümüş, kalkıp gelmiş Liverpool'a, oradan Galatasaray'a. Ne hissedebilir bu adam bu takıma karşı? Profesyonelliğin göstergesi midir bu sevinç? Ya da Real Madrid'te kenarda durup da gol olduğunda sırıtıp, alkışlayan futbolcuların yaptığından farkı nedir? Farkı inancıdır, hissettiğidir. Farkı içtenliğidir, gerçekten yürekten sevinmesidir. "Ruh ruh" diye bağıranlara verdiği cevaptır bu. İnanmayı göstermiştir, sevmiş bu adam takımı. Anıl'ın sevincinden farkı yoktur gözümde. O topa Anıl değil "kenardaki çocuk" vurmuş olsa Anıl gibi sevinirdi yine. Yine, yine, yine...

Savaşan takım arıyoruz biz. Böyle içten takıma bağlı olan adam aramıyoruz. Hakan Balta'nın sahada rakibe diklenmesi savaşan takım, Cana'nın rakibe yumruğu indirip takım arkadaşını koruması değil. Bize göre amatör ruh Ayhan'ın yaşına rağmen mücadele etmeye çabalaması, "kenardaki çocuk"un bağırması değil.

Kim bu çocuk yahu? Ellerini havaya kaldırıp "Gooolll" diye bağıran yani, kim bu kenardaki çocuk?

20 Aralık 2010 Pazartesi

Akıllı ol Rossell


"Rossell bana saygısızlık yaptı. İlişkileri bilemem ama ben eskiyim, daha çok şey bilirim. Ve Barcelona futbolunu bilirim. Pep oyuncularını korursa takım iyi oynamayı sürdürür. En önemlisi ise onlar zevk alarak oynuyor"
Johan Cruijff

17 Aralık 2010 Cuma

Güzel futbolun temsilcileri, bir kez daha karşılaşıyor

Eşleşmeyi ilk gördüğümde verdiğim tepki "keşke biraz daha geç karşılaşsalardı" oldu. Wenger ve Guardiola'nın geçtiğimiz yıldan bu yana takımlarında ne gibi değişiklikler yaptıklarını, ne gibi artılar ve eksiler kazandırdıklarına bakalım...

Wenger'in Arsenal'ı
Wenger'in geçen yıla oranla kadroda belli bölgeler haricinde oynamalar yapmadığını görebiliyoruz. Takımın forvet bölgesine Chamakh'ı monte etti, bu sayede sıkça sakatlanan Van Persie ve Vela'nın alternatif bölgesini sağlamlaştırdı. Bu yıl özellikle Song ve Nasri futbollarını müthiş geliştirdiler. Nasri 10'un üzerinde gol atmayı başardı. Geçtiğimiz yılın Fabregas'ı gibi. Fabregas geçen yıla oranla daha orta çizgide bir performans sergiliyor. Takımın büyük maçları kaybetmesindeki bir numaralı sebeplerden biri bu. Aslında bu Arsenal'ın yaş ortalamasının da verdiği genel bir hastalık. Bu yıla baktığımızda kaybedilen Tottenham, Chelsea ve Manchester United gibi maçları görebiliyoruz. Liverpool'a karşı kazanılan 1 puan ve bırakılan 2 puan var. Arsenal geçen hafta Manchester'a da kaybederek liderlik koltuğunu kaptırdı. 23 Nisan'da başbakan koltuğuna 1 günlüğüne oturan minik çocuklar gibi diyebiliriz. Maça daha uzun bir süre var, elbette futbolda ne olacağını bilemiyorsunuz.

Wenger'in kozu geçtiğimiz yıl fit olmamasına karşın ilk maçta oynayan ve ikinci maçta forma giyemeyen Fabregas'ı daha iyi kullanabilecek olması. (o zaman kadar ne olacağını bilemiyoruz ama, şimdilik öyle görünüyor) Artı olarak Bentrner'den kurtulmuş gibi görünüyor. Takımın üçüncü, hatta dördüncü alternatifi diyebiliriz. Genel olarak, Wenger geçtiğimiz yıla oranla daha iyi bir takım oluşturdu. Bunu Skysports'a verdiği röportajda da doğruluyor. Ve şimdi daha bilgili. Barcelona'ya karşı yapması gerekenleri kafasında daha iyi geliştirebilir.

Pep'in Barca'sı
Cruijff geçtiğimiz günlerde El Periodico'daki köşesinde bu Barca'nın tarihin en iyi takımı olduğunu söyledi. Ben bir anlamda buna katılıyorum fakat Barcelona'nın Şampiyonlar Ligi'ni 1 kez daha kazanması gerektiğini düşünüyorum. Pep'in yaptıklarına bakalım. Ibra'yı göndererek Villa'yı transfer etti. Üçüncü forvet mevkisine Pedro'yu yerleştirdi. Messi geçtiğimiz yıllara oranla daha farklı bölgede oynuyor. Daha çok topla buluşuyor ve daha fazla deniyor. Bu, onun attığı gol sayısının üzerine daha fazla eklemesine yardımcı oluyor. Geçtiğimiz yıl Ibra takımdayken 46 gol atma başarısı gösterdi. Herkes Messi bu sayıyı geçebileceğini merak ederken Messi daha şimdiden attığı 20'ye yakın golle bu rekorunu geçebileceğini kanıtladı. Bunda kuşkusuz Villa'nın payı büyük olacak. Mascherano'yu zaman zaman 11'de kullanan Pep, çabuk kart görme olasılığı sebebiyle onu daha az kullanacakmış gibi görünüyor. Barcelona'nın diğer mevkileri ise bir makine gibi çalışıyor. Pep takımda disiplini sıkı tutuyor, özellikle tarihin en iyi orta saha jenerasyonlarından biri olarak gösterilen Xavi-İniesta'nın takımın gol yüküne daha fazla katkıda bulunması işleri çok daha cazip kılıyor. Barcelona bu yıl bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi La Liga rekoru kırmayı başardı. 13 haftada 40 puan.

Genel olarak sonucu belirleyecek faktör takımların orta sahası. Arsenal'ın karşısında Xavi gibi bir handikap bulunuyor. Geçtiğimiz yıl Arsenal'ın tüm takım boyunca yaptığı pası Xavi tek başına yaptırdı. Deniyor deniyor, hiç bıkmıyor. Sanki "o golü atacaksın arkadaş" der gibi. Xavi'yi durdurmak mı? Xavi bir yana şimdi de Messi pas konusunda rakiplerine bela olacak kıvamda. Bu sene attığı gollerin yanı sıra inanılmaz pasları var.

Sonuç olarak Barcelona'nın bu yıl da Arsenal'ı rahat geçeceğini düşünüyorum. Tutulması gereken o kadar çok adam var ki, hepsi başa bela. Sakatlık olmadığı sürece Barcelona'ya karşı 0-3 yenik başlıyorsunuz. (Xavi-İniesta-Messi)

Yine de, güzel futbol felsefesini devam ettiren bu iki hocaya sonsuz saygı duyulması gerekir.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Pedro Rodriguez'in sıyrılışı

17 yaşında bir çocuk Veltins Arena'da Schalke karşısında Frank Rijkaard'dan şans buldu. Adı Bojan Krkic. Etkileyici bir performans ve bir gol. Bojan, adını ilk kez bu kadar sesli duyurdu. Maç sonu basın toplantısında mikrofonlar Rijkaard'a uzatıldı "Bojan özel bir yetenek." Dönemin sorunlarıyla birlikte Katalanlar Rijkaard'ın yeni bir anahtara ihtiyacı olduğunu ve bu ismin Bojan Krkic olduğuna inanıyordu. Evet, tam da Rijkaard'ın eleştirilerilerin hedefi olduğu dönem. Krkic'in yanında stiliyle hayran bırakan bir başka altyapı ürünü Giovani dos Santos'du. Kısa zamanda kendisini insanlara hayran bıraktı. Katalanlar ise hem stili hem de çabukluğuyla onu yeni bir Ronaldinho olarak görüyordu.

Barcelona gibi kulüplerde bu tür kıyasların oyunculara ne denli zarar verdiği ortada. Keza takımın kaptanı Xavi, Guardiola'nın son dönemlerine denk gelmiş ve yine Katalanlar Xavi'nin onun yerini doldurabileceğini düşünmüştü. Bu baskı Xavi'yi kulüple yollarını ayırmaya kadar götürmüş ve Xavi son kararını vererek kulüpte kalmıştı.

Giovani kendisinden çok şey bekleyen Katalanları üzerek Tottenham'ın yolunu tuttu. Geçenlerde bir ankette Barcelona taraftarının en büyük hayal kırıklığının Giovani olduğunu okumuştum. Bu geçiş dönemini iyi sağlayamadığınızda elinizdeki yetenek kendisini çabuk yitirebiliyor, özellikle Barcelona gibi bir kulüpte.


Rijkaard'ın görevden ayrılmasının ardından B takım antrenörü Guardiola takıın başına getirildi. Genç oyuncularla çalışması onun oyuncularını iyi tanımasını ve A takımda hızlı seçim yapmasını sağladı. Guardiola ilk yılında kazandığı 6 kupada genç oyunculardan oldukça yararlandı. Bunların başında da Pedro geliyordu. Onun oyun zekasının ve olgunluğunun diğerlerini üzerinde olduğunu gören Guardiola sık sık şans verdi ve Pedro zafere giden bu yolda 6 farklı kupanın hepsinde gol atmayı başararak kendisine verilen şansı ne denli iyi kullandığını gösterdi. Bir sonraki sezon Eto takımda ayrıldı ve yeri Ibrahimovic ile dolduruldu. Henry'in artık sahada tam olarak kondisyonunun yetmemesi Guardiola'yı seçim yapmaya zorunlu kıldı. Ibrahimovic ile yaşanan sorunlar medya önünde patlak vermeye başladığında, Guardiola'nın elinde kullanabileceği iki isim Bojan Krkic ve Pedro'ydu. Bu dönemde Guardiola'nın Krkic'den mükemmel bir verim aldığını eklemek gerek.

Ibrahimovic'in gelecek yıl Milan'a kiralık gönderilmesi ve Henry'in Amerika'ya olan transferi hücumda tekrar boşluk yarattı. Villa transferi oldukça yerindeydi ve takımda çok yönlülük sağlayabilirdi. Herkes bir transfere daha ihtiyaç duyarken Guardiola basın toplantısında "Gerekirse B takım oyuncularından yararlanacağım" dedi. Pedro'yu sistemine monte etti. Gelecek yıl hem soyunma odası olarak, hem kişisel gelişim olarak Barcelona harika bir seviyeye ulaştı. Guardiola'nın yaptığı bu hamle, hücumdaki değişkenlik ve Messi'nin pozisyonu adına da çok önemliydi. Villa'nın sol forvet ve santrafor görevi, Pedro'nun bitiriciliği ve oyun zekası Messi'nin performansını yukarıya çıkarmasında yardımcı oldu. Barcelona'yı mükemmelleştiren işte buydu...


Bir dipnot: Frank Rijkaard Galatasaray döneminde devre arası kiralayabileceği futbolcu listesinde Bojan da vardı. Fakat Giovani daha kolay oldu. Çünkü zaten Tottenham'da iyi bir sezon geçiremedi. Bojan ise Pep'in Henry ve Ibra'nın alternatifi olarak gözdesiydi. Bu da başka ilgi çekici bir nokta...

Krkic için hala umutluyum. Benim için Krkic Pedro ve Giovani'den daha yetenekli. Ancak futbolda yeteneğin yanında biraz isteğe ve kararlılığa ihtiyacınız var. Pedro Rodriguez 3 yıl içerisinde adını çok hızlı bir şekilde tüm dünyaya duyurdu ve Barcelona taraftarına ismini tribünlerde beste olarak söylettirdi. Kuşkusuz bunda onun alçakgönüllü karakteri ve uyumluluğunun büyük payı var...

12 Aralık 2010 Pazar

Carles Puyol Sanatı

Bir futbol takımı nasıl alt edilir?


Notlar:
  • Pozisyon gelişimi tahminen 5 saniye.
  • 5 saniye önce Galatasaray 11 oyuncuyla yarı sahasında.
  • 5 saniye sonra Galatasaray ceza alanında 3 oyuncuyla.

10 Aralık 2010 Cuma

Newcastle'ın yeni yüzü Alan Pardew

Hafta başında Newcastle için hareketli zamanlar yaşandı. Ajax ile sözleşmesini karşılıklı fesh eden Martin Jol'un St. James Park'a gelebileceği yazıldı. Bunun için Skysports'ta bir anket bile düzenlendi. Ankette Martin O'Neill ağır bastı, ikinci sırayı kulüp efsanesi Shearer ve üçüncü sırayı Martin Jol aldı. Ben bu üçlüden Martin O'Neill'ı seçerdim çünkü dengeli ve istikrarlı. Newcastle'ın bu sezon en büyük sorunu bu. Takıma bir disiplin gerektiği açık. Newcastle tercihini Alan Pardew'dan yana kullandı. Basın toplantısında "Sahada kazanmak için savaşmaya ihtiyacımız var" diyerek bu kısa sürede tarafara söz verdi. St. James Park haftasonu Liverpool'u ağırlıyor. Bence iyi bir maç seyredeceğiz. Alan Pardew seçiminin ne kadar doğru olduğunu ise zamanla göreceğiz...

7 Aralık 2010 Salı

Forması şortunun içinde olan adamlar: Brian Laudrup

Brian Laudrup, Rangers'ta futbol oynarken

Büyüleyici bir hız, harika bir top tekniği ve nefis bir oyun zekası. Serinin bu bölümünde konuğumuz yaşayan en iyi 125 futbolcu listesine giren Brian Laudrup olacak. Her ne kadar ağabey Micheal Laudurp daha çok sevsem de Brian Laudrup'un ağabeyine göre daha sıcak ve sevincini dışa vuran bir karakteri vardı. Kariyeri boyunca bu karakter ona seçim yaparken hassas davranması gerektiği konularda yardımcı olacaktı.

1969 yılında dünyaya gelen Brian Laudrup'un futbolcu olmasındaki en büyük etken futbol mesleğini seçen bir aileden gelmesiydi. Babası Finn eski bir futbolcu ve abisi Laudrup ise gelecekte etrafına ışık saçmaya meyillenmiş kaliteli bir kumaştı. Brian'ın kariyeri Brøndby IF takımının altyapısında başladı. Gösterdiği başarılı grafik ile Brian kısa sürede Milli Takım'a seçilmeyi başardı. 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılamasa da o turnuvanın ardından Danimarka Milli Takımı'nda düzenli olarak forma giymeye başladı. Danimarka Milli Takımı'nda gösterdiği performans Brian'ın Bayern Munih'e transferini gerçekleştirdi.


Brian Laudrup için Bayern Munih'te işler iyi gitti. İki yıl formasını giydiği Bayern Munih'te 1992 yılının sonunda Danimarka ile Avrupa Şampiyonluğu yaşadı ve bu, kariyerinde efsane olmadan önce yakaladığı büyük başarılardan biriydi fakat daha sonra İtalya'ya geçecek ve işler orada iyi gitmeyecekti.

Başarısız İtalya Dönemi
1992 Avrupa Şampiyonası'ndan sonra Brian'a teklifler yağıyordu. Brian Laudrup o dönem İtalya'nın köklü kulüplerinden Fiorentina'ya transfer oldu. İtalya liginin sert futbolunda Brian takımıyla tutunamadı ve Fiorentina sene sonunda küme düştü. Taraftarlar futbolculara saldırdı ve bu olay onu derinden etkilemişti.

"Tam bir kâbustu. Taraftarlar büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Onların bize saldırmak istediklerini sanmıyorum ama çok düşmanca bir atmosferdi. Arabalar ateşe verildi, caddelerde polis silahlandırıldı, bundan dolayı tamamen düşmanca bir atmosferdi."

Fiorentina'nın küme düşmesinden sonra Milan'a transfer olan Brian Laudrup burada bir elin parmağında gösteremeyeceğiniz kadar az forma şansı buldu. Buna rağmen ülkesinin formasını terletmeye devam ediyor ve sürekli forma şansı buluyordu. Fakat ülkesi bu dönemde 1994 Dünya Kupası'nı es geçiyordu.

"Evime geri döndüm ve ben futbol hakkında yanlış işi seçmiş olabileceğimi hissettim. Futbol eğlenmek içindir, oyun sevgisi içindir ve bu kesinlikle senin bir uçtan bir uca gidebileceğin bir şeydir. Her zaman inişler ve çıkışlar vardır."

Brian Laudrup'un İtalya başarısızlığında ince bir detay var. O da tıpkı ağabeyi Michael Laudrup gibi bu ligde genel anlamda başarısız oluyor ve bir sonraki adımında formalarını giydikleri kulüpte efsane oluyorlardı. Michael Laudrup Barcelona'da, Brian Laudrup ise Rangers'ta... Bu ikilinin başarıyı yakalamalarındaki en büyük etken hocaları oldu. Michael Laudrup'u Cruijff'un Barca'ya alması ve Brian Laudrup'u Rangers sahibi Smith'in bulmasıydı.

Sonuçta Brian Laudrup'un Milan'ın Barcelona'yı 4-0 ile bozguna uğrattığı maçtan sonra Ranger'a transferi gerçekleşti. Rangers, Brian'în hiç tahmin edemeyeceği kadar başarılarla dolu dört yılını geçireceği ve kariyerinin en tepesi olarak anılacağı bir kulüp olarak bilinecekti. Brian Laudrup, bu dönemde kritik bir görüş bildiriyor:

"Eğer kararımdan 3 ya da 4 yıl önce İskoçya'da oynayabilir misin diye sorsaydınız ben hiçbir şansımın olmadığını söylerdim. Fiziksel olarak güçlü değildim, tempolu ve fiziksel bir oyunu kaldıramazdım ve İskoçya'da tutunamazdım."

Ranger'da İlk Sahne ve İlk Gol
Rangers kariyerdeki ilk maç 94/95 yılında Motherwell takımına karşı gerçekleşti. (bkz. resim bir, Motherwell karşısında oyun sırasında) Motherwell bir köşe vuruşu kazandı ama Brian topu Rangers ceza alanından kaptı. Daha sonra agresif diagonal bir koşu geldi ve Motherwell savunmasının tam kalbinde girdi, ardından galibiyet vuruşunu yaptı. Taraftara büyük güven vermişti...

"Rangers'a transferimle ilgili eşimle konuştum. Bana, 'hadi şimdi yukarı tırmanma vakti' demişti. Walter Smith ile tanıştığımda onun için oynamak istediğimi biliyordum, İtalya'da zor geçen iki yılımın ardından beni satın almak isteyen bir kulüp için oynamak istedim. Bunun yaptığım en iyi hareket olduğunu birçok kez söyledim. Bu olaya kariyerimin en iyi 4 yılını geçirmeme vesile oldu."

Brian Rangers'ta şampiyonluğu kutluyor

Brian Rangers'ta çok büyük işlere imza attı. Takım İskoçya liginde bir çok madalya kazandı ve Brian bunların başrol oyuncusuydu. Taraftarların sevgilisi olmuştu ve kimi otoriteler tarafından İskoçya liginin en iyi oyuncularından biri olarak kabul görüyor. Bir oyuncu düşünün, İtalya liginin markajından sıyrılarak İskoçya'da bir efsane oluyor... İşte o Brian'dı...

"Şampiyonlar Ligi'nde AEK Atina tarafından alt edildik. Lig kupasında Falkirk tarafından dövüldük. Ve Celtic tarafından aşağılandık. Bu benim ilk üç haftamdı. 3 mağlubiyet. Gerçekten düşmüş gibi hissediyordum ve şöyle dedim: "Tanrım, burada işler çok sert yürüyecek." Celtic maçından sonra bir kaç Rangers taraftarı geldi ve bana şöyle dedi, 'Endişe etme Brian, herşeyi geri alacağız, umarız ligi bizimle kazanacaksın.' Bu konuşmalar gerçekten hayran bırakmıştı."
Brian'ın milli takım kariyerinde Rangers'a transferi de oldukça önemliydi. Çünkü Brian iyi maçlar çıkardıktan sonra kendisine daha fazla güveni geliyordu. Bu sayede 1996'ya ve 1998'e katıldılar. Brian Danimarka Milli Takımı ile Dünya Kupası'nda çeyrek final görmüştü...

"İskoçya ligi Avrupa'da bir numara değil. Eğer İskoçya'ya gidiyorsan ne kadar iyi olduğunun anlamı yok. Düşünürsün, 'Tamam, sadece bir cumartesi geçireceğim ve işimi yapacağım ya da beceremeyeceğim."

Sonrası...
Brian Chelsea'ye transfer olduktan sonra sakatlıklarla boğuştu, çok az forma şansı buldu. Gitti geldi olmadı, son durak ise Ajax'tı. Abisi Michael'den sonra bu kez o formayı Brian sırtına geçiriyordu. Brian iyi maçlar çıkardı fakat futbola erken veda etti. 31 yaşında Danimarka futbolundan büyük bir yetenek kariyerine nokta koydu.

Brian'ın Futbolu
Laudrup müthiş hız ve tekniğe sahipti. Öyle ki markajdan inanılmaz çabuk kurtulurdu. Rakibini alt ederdi ve öldürücü darbeyi yapardı. Harika goller attı ve bunları yapmak özel yetenek gerektirirdi. Hızı sayesinde sağ, sol kanatlarda görev alabiliyordu fakat onun en önemli özelliği yaptığı müthiş driplingler ve orta alanda attığı akıl dolu paslardı. Takım arkadaşlarını oynatırdı. Harika bir çocuktu, forması her zaman şortunun içindeydi ve müthiş bir görev adamıydı...

Peki Brian neden farklıydı?

1998 Dünya Kupası çeyrek finali: Brezilya - Danimarka,

Maçtan önce yanına gelen oğlu Brian'a şöyle dedi "Maçta eğer gol atarsan her zamankinden farklı bir sevinç gösterisi dene, hep aynısını görmek artık sıkıcı oldu"

Babası maçta bir gol attı ve bir de asist yaptı fakat bu bir üst tur için yeterli olmadı. Ancak o, oğlunun sözünü yerine getirmişti. Brian Laudrup işte bu yüzden farklıydı:

5 Aralık 2010 Pazar

Sen de mi?

Ali Sami Yen Anılarınız


Yeni fanzin sayısında Ali Sami Yen'e ağırlık vereceğimiz için GSCimbom'da böyle bir konu açma gereği duyduk, buradan da bilgilendirme yapalım. Ali Sami Yen'e özel anılarınızı bizlere gönderin, onlardan güzel şeyler çıkaralım. Herkesin o stadda mutlaka unutmayacağı şeyler vardır, öyleyse dökün yazılara...

Yazılarınızı gönderebileceğiniz adresler:

4 Aralık 2010 Cumartesi

Söyleşi: Sabri Ugan

Röportaj: Sertaç Murat Kılıç
GSCimbom Fanzin #39 Aralık 2010

***

Merhaba, ilk olarak bu röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Biraz sizden bahsederek röportaja başlamak istiyorum. Spor dünyasına adım atışınızı, bugünlere gelmenizde en büyük destekçinizin kim/kimler olduğunu paylaşabilir misiniz?
Geçmiş değişmiyor. Nasıl yazıldıysa öyle kalıyor. Benzer sorulara verdiğim cevaplar var. O yüzden kimseyi sıkmak istemem. Özetle şöyle söyleyebilirim. Adapazarı Sakarya Gazetesi'nde muhabir olarak adım attığım bu yolculukta, Adapazarı Belediyesi Radyo Televizyonu ve Kanal 6 adımlarını attıktan sonra 1996 Eylül ayında kendimi STAR TV'de buldum. Star TV serüvenim devam ediyor.

Bu yolculuktaki mihenk taşlarımı soruyorsunuz: Gazetecilik kapısını açan Sakarya Gazetesi Genel Yayın Müdürü Cevdat Güngör, beni kısa sürede müdürlüğe taşıyan gazete sahibi rahmetli Semih Köprülü. (O dönemde çok isim var. Ama mutlaka unutacaklarım olacağı için duruyorum) Adapazarı Belediye Radyosu'nda son derece rahat bir çalışma ortamı sağlayan rahmetli başkan Ünal Ozan... İstanbul'a gelişimi sağlayan Kadri Ortaç... Ve İstanbul'da beni servise kabul edip, ilk ekran deneyimimi sağlayan Faik Çetiner... Ufkumu ve önümü açan programları sundurup kendime güvenimi artıran Cemal Alkan-Sedat Kaya... Star'a gelişimi isteyen, maç spikerliği konusunda büyük destek veren Büşah Gencer, Meriç Tunca. Star'a ilk geldiğim yıllarda adeta bir servis gibi arabasıyla beni taşıyan Fuat Akdağ... Yine güveniyle ve Telegol programıyla daha çok kitleler tarafından tanınmamı sağlayan Serhat Ulueren... Birikimime birikim katan İlker Yasin...

Ve mesleğe ilk başladığım yıllarda inanılmaz övgü dolu sözleriyle beni motive eden televizyon duayeni rahmetli Ufuk Güldemir. Mutlaka unuttuklarım vardır. Çünkü bende izi olan çok insan var. Unuttuklarımdan özür diliyorum.

Biraz da ilk anlattığınız maçınızdan bahseder misiniz? Spikerlik nasıl başladı, neler yaşadınız bugüne dek, en keyif alarak anlattığınız maç ne oldu?
Maç anlatımı aslında yarı profesyonel olarak Adapazarı'nda Sakaryaspor maçlarını anlatarak başladı. Profesyonel olarak önce radyoda, Süper FM'de anlattım Şampiyonlar Ligi maçlarını. Anlatım yerine oturduğum ilk maç ise 1997 Avrupa Kupa Galipleri Kupası Finali oldu. Rotterdam'da Paris S. Germain ile Barcelona karşı karşıya geldi. Ben bu maçı "ilk maçım" olarak kabul ederim.
Keyif aldığım çok maç var elbette. Ama 3 maç var ki diğerlerinden burun farkıyla ayrılır. Biri Helsinki'de. Milli takımımız Finlandiya karşısında 2-0 mağlup duruma düştü. Fark olur diye bakarken ardı ardına golleri bulup, 4-2 kazandık...
Diğer ikisi Ali Sami Yen'de. Real Madrid ilk yarıyı 2-0 önde tamamlamıştı da, Galatasaray fırtına gibi estiği ikinci yarıyla birlikte maçı 3-2 kazandı. Atletic Bilbao maçında Hagi'nin uzatmalarda gelen golüyle Galatasaray'ın 2-1'le 3 puanı alması da keyifli maçlarım arasındadır.
Ha bir de, 1999 Şampiyonlar Ligi Finali, Manchester United - Bayern Münih maçı da unutulmazdır benim için. Son dakikada MANU 2 gol atıp kupayı kapmıştı.

Kitabınızdan bahsetmek isterim biraz da. Henüz yeni ve hala büyük bir okuyucu kitlesinin eline geçme imkânı var. Kitabı yazarken beklentileriniz nelerdi? Şu ana kadar ki tepkiler sizin için tatmin edici oldu mu?
Yazmayı seviyorum ve bir roman yazıyordum. Bunu söylediğimde ilk soru hep "Futbolla mı ilgili?" şeklinde oldu. Futbolla ilgili değildi. Ama anladım ki bir futbol adamı olarak benden beklenti futbol yazmam yönündeydi. O halde futbol yazmalıydım. Arda Turan benim tarzıma çok uygundu. Ailesiyle ilişkiler, annesiyle arasındaki inanılmaz bağ, tuttuğu takıma tutkusu, bugünlere gelirken yaşadıkları. O yüzden Arda Turan'ı öyküleştirmeye karar verdim ve çok doğru yaptım. Bu kitap benim için edebiyat dünyasının kapısını çalmak gibiydi. "Ben geldim, kapıyı açar mısınız" kitabı. Hem futbolcu olmayı çok isteyen oğluma da bir miras olacaktı. Galatasaray olumsuz sonuçlar alıyor, Arda forma giymiyor. O nedenle kitabı tanıtmak konusunda aceleci davranmıyorum. Buna rağmen harika karşılıklar alıyorum. Geri dönüşler çok olumlu. Bu beni ikinci kitap için çok motive ediyor.

Aslan Yürekli Kaptan’ın yazılma sürecinde yaşadıklarınız ve düşündüklerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Arda Turan / Aslan Yürekli Kaptan adı hemen ilk gün konan bir kitap oldu. Arda Turan'ın 6-7 yaşlarında bir sokak maçını anlattım. Sonra Yüksel hanımla birlikte Galatasaray alt yapısı seçmelerine gidişini. Buraya kadar su gibi aktı. Sonra bir durgunluk dönemi geldi. Kafamda Arda Turan'ın o heyecanını yansıtacak kurguyu oluştururken Arda'nın kapısını çaldım. Bana hayatıyla ilgili birkaç anısını anlattı. Sonra o dönemlere tanıklık eden genç futbolculardan Cafercan'dan telefonla o günleri konuştuk. Sonra Arda Turan'ın teknik direktörlüğünü yapan Abdullah Avcı ve Suat Kaya anlattılar. Öykü artık şekillenmişti. Yazmaya başladım, her cümleyi bir film sahnesi olarak canlandırdım. Sonuçta özellikle 12-17 yaş grubunu hedefleyen ama anne ve babaların da sevdiği bir öykü kitabı çıktı ortaya.

- Bu kitabın devamı niteliğinde olan başka kitaplar da düşünüyor musunuz? Ülkemizde spor ve sporcu üzerine yazılan kitap sayısı çok fazla değil ve okunma oranı da düşük. Bu konuda bir değişimin öncüsü olmak gibi bir misyonunuz var mı?
Bu kitabın devamı olur mu? Bilmiyorum. Belki Arda Turan'ın bugünlerini de anlatabilirim. Ama bunun için Arda'nın biraz daha olgunlaşması, yıllanması gerekiyor. Belki Arda 28-30 yaşlarına geldiğinde olabilir. Ama şunu kesin söyleyebilirim, benzer bir öykü başka bir futbolcu için söz konusu olmayacak. Arda'dan başkasını öyküleştirmeyeceğim. İnsanların "onu da yazdı, bunu da yazdı" demesi üzer beni. Bu konuda hassasım. Bir romanım var. Yazıyorum. Bir aşk romanı. Ama dekorunda elbette yine futbol olacak. Sanırım önümüzdeki yaza yetiştiririm. Ardından 2 futbol kitabı yazma planım var. Biraz daha yıllandıktan sonra, mesela 3 yıl sonra bir gezi - anı kitabı yazabilirim. Bir misyon olarak değil. Ama hayal gücüm izin verdiği sürece yazacağım.

Ben yavaş yavaş sporun daha da içine girerek futbola yönelmek istiyorum. Galatasaray’dan başlamak gerekirse geride kalan son 1 aylık süreçte yaşananlar, alınan kararlar ve değişen düzen hakkında neler söylemek istersiniz?
"Bence" diyerek başlamak istiyorum. Galatasaray bu sene kendi sınıfına uygun olmayan bir kadro kurdu. Bu kadroyla yarışırken sıkıntılar yaşayacağı belliydi. Kadro dardı ve sakatlanan bir futbolcunun mesela Baros'un yerine birini koymak mümkün olmuyordu. Arda Turan da beklenmedik derecede uzayan sakatlığıyla zora zorluk kattı. Rijkaard'ın gidişi normaldi. Olumsuz sonuçlarda ilk bedeli genelde teknik direktörler öder. Bu kadroyla başarılı olması zaten çok çok zordu. Hagi geçiş dönemi için doğru bir tercihti. Ama yönetim haziran ayında takımı emanet edeceği teknik direktörü belirlemeli. Ayrıca ara transferde takviye gerekli.

Peki, bu kaos döneminden nasıl sıyrılılabilir?
Kaos döneminden kurtulma reçetesi ara transfer takviyesi ve özellikle Türkiye Kupası'ndan geçiyor. Bugünkü görüntüsüyle Galatasaray'ın önümüzdeki yıl Avrupa'da olması mucize gibi görünüyor.

Rijkaard - Gheorghe Hagi değişikliğinde yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu değişimle birlikte Galatasaray'da neler değişir gelecek açısından?
Bu kadro yapısı Rijkaard'ın en büyük handikapıydı. Hagi'nin avantajı henüz kredisinin var olması. Nitekim Baros ve Arda'nın dönüşüyle birlikte, ara transferde alınacak futbolcuları düşünürsek, Hagi'nin elinde daha alternatifli bir kadro olacak.

Hagi’nin gelişiyle takımda bazı radikal kararlar alındı, bunlardan biri de Misimovic’in kadro dışı kalmasıydı. Galatasaray'ın sakatlarının bol olduğu dönemde bu hamle doğru muydu? Misimovic ve Galatasaray ilişkilerinde ne gibi farklılıklar olacaktır?
Hagi'yi oynatmak da kolay değildi. O da yıldızdı ve bir teknik direktörün ondan verim almak için özel yeteneklere sahip olması gerekiyordu. Şimdi anı özelliklere Hagi'nin sahip olması gerekiyor. Misimoviç konusunda yorum yapabilecek bilgiye sahip değiliz. Ama yine de sanki Hagi çok isteseydi Misimoviç'i kazanabilirdi gibi geliyor bana. Misimoviç öyle üstü hemen çizilecek bir futbolcu değil. Şunu da söylemem gerek. Bu kadro yapısı dikkate alınacak olursa, Misimoviç'in gelişi de hata gibi geliyor bana. Misimoviç oynamaktan çok oynatan özelliğe sahip.

Taraftarın bir kısmı yönetimden memnun değilken, bir kesim de sorunun sadece futbolcular ve teknik adamlarda olduğuna inanıyor. Teknik kadroda değişiklik yapılmasına rağmen sorun çözülmedi. Sizce yönetimde bir değişiklik yapılması neleri değiştirir? Ya da değişiklik olur mu?
İyi sonuçlar gelir tepkiler önce azalır sonra biter. Olumsuzluk devam ederse elbette yönetim de iyiden iyiye topun ağzına gelir.

Spor Toto Süper Ligde en çok beğendiğiniz ve iyi işler beklediğiniz takımların başında kim geliyor? Teknik adamlar açısından bakarsak da kim sizin için ön plana çıkıyor?
Bu sene için Karabükspor'u alkışlıyorum. Şampiyonlar Ligi'ni bir yana bırakacak olursak Bursaspor da hız kesmedi. Kayserispor Şota'yla birlikte kalburüstü takımlardan. Bence Fenerbahçe ve Beşiktaş da iyi kadrolar kurdular. Ama en büyük alkışım Şenol Güneş liderliğindeki Trabzonspor'a.

Bursaspor'un Şampiyonlar Ligi serüveni tatsız ve acı bir tecrübeydi. Bu performanstan yola çıkarak Türk futbolu hakkında nasıl bir değerlendirme yapabiliriz?
İkisi arasında bağ kurmuyorum. Her iki alan birbirinden farklı. İşte Fenerbahçe örneği. Hiç puan alamayan Fenerbahçe de bu ülkenin takımıydı, yarı final kapısından dönen Fenerbahçe de. Futbol endüstrisinin futbolu getirdiği noktada arada sırada sürprizlere tanıklık edebiliriz ama artık grupta ilk 2'ye girmek çok çok zor.

Ligde şampiyonluk kovalayan ve üst sıraları zorlayan takım sayısı her geçen yıl artıyor. Önceki yıllarda olduğu gibi kopmalar gerçekleşmiyor. Bunun ana nedeni 3 büyüklerim olumsuz performansı mı, yoksa son dönemlerde ağızlarda çok dolaşan “Anadolu Devrimi” gerçekleşiyor mu?
Bence 3 büyükler doğru transfer hamlesi yapamıyor. Artık Anadolu takımları, koparılan yıldızlarının yerine yenisini koyup, iyi yabancı transferlerle kadro dengesini yakaladılar.

En çok hâkim olduğunuz konulardan birine de değinmek istiyorum. Şampiyonlar Ligi bu sene beklentilerinizi karşılıyor mu? Sizin için en sürpriz takım ve en çok hayal kırıklığı yaratan takım hangileri oldu?
İlginç. Geçenlerde Şampiyonlar Ligi maçlarından birini izlerken annem dedi ki "Sabri nerede senin zamanındaki Şampiyonlar Ligi…" Evet, ben de eski tadı alamıyorum doğrusu. Şimdilik sürpriz yok. Tottenham'ı çok beğeniyorum. Hayal kırıklığım ise Liverpool. Onlarsız bir Şampiyonlar Ligi benim için eksik.

Avrupa Futbolundaki transfer piyasasının yükselmesi ve büyük takımların kadro kalitelerinin artması Şampiyonlar Ligi’ne keyif mi getirdi yoksa dengeyi mi bozdu size göre?
Şampiyonlar Ligi bir dizi haline dönüştü artık. Özellikle çeyrek finalden sonra hep aynı takımları görüyoruz. Hep aynı filmi izler gibiyiz. Bazen gerçekten enfes maçlar izliyoruz ama Şampiyonlar Ligi'nin bir büyüsü vardır. Özellikle gruplarda bu büyüden yoksun kalıyoruz. Büyükler çok çabuk kopuyor.

Bu sene kimi şampiyonluk konusunda favori görüyorsunuz? Sezona, kupaya damga vuracak isim kim olacaktır?
Trabzonspor şu görüntüsüyle en büyük adayım. Sezona Trabzonspor damgayı vurur gibi geliyor bana. Galatasaray'ın tutunacağı tek dal kupa. Kupa Galatarasaray'a daha yakın bu nedenle.

Sizin hakkınızda birkaç şey daha sormak istiyorum. Sabri Ugan futbol dışında hangi spor dallarıyla yakından ilgilidir? Boş zamanlarında spor yapar mı?
Tabi tabi boş zamanlarında değil fırsat buldukça spor yapar. Haftanın en az 4-5 günü spor salonundadır. Bunun dışında kayak yapmayı acayip sever. Her yıl Sarıkamış'a gider mutlaka. Sarıkamış aşığıdır. Çok kimse bilmez ama iyi bir yüzücü ve tramplencidir. Ekstrem sporlar da çok ilgisini çeker. Tenis ve basketbol (son 3 dakika) maçlarını izlemeye bayılır. Voleybolu izlemekten çok oynamayı tercih eder.

Sizinle ilgili son bir soru daha sorarak röportajımıza nokta koymak istiyorum. Türk futbolunda değiştirmek istediğiniz tek bir şey olsa, değiştirme imkânınız olan, bu hakkınızı ne tür bir noksandan yana kullanmak isterdiniz?
Tek kelime... Adalet. Disiplinde, cezalarda ve hakemlikte adalet.

Röportaj için tekrar teşekkürler. Hayatınızda ve işinizde başarılar dilerim.
Röportajı ve daha fazlasını burada bulabilirsiniz.

3 Aralık 2010 Cuma

GSCimbom Fanzin #39


Futbol dünyasının en iyi sanal dergisi diye nitelendirebileceğimiz GSCimbom Fanzin'in 39. sayısı yayına girdi. BasitOyna ve Klasik Futbol köşeleri her ay olduğu gibi bu ay da Fanzin'de yer alıyor. Dopdolu bir içeriğe sahip olan dergimizde bu ayki konuğumuz spor dünyasındaki beyefendi kişiliğiyle tanınan Sabri Ugan oldu. M. Can Mutlu ve Sinan Yılmaz'dan çok keyifli yazılar, Galatasaray'a ait istatistiki bilgiler, analizler, çok özel kareler de bu fanzinde yer almakta. Her ay daha ileriye taşıdığımız tasarım ve içerik konusunda bu ay da bir adım ileri gittik. Her ay fanzinimizi buradan düzenli olarak takip edebilirsiniz.
Eski Galatasaray'ı Geri İstiyoruz!

Galatasaray tarihinin en kötü dönemlerini geçirdiğimiz şu günlerde düşüncelerimizi, hislerimizi yazılara döküyoruz.

Sabri Ugan
Son dönemde çıkarmış olduğu Arda Turan kitabıyla adından sıkça söz ettiren Sabri Ugan ile keyifli bir sohbet...

Soyut Futbol
Bir futbol topunun soyut ile olan ilişkisi.

Emre Aşık
Sarı Kırmızı renkleri sessiz bir kabulleniş, bir portre, profesyonel bir karakter...

Elano Blumer
Brezilyalının İstanbul günleri, sorunları ve transferi...

Analiz
Kasım ayında oynadığımız 5 karşılaşmanın detaylı analizleri, oyuncu performansları ve geleceğe yönelik önseziler.

İstatistik
Oynanan karşılaşmaların ardından oluşan istatistikler, yenilen ve atılan gol dakikaları, bireysel oyuncu performanslarına rakamlarla dikiz.

Yakın Markaj
GSCimbom üyeleri tarafından seçilen ayın en iyi performans gösteren oyuncuları...

Tarih
1994 yılı 24 Kasım günü Ali Sami Yen stadyumunda rakip Barcelona...

Liverpool
Merseyside'ın kırmızı yakası, Liverpool'un yeni sahiplerinin eline geçtiği zamana kadar yaşananlar ve gelecek...

Blackburn Rovers
Premier Lig sistemine geçildikten sonra Arsenal, Chelsea ve Manchester United haricinde şampiyonluk yaşayan tek takım olan Blackburn nasıl şampiyon oldu?

ve çok daha fazlası GSCimbom Fanzin'de!

gscfanzin@gmail.com

Gerets&Stumpf


Gerets Galatasaray'ın başına geçmeden önce Wolfsburg dönemindeki yardımcısı eski efsane Galatasaray stoperi Reinhard Stumpf ile birlikte aynı karade...

30 Kasım 2010 Salı

Johan Cruijff'ün izinden


“Cruyff ve Rexach ilk olarak bize bu yolda nasıl oynayacağımızı gösterdi. Bu akşamki futbol demektir ki biz onlara sadığız ve onların izinde yürüyoruz. Bu felsefeye ihanet etmemeliyiz."

Pep Guardiola

Dün akşam El Clasico'da Guardiola gözüme bir başka görünüyordu. Paltosu, mimikleri, karizması bana felsefik bir filozofu anımsattı. Dün akşam Real Madrid'e karşı izlediğimiz ezici ve farklı galibiyetli futbolu Cruijff döneminden bu yana ilk kez gördük. Hocasının mirasına sahip çıkan Guardiola, 15 yılı aşkın bir süreden sonra, yine onun fikirleriyle yontulmuş bir takımla galip gelmeyi başardı. Şöyle diyordu zamanında: "Ben futbolu seviyorum, özellikle de güzel futbolu..."

Teşekkürler Pep Guardiola. Teşekkürler Johan Cruijff. Bizlere bu keyif dolu anları, futbolun keyifli bir oyun olduğunu hatırlattığınız için bir kez daha teşekkürler: FC Barcelona 5-0 Real Madrid

27 Kasım 2010 Cumartesi

El Clasico'ya sert bir karakter


"Ben olsam" diye başlayan bir cümle kullanacağım. Evet, ben olsam Javier Mascherano ile El Clasico'ya başlarım. Neden? 

Arjantin günlerinden: River v Boca, Brezilya günlerinden: Corinthians v Palmeiras, Liverpool günlerinden: Manchester United, Everton, Chelsea vb...

Görebileceği tüm derbileri görmüş bu çocuk. Ve forma şansı bulursa Barcelona - Real Madrid derbisini de yaşayacak. Geçen hafta Almeira deplasmanında Mascherano'nun oynamasını haftaya hazırlık olarak yorumluyorum. Mascherano gayet başarılıydı ve daha önce yazdığım yazılarda olduğu gibi o artık bilerek oynuyor. Sert, rakibi 0'la çarpan yutan eleman Mascherano'nun El Clasico'ya 11'de başlaması, Real Madrid açısından kötü bir haber olur. Özellikle büyük maçlarda topun bittiği yerde o vardır. Ronaldo ve Xabi Alonso'yu İngiltere günlerinden tanır. El Clasico'ya sert bir karakter gerek...

Onun gibi olmak kolay değil

Sir Alex Ferguson, 1986'da Manchester United taraftarı ile tanışırken...

24 Kasım 2010 Çarşamba

Messi&Cruijff

"Barcelona her zaman en iyi seviyede oyunculara sahip oldu. Messi dünyanın en iyisi. Diğer oyuncularla karşılaştırıldığında, o aralarındaki en büyüğü; Maradona ve Pele ile aynı seviyede. Messi ile futbol üçlüsü tamamlandı. Onun en iyilerden biri olabilmesi için Dünya Kupası'nı kaldırma gibi bir yükümlülüğü yok. Cruijff tüm zamanların en iyi oyuncusu fakat Dünya Kupası kazanmadı. Ya Di Stefano?"

Osvaldo Ardiles, 1978'de Arjantin ile Dünya Kupası kazanan futbolcu

22 Kasım 2010 Pazartesi

Barcelona-Real Madrid: Tarih Kitapçığı 8

8 Mart 1998'deki maç Figo'nun maçıydı. Sol ayağına çekip mermi gibi Real Madrid ağlarına vurduğu golden sonra yaşadığı sinir boşalımı ve hırs görülmeye değer anlardan biriydi. Üstelik Barcelona'nın kaptanıydı. Bunun üzerine Real Madrid'e transferi ve o formayla Camp Nou'a girişi futbolda baskı unsuruyla oyuncu nasıl etkisiz hale getirilir en güzel örneğiydi. Figo o maçta linç olmaktan kurtulmuştu...

Liseli Suarez

Çocukluğumda bunu bende yapardım. Dünya Kupası'nda eliyle topu çıkardıktan sonra blogda Suarez için "Tanrı'nın diğer eli" diye başlık atmıştım. Geçenlerde İnci sözlüğe üye olmak için nick name seçecektim ve o an aklıma Suarez geldi, o derece severim kendisini. Ve kullandığım başlığı oraya yazıverdim. Rakibi ısırmak deyimi tarihe karışır böylece...

19 Kasım 2010 Cuma

Ser uğruna yardan vazgeçmek

Yazı sıcağı sıcağına yazılmış olmayacak. İlk haberin çıktığı anda yazmak nasip olsaydı keşke ama kişisel işler, bayram vs. derken böyle sarktı. Dünün en önemli haberi, gündeme oturan haberi, şüphesiz Misimovic'in kadro dışı kalma haberi oldu. Tam iki haftadır, çok değerli, saygın(!) medyanın başlattığı karalama çalışmaları, amacına ulaştı desek yeridir. Olaylara politik yaklaşma niyetim yok pek, o bunu yaptı, bu şöyle dedi vs. girmeyeceğim. Hagi otoriter davrandı, göz dağı verdi falan çok klasik laflar.

Olaya şöyle bir pencere açmak istiyorum. Bir futbolcuyu kadro dışı bırakmanın Türk futbol seyircisine verdiği haz inanılmaz. Çünkü kadro dışı bırakmak bizim ülkemizde şöyle karşılanır.

"Helal olsun, adam otoritesini belli etti." ya da şöyle bir tepki de olağan olabilir; "Zaten bir halt yapmıyordu, iyi oldu. Doğru karar, kimsenin ayrıcalığı olmadığını gösterdi." bla bla bla bla...
Sürüp gider bu. Adamlar kadro dışı bırakmak nedir bilmezler çünkü. Birisi kadro dışı kalmışsa, onunla gurur bile duyabilirler. Futbolcuya olan etkisi düşünülmez. Buraları da geçelim. Biraz başa saralım mesela. Misimovic, bundan 2.5 ay önce, transferin son günü apar topar gecenin bir köründe uykusuz bir halde getirildi. O güne kadar olanlar bu transferden herkesin ümidini belli ölçüde kırmasına sebep oldu. Transfer ilaç olur mu olmaz mı tartışmaları da oldu. Ben bunları da geçiyorum. Benim kafamın takıldığı nokta Misimovic'in göz göre göre nasıl elimizden kayıp gittiğiyle alakalı. Yetenek ve kalite konusunda ne kadar önemli bir isim olduğunu, Bursaspor'un (Almanya'nın Bursa şehrinin, yeşil beyaz takımından bahsediyorum) şampiyonluk yolundaki en etken rol oynayan ismi olmasıyla belli etti. Önünüze iki tane forvet konuyor, siz bu forvetlerin yanında 7 tane gol attırıyorsunuz, 20 tanesinde direkt bir önceki topu atan isim oluyorsunuz ve daha nice golde de dolaylı olarak olayın içindesiniz. Kısacası önünüze dikilen iki sırığı gol kralı yapıyorsunuz. Sırık dediysek de kazma demedik, oradan bir gol çabasına girmeye gerek yok.
Futbol bu ülkede o kadar geriden geliyor ki; bir Katar, bir Yunanistan, Arabistan, Amerika gibi ülkelerle boy ölçüşecek düzeyde(ydik). Son yıllardaki transfer başarısı bir nebze yukarı çıktı ama sadece transfer başarısı, ötesi yok. Anelka'dan başlayıp gelen, düşüşteki yıldız transfer politakasında elde avuçta başarılı olarak gösterilebilecek isim sayısı bir elin parmağını geçmeyecek düzeyde. Şimdi aslında yapılan şuydu. Biz önce ikinci baharını arayan büyük isimleri alırdık, yıllaaar yıllaaar önce. Sonra biraz daha işi ciddiye aldık, ismi büyük ve bir o kadar da katkı verebileceğine inanılan isimleri aldık. En sonunda da dedik ki, biz en iyisi oynadıkları liglerde değer sayılan, kalitesiyle üst seviyede denebilecek düzeyde isimleri transfer edelim. Baros ve Kewell'ı bu kategoriye sokmam ama bir Lincoln transferi buna örnektir. Elano, Gio ve son olarak da Misimovic bizim kullanmayı beceremediğimiz adamlar oldu. Yani, o bahsettiğim transfer politikası çerçevesinde alınmış fakat "lan bu adam yıldız, profesyonel, nereye koysan oynar" zihniyetiyle davrandığımız adamlar.

Ön libero Elano, sol forvet Gio'dan sonra, sol kanat Misimovic denemesi de güzel oldu. Hep beklenen yıldız yetiştirme becerisi ülke sınırları içinde çok iyi durumda olmasa da yıldız harcama konusunda ustayız. Yıldız derken Ronaldo, Messi falan değil. Bunlar bizim yıldızımız işte, yeter de artar. Fazlasını bünye kaldırmıyor çünkü. Şimdi, "Hagi doğru yaptı, otoritesini koydu, bir sikm oynamıyordu ibne" tarzında bir yorum getirerek olayı bağlarım. Hakikaten bağlarım, yazı da burada biter. Ama ben son bir paragrafla şöyle anlatayım.
Biz bu adamı kullanamadık. Aldık herifi, dedik ki "Çık oyna, Rijkaard'ın aradığı adamsın." Aslında öyle değil o iş, sözde kalır o. Çünkü Rijkaard'ın oynatacağı sisteme kafadan aykırıydı. Oyuncuları şöyle kaydırıp, 4-3-3'ün şu formasyonuyla oynansa iş yapardı laflarına girmeye gerek yok. 4-3-3 dedin mi, kanatlara Gio ve Arda'yı koyacaksın, orta 3'lüyü de sağlam kuracaksın. Misimovic hiçbirinde oynamaz. Adamı tutup yüzsüz gibi bir de sol kanada hapsettik Hagi'yle, iki çalım attı, oynar dedik. Oynamaz amk, öyle bir adam değil bu. Koyacaksın önüne, sağa sola koşan 2 forvet, atacak ara pasını, onların yarattığı boş alanlardan kendi de pozisyona girecek, açılacak önü, bir koyacak kaleye, kaleci de ağları süpürür artık. Harcadık adamı, bu karardan sonra Misimovic'in geri dönüşü mükemmel yapma ihtimali de var elbet, ama şu ankinden daha kötü olma ihtimali daha ağır basıyor. İşin özünde kullanmayı beceremediğimiz adamı harcarsak, elimizdekinin kıymetini bilmezsek kaybederiz. Futbolcuyu değil, futbolu kaybederiz. Misimovic'in çok da umrunda, 2.5 ay önce Guti, Anelka transferleriyle kıyaslayan başkanı bile ona sahip çıkmıyorken o niye taksın ki takımı?
Yok arkadaş, adam yatar, parayı alır, bunun kalitesinde bir adama da Bundes Liga'dan nasılsa bir talip çıkar, çeker gider, orada topunu oynar, golünü atar, asistini yapar, takımın kralı, padişahı olur. Biz de böyle aval aval izleriz. Bize yakışan da bu, Türk futbolu gelişti çünkü. Türk futbolu çok üst seviye oldu çünkü.
Şimdi en çok da şunu merak ediyorum, bizim kazanma ve başarı aşkımız bu mudur?

18 Kasım 2010 Perşembe

El Clasico'nun Hakemi: Iturralde Gonzalez

29 Kasım'da El Clascio'yu yönetecek hakem: Iturralde Gonzalez. İspanyol hakemi az çok tanıyoruz. Özellikle kart kullanma konusunda hiç sıkıntısı yok. Skibbe döneminde Galatasaray - Olympiakos maçını yönettiğini hatırlıyorum. Olympiakoslu 4, Galatasaraylı 3 oyuncuya sarı kart göstermişti. Kariyerindeki üçüncü El Clasico'yu yönetecek. Son yönettiği maç Barnebau'nun Ronaldinho'yu alkışladığı 2005-06 sezonundaki 0-3'lük maç. Real Madrid'in başında Mourinho, Barcelona'yı durdurmak için elbette sertlik uygulayacak. Bunun için elinde uygun adamları var. Bol kart görebileceğimiz bir El Clasico görebiliriz...

17 Kasım 2010 Çarşamba

Barcelona-Real Madrid: Tarih Kitapçığı 9

Tarih kitapçığında 1993-94 sezonuna gidiyoruz. Camp Nou'da romantik bir futbol akşamıydı. Cruijff bu sefer hoca ve Barcelona tarihi zaferlerinden birini kazanıyordu. Dönemin yıldızı Laudrup bu seneyi çoğunlukla yedek geçiriyor, sahada Romario dönemin en iyi futbol litatürlerinden örnekler sergiliyordu. İlk golünden önce yaptığı ince bilek hareketi ve rakibini alt etmesi hafızalara kazınır cinstenti. Romario o yılda Brezilya ile Dünya Kupası'nı kaldırmıştı. Real Madrid ise Luis Enrique ve Prosinecki'nin bireysel çabalarıyla etkili olmaya çalışıyor fakat sonuca etki edemiyordu. Barcelona sahanın boş alanlarını Guardiola'nın ince, teknik paslarıyla dokuyor, efsane kaptan Bakero takımı yönlendiriyordu. Stoichkov hücumda rakibi eziyor ve sağ açıkta aldığı her topta tehlike ataklar geliştiriyordu. Ronald Koeman'ın birde frikik golü vardı ki kaleci topun filelerden nasıl çıktığını bile görememişti. Cruijff bençte bir eliyle lölipopunu emerken diğer eliyle oyuncularına kendi kurallarını öğretiyordu. Öyle ki bençte o maça yedek başlayan, mutsuz görünen ve daha sonra Stoichkov'un yerine oyuna dahil olan Laudrup, bunun üzerine oyuna girip Romario'ya birde asist yapıyordu. Yani Cruijff oyuncularından faydalanmasını da çok iyi biliyordu. Öyle bir akşamdı işte, Romario'nun yıldızlaştığı bir akşam...

Tarih: 8 Ocak 1994
Barcelona: Zubizarreta,;Ferrer, Koeman, Nadal, Sergi, Guardiola, Bakero, Goikoetxea, Amor, Stoichkov, Romario.
Real Madrid: Buyo; Paco Llorente, Alkorta, Sanchis, Lasa, Milla, Luis Enrique, Prosinecki, Michel, Alfonso, Zamorano
Goller: Romario (24, 56, 81), Koeman (47), Ivan Iglesias (86)

16 Kasım 2010 Salı

Lionel Messi Röportajı



- Lionel, Franz Beckenbauer geçenlerde 21. yüzyılda futbol izlemek için örnek olarak Barcelona'dan bahsetti. Senin düşüncelerin nedir?
Messi: Haklı olduğunu düşünüyorum. Bir çok takım Guardiola sistemini deniyor fakat bu hiçbir şekilde kolay değil. Ne zaman işleyen planın tam olarak gitmezse cesur bir antrenör o zaman silahlarına yapışır ve yetenekli oyunculara ihtiyaç duyar, Guardiola'nın yaptığı gibi. Guardiola'nın ilk geldiğinde sezona kötü başladığımızı hatırlıyorum, fakat biz stilimizde en ufak bir değişiklik yapmadık. Dürüst olmak gerekirse Barca için oynamak çok eğlenceli.

- Guardiola her maç seni farklı pozisyonda oynatmak için eğilimli, hatta "gezici No9" gibisin...Guardiola her maçta benim için en iyi pozisyonu bulmaya çalışır. Bu yüzden bol bol topu görebiliyorum ve sürekli deniyorum. Bu bazen rakibin beni markaja aldığı zamanlarda da onlar için sürpriz oluyor. Bu nedenle her zaman defans çizgisini dışarı çıkarmak için kendi pozisyonumu bırakırım. Sonra defansla yüz yüze gelebilirim ve bire bir durumlarda onları geçebilirim. İkişer ikişer oynarken de Xavi, Iniesta, Villa ya da Pedro gibi takım arkadaşlarımın desteği son derece önemlidir. Kutunun içinde ve öne doğru oynamayı seviyorum.


"Onlar hala harika bir takım. Fakat dışarıdan baktığınızda kapanan bir zihniyette kazandıklarını görebilirsiniz."
Lionel Messi, Real Madrid için
- Real Madrid'in geçen sezondan daha güçlü olduğunu düşünüyor musun?
Evet, ama her yıl aynı şey olduğunu düşünüyorum. Onlar bizim esas rakibimiz. Geçtiğimiz yıl final maçlarına kadar bizi takip ettiler. En önemli oyuncularını tuttular ve kadrolarını iki Alman ile (Özil ve Khedira) sağlamlaştırdılar. Özellikle takım arkadaşım Di Maria'da bu seneki kadronun içinde. O gerçek bir fenomen, göreceksiniz. Ancak onların Mourinho geldiğinden belirli bir tecrübe kazanmaları ve zihinsel değişim gösterdiklerini vurgulayabilirim. Onlar hala harika bir takım fakat dışarıdan baktığınızda kapanan bir zihniyetle kazandıklarını görebilirsiniz.

- Son zamanlardaki maçlarını izliyor musun?
Evet, elbette. Milan'a karşı oynadıkları oyunu özlemeyeceğim değil, TV'da izlemiştim. İlk yarıda oynadıkları oyunu beğendim. Onlar bir takım ve kimin daha iyi olduğu önemli değil, güçlü bir ögeler, sadece bizim gibi. Eğer izin verirsek, her kupayı kazanabilecek kalibiyete sahipler.

- Barcelona'ya döndüğümüzde, Javier Mascherano imzası takıma neler getirebilir?
İki neden için Masche'nin bize katıldığına mutluyum. Birincisi kişisel seviyem üzerinde çünkü benim ve birisi için çok iyi bir arkadaş ve ikincisi milli takımdaki görevini iyi biliyorum. Bu yüzden onun imzası beni çok mutlu etti. Futbol terimleri içinde onun için anlatabileceğim herhangi birşey olmayacak, harika bir kariyeri var. Çocuklar onun nasıl becerikli olduğunu itiraf eder. Onu Liverpool için çok daha fazla savaşarak ve koşarak görmeye alışıktık. Rakibin yolunu kesmesi, topu kazanması ve kişisel mücadelesini gördüğünüzde ne kadar harika biri olduğunu anlarsınız. İnanılmaz teknik yeteneği Barca'da tüm oyunculara en iyi şekilde etki edecek.

- Dünya Kupası'nda Almaya'ya karşı hayal kırıklığına uğramış bir şekilde mağlubiyet aldığınızı biliyoruz ancak İnter'e karşı Şampiyonlar Ligi yarı finalinde elendiğinizde de aynı şeyleri mi hissettiniz?
İki zor anı hissettim. İnter'e karşı elenmeyi hak etmedik, sadece 1 gole daha ihtiyacımız vardı. Bu doğru olsa da ilk maçtaki performansımız bize pahalıya mal oldu. Görevimizi yerine getiremedik. Yine de finale hak kazanabilirdik. Biz daha iyi takımdık ve daha iyi futbol oynuyorduk. Burada Bayern'e saygısızlık yok, Barcelona ve Inter dışında her kim Şampiyonlar Ligi'ni kazansaydı, final öncesinde çok yüksek bir morale sahip olabileceğinden emindim.

- Bu yıl Şampiyonlar Ligi'ni nasıl görüyorsunuz?
Her zaman ki gibi, çok sağlam ve emek isteyen. Kolay maç yok ve bunu sadece ben söylemiyorum. Herkes Barcelona'nın Copenhagen, Rubin Kazan, Panathinaikos ile birlikte kolay bir grubun içinde olduğunu söylüyordu fakat durum bu değildi. Danimarka'da ve Rusya'da zor anlar yaşadık. Hiçbir şeyi bedava alamazsın, bu da en iyi kulüp rekabeti olduğu içindir.

- Barca favori mi?
Futbolda yetenek açısından, evet favoroyiz. Son zamanlarda gösterdiğimiz yeteneklerimizi standart performansımızın üzerinde tutarsak yarışın içinde olacağız. Ve fikrimce Chelsea, Real Madrid, Bayern ve Inter'de olacak. Tottenham'da sürpriz oldu, ne kadar iyi bir takıma sahip olduklarını gördük, özellikle White Hart Lane'de oynadıkları maçlarda.

- Eski arkadaşın Samuel Eto son zamanlarda sizi ziyaret etti. Onu Barcelona'da özledin mi?
Samuel bizim oyun planımızda çok önemli bir oyuncuydu. Sadece gollerini atıyordu fakat basın tarafından muhalefet edilen ilk oyuncuydu. Bunu yineliyorum, benim görüşüme göre Mourinho tarafından belirlenen oyun planı içinde Inter'in başarısında en önemli figürlerden biri Samueldir.

- David Villa mümkün olan en iyi yerine geçen kimse mi oluyor?
Villa, onun hareketleri açısından Samuel'e benzer. Atak yaptığınızda size boş alan bırakıyor ve her zaman golün nerede olacağını biliyor. Gerçekten sıkı çalışıyor. Her ikisi de her fırsatta çizgide vücutlarını ısırarak vurur ve bu onların yolu. Villa ile her geçen maçtan sonra karşılıklı anlayışımız yetişiyor ama ondan önce oyun şeklimizi çok iyi anlıyoruz.

- Hafiften daha hassas sorular sorabilirim. Ibrahimovic'in Barcelona'da geçirdiği zamanlarda bazı iddialar tarafından rahatsızlık duydunuz mu?
Dürüst olmak gerekirse, hayır rahatsızlık duymadım. Ibra ile herhangi bir problemim olmadı, geri kalanları hakkında da herhangi biriyle problemi olduğunu düşünmüyorum. Hepimiz çok iyinin üzerindeydik. Ne söylediği ya da neden gönderildiği hakkında tam olarak hiçbir şey bilmiyorum. Zaten kişisel olarak bunu yapamayız. O ne demek istediğini biliyor. Bir de, yorumlarının bizden daha çok Pep Guardiola odaklı olduğunu düşünüyorum.

- Son bir soru, Real Madrid ile yaklaşan Clasico'da neler bekliyorsunuz?
Olağanüstü bir maç olacak. Bu maçlara iyi yönelirim, bazı harika performanslarımı ve gollerimi bu maçtada göstermek istiyorum. Son sezonda Barca Şampiyonlar Ligi'nde ve ligde daha iyi işler yaptığı için öc almak isteyecekler. Bizim Barnebau'da ki 6-2'lik zaferimizinden sonra bize karşı ateş püsküreceklerini sanıyorum. Eğer kapasitemizle oynarsak bu kez onlara karşı kesinlikle daha etkili olabilirim. Bu yıl kadrolarını Mourinho ile güçlendirdikleri için teşekkür ederim ama benim fikrim Barcelona hala daha iyi. Bu oyuncularla birlikte her iki takımında sahada taraftarlarını eğlendireceğinden şüphe duymuyorum.

© Fifa.com 16 Kasım 2010 Röportajı
Çeviri: BasitOyna Blog / Muhammet Gülhan

19. Hollandalı Barcelona'da


Johan Cruyff (1973-1978)
Johan Neeskens (1974-1979)
Danny Muller (1988)
Ronald Koeman (1989-1995)
Richard Witschge (1991-1993)
Jordi Cruyff (1993-1996)
Michael Reiziger (1997-2004)
Ruud Hesp (1997-2000)
Winston Bogarde (1997-2000)
Boudejwin Zenden (1998-2001)
Philippe Cocu (1998-2004)
Patrick Kluivert (1998-2004)
Ronald de Boer (1999-2000)
Frank de Boer (1999-2003)
Marc Overmars (2000-2004)
Giovanni van Bronckhorst (2003-2007)
Edgard Davids (2004)
Mark van Bommel (2005-2006)
Ibrahim Afellay (2011-?)

Dünkü yazının üzerine bugün açıklama gelmiş. Umarım diğerleri gibi efsane olur...

Ibrahim Afellay & Barcelona

Barcelona her zaman kendi köklerini dokumayı sever. Dışarıdan seçtiği oyuncuları her zaman enine boyuna değerlendirir. Seçtiği oyuncunun kimyasının kulüp ile örtüşebilecek bir oyuncu olması gerekir. Son yıllarda bu konuda başarısız oldular fakat Villa iyi işlerin başlangıcı gibiydi. Barcelona Afellay için önce ilgili davrandı, daha sonra görüşmelere başladı. Bu transfer Fabregas & Barcelona ilişkisini etkilemez çünkü Cesc bir gün Camp Nou'a Barcelona formasıyla mutlaka adım atacak. Buna başka çerçevede bakmak gerekir. Afellay'ın özelliklerini az çok biliyoruz, önemli olan onun kafa yapısı. Mascherano örneğinde olduğu gibi ilk geldiğinde pas organizasyonunda sıkıntı çekebilir fakat zamanla buna nasıl tepki vereceği önemlidir. Çünkü belirttiğim gibi dışarıdan oyuncu seçerken Barcelona'nın futbolcu kafasını çok iyi çözmesi gerekir, bu tepkiyi nasıl algılayabileceğine dair araştırmalar yapması gerekir. Afellay bana göre bunu yapabilir, çünkü gelişime açık bir oyuncu. Ayrıca Hollandalı, her ne kadar bu milli takımın yeni halini sevmesemde Hollandalılar doğuştan gelen pas organizasyonu yeteneğine sahiptir. Hollanda'da altyapı eğitimi çok iyi verilir, Afellay'ın yaşını da göz önüne katarak küçük bir önsezi yaptığımızda ben bu transferin başarılı olabileceğini düşünüyorum. Barcelona sezona 17 oyuncu ile girmişti, Guardiola gerekirse B takımdan oyuncu alabileceğini söylemişti ve alıyor da. Fakat bu transferin gerçekleşmesinden Guardiola'nın B takım ile bir yere kadar gidebileceği düşüncesine sahip olduğunu çıkarabiliriz. Afellay Barcelona'nın orta saha derinliğini genişletecektir. Ben defansif tandemden çok ofansif olarak daha çok katkı sağlayacağını düşünüyorum. Mesela Barcelona'da Guardiola'nın 17 oyuncu ile sezona girmesinin en büyük nedeni tüm oyuncularının farklı mevkilerde oynayabilmesidir. Saha içinde yer değişimi yaparak rotasyon uygular Guardiola... Afellay hızı ve tekniği sayesinde ileri 3'lünün kanatlarında da oynayarak hücum anlamında daha fazla katkı verebilir, İniesta gibi... Bu özelliğini Barcelona'da geliştirebilir. Neler olacağını göreceğiz, daha fazlasını yazmamız için Afellay'ın Barcelona'nın kapısından girmesi gerekiyor...

15 Kasım 2010 Pazartesi

Carles Puyol Efsanesi

22 Mart Ayından Bu Güne Kısa Bir Derleme: Adnan Polat İcraatları

22 Mart 2008, Adnan Polat'ın başkanlığa seçildiği gündü. O günden bu güne kısa bir derleme...

Başkanlık Dönemi ve Kalli'nin Ayrılışı:
Kalli Adnan Polat'ın yanına gelip takımdan ayrılmasının doğru olacağını söyledi. Çünkü yönetimden bazılarıyla idari konularda anlaşmazlık yaşıyordu. Adnan Polat bunun ilk başta doğru olmayacağını söyledi ama gitmek isteyen adamı tutamazdınız... Takım Cevat Güler'in elinde, Hakan Şükür'ün kaptanlığında 6 haftayı 3 puanla kapatarak şampiyon oldu. 1-0 kazanılan Fenerbahçe maçında Polat yollarını ayırdığı adamı ve eski başkanları tribüne çağırarak birlik mesajı verdi.

2008-2009'dan Önce Gönderilen Oyuncular:
Bir sonraki sezon için hazırlıklar başlandığında ilk iş Hakan Şükür'ün sözleşmesinin uzatılmaması oldu. Hakan'ı düşünmedikleri için jübile teklifi yaptılar fakat Hakan futbol oynamak istediği cevabını verdi ve daha sonra Katar kulüpleriyle anlaşamayınca Trt'de yorumculuğa başladı. Bu sürede yönetimi çeşitli elbiseler giydirdi. Hakan ile birlikte Song, Okan, Carrusca, Bouzid gibi oyuncularda gönderildi.

2008-2009 Hazırlık:
Gönderilen Kalli'nin önerisiyle Leverkusen'in hocası Skibbe takımın başına geçirildi. Baros, Kewell gibi kaliteli futbolcular transfer edildi. De Santics kiralandı. Ve bununla birlikte genç futbolcular. Ferdi, Yaser, Volkan, Alparslan, Serkan. Adnan Polat ve ekibi Skibbe'nin arkasındayız mesajları verdi. Kürsüye çıktı ve Galatasaray için lig araçtır, avrupa amaçtır mesajını verdi. Özhan Canaydın'ın projelerini sürdürdü. Vizyonuyla etrafına güven saçmıştı...

2008-2009 Sezon İçinde Yaşananlar:
5. haftada rakibi analiz edemedi diye önce yardımcılarını, daha sonra Ali Sami Yen'de 5 yediği Kocaeli maçıyla birlikte Skibbe'yi kovdu. Devre arasında takımın stoper sorunu varken Meira'ya gelen teklifi kabul etti ve Kewell stoperde oynamak zorunda kaldı. Takım elendi. Skibbe kovulduktan sonra Bülent Korkmaz takımın başına geçirildi.

2009-2010'dan Önce Gönderilenler
Bülent Korkmaz'ın istifa mektubunu Adnan Polat yıl sonu kullandı. Aldığı genç oyuncular Alparslan, Yaser, Ferdi, Volkan, Serkan ise gelecek sezondan önce postalanmıştı. De Santics ülkesine döndü. Hasan Şaş Hakan Şükür'de olduğu gibi sorunlu ayrıldı, sözleşmesi bitmişti ve kimse ona bir şey söylemeden çekip gidecekti. O da Trt ile anlaştı ve yönetime giydirdi. Ümit Karan ligi gol atamadan bitirdi ve Eskişehir yolunu tuttu.

2009-2010 Hazırlık:
Takımın başına Rijkaard geçirildi, bunda en büyük aslan payı Haldun Üstünel'indi. O devrim yapacağına inanıyordu. Adnan Polat destek verdi. Rijkaard'ın etkisiyle Elano, Keita gibi futbolcular transfer edildi. Bülent Korkmaz kendi döneminde yönetime Leo Franco ve Bursaspor'dan Mustafa Sarp'ı sene sonunda alınmasını önermişti. İkiside bonservissiz takıma katıldı. Bununla birlikte Beşiktaş'la sözleşme uzatmayan Gökhan Zan Milli stoper diye alındı. Caner kiralandı.

2009-2010 Devre Arası Operasyonu:
Linderoth devre arasında gönderildi. Aydın Eskişehir'e kiralandı. Jo, Giovani kiralık olarak ve Lucas Neill Everton'dan takıma katıldı. Galatasaray yabancı sınırına takılmamak için Nonda'yı gönderdi. Baros sakattı, Jo'da sakatlık yaşadı ve takım forvetsiz kaldı. Orta saha yetersizdi. Takım ligi 3. bitirdi. Rijkaard devrim yapacak mesajları verildi, verilmeye devam edildi. Sürekli inandılar ama bir yandan sorunları halının altına atmaya devam ettiler.

Haldun Üstünel Operasyonu
Galatasaray döneminde bir çok başarılı işe imza atan Haldun Üstünel'in eli kaydırıldı. Daha sonra istifaya zorlandı. Haldun Üstünel'in kulüp ile ilişkisi kesildi. Adnan Polat Adnan Sezgin'e güvenerek hayatının hatasını yapmaya başlamıştı. Yeni yapılandırılacak olan Sportif A.Ş'nin başına da onu geçirecekti. Futbol şubesi artık ondan soruluyordu.

2010-2011'den Önce Gönderilenler:
Kiralık Jo, Giovani, Caner gönderildi. Keita bonservisiyle Katar'a verildi. Topal Valencia'ya gönderildi. Emre Güngör, Uğur Uçar Anadolu kulüplerinin yolunu tuttu. Leo Franco postalandı. Emre Aşık jübile yaptı. Genç oyuncular kiraya verildi.

2010-2011'e Hazırlık
Adnan Polat sezon başında savaşan Galatasaray yaratacağım demişti. Serdar Özkan bonservissiz Florya'ya girdi. Çağlar, Musa, Mehmet Batdal, Ali Turan ve kiradan dönen Aydın Yılmaz takıma katıldı. Pino, Cana, Misimovic ve İnsua takıma girdi. Bir programa çıkarak Rijkaard'ın bundan sonra bahanesi yok, tüm oyuncular milli takımlarında oynuyor dedi. Sene sonuna kadar Rijkaard ile devam edecekleri sözünü verdi.

2010-2011 Yaşananlar
Takım Eylül'ü görmeden Avrupa'dan elendi. 8 haftada 4 mağlubiyet alındı. Rijkaard ve ekibi kovuldu. Adnan Sezgin GSTV'ye çıkarak kimya tutmadı dedi. Ekibe plaket verildi. Rijkaard'ın tercümanı Mustafa Yücedağ transferlerin Rijkaard'ın isteği doğrultusunda yapılmadığını ve bazı oyuncuların Rijkaard'a ihanet ettiğini söyledi. Takımın televizyonu Rijkaard'a mikrofonu uzatarak böyle birşeyin olmadığını söylettirdi ve baskı altından kurtuldu. Terim'e teklif yapıldı, ailevi sebeplerden ötürü cevap alınamadı. Tek çare taraftarın sevdiği Hagi'ydi. Taraftarı buruk bir şekilde sevindirdiler ve 2 günde takımın kimyası değişerek Kadıköy'den puan alındı. Ardından yine başa sarmalar... Takım sonraki 3 maçında 1 galibiyet 2 mağlubiyet aldı ve yine dibi gördü. Adnan Polat Paris'te tatilde dergiye tünelin ucunda ışık var mesajları verdi.

Kişisel Görüş: Skibbe, Rijkaard gibi temiz insanlara yazık oldu. Taraftar tepkisinde geç kaldı, aslında bu anormal değildi çünkü o taraftarlar yönetimin yancılarıydı. Ve şimdi dib görüldü. Artık burdan sonra "Galatasaray'da kriz yok, ne de tünelin ucunda ışık var" mesajları verilemez. Galatasaray, tarihinin en kötü yönetimini gördü. Ve yine Galatasaray 12 haftada -3 averaja sahip bir takım oldu. Söylenebilecek fazla bir şey kalmadı...

13 Kasım 2010 Cumartesi

1995/96 Atletico Madrid


Üst Sıra Soldan: Jose Francisco Molina, Juan Vizcaino, Jose Luis Perez Caminero, Roberto Fresnedoso, Delfin Geli, Luboslav Penev
Alt Sıra Soldan: Milinko Panti, Santiago Denia "Santi", Roberto Solozabal, Antonio Munoz "Toni", Francisco Narvaez "Kiko".

12 Kasım 2010 Cuma

Üçgen

Galatasaray, Barcelona ve Liverpool. Basit bir üçgen. 3 takımda tarihsel olarak birbirine benzer. Avrupa başarıları ve tarihi yapısıyla ünlüdürler. 3 takımda harika futbolculara sahip olmuştur. Futbol kalbimi çalan 3 takımın oyuncu alışverişine bir göz atalım...

Graeme Souness: Galatasaraylılar Kadıköy'de diktiği bayrakla tanır onu. Eski Liverpool efsanesi Souness, 91-94 yılları arasında antrenör olarak Liverpool'u çalıştırmış ve kazandığı tek başarı 1992'de kazandığı FA Cup olmuştu. Liverpool'da başarısızlığın en büyük nedeni takımı hızlı bir şekilde değiştirmeye çalışmış olmasıydı. Liverpool'dan ayrılma nedeni suçlu olmadığını kanıtlamaktı. Galatasaray'da ise bir yıl görev almış ve bu sürede bir Türkiye Kupasını Galatasaray'ın müzesine koymuştu.


Gheorghe Hagi: Gelmiş geçmiş en büyük futbol şairlerinden biri. 94 Dünya Kupası'nın yıldızı Hagi, İspanya'da tüm kupaları sömürmüş olan Barcelona'nın efsane kadrosuna katılır. Hocası Cruijff'tür. 2 yıllık Barcelona kariyerinde başarılı olamamıştır ve belkide kariyerinde zirve yapacağı takıma imzasını atmıştır. O dönem yaşlı damgasına yiyen Karpatların Maradonasının Galatasaray'da 4 Lig şampiyonluğu, 2 Türkiye Kupası, 2 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 1 Avrupa Kupası ve 1 Süper Kupa kazanacağını elbette kimse tahmin edemezdi...


Gheorghe Popescu: Hagi ile birlikte Barcelona'ya katılan bir diğer "ayağı top yapan soper" Popescu'dur. İki takımda hemen hemen aynı istatistikleri tutturmuştur fakat efsaneleştiği kulüp Uefa Kupası'nı kazandıran son penaltıda Levent Özçelik'in "hadi oğlum" nidalarıyla efsaneleştirdiği Galatasaray'dır.


Abel Xavier: Futbolculuğundan çok markasıyla tanınan futbolculardan biriydi Abel. Galatasaray'da geçirdiği dönemde zaman zaman iyi performanslar ortaya koymuş fakat hızlı forvetlere karşı etkisiz denilerek gönderilmiştir. Özel hayatında müslümanlığı seçmesinin en büyük nedeninin Galatasaray'da geçirdiği yıllar olduğunu söylemiştir.


Frank de Boer: Sol ayaklı gördüğüm ender stoperlerden biriydi Frank. Barcelona'nın ve Hollanda Milli Takımı'nın kaptanlığını yapmıştır. Galatasaray için aslında yeni bir Popescu transferidir fakat başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Frank de Boer, bir çok maçta kolay hatalar yaparak takımın başını yakmıştır. Kariyerinin en iyi dönemleri Barcelona ve Ajax'tır.


Milan Baros: Futbolun yakışıklı forveti. Liverpool ile Şampiyonlar Ligi'ni kaldırır. İnce, hızlı, sert, profesyonel ve kazanmayı sevmeyen bir karaktere sahiptir. Liverpool'dan sonra yaşadığı düşüş, Galatasaray ile son bulacaktı. Galatasaray'da ilk yılında yaklaşık 30 gol atmayı başarmıştır. Ne kadar sakatlıklarla boğuşsa da sahada olduğu her an o hırsını size endeksli biçimde aktarır, golünü atmayı başarır.


Harry Kewell: Tanrı onu olması gereken yere gönderdi: Galatasaray'a. Leeds döneminde ve Liverpool'da ilk yıllarında Dünya'nın en iyi sol açığı olarak gösteriliyordu. Sakatlıklar başına bela oluyordu ki Galatasaray tıpkı Baros'ta olduğu gibi onu toparlamasını sağlayacaktı. Sempatik, sahada pozitif, aşırı profesyonel bir karakter. Sık sakatlıklar yaşamasaydı belkide çok daha mükemmel bir kariyere sahip olacaktı.


Frank Rijkaard & Johan Neeskens: Bu ikiliyi Amsterdam komşusu ve futbolculuğundaki takım arkadaşı Cruijff en iyi olarak anlatır elbette. "Frank daha sakin ve soğukkanlıdır. Neeskens daha serttir ve daha seridir. İkisi birbirini tamamlar." Barcelona ile kazanılan 2 Lig Kupası ve 1 Şampiyonlar Ligi futbol bilgilerinin ispatıdır. Barcelona'ya mükemmel bir gelecek bırakarak Galatasaray'a imza atmışlardır ancak buralar onlara büyük gelmiştir. İlk yılında iyi oyunculara sahiptiler fakat istedikleri oyunculara sahip değildiler. İkinci yıllarında bunlara rütuş yapmak yerine saçma sapan kadro yenilikleri, iyi oyuncuların yerinin doldurulamaması 8. haftada sonlarını hazırlamıştır.

Barcelona-Real Madrid: Tarih Kitapçığı 10

El Clasico'nun tarihinin belirlenmesinin ardından bir seri yapmayı düşündüm. Barcelona - Real Madrid geçmişinden özel anlar. Bu seri 10 ayrı post olarak yazılacak ve El Clasico tarihine kadar devam belirli aralıklarda eklenecek. Listemize efsane 5-0 ile başlayalım...


"1974 yılının Şubat ayıydı. Jordi doğduğunda buraya geleli daha 6 ay olmuştu. Sezaryenle doğdu. 15 Şubat'ta Madrid'te Real'e karşı oynayacaktık. Bebek 15'inde doğacaktı. Michels hoca bana gelip:

"Bak, biraz erken doğsa olmaz mı? Önemli bir maç sonuçta" dedi.

Bunu önerdiğimde kimse karşı gelmedi. Karım bu yüzden 9'unda doğum yaptı ben de bu sayede Madrid'e karşı oynadım. Efsanevi 5-0'lık galibiyetimizdi. Oğlumun doğuşundan hemen sonraydı. Hayatın getirdiği büyük bir tesadüf işte. Bu asla unutamayacağınız bir şey"

Bu konuşmalar "En Un Momento Dado" belgeselinde Cruijff'ün kendi ağzından anlatılır.


Katalan gazeteciler o maçı şöyle yorumlar: Düşünseneze, bu mükemmel birşey. Madridli piçlere karşı Madrid'de 5-0 kazanıyoruz. Johan Cruijff Katalanlığımız ile gurur duymamızı sağladı. Ona minnettarız.

11 Kasım 2010 Perşembe

Çakal Barton!


Video'yu ilk izlediğimde Barton'un yumruğundan sonra kapattım. Kırmızı yediğini düşündüm ama tekrar izlediğimde öyle değildi. Maç FA Cup mücadelesinden. Newcastle ST James Park'ta Blackburn'e evinde 1-2 mağlup oldu. Maç 1-1 giderken maç içinde sertlik yaşandı. Hakem sarı kartını gösterirken Barton olay yerine doğru gidiyordu ve Pedersen ile aralarında bir diyalog yaşandı. Sanırım orada küçük bir sürtme oldu ve Pedersen dönüp kasti değildi gibi mimiklerini kullandı. Tam o sırada Pedersen'in göğsüne Barton'dan bir yumruk geldi. İşin ilginç yönü bu olay yaşanırken hakem diğer olay ile ilgileniyor ve oyuncuya sarı kart gösteriyordu. Ardından bu iki oyuncu olayı tartışıyor ve hakem bunları izliyor. Barton "Ben yumruk atmadım, sadece dokundum" gibisinden olayı hareketlerle anlatmaya çalışıyor, Pedersen'in ise yapabileceği birşey yok. Hakem olayı görmediği için hüküm kılmıyor. Barton çakallık yapıyor ama işin içinden kurtulamıyor. Pozisyonu görüntülerle tekrar izleyen İngiltere Federasyonu Barton'a 3 maç cezayı kesiyor!